22 Ocak 2020

Ivır Zıvır 86


Ben bu ay neler yaşadım?

Öncelikle Ekşi Sözlük'te yazar oldum. Artık her yapılana daha dikkat ediyorum, unutmayın, yazarım!

Kaymakamlık sınavını kazanabildiğimi kabul etti a kişisi. Fakat yapma dedi. Nedeni ise, 1 yıl başka bir şehir, 1 yıl başka şehir olmak üzere 2 yıl staj dönemi gördükten sonra 1 yıl da yurt dışında dil eğitimi alıp, asıl gideceğim şehre atanmak gibi durumlar söz konusu olduğundan. Hani bebek var, ben varım, ben ne yapacağım gibi şeyler söyleyerek beni caydırdı. Ha, diyeceksiniz ki, sınavı geçtin de olacak mı bunlar? Hayır, bir de tüm bunlardan önce mülakat vardı ki ben mülakatta kendime güvenirim.

Kaymakamlığı rafa kaldırdığım bu günlerde, kendimi yeme-içme ye adadım.

Spora devam ediyorum, giderken bisiklet kullanmayı kafaya taktım. Fakat bisikleti alıp sokağa çıkarmaya mecalim yok. Yürümek daha kolayıma geliyor.

Ve hastalık.. umarım sizi bulmamıştır. Çünkü kiminle konuşsam başından geçmiş veya geçmekte. Hatta 2020 grip yılı bile diyebilirim. Domuz gribinin yanı sıra ilginç bir grip daha peydah oldu. Öncelikle kemik ağrısı ile başlıyor. Sunii sancıya benzer bir ağrı bu. Oturup ağlamıştım bir akşam. Sanki kemiklerimi içerden ayırıyorlardı. Ertesi gün yataktan kalkmaya mecaliniz kalmıyor. Kuru bir öksürük. Burun akıntısı, hapşırık ve deli gibi halsizlik. Ama öyle böyle değil. 2 adım atınca yere uzanasınız geliyor. Bende bebek olduğundan hasta olma gibi bir lüksüm yok. Bu yüzden hemen anneme gittik. Ha bir de 39 derece ateş. Anneme gidince akşamında bebekte hasta oldu. Sonra ben mecburen hastalığımı unutup, onun ateşini kontrol altına almaya çalıştım.

Hastalığı yaşayınca insan, gerçekten sağlığının değerini biliyor. Ben bu yaşa kadar hiç hasta olmadım diye övünüyordum. Fakat anladım ki, hastalık gerçekten insanın hayatını kabusa döndürüyormuş. Bu yüzden, artık hiçbir şeyi kafaya takmıyorum. Sizler de takmayın. Rahat bir şekilde uyuyabiliyorsanız, sağlıklıysanız, çözülemeyecek hiçbir şey yok bu hayatta!



19 Aralık 2019

Mekan Keşfi: Will Burger & Bowl



Mekan keşfetmeye doyamıyorum bu günlerde. Yine bir hamburger ile tanıştıracağım sizleri. Fakat bu kez, öyle korkmayın, mideyi bozan, böğrüme taş gibi oturan bir hamburger değil. Bu kez yiiyip beğendiğim için öneriyorum: Will Burger & Bowl.

Abbasağa parkının hemen üst kısmında bulunan mekan, oldukça küçük. Fakat bir o kadar da güzel bir ambiansı var. Açık mutfak olduğundan, içiniz rahatça yiyebiliyorsunuz. Ben o gün çok aç olduğumdan 200gr et ile yapılmış burgerden yedim. Gayet doyurucuydu. Patatesli kolalı menüden de aldım. Patatesleri bu güne kadar yediğim en iyi kızartmalardan bir tanesi olabilir. Şekilleri bir garip bir kere. İşte bu benim çok hoşuma gitti.

