30 Aralık 2016

DUYURU!

Çok değerli okurlar. 

Sizler için de bir bölüm oluşturma kararı aldım. Kalp kırıklığı yaşadığınız bir olay varsa, aşk acısı, hayal kırıklığı gibi sizi üzen ve paylaşmak istediğiniz bir durum varsa yazı dizimde siz de yer alabilirsiniz. Yarın bir arkadaşın hikayesini sizlerle paylaşacağım. İsimsiz olarak da mail atabilirsiniz:

hayalmeyal.buschra@gmail.com adresinde bekliyor olacağım. Saygılar


28 Aralık 2016

Yazamıyorum.

sıkıntı büyük.

kesinlikle yazamıyorum.

aslında burada Amerika'da yaşayan ve yere göğe sığdıramayan insanlar hakkında yazacaktım fakat, yazamıyorum. o kadar sinirliyim. olmayan şeyleri varmış gibi gösteren, kiliseden çıkmayan, buna rağmen müslüman olduğunu iddia edip tek rekat namaz kılmayan, yabancılarla arkadaşlık etmenin güzelliğinden, onların özveriliğinden ve güzelliğinden bahsederken iyi ki de Türk kimseyle karşılaşmadım burada diyen o cibilliyetsiz, hatsiz, çıktığı yumurtayı beğenmeyen adilerden bahsetmek isterdim. bahsedeceğim de. zira bugün memleketini satan, yarın neler yapar bir siz düşünün hele. bizdeki memleket sevdası azizim, hiç bir şeye benzemez.

def'olup gittiysen eğer, çeneni kapat, memleketini değiştir, oranın vatandaşı ol ve unut burayı! karşılaştırmaktan da vazgeç. otobuste omzuna çarpan eski İstanbul hanımefendisinin pardon cevabı üzerine bağırarak söylediği "buradan başka İstanbul yok!" demek istiyorum sana! Evet buradan başka Türkiye yok. 

İyi ki de yazmadım.


22 Aralık 2016

Günlük-8

Merhaba sayın okuyucu, ben geldim yine başınızı şişirmeye. Aman ne güzel dediğinizi duyar gibiyim..

Son günlerde çok büyük bir yoğunluk içindeydim. Üst üste sınavlara girmiş, pestilim çıkmış haldeyken 2 gün boyunca bir derginin tasarımını tamamladım. Sabahlama, akşamlama prosödürlerinden çıkar çıkmaz ertelediğim kahvaltı sözlerimi yerime getirdim. Üç gündür üst üste sağda solda kahvaltı yapıyor olmama bağlı olarak ayı gibi şiştiğimi hissediyorum. İşe bak ki, evdeki tartının pili de bitmiş. 

Patlamalar hepimizi derinden üzdü. Patlamanın ertesi gün Beşiktaş'a gittim. Meydandan bindiğim otobüse bir adam elinde kocaman ağır bir bavulla bindi. Bavulu o kadar zor çekiyordu ki, kesin bombadır diye düşündüm. Otobüste birden ölüm sessizliği hakim oldu, herkes birbirine bakmaya başladı. İlk durakta inesim gelmiş olsa da, otobüsteki diğer insanlara baktım. Hepsi harika gözüküyordu. Giyinmiş, süslenmiş, yetişmeleri veya gitmeleri gereken yerlere özenle hazırlanmışlardı. Onları bırakıp gitmeye gönlüm el vermedi. Öleceksek o otobüste hep birlikte ölmeliydik. Bavulun üzerine doğru yürüdüm. Eğer üzerine sarılırsam belki daha az kişi zarar görebilirdi diye düşünürken ölüm sessizliğini bir adam bozdu. "O bavulun içinde ne var?" Bavulun sahibi adam ezile büzüle açıklamasını yaptı. Köyden gelmişti ve elindeki kağıtta bir adres yazılıydı. Adam o kadar mahcup bir hal aldı ki.. Sonra en önde oturan bir adam "Bu vatan bölünmez" diye bağırdı. Milletçe kafayı yemiştik. Fakat vatanın bölünmezliği konusunda hemfikir olmuştuk. Allah yar ve yardımcımız olsun. O olayların tekrarını yaşatmasın ve eskisi gibi en büyük korkumuz çantamızdaki telefonun çalınması olsun.

Özlediğim insanlarla özlem giderdim. Sınavlarımı soracak olursanız çok kötü geçtiler. Neden böyle oluyor bilmiyorum ama beynim daha az şey üretmeye başladı. Sanırım artık daha az bölünüyo hücrelerim. Yaşlılık ha? 28 yaş ne demek ya? Bugün bir formda yaşımı sordular, 26 yazıyordum ki 2016'yı gördüm. Ufak bir keraat cetveli hesabıyla anladım ki 26 çook eskide kalmış. Eskiler güzeldi be. 

