15 Ağustos 2017

Hastalık

Galiba insanın hasta  da olması gerekiyor sağlığının değerini anlayabilmesi için.. Yaklaşık bir haftadır hastayım. Bir gece acile gitmek zorunda kaldım ve ömrümde ilk kez serumla tanıştım. Aslında sedyeye dördüncü kez yattığımı da fark ettim. İlk ikisi küçükken geçirdiğim ufak tefek kazalar yüzünden dikiş içindi, bir diğeri de peniselin testi yüzünden di ki, o zaman ölüyorum sanmıştım. Aşırı duyarlıymışım meğer.

Doktora ilk kez olduğunu söyleyince yüzüme gülümsedi. Şaka maka 29 olmuştuk. Aman ben hasta olmam, hasta nası oluyorsunuz falan diye soruyorken insanlara, hastalığa yakalanıp (salgın hastalık) ölücem galiba diye ağlarken, aslında her geçen gün öldüğümün farkına vardım. Yahu bizim gibi öleceğini bilip hiç ölmeyecek gibi yaşayan başka bir canlı var mı acaba? İşin kötü yanı ölüme her gün giderken, ölümü kendimize yakıştırmıyor oluşumuz. Neyse, hastalıklar gerçekten çok can yakıcı, sıkıcı ve üzücü. Allah tüm hastalarımıza şifalar versin. Geçmiş olsun dileklerinizi tüm içtenliğimle kabul ederken, son 1 haftadır yazdığınız tüm yazıları da kaçırdığımı üzülerek belirtmek isterim. Kendinize dikkat edin, salgın kol geziyor, aman diyim yakalanmayın..

5 Ağustos 2017

Sanane ne Giydiğimden?


Çok sinirliyim sayın okuyucu. Her nerede ne yapıyorsanız, mutlaka sizler de bu baskı altındasınızdır. Hele ki kadınsanız.. Erkekseniz de öyle aslında. Modaya uygun giyinirsiniz tiki olursunuz, giymezsiniz köylü. Sanki köylü milletin efendisi değilmiş gibi aşağılarlar bir de utanmazlar. 

Bizler ne yaparsak yapalım yaranamayız şu gözünü sevdiğim toplumsal hayatında. Fakat en çok da kadınlar batar göze. Benim göze batmam 16 yaşlarımdayken oldu. Durun önce yazının çıkış noktasına geleyim. Biliyorsunuz geçenlerde #kıyafetimekarışma yürüyüşü yapıldı. Yorumlara baktığımda örtülü kadınların bir sıkıntı çekmediği, bir şey yaşamadıkları falan söylendi. Durun sizlere yaşadıklarımı anlatayım.

Öyle örtü meraklısı bir ailem yoktu. Fakat çekirdek ailem dine çok yakındı. Babam perşembe akşamları mutlaka Kur'an-ı Kerim okurdu. Annem de imam hatipli olduğundan dini konuda oldukça bilgili ve bu bilgiyi ilginç bir şekilde bize akseden bir insan. Babam annemi tanımadan önce dinden uzak (onların ailesinde öyle dine yakın bir insan bulunamaz) bir adamdı. Annemle hayatı değiştiğini her fırsatta söyler :) Mevzu bu değil. Çekirdek ailemizde oldukça mutluydum. Asla örtünme konusunda bir fikir ortaya atılmadı. Çevremde, arkadaşlarımda, akrabalarımda, kuzenlerimde falan örtülü bir kız görmek imkansızdı. Hatta nasıl bir lisede okuduğumu ( Solcu liselim-disiplin hatırası ) yazımda bahsetmiştim. 

Bir gün hayattan zevk almamaya başladım.Bir çok şeyi erkenden sorgulamaya başladım. En önemli sorunum "bu hayattan ne istediğim" di. İstediğim hiç bir şey kalmamış gibiydi. Alınabilecek her şeyi almış, oynanabilecek her şeyle oynamış, yüzmeyi öğrenmiş, bisiklete binmiş, paten kaymış, basketbol takımına girmiş, piyano çalmayı öğrenmiştim. O boşluktayken neden bu hayattayım düşüncesi sardı her yanımı. Babama sordum, "oku öğren" dedi, Kur'an-ı gösterdi. Annem de aynısını söyleyince okumaya başladım. Okudukça içime bir sıcaklık geldi. Sonra namaz kılmayı öğrenmek istediğimi söyledim. Yine etkilenmemem adına üst komşu kızdan öğrendim namazı. Nedense zorlamaktan ödleri kopuyordu. 