Ete gelince, daha doğrusu köfteye. Kalın olduğu için içi pişmez diye korkmuştum fakat gayet güzel pişmişti. Yine pişme şekli sorulmadı ama arkadaşın ki o kadar da iyi pişmemişti. Yani hani içi az pişmiş seviyorsanız, sanki mutlu ayrılırsınız gibi. Fakat benim gibi çok pişmiş seviyorsanız, önceden söylemeniz gerekiyor. 150gr lık köftelerde ise pişmeme veya hafif kırmızı kalma gibi bir dert olmuyor. Bunu biraz geç anladığımdan olacak ki, artık 150gr lık köfte istiyorum. 

Masaya oturur oturmaz, harika bir turşu sunumu karşılıyor sizi. Erik turşusuna özellikle bittik. Ve turşu suyu da efsaneydi. Mideniz rahatladıktan sonra, afiyetle yiyorsunuz hamburgeri ve ne yalan söyliyim, daha da bir tadına varıyorsunuz. Bir gidin, görün derim ben. Haftasonu mutlaka gideceğim kendilerine. Ellerine ve yüreklerine sağlık tekrardan.

Görseller netten alınmıştır, kendi çektiklerimi bilgisayara atmaya üşendim :(

Bu arada burada zomato geçiyor dememe gerek yoktur umarım. :)


17 Aralık 2019

Mekan Keşfi : Willy Wonka Chocolate

Öncelikle hepinize merhaba,


yeni bir mekanla daha karşınızdayım. Burada zomato yok maalesef. Galata'da bulunan Willy Wonka Chocolate mekanın ismi. Charlie'nin Çikolata Fabrikası filmini izlediyseniz, burada inanılmaz keyifli zaman geçireceksiniz. İzlemediyseniz, mutlaka izleyip gitmelisiniz. 

En sevdiğim filmlerden bir tanesinin mekanı olur da, gitmez miyim? Bir arkadaşım sayesinde mekanı görmüş, ne zamandır da deneyimleme fırsatı arıyorken, bugün gittim çok şükür. Adından da anlaşılabileceği üzere harika çikolatalarla, harika tatlılar yapıyorlar. Kahveler ve soğuk içecekler de var, fakat ben en çok merak ettiğim şeyi yedim: Fabrika.


Oyunun görseli böyle. Biz 2 kişi oynadık ama 4 kişi oynarsanız, daha güzel olur. Çünkü tüm tatlıları yiyemedik, kalanları paket yaptırdık. Oyuna 50 tl veriyorsunuz. Monopoly gibi bir mantığı var. Zarlarınız var, Karakterlerden bir tanesini seçerek, zar atıp ilerliyorsunuz. Tatlıya gelirseniz eğer, afiyetle yiyorsunuz, bu sırada da 1 el beklemek durumunda kalıyorsunuz. Şans kartları sayesinde, arkadaşınızın tatlısını elinden alabiliyor, tatlınızı masaya geri bırakabiliyor, istediğiniz bir tatlıyı yiyebiliyorsunuz. En çok tatlı kazanan, oyunu da kazanıyor..

Gelelim tatlılara: 2 tane cupcake, 2 tane normal kek, 2 tane brownie, 4 tane çikolatalı kavonoz tatlısı (çilekli, bitterli, muzlu)


Çikolataları bir harikaydı. Yani öyle böyle değil. Eve geldim, tadı hala damağımdaydı. İnanılmaz keyif alarak, gülerek oynayarak yedik tatlılarımızı. Orada başka türlü tatlılar da mevcut. Mesela çikolata mutfağı var, bir daha onu deneyeceğim. Dönme dolap ta var.

Ha bu arada, size bir anahtar veriyorlar oyunu oynadığınız için. 5 tane anahtar biriktirirseniz 6. fabrika oyunu bedava oluyor :) Bir de Şu çikolatalardan alırsanız paris ziyaretli altın bileti bulma şansınız da varmış :)


11 Aralık 2019

Mekan Keşfi: Noa Burger & Food


Bu günlerde inanılmaz burger düşkünlüğümü, kesinlikle Arbys'in Smoke Chicken Burger'ine borçluyum. Öncelikle, bir avmdeyseniz ve canınız inanılmaz burger çekiyorsa, mutlaka bunu denemelisiniz. Kime denettiysem, asla yemem diyenler bile yediler..

