23 Haziran 2017

Beni Sevmek Zorunda Değilsin fakat Saygı Duymak Zorundasın!


İnsan olarak en büyük hatamızdan birisi bu olsa gerek: saygısızlık.. Attığım başlık bile ne kadar saygısız ve zorundalık içerici bir durum değil mi? Çünkü bize hep böyle öğretildi. Eğer istediğin bir şey olmazsa, zorla gider alırsın. Tahammülsüzlük de cabası..

Şu mübarek günlerde bir sürü olay yaşadık tahammülsüzlük ile ilgili.. Herkes anlattı bir şeyler. En son ramazan ayında yemek yiyen insanların kişiliksizliğinden ve saygısızlığından bahsedildi. Ramazan ayı boyunca oruç tutmuş bir insan olarak söylemeliyim ki; birisi karşımda hapur hupur yemek yese, zerre umrumda olmuyor. Saygısızlık olarak da algılamıyorum açıkçası. Birisi bir hindu nun önünde inek eti yemek gibi bir benzetme yaptı. Mantıklı gelmiş olsa da, yemek yemek zaruri bir ihtiyaç sonuçta. Yani hindu olmazsın, o adamlara saygısızlık olmasın diye inek eti yemezsin başka bir şey yersin. Fakat oruç tutmak böyle bir şey değil. Öncelikle işin içinde Allah rızası var.. Allah rızası ve nefsi terbiye etmek için yemek yememek ve herhangi bir içeceği tüketmemek var. Sen inançlı olabilirsin, Allah rızası için orucunu da tutabilirsin. Fakat inancı olmayan, olan veya tutmak istemeyen, tutamayan insanlara yemek yedikleri için saldıramazsın. Eğer saldırırsan bu işin sonu hiç de güzel yerlere gitmez. Sen bugün oruç tutmuyor diye o adama saldırırsın, yarın öbür gün o adam da sana oruç tutuyorsun diye saldırır.

Tahammül böyle bir şey işte. Saygısızlığın en büyük dostu son günlerde tahammülsüzlük olsa gerek. Karşımızdaki insanlara tahamül edemiyoruz. Evet saygı duymalı, saygı duyup yemeğini gözümüze soka soka yemese belki daha iyi hissedeceğiz kendimizi. Fakat oruç müessesi kendimizi iyi hissedelim diye yapılan bir eylem değil kesinlikle. Kendi sınırını zorlamak, nefsini aç bırakmak, açlıkla vücudunu terbiye ederken aynı zamanda beynini de terbiye etmek. Allah korkusunu iliklerine kadar hissetmek ve bu orucu bozmamaya çalışmak. Hani bunca güzel şeyi kendine yapıyorken, karşında birisi yemek yemiş içmiş sana ne? Senin derdin seninle zaten.. Kendi kendinle olan bir hususta başkasına saldırmanın alemi ne?

Birbirimize saygı duymayı öğrenmeliyiz. Toplumsal yaşamın en önemli kriterlerinden bir tanesi bu. Bir de tahamülümüz artsın lütfen. Yemek mi yiyor? Yesin. Bazen sofraya en sevdiğim yemekleri koyup iftar vakti gelmeden 20 dakika önce oturuyorum. Ve yemiyorum. Allah rızası var işin ucunda. Kendi kendime şaşırıyorum. Normalde olsa saniyesinde ayı gibi yiyip bitireceğim yemeklere bakıyorum, bakıyorum ve benim için hiç bir şey ifade etmiyorlar. İftar vakti gelip de yediğimde de aynı duyguyu yaşıyorum. Yemeğin sadece karın doyurma amacı olduğunu anlıyorum o an. Aslında oruçtan çıkaracak türlü derslerimiz varken, bize ne komşu kadının balkona kurduğu kahvaltı sofrasından? Kursun, yesin afiyetle. Gelip ağzınıza sokmaya çalışmadıkça, lütfen saygı duyun etrafınızdakilere. Ve oruç tutmayan kardeşlerim; aynı saygı ve özenliliği sizden de bekliyorum. İnancı olmayanlar varsa aranızda sizler de inançlı kardeşlerin inançlarına saygılı olun. Hadi hep birlikte tahamül seviyemizi arttırıp, birbirimizle iyi geçinmeye bakalım şu iki günlük dünya da.

20 Haziran 2017

Hasta Mısın?


Makyaj yapmayan kadınlara sorulan ilk sorudur bu? -hasta mısın.. Yüz o kadar renksizdir ki.. Renge alışmışızdır, yabancı gelir asıl yüz bize..