Bir gün artık örtünmem gerektiğini hissettim. Belki önümdeki kızın poposuna bakıp "off şuna bak" diye yanındakine gösteren adam yüzünden, belki de eğildiğinde göğüslerine bakmak için gözlük takan genç yüzünden. Babam hep "sen özelsin" diyordu. O kadar çok demişti ki, kendimi o kadar özel hissettim ki, sokaktaki adamın herhangi bir yerime bakması beni rahatsız etti. Fakat öyle uzun pantolonlar, uzun kollu tshirtler giyemeyeceğimi biliyordum. Bir anahtarı olmalıydı bunun, zorunda olmalıydım örtmenin. Bir sabah kalktım ve aileme "kapanmak istiyorum" dedim. Babam düşünmem gerektiğini, ani bir karar vermemem gerektiğini söyledi. Annem ise, lise de zor olacağını (malum o dönem başınızı kapamanız yasak) okul bittikten sonra, hatta üniversiteden sonra daha rahat olacağımı söyledi. Ben kapanınca rahat olacağım dedim. 

Kimlik değişimine uğramış gibiydim. Evde başka, dışarda başka. Sanki ilk zamanlar herkes bana bakıyordu. Ailede bulunan herkes saçma sapan şeyler sormaya başladı. "Yok kim kapadı beni, yok kimin etkisinde kaldım, yok erkek arkadaşım varmış da o kapatmış, yok bilmem ne". bir sürü sorunun altında "yahu Müslümanım ben, örtünmek istedim örtündüm" diyordum fakat nedense kimse Müslüman bir kadının kendi isteğiyle örtündüğünü, Allah'ın rızasını göz ettiği, kendini dışardaki erkeklere karşı korumaya aldığını düşünmüyordu. Mutlaka dünyevi bir çıkarım vardı.. Ailede değişik cümlelere maruz kaldım o dönem. "kapalı falansın ama yine de iyi kızsın" diyenler oldu, "galiba saçı döküldü, ondan örtündü" de diyen oldu.

Ben bunları hiç takmadım. Fakat asıl ban karışılan yer okul oldu. Her gün gittiğim okulum bana zindan gibi gelmeye başladı. Okula giriyor, tuvalette başımı açmak zorunda kalıyordum. Bu kabullenemez bir şeydi. Resmen kimlik değiştirmem isteniyordu. Fakat henüz yeni kapalı olduğumdan o kadar da canımı acıtmıyordu. Taa ki bir gün müdür, kapalı kızlarımız okulun 100 mt ötesinde başlarını açsınlar çünkü okul çevresi de kamusal alandır diyene kadar. Koskoca okulda kapalı 3 kişiydik ve iki sokak ötede sokağın ortasında başımı açmam isteniyordu. Bakın bu kıyafetime karışılan en iğrenç şeydi. Sokağın ortasında başınızı açmak..

Üniversite ise çok farklı değildi. İtü kampüsünü bilirsiniz belki, oraya girerken solda bir prefabrik ev vardı. İçinde başınızı açmadan kampüse bile giremezdiniz. Diğer okulumda tuvalette de başımızı açmamıza izin veriyorlardı. Okula girerken güvenlik kontrolünde vebalı hasta gibi mutlaka kenara çekilir, güvenlik tarafından gösterilen yerde başımızı açmak zorunda kalırdık. Şimdi o günler aklıma geldiğinde bir hayal gibi, kabus gibi geliyor. Öyle bir şey yaşanmamış olmasını diliyorum. Yaşamadım, hayır diyorum. O kadar iğrenç bir duygu ki, hani zorla birisi pantolonu çıkar, iç çamaşırını da çıkarıp pantolonun üstüne giy demesi gibi bir duygu. 