Gel gelelim, insanoğlunun gözü doymuyor. Beşiktaş'ta bir sürü burgerci açılmışken, zomato da gold üyelik bir sürü yerde geçiyorken, gezip görmediğim yer kalmasın diyerek hakkımı Noa Burger'den yana kullandım..

Menüsünü incelediğinizde göreceksiniz ki, gayet sağlıklı, vegan burgerleri var.. Ki bunlar benim umrumda değil açıkçası :) Burger dediğin etli olur. Bizi de düşünmüşler, eti bol , 150 gr ve 200 gr olmak üzere Noa burger ve kaburga çeklinde etli lezzetleri de sunmuşlar. Öncelikle sunum harika. Burger yanında 2 sos ve baharatlı patates ile sunuluyor. Ben 150 gr aldım, çok iyi pişmiş geldi. Benim için bu gerçekten önemli. Gerçi nasıl istersiniz diye bir soru sorulmadı, ben de bir şey söylemedim. Buna rağmen tam istediğim gibi geldi. A kişisi, kaburga et seçti. Tabii ki tadına baktım, gayet et et etti. Yani böyle etin baskınlığını hiç bir sos kapatamamıştı. Ben eti bol soslu sevdiğimden, o bana hitap etmedi. Fakat noa burger gayet lezzetliydi. Kola fiyatı 5, burgerin fiyatı ise 30 idi. Zomato gold sayesinde A kişisinin ki bedavaya geldi, 35 tl ye yedik, içtik kalktık.

Mekan oldukça küçük. Biz gittiğimizde tüm masalar doldu. İç kısım ve dış kısım olmak üzere 2 kısımdan oluşmakta mekan. Dış kısım ise tamamen kapatılmış.  Soğuk ama her tarafı kapalı olduğundan, rahatsız etmiyor. Biz de içeri kısımda yer olmadığından ve açık mutfak olduğundan, dış kısımda oturmayı tercih ettik. Tam arka masamda oturan kadın, o kadar insana saygı duymazcasına sigarasını yaktı. Orada yiyenler vardı. Hiç bir yer açık olmadığından, tüm duman içeriye doldu. Bebeği eve bırakmışım, sakin bir yemek yiyeceğim diye ses etmedim. Fakat çalışanlar da etmedi. Anladığım kadarıyla orada sigara içiliyor. Bu benim için olumsuz olan en önemli nokta. İki lokma yemek yiyeceğiz, ağzımızın içine sigara dumanı doluyor! Hayır biz kimsenin pisliğini çekmek zorunda değiliz! 

En önemli noktaya gelecek olursak; yemeği yiyip eve geldikten sonra yemek ağzımızdan geldi. Midemi inanılmaz rahatsız etti. Sanki taş yuttuk. A kişisi de aynı durumda olduğundan, bu yazıyı yazma gereği duydum. Maalesef tekrar gitmeyeceğim bir yer kendisi. Mide sorunu için tekrar deneyip, kesin bir karara varmak isterdim fakat sigara olayı affedemeyeceğim bir durum. Yine de güzel servisleri ve kattıkları sevgi için teşekkür ederim.



Zomato Gold Üyelik

Benim kadar gezme ve yeni yerler keşfetme merakınız varsa, işte yazacağım bu yazı tam sizlik!

Geçen gün arkadaşlarla buluşacağımız zaman, arkadaşın önerisi ile gold üyesi oldum. Zomato hep kullandığım bir uygulamaydı aslında. Gold tarafı hiç ilgimi çekmemişti. Fakat orada gördüm ki, 1 yemek alana 1 yemek bedava! Nasıl mı oluyor?

-Haftanın her günü, yalnızca günde 1 kez olmak üzere bu indirimden faydalanabilirsiniz
-Masada 2 kişi olmanız gerekiyor, tek başınıza 2 tabak yemek aldığınızda maalesef geçerli olmuyor..
-Yalnızca ana yemek için geçerli. Yani yanında kola aldıysanız, o ücretli.
-Ana yemeğiniz tatlı da olabilir, hiç fark etmez.
-2 tane içecek aldığında, 2 tanesi bedava oluyor.