Hani böyle diyoruz ya. Memleketçe verdiğimiz sınavların ardı arkası kesilmiyor. Eskiden gün gün önemli olayların yer aldığı bir ansiklopedimiz vardı. Orayı okuyarak büyümüştüm. Aslında hep başka sebeplerle dürtüldük. Dürtülme sebebini araştırdığımda ilkokuldaydım. Hocam "jeopolitik konum dolayısıyla" demişti. Madem o kadar sinir bozucu bir şey taşınalım biz de hocam demiştim. Jeopolitik kelimesini telafuz bile edemiyorken bu cümleyi etmiştim, hocam hafif kaşlarını çatmış "burayı almak için kanının son damlasına kadar savaşan atalarımıza ayıp olur, biz de onların torunlarıyız, biz de kanımızın son damlasına kadar savaşacağız." demişti. Keşke kalleşçe oynanmasaydı arkamızdan oyunlar. Ne eskiye gitmek istiyorum, ne de geleceği merak ediyorum. Hala harika bir yerdeyiz, hala ne kadar ayrı düşüncelerde olsak da birbirimize kenetlenmeyi biliyoruz, hala hepimiz olmasa da çoğunluğumuz birbirimizi seviyoruz.

Aslında buraya gündelik sıkıntılarımdan bahsetmeye gelmiştim. Ne bileyim, şimdi canım bişe yemek istiyo ama aslında yemek istemiyo da dediğimde a kişisinin dediği gibi "Allah başka dert vermesin" demek istiyorum. Kesinlikle en büyük sıkıntınız bu olsun. Kapitalist sisteme de lanet olsun!

16 Aralık 2016

Modern Kölelik Nedir?



her sabah işe gitmek için erkenden kalkıp, karanlıkla yola çıkıp, tüm gün onun bunun isteklerini yapıp, söyledikleri alçaltıcı şeyleri kulak ardı edip, arkadaşların kuyu kazıp üstünüze basarak kademe atlamasına seyirci kalıp, hem ruhen hem de bedenen çöküp, karanlıkla eve dönmektir. karşılığında kazandığınız para denen madde ile ertesi gün işe gittiğinizde veya arkadaşlarınızla buluştuğunuzda giyinmek için kıyafetler almak, en lüks restaurantlarda yemek yiyebilmek için tekrar çalışmak zorunda kalmanızdır. 


sistemin bir getirisi olan para kazanma olayı değildir aslında modern kölelik. kazandığınız parayı harcadığınız yerler, aldığınız hiç giymediğiniz elbiseler, yemek yediğiniz mekanlar, kullanmadığınız ev eşyalarıdır modern köleliğinizin en büyük göstergesi. 5 yaşında okula başlayan çocuğun 20 yıl boyunca okul sıralarında en güzel zamanlarını geçirip, hep daha iyi bir işte çalışıp, daha çok paralar kazanması üzerine kurgulanan bir hayattır modern kölelik. üretmeye izin vermez, tüketmeye yönlendirir. hepimizin içinde bulunduğu bir güruhtur.

walk free wakfı yayınladığı bir raporda modern köleliği "bir kişinin sömürü amacıyla bedeni üzerindeki ve çalışıp çalışmama kararı hakkındaki özgürlüğünün elinden alması" şeklinde tanımlamaktadır. sanırım üst paragraflarda anlattığımdan pek bir farkı yok.

neden para kazanmak zorunda olalım? öğrenmek istemeyen milyonlarca insanı neden öğrenmeye zorunlu kılalım? üretmek isteyen insanları istemedikleri işler peşinde neden koşturtalım? çünkü modern kölelik bunu emrediyor. yalnızca kapitalizme hizmet etmemizi.. 

kadınların belli standartlarda olması, erkeklerin de onları kullanan tipler olmasını istiyor. dinlerde kadınların en çok ezildiği söylenirken, kapitalizt sistemde erkeğin istediği standartlara girmek isteyen kadınlar hem fizyolojik hem de psikolojik olarak kendilerini mahvediyorlar. daha bugün şişman olduğu için 18 yaşında intihar eden bir kadının haberini okuduk gazetelerde. çünkü sistemin istediği vücut ölçülerinde değildi, sistemin emrettiği yemekleri gereğinden fazla yemişti. 

neresine dokunursanız elinizde kalacak bir konu bu. şu an yapmak istemediğiniz her neyi yapıyorsanız bilin ki modern köleliğin bir eserini gerçekleştiriyorsunuz. ne kadar inkar ederseniz edin, hepimiz günümüzün kölesiyiz. evet, belki alınıp satılmıyoruz ama günümüzün en güzel zamanlarını birilerine para karşılığı satıyoruz. kendimiz bu yolu seçtiğimizden olacak ki adına da modern kölelik diyoruz. köleliğin modernleşmiş hali ha? hadi geçmiş olsun.