O karanlık günlerin birinde, abimin okuluna gittiğimde de kampüse alınmadım. Öğrenci değilim dedim, olsun dediler. Başörtüsü bu kadar büyük sorun nasıl oldu, nasıl geldi oralara bilmiyorum. Fakat en büyük sıkıntıyı dedemi hastaneye kaldırdıklarında yaşadık. Ziyarete giremedik, gata'ydı çünkü. Oğullarının yemin törenlerini izleyemeyen annelerden biri değildim fakat kuzenimin düğünü askeriye de olduğu için giremeyenlerden bir tanesiydim. İşin en kötü kısmı ise, kimsenin ne giydiğini umursamazken, benim ne giydiğimin insanların gözüne bunca batmasıydı. 

O dönemler çok sıkıntı çektim. Bir ara okula gitmekten vazgeçtim, 1 yıl kadar hiç bir yere çıkmadım. Sanki parklarda kamusal alan diye, oralara da giremeyecektim. Her girdiğim yere "acaba buraya girebilecek miyim" diye düşünmeye başladım, paranoyaklaştım.. O günleri yaşamış bir insan olarak, bugün birinin kıyafetine laf edildiğinde katlanamıyorum işte. Kim ne giyerse giysin, kendini nasıl ifade ederse etsin (ki bence kıyafet kendini ifade etme yöntemlerinin başında gelir)kimseyi alakadar etmez. İsteyen mini eteğini giyer, isteyen etek bile giymez sadece çorapla gezer, isteyen çorapta giymez, isteyen başını kapatır altına kısacık bir dar pantolon giyer, isteyen başını omuzlarının üstüne doğru kapatır, isteyen çarşafını giyer, isteyen şalvarını, isteyen göğsünü gösterir, isteyen kapatır. 

Allah hepimize bir seçim hakkı tanımışken, insanlar birbirine bu baskıyı uygulama hakkını kendilerinde nasıl buluyor ha? Bırakın kadınlar da erkekler de kendileri nasıl istiyorsa öyle giyinsinler. Yanlışsa, o kişinin yanlışı olsun; doğruysa o kişinin doğrusu. Ha illa uyarmak istiyorsan, tatlı dille uyarırsın, kendi doğrunu anlatırsın, onunkini dinlersin fakat kimse kimseye zorla, yasakla bir şey yaptırmamalı.

29 Temmuz 2017

Ivır Zıvır Part 67

Neden böyle oluyor?

Tam en beklediğim yerden en büyük iş teklifi aldığım sırada elimde başka bir iş oluyor ve o işi asla alamıyorum. Sanırım çok para kazanmaması gereken bir insanım bu hayatta. Her işte bir hayır vardır çünkü. Öyle olmasa yaşayamazdık.

Sigara yasaklansın!

Oturduğum mekanda tam 3 kez yer değiştirmek zorunda kaldım. Neden mi? Sigara içen insanlar yüzünden. Sigara içen insanların kendini zehirleme isteğini anlıyorum. Hak da veriyorum. İnsan belki bile bile sürünerek ölmeyi tercih ediyordur. Fakat benim hayatımı zehir etmelerini anlamıyorum. Nefes alamıyorum sigara dumanında. Havam kirleniyor, ister istemez solumak zorunda kalıyorum. Bu benim hakkıma tecavüzdür. Tamamen yasaklanmalı, satışı engellenmeli bu zehrin. Tuvalette sigara içen komşum yüzünden tuvalete gidemez oldum. Cam açamıyorum, tekel bayii si gibi tükettiği için meleti, tüm koku benim evime doluyor. Yasaklansın anacım. Ben kimsenin iğrençliğini çekmek zorunda değilim.


Yağmurdan Kaçarken Doluya Tutulduk.

Konya dönüşü uçak inanılmaz sarsıldı. Hatta çok sinirlendim, düz yol bas git diye pilota çıkışacaktım ki, pilot parçalı bulutlar üzerinde gezindiğimizi söyledi. Sağ salim indik neyse ki. Eve gelirken arabada tutulduk o yağmura. Sol kapıdan su bile aldı araba. Bir ara saplanacağız diye çok korktum. İçim hop etti ama çok şükür sağ salim eve geldik. Allah bu tip doğal afetlerden hepimizi korusun. Ve tabi erkenden İstanbul'a geldiğim için şükrettim. Aslında akşam uçağına bilet alacaktım fakat iyi ki de almamışım. Uçakların hali ve içinde yaşananlar malumunuz.