Daha fazla bilgi için buraya tıklayın..

Öncelikle söylemeliyim, bu bir reklam yazısı değildir. Anlaşmalı falan değilim yani. Uygulama içinde gold üyeliği satın alabilirsiniz (140 tl ye.) Ben daha önce üye olduğum için ve üyeliğimin uzaması adına benim kodumu ekrana girerseniz %20 indirimle 126 tl ye üye olabilirsiniz. 

Benim kodum: BRAB1448

Uygulama sayesinde 2 gündür 1 tanesi bedava olmak üzere hamburgerlere gömüldük. Bir sonraki 2 yazım da o gittiğimiz mekanlarla alakalı olacak. Sanırım artık bu blog da daha çok mekan keşfi yazısı okuyacaksınız.

Yeni yerler keşfetme, yeni tatlar tatma ve uygun olması ile benim gönlümü feth etti. Hele de çalışan bir insanız, anlaşmalı olduğu restaurantlar yakınınızdaysa, hiç durmayın derim :)


19 Kasım 2019

Prematüre bebek sahibi olmak

İnsanın bu dünyada korktuğu ne varsa başına gelirmiş. Benim hep geldi. Hamile kaldığım an, erken doğumdan korktum. Ama nasıl bir korku. Çok yakın bir arkadaşımın başına gelen talihsiz olaydan olsa gerek, hep erken doğum olacak korkusu ile geçirdim günlerimi..

7. aya geldiğimde, bir akrabamıza ziyarete gittik. Arabayı park ettikten sonra, inip düz yolda yürürken bir köpek gördüm. İçim bir irkildi, sonra bana doğru geliyor sandım, ayaklarım birbirine karıştı ve karın üzeri yere düştüm. Ahh o korkuyu bir bilseniz. Al işte, erken doğacak dedim. Henüz 31 haftalıktı. Hemen en yakın hastaneye koştuk. Hiç bir sorun yoktu. Yolda giderken karnımı salladım, oynadı hemen. Doktorum hareketlerini arada bu şekilde takip etmemi istemişti. 3 gün boyunca takipte kalındı, bir sorun yok denip eve gönderildim.

Hamileliğim boyunca yattım. Bir sorun yoktu fakat ne yemek, ne içmek ne de gezmek istiyordum. 10 kilo aldım. 35. haftama geldiğimde ise, sabah uyandığımda belime bir sancı girdi. A kişisi evde tek başına doğurma, en iyisi seni annene bırakayım dedi gülerek. O gün doğuracağımı ikimiz de düşünmemiştik gülerken..

Akşama doğru doğumun başladığını belirten su geldi. Su gelince sanki kafamdan aşağı kaynar sular döktüler. Hep 8 ay, en tehlikeli zaman derlerdi. Henüz ciğerleri gelişmeye başladığından, bizi sorunlar bekleyecekti..

En yakın hastaneye gittik hemen. Devlet hastanesi olduğundan, moralimi daha da bozup, kendi hastanemize bizi gönderdiler. Kendi hastanem Üsküdar'da ben Kağıthane'deydim. O sırada A kişisi de geldi. Hemen atladık arabalara karşıya geçmeye çalışıyoruz fakat ne mümkün? A kişisi de sağ taraftan gitmiyor, trafikte bekliyordu. Ben bir bağırdım can havliyle, "yahu ne bekliyorsun, başka ne zaman kullanacağız bu yolu?" En sağ şeritten dörtlüleri yakarak gitmeye çalıştık. Kar yağıyordu hafif hafif. Hemen polis bizi durdurdu. Dedim "doğuruyorum, salın bizi" Polis hemen "aaa hemen devam et devam" dedi gülerek. 