Abartılı makyajları seven, tasvip eden bir insan değilimdir. Hatta doğallıktan yanayımdır çoğunlukla. Fakat gelin görün ki, göz kalemini inanılmaz severim. Sürmenin ayrı bir yeri vardır gözümde. Diğer her şey, düğünlüktür bence. Fakat sürme, günlük yapılması gereken, diş fırçalama kadar dolay bir şeydir.

Liseden beri kullanırım. Sabahları kalkar kalkmaz sürerim göz kalemimi. Bir gün sürmesem, abim gelir "hasta mısın, neyin var" der. Ben de bunu yaşadığımdan olacak ki, sürmesiz gün geçirmem ve hatta yatarken de silmem.. Evet en büyük yanlışı burada yapıyorum tabi ki.. Fakat gelin görün ki, geçenlerde bir sabah uyandığımda göz kalemi sürmekten vazgeçtim. Tüm gün sürmeyeceğim konusunda kendimi şartlandırdım, söz verdim. Evde olacaktım tüm gün, bu yüzden hastalığım yalnızca beni ilgilendirecekti. Yemek yapıyordum, markete gitmem gerekti. Aman Allah'ım ne zor bir şeydi benim için anlatamam. Giyinirken elim göz kalemime gidiyor, tekrar bırakıyordum.

Derken o halde dışarı çıktım. Hasta hasta. Evet, kendimi o kadar hasta, yorgun ve bitkin hissediyordum ki gözümde kalemim yokken, anlatılmaz yaşanır o ruh hali. Sanki tüm sevincim gitmiş, hiç enerjim kalmamış gibiydi. Bir kaç adım sonra kimsenin bana ucube gibi bakmadığını fark ettim. Aslında beni o şekilde tanısalar seveceklerdi. Sonra eve döndüm, aynaya baktığımda ben de kendimi sevdim. Hasta hissetmeyi bir kenara bıraktım. Yüzümü, göz kalemim dağılacak korkusu olmadan bol suyla yıkadım, gözlerimi rahatlıkla ovuşturdum..

Şimdilerde kendime göz kalemi tatili yapıyorum böyle. Haftada bir-iki gün sürmüyorum. İlginç bir mutluluk oluyor nedense. Artık "bir şeyin mi var" diye sormuyor a kişisi. Galiba alıştı yavaştan o da. Evet kalem çok güzel bir şey fakat doğallık kadar değil.

13 Haziran 2017

Bazı şeyler çok adaletsiz


Bazen hayatta bazı şeyler hiç de adil olmuyor maalesef. Siz yıllarca okuyorsunuz, zamanınızın bir çoğunu eğitim için harcıyorsunuz. Sonra hiç bir teorik bilgisi olmayan bir insan, pratikte çok şey biliyormuş gibi karşınızda konuşuyor.

Fotoğraf hocası olan iki arkadaş geçen gün bu konuda bayaa bir sinirlenmişti. Konumuz "fotoğraf sanatı"ydı ve karşımızda konuşan iki kişinin bırakın fotoğraftan, bi konuyu  nasıl ele alacağını bilmekten haberleri bile yoktu. Gelip anlattılar. Güzelce dinledik.. Fakat uzmanlık alanım olmamasına rağmen, "bu konu böyle anlatılmaz yea" dedim içimden. Hatta bir kaç hata bile buldum kendi kendime. Düşünsenize fotoğraf sanatına örnek olarak Ara Güler'i vermişlerdi. O ki kendini fotoğrafçı olarak saymayan, fotoğrafın sanat sayılmasına karşı çıkan fakat bir o kadar da güzel fotoğraflar çeken insandı. En azından ben öyle biliyordum. Arkadaşlarım durdular, durdular, en sonunda bir patladılar.. O kadar harika eleştirdiler ki anlatıcıları.. Bu konu böyle anlatılmaz ile başlayıp, fotoğraf sanatının içinden geçip, verilmesi ve verilmemesi gereken örneklere kadar gelip, ilerde bir gün nasıl bu konuda böyle konuşurlarsa rezil olacaklarını söylediler..