Kıyafetime karışma yürüyüşü

Çok yerinde bir uygulama. Erkekler kadınların kıyafetlerine karışırken, bazı kadınlar da erkeklerin kıyafetine karışıyor. bence en büyük destekçisi erkekler olmalı bu yürüyüşün. Hem kadınlar arasında hem de erkekler arasında bir karışma merakıdır gidiyor. herkesin hayatı kendine güzel, size ne? Kimse kimsenin başörtüsüne de, eteğine de, saçına da, başına da, sakalına da, cüppesine de, çarığına da, şalvarına da karışmasın lütfen. Bırakın herkes kendisini istediği gibi temsil etsin.

Arkadaşlık

Artık kesin hükmü verdim, herkesle arkadaş olunmuyor. Herkese fazla değer de verilmiyor. İnsanlar sizi umursamazken, bir de yüzünüze baka baka konuşuyor ya, daha da bitiriyor. Yok anam yok, insanın ne varsa ailesinde var gerçekten. Arkadaşlık, dostluk bir yere kadar. Hiç kimsenin çıkarı olmadığı lise-ortaokul dostlukları başka..

18 Temmuz 2017

Yağmurdan öğrendiklerim!


1- Milletimizin mizah seviyesi Erciyes'i aşmış durumda Everest'e doğru ilerliyor.

2- İstanbul'da altyapı sorunu kesinlikle var. Çarpık kentleşme, büyük binalara verilen izinler, yeterli giderlerin olmaması oldukça büyük sorunlar. Ve de en önemlisi dere yatağına yapılan evler.

3- İnsanlarımız o kadar pis ki, çöplerini sağa sola attıklarından yağmur halinde çöplerin hepsi rögar kapaklarını tıkıyor. Daha şimdi evin önündeki kapağa baktım da, bir sürü çer çöp. Siz büyükler yere çöp atmazsınız zaten ama lütfen çocuklarınızı bu konuda eğitin.

4- Çok bunaldık, off yaz bitsin artık diyenlere tokat niteliğindeki yağmur büyükşehir hayatını felç etti. Bugün güne gidecektim, gidemedim. Mutlu musunuz?

5- İstanbul'un havası o kadar pis ki, camlarım çamur içinde. Düşünsenize bu havayı soluyup mutlu olmamız bekleniyor. Sigara içenlere müjde, bırakabilirsiniz artık, yalnızca nefes alsanız zaten zehirlenirsiniz. Para harcamayın boşa.

6- Yağmur o kadar ürkütücü yağıyordu ki, biz de istedik cam kenarında oturup kahve içmeyi. Fakat camlarım su aldı. Daha kötüsü arkadaşımın çalıştığı iş yerini bok basmış. Evet, kanalizasyon yetersizliğini bir kez daha anlamış olduk. Bunca eve izin verilirse, doğal tabi.

7- Gökdelenlerden ve kapitalizmden nefret ettiğimi tekrar öğrendim. Neyse, bu yağmurluk bu kadar. Tüm yağmur arkadaşlarıma selam gönderirken, okuyanlara sevgilerimi sunuyor varsa bir anınız dinlemek istiyorum. Zira ben evde oturup BatesMotel izliyorum. :)

17 Temmuz 2017

Günlük - 12

15 temmuz ile ilgili videoyu izleyince tüylerim diken diken oluyor. Özellikle o bayrağın sallanması yok mu? Bayrak sevgisini ilk okulda öğretmişlerdi bizlere. Bayrak öyle bir duyguydu ki, yere konulmaz, göklerde gezmeliydi hep. Hatta bazı günler yarıya çekerlerdi bayrağı, üzülürdüm. Çünkü Türk Bayrağı her zaman yüksekte olmalıydı..