Hastaneye giderken doktorumla konuştum. "Sen hiç merak etme, bir sorun olursa da yoğun bakımda bakar, büyütür veririz bebeğini" dedi. Biraz rahatlama geldi açıkçası. Hastaneye gittik. Sabah, sunii sancı eşliğinde, normal bir biçimde, hiç bir uyuşturucu almadan doğum gerçekleşti. Doktorum epidural yapmak istese de, doğum olayının insanın başına bir kaç kez geleceğinden, bu hissi bir daha yaşayamama korkusu ile asla kabul etmedim. Deneyim, deneyimdi. Çocuk doğar doğmaz ağlayınca rahatladım. Dedim bir şeysi yok demek ki, öyle derler ya..

Çocuğu giydirip, kuşatıp benden önce odaya gönderdiler. Odaya giderken, çok büyük bir başarı yapmışım gibi, hiç tanımadığım bir sürü insan koridorda beni tebrik ediyordu. Normal doğurmuş aa, diyolardı. Özel hastane olduğundan, normal doğum çok görülen bir şey değildi. Halbuki dünyanın en güzel duygusuydu o an. O ağırlığın üzerinden çekip gitmesini hissetmek, sonra bir kuş gibi hafif olmak.. Odaya gider gitmez bebeği gördüm. Ağzından köpükler çıkıyor, suratının rengi mora dönüyor gibiydi. Bu çocuğun nesi var dedim. O sırada hemşire geldi, aaa deyip çocuğu aldı, götürdü. 15 dakika sonra kıyafetlerini geri getirdiler. Çocuk yoktu. Giydirilen kıyafetlerini elime verip, yoğun bakıma aldıklarını, doktorun gerekli açıklamayı yapacağını söylediler..

Doktor geldi. Nefesinin durduğunu, şu an makine desteği ile nefes alabildiğini, 2900 kg doğmasına rağmen neden böyle olduğunu anlayamadığını söyledi. Galiba duyduğum en kötü cümlelerden bir tanesiydi bu. Tamam düzelecek mi dedim, bilmiyorum dedi. Hiç beklemiyorduk bu kiloda.. 

O an dünya başıma yıkıldı. Ne yapacağımı bilemedim. Döndüm uyudum. 

Akşam bebeğini görmeye gir dediler. Hiç görmek istemedim. Oldum olası zaten hasta çocuklara karşı bir iç sızım var, kendi çocuğumu o halde görmek istemiyorum dedim. Zorla beni yanına gönderdiler. Beni hissetmesi lazımmış.. Yanına girdim.  Aman Allahım gördüğüm en güzel şeydi. Hiç bağ kuramasam da, çok güzel bir bebekti. o an içime bir acı oturdu. Birden benim işte bu duygusu geldi. Alıp kucaklamak, götürüp koklamak istedim ama dokunmam yasaktı..

Ertesi gün hastaneden çıktım. Çıkarken aldığımız tüm kıyafetleri geri götürmek nasıl bir duygudur, yaşayan bilir. Ben çocuğumu hastanede bırakıp, eve döndüm mecbur. A kişisi ile tek başımıza evdeydik. Hava soğuk olduğu için beni çok hastaneye götürmek istemediler. Ben de bir gitmek istiyordum, fakat sonra, onu tekrar o halde görmeye dayanamayacağımı düşünüp vazgeçiyordum.

Aradan 5 gün geçti, hala aynı durum.. Hala nefes alamıyor. Yanına gidiyorum, yüz üstü yatırmışlar, bir zorlanıyor ki nefes alırken.. Bir de sarılık olmuş, gözlerini kapatıp ışın veriyorlar.. Hala kucağıma almaya izin yok ama bir pencereden içeri elimi sokup dokunmama izin veriyorlar. Dokunuyorum ama sanki iğne batırıyorum ona. Öyle irkiliyor. Dışarı çıkıp ağlıyorum, bir daha dokunmuyorum rahatsız olmasın diye..

6. gün artık doktor hala neden düzelmediğini sorguluyor. Bu kadar büyük doğan premetüre çocuk, nasıl hala düzelemez diyor. o öyle dedikçe, düzelmeyecek heralde diyorum. Yanına giriyorum. Burnunda, ağzının içinde ve topuğundaki kablolar sanki benim canımın parçasında sanıyorum. Sonra bakıyorum, ağzının içindekini çıkarmak istiyor. Burnundakini eliyle itmeye çalışıyor. Nefret ediyor onlardan.. Ben de ediyorum.