Ciğeriniz Düşsün!

Son günlerde izlediğim en anlamlı videolardan bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Sanırım en güzel cümlesi de şu olmalı:

"Tek istediği huzurlu sakin bir yaşam olan süt gibi insanları, Amerikan aksiyon filminden fırlamış birer demir yumruğa çevirdiniz anasını satayım.
İYİ DE YAPTINIZ.
Az daha birbirimize Türk, Kürt, Alevi, Gezici, Yandaş gibi isimler takmaya başlamıştık ki hepimizi bir kazana yeniden koydunuz: (#millet)"

Bence okuyun çünkü HEPİMİZ BİZİZ!


14 Aralık 2016

10 Aralık 2016

Bırakın İstediğini Alsın!


Çocuklar hakkında hüküm verebilmek için  çocuk sahibi olmak gerekmiyor sanırım. Sonuçta eğitimle alakalı bir eğitim alıyorum :D cümleye bak. neyse, akademi de öğretilen çocuğun istediğini istediği zaman sizin gözetiminizde yapmasıdır.
benim annem çok erken anne olmuş. abimi kucağına aldığında 19, beni doğurduğunda ise 20 yaşındaymış. o zamanlarda çocuk eğitimi ve gelişimi konusunda hiç bir bilgisi olmamasına rağmen, harika eğitimler vermiş. vermiş diyorum, çünkü bugün okulda yapılması gerekenler başlığı altında söylenen her şeyi annem bilinçsizce bize vermiş.

mesela abimle aramızda 1 yaş vardı. hep ona abi demek zorunda kaldım, kesinlikle saygıdan değil, büyüklüğünden. kendisi ile durmadan çatışma halindeydik. çoğunlukla benim kıskançlığım yüzünden. normalde büyük çocuk küçük çocuğu kıskanır gibi görünür ama bizde durum tam tersiydi. kıskanacak hiç bir şey bulamasam, gözündeki gözlüğü kıskanıyordum. o derece.. tabi böyle olunca kavgalarımız hiç eksik olmuyordu. annem hep kenardan bizi izler, kavganın boyutunun fiziksel darp haline gelmesini bekler, sonra ikimizi de kolumuzdan tutar odamıza kapatırdı. "buradan aranızdakini çözmeden çıkamazsınız" derdi. biz içerde iki dakika daha tartışırdık. sonra odadaki cezamızı algılar, kader birliği yapmamız gerektiğini hisseder, hafiften barışmaya çalışırdık. aradan beş dakika geçerdi, odadaki oyuncaklarla yeni bir oyun kurardık. annem gelir, kapıyı açar, hafifçe gülümserdi. biz oynamaya devam ederdik.

abimle küslük durumumuz üç dakika falan sürerdi. sanırım benim yengeç, onun balık burcu olmasındandı. o koskoca cüssenin altında o kadar duygusal bir adam vardır ki, anlatılamaz. annem bir gün çok sinirlendiğinde bana dönüp "zaten sen erkek olmalıymışsın, abin kız" demişti. yaptığım bir hata yüzünden abim içli içli ağlamıştı. içine kapanan, alınan ve küsen taraf o olduğundan, kız tribi asla yapamadım. yapmayı da öğrenemedim. trip atma hikayem 3 dakikayı asla geçmedi, geçemez de hala.

annem her zaman kendi kararlarımızı kendimizin vermesi gerektiğine inandı. babam ise ondan daha radikaldi. annem bazen müdahale etmek istediğinde bile onu durdurup, bırak istediğini yapsın bakalım derdi. annem bir keresinde bir ayakkabı almış, gelmişti. hayatımda bir çorap dahi benden habersiz alınmadığından o kadar nefret etmiştim ki o ayakkabıdan, oturup sinirden ağlamıştım. babam görünce anneme kızmıştı. babam asla "sen küçüksün, sen sus, konuşma, karışma" demedi bana. hep büyük bir kadınmışım gibi karşısına alıp anlattı, konuştu, fikrimi sordu. ve fikirlerimi dinlerken gerçekten dinledi, karşılığında kendi fikrini söyledi. 

sanırım kişinin kendini ifade edebilmesi açısından baba desteği çok önemli. yeni evimize taşındığımızda artık abimle paylaşmak zorunda olduğum odadan kurtulup yeni bir odaya sahip olacaktım. babam bir sürü katolog getirdi eve. o zamanlar internet yok tabi. katalogdan beğeniyorsunuz genç odası falan. ben de bir tanesini beğendim. annem "o dolap çok küçük kızım sana yetmez" dedi. babam "karışma, beğendiyse alsın, yorum yapıp kafasını karıştırma" dedi. ben o genç odasını aldım. inanın daha ilk haftada dolabın küçüklüğünden, masanın kullanışsızlığından laf etmeye başladım. "kendin seçtin" dediler, bunun üzerine hayıflanma hakkımın olmadığını anladım.. artık aldığım şeylerin kullanışlılığına bakmaya başladım. bu seçimi yaptığımda 6. sınıftaydım ve o günden sonra seçimlerimde hep dikkatli oldum..