Ben bunları niye anlattım? Kendisini geliştirmeyen bir sürü insanın, yaptıklarını gördükçe anlatma gereği duydum. Yazı yazabilmek için, bolca okumak gerek. Okumayan insanın yazı yazması, tıpkı fotoğraf sanatını anlatmaya çalışan o arkadaşların durumu gibi.. Yaptıkları hataları görmeniz için uzman olmanıza da gerek yok aslında. Kendilerini onca belli ediyorlar ki.. Bu bahsettiğim anlatım bozukluğu, noktalama işareti bozukluğu falan değil ha. Bayaa bildiğiniz cümle kuramama bozukluğu.. Bir cümledeki anlatım bozukluğu sayısı az çok bellidir.. Fakat anlatımınızda bariz bir saçmalık varsa, işte sizde sıkıntı vardır. Ya kendinizi geliştireceksinizdir, ya da yazmayacaksınızdır..

Fotoğraf çekmek de böyledir.. O hoca arkadaşım "yahuu sinir oluyorum, yıllarca eğitimini aldığın bir sanat dalı için bu kadar boş beleş konuşan, bu kadar eline makine alıp ortalığa düşen insanlar gördükçe canım sıkılıyor". Benim de canım sıkılıyor inanın. Nedense insan kabullenemiyor. Sen fotoğraf makinesini eline alıp, üç beş fotoğraf çekmiş insansın, kendine nasıl fotoğrafçı yaftası yapıştırabiliyorsun ki.. Sözüm eski fotoğrafçı abilerimize değil. Günümüzün parası olup, en iyi makineler ile sokaklarda fink atanlarına..

Gelin görün ki her konu böyle. Düşünsenize; günümüzde bilim kadını olamıyorsunuz. Fakat aptal iki video yükleyip tıklanma rekoru kırdığınızda youtuber, zengin bir koca bulduğunuzda istediğini yapabilen gezgin, başkalarının şarkıları üzerinden melodiler yaptığınızda müzisyen, elinize makine alıp üç beş fotoğraf çektiğinizde fotoğrafçı, bir tanıdığınızın dergisinde yazı yazdığınızda yazar olabiliyorsunuz.. Gerçek gezginler, gerçek müzisyenler, gerçek bilim adamları, gerçek yazarlar, gerçek fotoğrafçılar ve diğer her türlü gerçek meslek erbabları ser sefil oluyor.. Ne iyi para kazanıyor, ne de tanınıyorlar.. Ne sanata değer veriliyor, ne sanatçıya.. Ne de olmak istediğimiz bir yerde olabiliyoruz..

İletişim fakültesinde olmak istiyorum.. Kafamda binlerce düşünce varken, lisansım gereği güzel sanatlar oluyor yerim.. Fakat gel gör ki, istediğim hiç bir şeyi yapamıyor, yabancılaşıyorum.. İletişim fakültesine bu yıl son bir kez daha başvuruyorum. Eğer bu yıl da olmazsa, düşüncelerimi kendi çabalarımla gerçekleştireceğim ve asla bir üniversite ile paylaşmayacağım (kendi üniversitem dahil) Tüm sektörlerde olduğu gibi üniversite araştırma görevlisi alma işlemininde tanıdık-yakın ve mülakat değerlendirmelerine tanık olduğumdan, tüm bunlardan da vazgeçiş var bende.. Sanırım üniversite haricinde bir yol çizme zamanım geldi kendime. Yine koskoca bir vazgeçiş söz konusu sayın okuyucu. Hayır 21 yıldır okudum da ne oluyor? ilkokul terk insan daha bilgiliymiş gibi karşımda laf sıralıyor hakkında tonlarca yazı yazabileceğim konular hakkında.. Neden mi? Çünkü onun tanıdığı birileri var ve o tanıdıkları onu öyle yerlere getirmiş, önüne öyle fırsatlar sunmuş ki, her şeyi çok biliyormuş hissine kapılmış.. Tamam diyorum, ben vazgeçtim.. Tüm hepsi sizin olsun.. Benim amacım öğretmek.. Ben bu dünyaya insanlara bir şeyler öğretmek için geldim.. Üniversitede olmasa da, sokakta öğreteceğim, yolda öğreteceğim, komşuma öğreteceğim ama öğreteceğim.. Ve buna o çok bilmiş ama hiç bilmeyen kıt zekanla asla anlam veremeyeceksin. Çünkü param olmayacak, beni kimse tanımayacak, yaptıklarım kimsenin umrunda olmayacak. Ama ben mi? Ben huzurlu olacağım.