7. gün ayaklarının topukları ve kollarındaki morarmaları görüyorum. heyecanla soruyorum hemşireye, normal diyor. sanki benim kollarımı morartmışlar gibi canım acıyor. Hala her yerinde kablolar var ve çok rahatsız. Tutabilse, tutup koparacak.

8. gün, ben tamamen normale dönüyorum. sanki hiç doğum yapmamışım gibi. Fakat bebek  hala düzelmiyor derken, yanına gittiğimde kafasında kocaman bir fanus görüyorum. beynimden vurulmuşa dönüyorum. Fanusun içinde daha bir sinirli. Korkuyla hemşireye döndüğümde, merak etmemi artık yarı yarıya nefes alabildiğini, iyiye gittiğini söylüyor.

9. günün akşamı telefon geliyor, yarın kıyafetlerini alıp gelin, artık çıkabilir bebek diyorlar. O an sabah olmucak sanıyorum. Sonra aniden kalbime bir bıçak saplanıyor. Ben bu bebeğe nasıl bakacağım, nasıl koruyacağım, neler yapacağım diye..

Anneliğin o muhteşem dünyasındaki, kocaman sorumluluk duygusu altında eziliyorum aniden. Hemşire bebeği elime verdiğinde tutamıyorum. Annem alsın diyorum. Sanki dokunursam, yine irkilecek, canını acıtacağım, ne bileyim bir şeyi yanlış yapacağım sanıyorum. Annem alıyor bebeği. Emziremiyorum da. Annem besliyor, altını değiştiriyor, uyutuyor, gazını çıkarıyor. Bense hiç uyumadan, nefes alması kesilirse diye başında bekliyorum. Halisilasyonlar görüyorum. Artık annem zorla uyutuyor beni.. Sonra bir gün bir şey için uyandırdığında "Anne öldü mü çocuk" diyorum. Öyle korkulu, öyle bedbaht, öyle kabus dolu 40 gün geçiriyorum. Her dakikam çocuğa bir şey olacak korkusu ile geçiyor. Doktor 3 ay kimseyi yanına kabul etme, bu çocuk prematüre, henüz bağışıklık sistemi oturmadı diyor. 

Kimseyi kabul etmiyoruz. Ben içime kapandıkça kapanıyorum. Annem gidiyor, kayınvalidem geliyor. Çocuğa bakmaya o devam ediyor. Asla beni zorlamıyorlar. Çocuk 2 aylık olunca, artık bu çocuğa senin bakman lazım diyorlar. Çocuğa bakıyorum, baya kendini toparlamış. Kucağıma alıyorum. Annesiyim ben, artık Allah ın bana emaneti diyorum o an. İşte o an içimden bir şeyler kopuyor ona karşı. Bu kez de kimseye vermiyorum onu. 

Şu an bu bebek neredeyse 2 yaşına geldi. Burada anlatamadığım, daha nice şeyler yaşattı bana. Annelik güzel olduğu kadar zormuş da.. Anne olunca anladım evet.. Annem ne kadar değerli bir kadınmış öyle. Keşke erkekler de anne olabilseler.. Ancak o zaman anlayacaklar hayatlarındaki kadınların değerini..

6 Ekim 2019

Ben Kimim? -2-

Ben kim miyim? Ben benim. Aslında normal bir insan. Fakat bu günlerde kendisinden olabildiğince nefret eden bir insan.

Sebebi ise, hala kim olduğumu bilmiyor oluşum. Geçmişimde tanıdığım insanlarla tekrar karşılaştığımda, ya görüşmeyeli neler yapıyorsun dediklerinde cevap veremiyorum. Çünkü onca şey yapıp, onların gözünde hiç bir şey olmayı başardım. Nasıl mı?