Hatta lisede bayrakla ilgili garip bir olay yaşamıştım. Okuduğum lise, bulunduğu lokasyon dolayısıyla çatışmaların olduğu, siyasi propagandaların yapıldığı bir liseydi. Bir arkadaşta Türk bayrağı bulmuş yolda, gelmiş sınıfa asmış. Hiç unutmam, en arkaya asılıydı hani şu güzel yazıların yazılması için kullanılan panolardan bir tanesine. Derse hoca girdi. Hocalarımız da çok ilginçti. Girer girmez bayrağı gördü ve "Kim astı bu bayrağı buraya?" diye sinirle bağırdı. O kadar agresif bağırdı ki, neye uğradığımızı şaşırdık. Herkes kimin astığını biliyordu fakat kimseden çıt çıkmıyordu. Hoca tekrar sordu: "Utanmıyor musunuz bu yaptığınızdan?" diye. Ama gözleri alev alevdi. O an benim de kan beynime sıçradı. Astığımız Türk bayrağı idi ve utanılacak bir şey de değildi. Ayağa kalktım "ben astım!" dedim tüm sinirimle. Hoca sınıfın bir ucundan sinirle üzerime doğru yürüdü. O sırada bizim okula gelme sebebini hatırladım. Sınıfta bir öğrenciye kızmış, tokat atmış ve çocuk geçici sağırlık yaşamış. Sürgün olarak gelmiş bizim okula. (mantığa bakar mısınız, hocayı sürgün etmişler ki gelsin başkasının canını yaksın) Yanıma kadar geldi, "git bayrağını al" dedi. "almıcam" dedim hırsla omuzlarımı silkerek. O sırada çok iyi bir arkadaşım "nolmuş Türk bayrağı asılmışsa" dedi. Birden hoca ona döndü. Asan çocuk ayağa kalktı sonra, Atatürk köşesindeki bayrağı gösterdi, "Orada da var, yasak mı?" dedi. Sonra sınıftan sesler yükseldi. Hoca sustu ve oturdu. Gitmiş müdüre şikayet etmiş şikayet edilecek bir şeymiş gibi. Başka bir hoca gelip "işte okulumuzda farklı insanlar var, aranızda tartışma çıkmasın diye hocanız böyle sinirlenmiş" falan dedi..

Aslında günlük yazıyordum ben ya. Konya'ya gideceğim haftaya. Var mı tavsiye bir yer, gezip görebileceğim. Ha bir de bisiklet kiralamak istiyorum. Güvenilir bir bisikletçi var mı ha? :)

Bu da o video hala izlemeyen varsa diye bıraktım :)


14 Temmuz 2017

İett Otobüslerindeki Tipleri Tanıma Rehberi

Merhaba sayın okuyucular. Hepimizin kullandığı, kullanmak zorunda olduğu otobüsler hakkında bir yazı yazmak istedim. İstanbul'da yaşayan biri olarak, İstanbul yolcularını mercek altına aldım. Son 1 haftadır bu yazı için otobüste insanları inceliyor, geçmişimde olan olaylar karıştırıp bir sentez sunuyorum sizlere. Bir otobüse bindiğinizde karşınıza çıkan muhtemel tiplemeler aynen şu şekilde olacaktır:


Oradan kalk da ben oturayım bakışlı yaşlı teyze:

Bunlar otobüslerin olmazsa olmazlarıdır. Gençseniz ve güzel bir yerde oturuyorsanız (özellikle otobüsün gidiş yönünde iseniz) gözlerini üzerinizden alamazlar. Sanki tüm koltuklar onlara tahsis edilmiş gibi davranırlar. Tırnaklarına oje sürebilecek kadar dikkatli ve titiz olan bu teyzeler, iki durak gidecek kadar hali vakti kendilerinde bulamazlar. bakışları sizi öyle suçlayıcıdır ki, dayanamaz yer verirsiniz. Eğer dayanırsanız, söylenmeye başlarlar. Nerede kalır o eski gençlikler şeklinde başlarlar cümlelerine ve günümüzün gençlerinin saygısızlığı ile bitirirler tıklım tıklım otobüste herkesin kendilerine yer vermek zorunda olduğu düşüncesine güvenerek..

İçeri girer girmez oturacak yer arayan insan:

Bu kişiler de genelde yaşlı teyzeler olur. Fakat günün yorgunluğu üzerinde olan gençler de bu durumda olabilir. İçeri girer girmez boş yere bakarlar. O kadar hızla bakış atarlar ki etraflarına sanırsınız optik çözümleme yapıyor. Derken boş yeri çat diye görürler ve koşarak oraya otururlar. Eğer boş yer göremezlerse onların suratlarındaki o çaresizlik ve üzüntü insanı derinden etkiler. Teyze gel yer veriyim dersiniz istemsiz. Ayağa kalktığınızda da bu hareketi neden yaptığınıza inanamazken duygu sömürüsü ne demekmiş anlarsınız. 