hatta yeni gelin evine gittiğimizde koltukların güzelliğinden bahsedilirken "onu bunu bırakın da yatak oluyo mu bu" diye sormaya bile başladım. benim için görüntüden çok kullanışlılık önemli oldu.

yaptığım seçimlerin sonuçlarına katlanmak zorunda olduğumu bilmek biraz ürkütücü olsa da, güzeldi. annemlerden asla nefret etmedim bana zorla aldıkları bir eşya için, çünkü asla almadılar. babam hep istediğimi seçmem konusunda yönlendirici oldu, fikirlerimi söylemem konusunda da.. lise yıllarında kapanmak istediğimde annem karşı çıktı, o zamanlar küçük olduğumu iddia etti. bir de tabi o salak uygulama vardı ki, okullara girerken başınızı açıyordunuz.. bunun benim için çok zor olacağını falan söyledi. ben kararımı verdim diye söylenirken, babam yine beni karşısına alıp "hayat senin hayatın, seçimlerin de senin" dedi ve izin verdi. okuldan çıkarken okulun içinde kapanmama karşı çıkıyorlar diye babama gelip okulda kavga çıkaracağımı, taşkınlık yapacağımı söyledim. ona da izin verdi, her zaman hakkını savun dedi. hakkımı savundum, artık okulun içinde giriş katta bulunan tuvaletleri kullanmamıza izin verildi.

bu yüzdendir ki, ailenin her zaman çocuğunun arkasında olması, çocuğunun kararlarına saygı duyması harika bir şey. sizler de bırakın çocuğunuz istediğini alsın, istediğini yapsın. tabii sizin gözetiminiz altında. yaptıklarının sonuçlarına katlanmayı öğrensin..

hep sorarlar a kişisini nasıl anlattın babana diye. malumunuz babam da bana en az benim ona düşkün olduğum kadar düşkündür. hatta geçenlerde anneme "oğullarını mı seviyosun yoksa beni mi" diye sorduğumda hemen lafa girip "nasıl erkek çocukla kız çocuk aynı sevilir, kız çocuk başkadı" demişti. öyle başka sever kız çocuğunu. annem abimi doğurduğunda (babam asla ultrasonda çocuk cinsiyetini öğrenmek istemezdi, bu yüzden doğumda öğrenmişler) babamın kucağına vermişler , babam anneme dönüp, kız doğana kadar yapacağız deyip gülmüş. ne kadar içten istemiş ki bir yıl sonra ben olmuşum şans eseri :) a kişisini babama ben söyledim. annem her zamanki gibi "babanla aranda olan konuyu babanla konuş, beni aranıza sokma" dedi. asla aramıza girmedi. bizde babam son duymadı, çoğunlukla ilk duydu her şeyi. çünkü annem asla buna izin vermedi. kötü bişey yaptıysak da iyi bişey yaptıysak da aramıza girmedi babamla. 

babayla arasına girmeyin çocuğun anneler. bırakın kendilerini istedikleri gibi ifade etsinler. dinleyin onları.. onlar en doğal halleriyle yaşıyorlar her şeyi. hep gözetim altında tutun, ama tuttuğunuzu da belli etmeyin. sevin onları, öpün, okşayın, sevdiğinizi çok belli edin. sevdiğinizi o kadar belli edin ki, sokaklarda sevgi aramasınlar, başkalarının kucaklarına atlamasınlar. aile sevgisini başka insanlarda bulmaya çalışmasınlar. kardeşinizi sevin, kuzeninizi sevin, ailenizi sevin. 

7 Aralık 2016

Günlük-6

Hayat bugün  gerçekten çok soğuk..

bundan mıdır bilmiyorum ama canım çok sıkılıyor. aynı çocukluğumdaki korkularıma döndüm yine. böceklerden inanılmaz korkuyorum. kimseyi sevmek istemiyorum, sevdiklerim hep ölüyor. kimseyle konuşmak istemiyorum.. hep kötü bir şeyler olacak sanıyorum.

gerçekten kötü bir durum bu. aradığım kişiye ulaşamayınca çıldırıyorum. birine şuraya gel diyemiyorum çünkü gelirken yolda başına bir şey gelirse suçlu hissederim diye korkuyorum.