12 Haziran 2017

3 Haziran 2017

Araştırma Görevlisi Sorunsalı


Her üniversite gencinin en az bir kez "şurada akademisyen olsam" diye aklından geçiyordur mutlaka. Dışarıdan bakıldığında etliye sütlüye karışılmayan, sabah 9 akşam 5 memur hayatı gibi olan, fakat okulun sosyal olanaklarına erişim sağlanan ve en önemlisi "hocam hocam" diye ardından gezilen kişilerdir akademisyenler. Fakat işin iç yüzü öyle midir? Bir eli yağda diğer eli balda mıdır bu akademisyenlerin gelin bir bakalım.

Özel üniversitelerde her işe koşturulan araştırma görevlilerinin, devlet üniversitelerinde daha az işe koştururlar. Ama bu demek değildir ki özel de 5 işe bakıyorlar devlette 1. 5 e 4'tür bu oran. Bu yüzden devlet veya özel üniversite diye ayırmayacağım. İkisine bir konuşacağım.

Eğitim sistemimizin en kötü özelliği olan "değişim" akademisyenlikte de başa beladır. Her an ne olacağı hiç belli olmaz. Özellikle de araştırma görevlisi iseniz, öyp ile atanmışsanız veya sözleşmeli personelseniz, her an bir kanun çıkabilir ve başınıza yeni işler açılabilir. Mesela geçenlerde öyp'lilere yükseklisansı 3 yıl içinde bitirme şartı koştular. 3 yıl içinde bitirmemiş olan ve fazladan özellikle ders bırakan insanların ilişiği kesildi çat diye. Bazı kararlar geçmişe yönelikte çıkabiliyor çünkü. Bu da demek oluyor ki yüksek lisansınızı 2 yılda, doktoranızı 4 yılda bitirmek zorundasınız. Yoksa her an bir şey çıkıp, sizi mesleğinizden alabilir. Ha, diyeceksiniz ki adamın işi bu, okusun. Fakat okuyabiliyor mu? Hayır!

Araştırma görevlilerine en angarya işler yüklenir. Öğrenci işlerini bile araştırma görevliler yapar. Örnek veriyorum: dgs ile gelen öğrencinin ders sayma işlemi, yatay geçişler , staj dosyaları vs.. Prof unvanına sahip hocalar derse girmez, yerine araştırma görevlisini gönderir ya da girdiği dersin sınavını yapmanızı isteyebilir. Siz derste ne anlattığını bilmek için, tüm derslere girmek durumunda kalabilirsiniz. Kendinize ait bir dersiniz olmaz fakat hocalarınızın derslerine katılırsınız. Dersin hocasına gitmeden önce, sizin yanınıza gelir öğrenci sorunu varsa. Çünkü bir profesörün kapısı çalınmaz öyle çat diye.

Ha bir de yüksek lisans veya doktora yapıyorsanız 8 veya 9 dersten de sorumlusunuzdur. Bu derslere de üniversitedeki gibi gireyim, çalışıp geçeyim diyemezsiniz. Çünkü doktoradır bu, daha çok çalışmanız, ortaya yeni şeyler koymanız gerekir. Bir de kendi çalışmanız vardır ki ona zaman kalmaz gün içinde. Çünkü okulda olmanız zorunludur, bazı üniversiteler girişlerde ve çıkışlarda kart basmanızı ve okulda kalmanızı ister. Kütüphaneye ulaşmanız veya bir araştırma için başka üniversiteden başka bir hocayla görüşmeniz kaçak göçek olmak zorundadır veya hafta sonlarını buna ayırmalısınızdır.

Araştırma ve geliştirmenin olmamasının en büyük sebebi, eğitim sistemindeki boşluklardır. Yani görev dağılımın tam yerine oturmamış olmasıdır. Aldığınız para ise, kendi mesleğinizi (atıyorum grafikerlik veya bilgisayar mühendisliği) yaptığınızda alacağınız paranın yarısı kadardır. Böyle bir cümle etmek istediğinizde "üniversite de kalmasaydın, piyasaya çıksaydın" tarzında cümleler duyarsınız. Akadamisyenlik her an atılacağım, sözleşmem yenilenecek mi acaba korkuları içinde geçen, size ait olmayan bir sürü işi yaptığınız, kendi çalışmanıza zaman ayıramadığınız, hiç bir şey yapmıyormuş hissine çoğunlukla kapıldığınız bir meslek halini almıştır maalesef. Fakat gelin görün ki benim ideal mesleğimdir aynı zamanda. Okul sıralarını, kitap kokularını, çocukların parlayan gözlerine bir şeyler anlatmayı, öğretmeyi ve aynı zamanda öğrenmeyi, karmaşayı, yarın ne olacağımız korkusunu çok seviyorum. Bu yüzden akademisyenlik biraz da kalpten gelen bir meslek. Yapmak isteyenler şu yukarıdakileri okuyup, ona göre karar versinler :)

30 Mayıs 2017

Yazıyorum o halde..