Uyuma taklidi yapan genç:

Ya çok yorgundur ya da değildir. Önemi de yoktur zaten. Bu kişiler muhtemelen otobusle uzun yolculuk yapan insanlardır. Bu yüzden yer bulur bulmaz oturur, cam kenarı veya değil fark etmez, kafalarını yasladıkları yerde uyurlar. Hatta bazen uyuma taklidi gerçeğe dönüşüverir. İçeriye yaşlı girmiş, hamile girmiş, hasta girmiş falan hiç umurlarında değildir. Uyuyorlardır çünkü. Kimse de dürtüp uyandıramayacağından rahat rahat yollarına devam ederler.


Otobüste gerçekten uyuyan insan:

Bu insanlar geceleri uykuyu alamadıklarından mı, çok erken işe gittiklerinden mi, yoksa yorgunluktan mıdır bilinmez ağızları açık bir biçimde uyurlar. Ama öyle böyle değil. Bazıları o kadar çirkin gözükür ki, şeytan der ki dürt şunu da uyansın bitsin bu görsel çile. Bazıları horlar, bazılarının ağzından suları akar. O haldeyken bile inecekleri durakta uyanır, koşarak kapıya yönelirler. Belki de durağı geçtiklerindendir, bilmiyorum.


Nasıl olsa otururum amaan diyen kişi:

Bunlar genellikle yaşlılar olsa da, son zamanlarda çocuklu bayanlarda da görünmektedir. 1 veya 2 yaşındaki çocukları ile 10 dakika da bir gelen ve tam mesai saatlerinde olan otobüse tıklım tıklımken girer, nasıl olsa oturabilirim çocuğa acırlar en azından derler. Ay çocuğum şuraya tutun derler ya bir de, git ağzına vur bir tane. Otobüs ahalisinden bir babayiğit mecburiyetten kalkar. Çünkü çocuk o demirden tutunamayıp neredeyse düşecektir. Hayır güzel ablacım bir sonraki otobüse binsen ne olur yani? Amaa yok, nasıl olsa birisi sana yer verecek değil mi? Günden dönen yaşlı teyze, sen de yediklerini eritemedin diye iş çıkışında perişan olmuş insanın yerine göz dikiyosun ya, ne diyim sana?


Bebek arabalı kadın:

Otobüslerin çoğunda karşılaşırız. Bebek arabası birine çarpmasın diye aklı çıkar. Zar zor durdurur, frenine basmaya çalışır. Otobüsün boşluğuna bırakır. O sırada birileri yardımcı olmaya çalışır fakat eğer kadın işin ehliyse kimse oralı bile olmaz. En zor durum, otobüsten inme durumudur. Binerken mutlaka birileri yardım eder fakat inerken hele de otobüs boşsa yerim kaybolacak korkusunda olan erkekler kalkıp kadının arabasına bir el atmaya erinirler. Kadıncağız oralarda cebelleşir.


Okul çantalı çocuk:

Bunları anneleri nasıl otobüse bindiriyor bilememekle birlikte genelde kendisinden büyük çantaları olan, otobüsle 5 durak gittikten sonra inen, merdivenlere tırmanmakta bile zorluk çeken, biletle binmesine rağmen insanların oturmaya hakkı olmadığını düşündüğü ufaklıklardır. Kusura bakmayın ama çocuk o! Sizden çok onun oturmaya hakkı var! Yer verin pls.


Yan yana oturmaya çalışan kadınlar:

Bunlar ya günden geliyorlardır, ya pazardan, ya da herhangi bir gezmeden. Ya da gidiyorlardır bilinmez ama, milyon nüfusluk şehirde otobüste oturmaya yer bulduklarına şükredeceklerine bir de yan yana oturmak isterler babalarının arabalarıymış gibi. Bazıları yanlarındaki adama rica ederler. Bazıları ise rica edemez sadece üfleyip püflerler. Eğer rica edemezlerse ikisi de boşalan çiftli koltuk gördükleri an ışık hızıyla oraya koşarlar. Neredeyse birbirlerini ezeceklerdir fakat mutlu sona ulaşırlar. Yol boyu rahatlıkla dedikodu yaparlar. 