insanın suçluluk hissine sahip olması gerçekten berbat bişey. neden bilmiyorum ama yıllardır saçma sapan şeyler için suçluluk hissediyorum. biri yolda giderken ayağını bi taşa çarpsa, o taşı oradan neden kaldırmadım diye üzülüyorum. taşı görmediğim halde!

işte bu yüzden her şeyden nefret ediyorum. keşke bir ilacı olsa da içsem, geçse tüm bu düşünceler. artık korkmasam yaşamaktan, insanlarla etkileşim içine girmekten..

bunu okuyan benim asosyal olduğumu falan düşünebilir. aksine, yolda hiç tanımadığım insanlarla bile sohbete girebilen bir yapıya sahibim. konuşmak olsun yeter ki.. fakat bu korkular çok başka..

neyse.

son günlerde ayı gibi yediğimden olacak ki, bir kilo almışım. bir kilooo. evet. bunu vermem lazım. 50'ye düşmeye çalışırken 54 olmak nasıl bir duygudur beni en iyi kadınlar anlar. bunu doktordan öğrenmek nasıl berbat bir şeydir hele? doktora gittim bu kansızlık meleti için. bilen bilir, kansızlık çekiyorum delice. normalde en düşük 11 olması gereken değer bende 2'ye düşmüş. sanırım kullandığım ilaçlardan olsa gerek kilo aldım. işin ilginç yanı doymuyor oluşum. boyumu da 167 olarak ölçtü doktor. artık böyle saçma bir uygulama varmış. ben bugüne kadar kendimi 168 sanıyordum oysa. o 1 santime de kafayı taktım. yaşlandım da çekti mi boyum acaba? annem de 170 miş eskiden misal. şimdi aynı boydayız. demek ki yaş gittikçe kısalıyor insan. neden böyle takıntılı olduğum şeyler hep benim başıma geliyor? boy takıntım var kardeş zaten. 185'in üstünde abi ve kardeşin olursa sen de boy takıntılı olursun! neden tüm boylar onlardayken kilolar bende acaba?

neyse, kafaya taktım, 50 olucam dedim. dedikçe daha çok yemek düşünür oldum. bugün ne yesem i düşündükçe acıkıyorum, yedikçe doymuyorum. yani işte şöyle tıka basa doydum dediğim öğün olmuyo, bıraksalar dünyayı yicem. bence ilaçlardan, öyle olsun çünkü.

hadi kilo alınır verinir diyosunuz, peki ya boy? öyle bi dünya yok dimi? 4 sene basketbol oynadım, 3 sene yüzdüm ama olmadı işte. bu kadar. demek ki herkesin bir boy skalası var. çok da kasmamak lazım. başlıcam kiloya da boya da . iki günlük dünya da derde bak!

dert dedim de aklıma geldi. burnumuzun dibinde savaş, değişik bir ekonomi falan, her şey korkutuyo beni. kesinlikle iki günlük dünya. gelin şu tüketim çılgınlığımıza bir son verip üretmeye başlayalım mı? ben başlıyorum, arkamdan gelin!

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama


Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu


YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur


Haydar Çolakoğlu teb genel müdür


haydar çolakoğlu kimdir


Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye


Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

3 Aralık 2016

Bu günlük

Bugün istanbul bir harikaydı can dostlar, güzel insanlar. muhteşem bir hava vardı. fakat ben evdeydim tüm gün. sanmayın ki gezdim tozdum böyle harika bir hava bulmuşken. a kişisi gezmek istemedi. dışarı çıkası yokmuş her zaman ki gibi. çünkü o evi çok seviyor. tıpkı mahalle çocuğuyken sokaklarda oynarken üst katımızda oturan ve asla sokağa çıkmayan çocuk gibi. ona aşağıdan "cam güzeli" diye bağırırdık. hep camdan izlerdi, sonra döner aterisi ile oynardı. sanırım o günlerde o çocukla çok dalga geçmiştim ve o da çok içerlemişti. 

neyse, a kişisi "madem çok sıkılıyorsun, çık dışarı istediğin yere git" de diyor, hakkını yiyemem. fakat bana kalırsa mutlu olunacaksa evliysen beraber olucak. yani ben tek başıma sokaklarda gezmek istesem evlenmezdim ama dimi? sanırım evet, ben haksızım. çıkıp gezmeliyim eski günlerdeki gibi. almalıyım elime fotoğraf makinemi, dere tepe düz gitmeliyim. beklememeliyim kimseyi. yalnızken de mutlu olmayı öğrenmeliyim. zira böyle mutsuzluktan önümdeki masayı kemirebilirim.