Çok değerli kafka dostum ya çok mutluysanız, ya da çok mutsuzsanız yazarsınız demişti. aynı gün doğduğumuz için mi (3temmuz) bilmiyorum ama hep yakın hissederim kendimi ona. Hep o cümlesine de sonsuz kalbimle inanırım. burada ne zaman bulunsam ya çok mutluyum ya da çok mutsuz.

Şu an mutsuzum.


26 Mayıs 2017

Bunu yazasım var diye yazdım

Dün online oyunda oynarken Amerika'lı bir adam, düşmanla karşı karşıya iken, suratına el bombası attı. Tabi karşı taraftaki adam bunu öldürdü, sonra bomba patladı kendisi öldü. Ben de adamı öldürmek yerine suratına bomba atan adama "akjdlksajdklaj" şeklinde güldüm. Adam "askjdalkdjalksjdk ? " yazdı bana. Dünyanın her yerinde bunun random gülme olduğunu sanıyordum, değilmiş. Onlar sadece "hehe" diye gülüyorlarmış. bizde çeşitli versiyonları var diye muhabbete girecektim ki vazgeçtim. Çünkü Türk olmak harika gülüşleri gerektirir.

Fakat şu günlerde ilgimi çeken bir olay var. "Pembe Metrobüs". Olay oldu, şaşırdım.. Tüm kadınların bundan mutlu olacağını sanmıştım. Hatta bu fikri ortaya atan ilk insanlardan birisi ben bile olabilirdim. O derece savunuyordum bunu. Metrobüse binenler bilir, boş olduğu saatler gün içinde 2 saati geçmez. Yani günün hangi dakikalarına denk geliyor bilmiyorum ama ben boş bir metrobüsle karşılaştığımda sokağa çıkma yasağı mı var diye düşünüyorum. Öyle boş dediysem, ayakta rahatlıkla yer bulabileceğim boşluktan bahsediyorum. Oturabileceğiniz boşluktan değil.. Neyse, malumunuz kalabalıkta dip dibe gidiyorsunuz. Erkekli kadınlı ite kaka.. Diyorlar ki otobuslerde taciz olmasın, erkekleri eğitelim. Valla eğitimli erkeklerle karşılaşıyorum. Adamcağız değmemek için ayaklarını kafasında taşıyacak, o derece ezilip büzülüyor. Kadınlar da adamlara değmemek için demirlere veya başka kadınlara yapışıyor. Yapılan bir araştırmaya göre kadınlar otobuse bindiklerinde erkeğin yanına oturma olasılıkları %5 iken, kadının yanına oturma olasılıkları %95 lere kadar ilerliyor. Kadınlar olarak hem erkeğin yanı, hem de kadının yanı boşsa kadının yanını tercih ediyoruz. Peki pembe metrobüs neden bu kadar rahatsız ediyor?

Açıkçası bu olayda erkekler rahatsız olur sanmıştım. Lacivert metrobüs isterdim ben olsaydım. Çünkü onlara ikinci sınıf insan muamelesi var şu an. Kadınlar ayrıcalıklı hem pembe metrobuse biniyorlar, hem de diğerine. Ama erkekler? Onlar bomboş da olsa binemezler pembeye.

Kadınların en büyük sıkıntısı pembeye binmezlerse taciz istiyorum imajı vermek.. Yahu böyle saçma bir düşünceyi özellikle üç saat düşünsem yine bulamazdım sanırım. Metrobüs bu ayol. İstediğine bin. Aile yeri var dedikleri restaurant ta özellikle kadınları üst kattaki aile bölümüne gönderseler bile, alt kaltta oturmaya benzer bu. Fark etmez yani. Melekler kahvesinde vardı öyle bir uygulama hiç unutmam. damsız girilmeyen alt kat vardı. Kadınlar girerdi, erkekler tek giremezlerdi. Fakat ben hep üst kata otururdum. Önemli değildi benim için çünkü. Metrobus te öyle bir şey. Abartılacak bir şey yok. Kadınlara yapılan bir ayrıcalık bu. Çünkü biz özeliz. Çünkü biz güzeliz :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...