Geri giden koltukta seyahat etmek istemeyen yolcu:

Ben de dahil olmak üzere, anlamını bir türlü çözemediğim geri giden koltuklarda oturmama isteğidir. Muhtemelen mide bulantısı falan yapıyordur ya da baş döndürüyordur. Hayır zaten o koltuklar neden vardır ki? dört kişi aynı anda seyahat edip yüz yüze muhabbet edelim diye mi yoksa yer kazanmak için mi? ikisinin de cevabını söylüyorum: hayır. sebebini bulamadım ben. bulan varsa ve söylerse çok sevinirim ama bana hep saçma gelir. hiç tanımadığın insanla diz dize oturmak, yüz yüze bakmak. Yolcu girince ters koltuğu görür ve hayal kırıklığı ile otobüsteki boş alanda ayakta durur. Eğer geri giden koltukta seyahat edip o kişiye yer veriyorsanız "yok çocuğum ben ters oturamıyorum" cevabını alabilir "aman bulmuş da bunuyo manyak" da diyebilirsiniz. Anlamaya çalışmak lazım. 

Ayı gibi oturan insan:

Genelde erkekler böyle oturur. Tersli koltuklara ayaklarını uzatırlar, bir kişilik koltuğa yayılıp diğer koltuğa taşarlar, arka koltuktan dizlerini sizin koltuğa çarparlar. Bu insanlar oturmaz resmen yayılırlar. Çok rahatsız edicidirler.


Düğüne giderken otobüse binen kız:

Ya düğüne gidiyordur, ya da düğüne gider gibi makyaj yapıp giyiniyordur bilinmez fakat otobüse biner binmez tüm gözler üzerine döner. İnsanlar sanki hiç düğüne gitmiyormuş ya da öyle süslenmiyormuş gibi kıza ayı gibi bakarlar. Kız o kadar rahatsız olur ki, kafasını yere indirir, bulduğu ilk yere oturur ve eteklerini çekiştirmeye başlar. Camdan dışarı bakıp ortamdan çıkabilmek için durak sayar. 

Hamile kadın:

Bu günlerde bir çok yerde karşımıza çıkan hamileler otobüslerde de yanımızdadırlar. Oturma öncelikleri olmasına rağmen bazen otobüslerdeki insansılar yüzünden ayakta kalırlar. Bazıları da hamileliği belli olmadığından (arkaları dönükse) ayakta kalırlar ve fark edilir edilmez oturtulurlar. Genelde hamileye saygı vardır. 


Yaşlı insanlar:

Otobüs biletleri bedava olduğu için bakkala bile otobüsle giderler. 7/24 gezme potansiyelleri vardır ve tüm koltuklarda hak iddia edebilirler. 


Olaylara dahil olma durumunda bekleyen insan:

Bu kişinin çakraları açık ve tüm her şeyi inceleyen insanlardır. Otobüste taciz mi oluyor, kavga mı çıktı, bir tartışma mı var; kesin oradadırlar. Her olaya karışırlar ve haklı gördükleri kişiyi ölesiye savunurlar. Tam bir Türk sahipleniciliği vardır ve muhteşem insanlardır. Birisi otobüs giderken arkadan el mi etti, bunu görürler ve "kaaptaan gelen varrr" diye bağırırlar. Ya da arka kapı mı açılmadı düğmeye basıldığı halde "kaptaaan arka kapı" diye o kalın sesleri ile bağırır,  şoförün kapıyı açmasını sağlar ve tüm kalpleri fetheder. En azından benim bir kaç kez başıma gelmiş ve fethetmişti.


Klimayı açar mısınız diye insan:

Genelde ben olurum bu. Bazı otobüsler o kadar havasız ve sıcak olur ki, otobüse girer girmez şoföre "klimayı açar mısınız" diye sorarlar. Şoför daha cevap vermeden arkadan bir kaç ses "ya evet, açın lütfen" falan der. Şoför mecbur açar. Sanki klima parası cebinden çıkıyormuş gibi trip atar bir de.