bir de sizlere geçenlerde gitmiş olduğum kadıköy'den bahsetmek istiyorum. hayır, yalnız gitmemiştim. yanımda can dostum güzel insan Zeynep vardı ve beni harika yerlere getirdi. bunca zamandır kadıköy'e gidiyorum (Malumunuz Marmara üniversitesi orda :/ ) hiç gezmek aklıma gelmemişti. okuldan eve-evden okula bir insanım ne de olsa. ama geçti o dünya millet. artık durana aşk olsun. Neyse, uzun zamandır aradığım fight club sabununu Köstebek adlı mağaza da buldum. fakat mağaza çalışanlarını hiç sevmedim. hatta o kadar sinir oldum ki instagram dan takip ediyordum, unf ettim. 

yan taraflarında bulunan mağaza daha uygun fiyatlara sahipti. cüzdanı da ordan aldım. çanta içi için oldukça güzel. yani ben öyle kullanıyorum, ıvır zıvırlarımı içine atıyorum. şimdi çantamda ne var videosu çektirmeyin bana?! :)) Neyse o mağazadaki kızları da sevmedim. sanki borç para istiyormuşsunuz gibi davranıyorlar. Allam ya.

3-4 katlı starbucks 'a ne demeli? her katındaki doluluğa peki? anacım sizin işiniz gücünüz yok mu? hadi bizim var, sizin neden yok? bunca boş adam varken bu toplumda bizim daha çok burnumuz sürter sayın okuyucu. gençlerin hepsi aylak aylak dolaşıyor, sosyal medya da takılıyor. fakat insanları izlemek için harika bir mekan. önümüzdeki günlerde bilgisayarımı alıp özel olarak oturup insanları takip edicem. yanınıza biri oturuyor, çok ilginç hikayeler duyuyorsunuz. biz zeyneple kocaman bir koltuğa oturduk, böylece yanımıza bir sürü insan oturup kalktı.

mesela bir kadın ve adam oturdu yan masamıza. adam o kadar temiz yüzlüydü ki, anlatamam. kadın ise bir o kadar itici bir kadındı. birbirleri ile hiç konuşmadılar. adam gazetesini eline aldı, kadın cep telefonunu. bir şeyler kurcaladılar. birbiri ile iletişme geçmeyen bir çift. yaşları ilerlemişti ve bir an sanki geleceğimi görüp tekrar depresyona girdim. tam o sırada bir adam daha geldi yanlarına. ikisi de güler yüzle selamlaştı. birden konuşmaya başladılar. adam psikologtu ve bunların çocuklarının ciddi sorunları vardı. nasıl davranmaları gerektiğini falan soruyorlardı. derken tam yanıma bir kız ve erkek oturdu. daha yaşları çok küçüktü kız 19 erkek 21 li yaşlardaydı. yani taş çatlasa o kadardılar. tartışmaya başladılar. kız erkeğin yaptıklarını söyledi, erkek kızın. karşılıklı içlerini döktükten sonra ben ayı gibi baktığımdan ve dinlediğimden olacak ki, başka masaya geçtiler :(

aman Allah'ım ne ayıp bi insanım ben böyle. neyse, yine gidip dinlicem insanları. seviyorum insanları ve hikayelerini. böyle durmadan hikayerini anlatsa insanlar ve durmadan dinlesem. hayır, psikolog olmak istemiyorum, yalnızca kötü şeylerle dolmak istemiyorum. tüm iyilikleri ve kötülükleri ile hayatları öğrenmek istiyorum. çok mu şey istiyorum ha?

yeni yıldan ise hiç bir şey beklemiyorum. bugün uyandığımda nasıl "off bugün nasıl btiecek" diyorsam, yeni yılda da öyle bir cümle ederim heralde. gidip kuymak yiyim de kendime geleyim. 


1 Aralık 2016

Böyle Komik Milletiz


Efenim çok uzaklara gitmeyin gülmek için, gelin Trabzon'a. Bir fıkranın içinde yaşadığınız hissedersiniz. Ben çok moral bozukluğu yaşadığımda mutlaka giderdim oraya. mutlaka beni mutlu edecek bir yön bulurdu.

Bir gün trabzondayım. bir markete gittim top alıcam, gitcez kumsalda oynucaz arkadaşlarla. toplarda böyle filelerde asılmış marketin kapısına. asılıyorum gelmiyorlar. asılıyorum, gelmiyorlar. can havliyle asıldım artık düşsün diye, ama düşmediler. adam da en baştan beri kasadan beni seyrediyor. ben daha da sinirlenip, yine asılıyorum ama yok alamıyorum bir top bile. adamla göz göze geldik sonra. dedim "pardon, şunlardan bi tane alabilir miyim?" adam da kasadan bişeler geçiriyordu o sırada, durdu bana baktı ve "alabilirsun tabi" dedi. döndü devam etti. ben elimde filenin ucu adama bakakaldım. 