Liseyi özel bir lisede (şimdi olmayan yabancı dil ağırlıklı lisede) okudum.. O dönem beni tanıyanlar bilir, ingilizceyi anadil seviyesinde konuşur, ingilizce ile alakalı bir şeyler okumak isterdim. fakat üniversite sınavına girerken, artık büyüdüğümü hissedip (tabi şimdi yeni nesil bu duyguyu da bilmez, başörtüsü sorunu vardı) başörtümü çıkarmak istemediğimi fark ettim. Üniversite okumayacağım dedim..

Babamın zoruyla Kamu Yönetimine yazıldım. Ona göre kaymakam olup, tüm dünyayı düzeltecektim. Öyle iyi bir insanım ben.  Bu okul tam 7 yıl sürdü. Çünkü o sırada tekrar üniversiteye girip, bu kez de Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümünü kazanmıştım. Orada gazetecilik ve dergicilik alanlarında ufaktan araştırmalar yapıp, okul dergisi çıkarmaya çalışırken, aslında bu işi pek de sevmediğimi fark ettim. Belediye'de biraz takıldıktan sonra fotoğrafçılık yapıp, tekrar sınava girip bu kez derslerimi de saydırabileceğim paralel bölüm olan Görsel İletişim Tasarım bölümüne geçiş yaptım. 4 yıllık üniversiteyi ne kadar zorlasam da 2 senede değil ama 2,5 senede bitirdim. Grafik tasarım da diyebileceğiniz bu bölümde uğraşırken, özel bir dershanede İktisat bölümü ile alakalı derslere girip, x üniversitesindeki bir hocamdan asistanlık teklifi aldım.

O dönem ise birden yüksek lisansa, üniversite hocalığına dadandım. Gözümle gördüğüm torpil olayından sonra o hayale de küsüp, arkamı dönüp çıktım üniversiteden. Torpilin olmayacağına inandığım, öğretmenlik mesleğine geçmeye karar verdim. Gittim Pedagoji eğitimini de tamamladım. Utanmadım, oraya bile ders saydırdım. Ömrüm danışman hocalarla geçti. Bu sırada bir tezim, bir bitirme projem, bir bitirme çalışmam oldu. Bitirme projem videoart'tı. Yani kısa film. O dönem de yönetmen mi olsam diye düşünsem de, bu konuda hiç bir adım atmadım. sadece Sinefesto'da sinema yazarlığı yaptım. Yazdığım yazıları çok da iç açıcı bulmadılar bence :) Orayla gönül bağımı tutarak, ayrıldım..

Son olarak ise, Afrika'ya yardım için gidecekken A kişisiyle tanışıp evlendim. 27 yaşındaydım. 30 yaşımda bir kızım oldu. 

Şu an 31 yaşındayım. 

Ben bu dünyada; kaymakam, akademisyen, öğretmen, öğrenci, fotoğrafçı, yönetmen, halkla ilişkiler sorumlusu, grafik tasarımcı, art direktör ve sinema yazarı olmak istedim. Hiç birini hakkıyla yerine getiremedim..

Fakat şimdi oturup çalışıp Mali Müşavirlik sınavların girip; Mali Müşavir olma hayaline tutuldum. Orası da okul gibi dedi Mali Müşavir arkadaşım. Umarım öyledir. Çünkü ben en çok okumayı sevdim. Okutmayı sevdim. Öğretmeyi sevdim. Yardım etmeyi sevdim..

Bana dua edin, artık sorduklarında : şöyleyim diyebileceğim bir mesleğim olsun elimde. En çok da kaymakam olmamı dileyin. Çünkü dünyadaki tek kahramanım, yani babamın, benimle alakalı tek hayali bu! Hem de makam için değil, yanlış anlamayın. İnsanlara yardım etmem için, zalimden mazlumu ayırmam için, yetimlerin elinden tutabilmem için. İnsanlığımın gerçek anlamda insanlık kazanabilmesi için.

Bu da çektiğim video art:




Bu yazıya da en çok bu görsel yakışır. Çünkü şu yerde ne olursa olsun okumaya çalışan kız varya, heh işte o ben.