Arkada Konya Ovası olduğunu sanan şoför

Durmadan yolcu alır ve "arkaya doğru ilerleyelim" diye bağırır. Aslında arkada artık yer kalmamış, insanlar balık istifi gibi alt alta üst üste kıvama gelmişlerdir. Şoför ise arkada yer olduğunu iddia etmekten asla vazgeçmez. Şoförün tuzu kurudur tabi :))

Neyse, yazım çok uzun oldu. Belki ikinci serisini de yazarım bu yazının. Malumunuz kalabalık bir şehrin kalabalık otobüslerinde yolculuk yapıyoruz. Allah bizi havasızlıktan , metrobüsün ilk durağında binmeye çalışan insanların şerrinden korusun. Ne demişti iett "biz insan taşıyoruz" . 

İnsan olmaları dileğiyle :)

10 Temmuz 2017

Bir Tatil Günlüğü


Güneş kum deniz ve tatil...  Sanırım herkesin hayali bu dörtlü. Tatile çıkarken türlü heyecanla yola çıkıyoruz. En azından benim için öyle oluyor. Heyecanımı maruz görün, yola çıkacaksak mutlaka saatlerce öncesinden yla çıkma telaşesi sarıyor her yanımı. 

Yola çıktık. Feribotla Armutlu'ya gidecektik. 2 saat önceden çıktık dışarı. Sırt çantamın içine iki günlük kıyafeti bir gün önceden doldurmuştum çoktan. Eğer uzun süreliyse tatilim mutlaka bir hafta öncesinden hazırlardım bavulumu.. Yola çıkacakları gün valizlerini hazırlayan insanlara oldum olası şaşırırım bu yüzden. 

Armutlu'ya geldiğimizde sımsıcaktı fakat nem olmadığından o kadar da rahatsız etmiyordu. İstanbul'luların genel serzenişi olan "nem çok nem" muhabbetini işte o an anladım ben de. 

Denize girmedik ilk gün. Temiz hava insanı öyle bir çarpıyor ki, daha önce içki içmemiş insana 5-6 kadeh içki içirmişsiniz gibi kafanız  güzel oluyor. Hele ki benim gibi İstanbul'un en pis ilçesinde yaşıyorsanız, gittiğiniz yer Armutlu gibi bir yer olduğundan kafayı bulmamanız imkansıza yakın oluyor.  İlk gün sadece uyudum. Uykuya doyduğumu anladığım ikinci gün ancak denize inebildim. Deniz harika sayılmadı ama idare ederdi. İşte o an Karadeniz'i ne kadar özlediğimi anladım. Ah o Karadeniz akşamları.. Kuzenlerle yakılan ateşler,  edilen sohbetler, içilen çaylar, pötübör bisküviler falan her biri ayrı bir güzellikti benim için. 

Tatilin sonuna geldik ki tatilin ne demek olduğunu anlayamadık. Hani o filmlerdeki gibi dinlenme deseniz, zerresi yoktu. Kitabımı yarıladım ama ben her yerde o yarıya gelirdim zaten. Bolca instagram hikayelerini izledim, fotoğrafları beğendim ki bunlar da zaten normalde yaptığım şeyler. Bloglarınızdan uzak kalmamaya çalıştım zar zor edindiğim internet ile.. Oyunlarımdan uzak kaldım ki belki o konuda bir tatil yaşamış olabilirim. 

Şimdi eve gitmek için dakika sayıyor olabilirim. Elimde iki sırt çantası dolusu kirli çamaşır, karmaşık bir beyin, yorgun bir vücut ve neden bu tatile çıktığımızı anlayamayan bir düşünce var. 

Bu konuyu bir yere bağlamam gerekirse: siz siz olun tatilinizi bir haftadan az tutmayın. İki gün kesinlikle hiç bir şeye yetmiyor. Ayrıca ido armutlu-yenikapı deniz otobüsleri eski oldukları kadar, sıkıcı, içlerinde bir su satacak kantini bile olmayan, yavaşlıkları ile deniz  kaplumbağaları ile yarışmaya aday olan vapurlar. Yerinizde olsam başka türlü gelirim buralara. En azından bir dahakine ben öyle yapacağım.