yolda yolumu bulamazken, yaa nasıl gitcem devlet hastanesine dedim sesli sesli. adamın biri de dükkanın kapısında duruyordu. ama hani şu durmadan müşterinin girdiği iç çamaşırı satan dükkanlardan bir tanesi. adam yanıma çıktı geldi, bak şimdi şurdan şöyle gideceksin diye anlatmaya başladı bir yandan yürürken. sonra sokağın başına kadar gelip, benim doğru sokağa sapmamdan emin olana kadar bekledi. bense adımlarımı oldukça fazlaştırdım ki, adamın dükkanı götürmesinler diye. 

hastaneye gittiğimde bi sürü teyzeyi ellerinde kazak örerken gördüm. oturmuş muhabbet ediyorlardı. "teyze neyin var" dedim. "sen doktor musun" dedi. "yoo" dedim. "neden soruyosun" dedi. "kazak falan örüyosunuz, toplaşmışsınız ya burda merak ettim" dedim. "amaan köyde canımız sıkılıyo, buraya gelip iki insan görüp muhabbet ediyoruz, arada kendimizi doktora gösteriyoruz falan" dedi.

hastane yatak bölümünde gezerken bir teyzenin doktora "aman oğlum, buralar zaten boş duruyo. ne güzel yemeklerimizi pişirip getiriyorlar, hem de çok sıcak. şimdi evde kim uğraşcak sobayla yemekle falan. sen bizim beyi de şu yan yatağa yatır da bi iki ay yatalım burda "diyo, doktor da yazık kırmamak için "ama teyze hasta değilsiniz siz, gerçek hastalar gelirse boş yatak yok" diyo ve kadın da gelirse kalkacağına ikna etmeye çalışıyordu. sanki otelde kalıyorlar :) hayır manzarası güzel, yeni hastane olmuş olabilir ama orası hastane yahu. insan koridorunda bile yürürken mutsuz oluyor.

ve hastane demişken son kez. ananem Trabzon'da doktora gitmiş ve doktor onu görür görmez "Aaa teyze sen ölmedin mi ya" demiş. Ananem neye uğradığını şaşırarak "ben ilk kez geliyorum bu hastaneye" demiş. "kusura bakma, başka bir hastama benzettim heralde "deyip uzaklaşmış. ananem bu olayı anlattıktan sonra dönüp bana "bak kızım, çok okuma, okuyunca insan manyak oluyor" dedi. ortamda onca kişi varken bana dönmesi elbette manidardı. sonuçta doktor olamadık ama 20 yıldır okuyoruz. umarım manyak olmamışımdır ha?

neyse canım kuymak çekti. varam kuymak yapam. evet bu saatte?!

27 Kasım 2016

ıvır zıvır part 60


Demek bu konuda 60 postum var ha! maşallah dedim kendi kendime :) bir insan ancak bu kadar boş konuşabilir yani. siz bunu böyle de algılayabilirsiniz.

son günlerde o kadar çok "gidecem bu ülkeden, böyle ülke olmaz olsun" tarzı yazılar okudum ki, yaşadığım ülkeden ben de soğudum. fakat sen gidersen, ben gidersem kim sahip çıkar bu ülkeye? cevap veriyorum: hiç kimse.. geçenlerde bir ekşi yazarı yazmıştı. o da hep öyle düşünürmüş, hep def olup gitmek istermiş. gitmiş de.. fakat hiç de hayalleri gibi geçmemiş bir şey. ingiltere'ye gitmiş. her gitmek isteyenin yaptığı şeyi yapmış "Türkiye'ye yakın hem" diye düşünmüş. ne kadar gitmek istersek isteyelim biz burda doğduk, burada büyüdük. tüm bağları bıçakla keser gibi kesmemiz imkansız heralde. ne kadar gitmek istesek de "istediğim an 2 saate dönerim" diyebileceğimiz yerlere gitmek istiyoruz. ne kadar güvenli olursa olsun, başka memlekette duramıyoruz. altına Amerika'da yaşayanlar, İsveç'te Norveç'te yaşayanlar yazdılar. Kanada'da yaşayan arkadaşımla da konuştum. memleket hasretini başka tanımlıyorlar. oradaki sıkıntıların buradakilerin misliyle yaşandığını, kendi ülkesini terkeden mülteci gözüyle aşağılandığını, ne kadar uzağa giderse gitsin özlemin bitmediğini anlatıyorlar. a kişisi de finlandiya ya gitmişti eğitim için. onunla da konuştum bu konuyu. bir çok ülke gezmiş olmasına rağmen "bir daha asla gitmem yurt dışına "deyip benim de önümü kesiyor. nasıl nefret ettiyse gittiği tüm ülkelerden.

sıla hasreti başka bir şey. biz burada bu düzensizliğe alıştık. yurt dışına giden annem döner dönmez "kızım istediğim yere gidebilirsin, zira istanbul da yaşayan her yerde yaşar" demişti. biz en zorlu şartlarda yaşıyoruz, tüm yaşam standartlarına bire bir şahit oluyoruz. aslına bakarsanız, hazine gibi bir ülkemiz var. neresine dokunursanız başka bir değerle karşılıyor sizi. evet, kültürel yapımızı bozdular, bizi kirlettiler, beynimizi boşalttılar, insanlarımızı cinsel objelere döndürdüler belki ama biz hala çok iyilerin de bulunduğu bir ülkedeyiz. dağ başlarında yaşayan, (psikolojik rahatsızlıkları olanlar hariç) medyadan uzak duran tüm insanların doğallığı, saflığı nasıl da şaşırtıyor bizi değil mi? aslında bizler de izlemesek, görmesek, öğrenemeyeceğiz bunca pisliği. öğrenip uygulamaya geçmeye çalışmayacağız belki de.

gelelim asıl meselemize. tüm sorun bize belli kitapları öğretmek için öğrendiği kadarından öğretebildiğini öğretebilen öğretmenlerle kısıtlayan eğitim sistemimizde.bence cümle gayet açık. açıklama yapmayacağım.

bir kaç beğeniniz varsa, hemen koşun koca parasıyla butik açın. baktınız hiç bir şey tutmadı, belki o tutar ha? bıktım şu eziklik duygularınızı başka yerlerden tamamlamaya çalışmanıza. sen o kadarsın işte, nedir yani?

dün akşam anneme sürpriz parti yaptık dayım ve abimle organize olarak. inanılmaz mutlu oldu kadıncağız. babam ise günün lafını etti "yani sizi anlayamıyorum. bir sene daha yaşlandığınızın tescillendiği bu günü nasıl kutlarsınız? ölüme koskoca bir yıl daha yaklaştınız oysa"

geçenlerde hoca sormuştu "aramızda öleceğini bilmeyen varmı" diye.. hepimiz o an öleceğimiz günü düşünmüştük belki de.. düşünsene her şey o zaman ne kadar da boş.

26 Kasım 2016

Cep telefonu ile internette gezinirken reklam sorunsalı


Merhaba, sağda solda çok okuduğum için kısa bir bilgide olsa buraya yazmak istedim. Herkes cep telefonlarından (tercihen android, ios'u hiç bilmiyorum) internete girerken, bilgisayarda ki gibi reklamları engelleme eklentilerini kullanamamaktan şikayetçi. İşin özeti, aslında kullanabiliyorsunuz:). Bunun için google play'den "firefox" tarayıcısını indirip, tarayıcı eklentileri kısmından "adblock plus" yada "ublock origin" eklentisini indirmeniz yeterli. Bu sayede reklamlardan ve diğer sinir bozucu açılır pencere türevlerinden kurtulabiliyoruz. Bu arada ben A kişisiymişim. Öyle yazmıyorsam anlaşılmıyormuş, hep beni karıştırıyormuşsunuz.

25 Kasım 2016

Mekan Keşfi: 90's Cafe

Uzun zamandan sonra bir gezi yazısı ile daha karşınızdayım dostlar. Bugün sizlere hem öğrenci dostu, hem harika bir teması olan bir cafeden bahsedeceğim: 90's Cafe.

Öncelikle Süleymaniye'de bulunan bu mekanın yol tarifini vereyim. Fetva Yokuşu Nazır İzzet Efendi Sokakta bulunan mekanı zaten sokağa girer girmez göreceksiniz. Biz oraları daha çok Ağa Kapısı ile tanıdığımızdan, hemen yanı deyip hafif de bir tüyo vereyim size. Fakat Ağa Kapısının pabucunu dama atacak kadar da harika bir yer olduğunu eklemeden geçemeyeceğim.

Gelelim sebeplerime. Efenim ben 90'larda büyümüş bir çocuk olarak, gördüğüm her bir ayrıntıya bittim. Aslına bakarsanız, en çok da bunun için tercih etmiştim mekanı. Yani tasarımı.. Beni hiç üzmedi. Bir köşe'de üç beş kaset asmışlardır diyerek gittiğim mekanın her köşesinde ayrı bir doku vardı. Kasetler, videolar, televizyonlar, davul fırınlar, takvimler, telefonlar koltuklar, sehpalara kadar aklınıza ne geliyorsa 90'lardan fırlamış gelmiş gibiydi. Daha doğrusu oradayken 90'larda gibiydim -müzikler hariç. Ben oradayken hep Cengiz Kurtoğlu çaldığından olsa gerek, sevemediğim müzikleri. Daha 90'lar müziği duymayı tercih ederdim ki pop un pop olduğu zamanlardı onlar -bilirsiniz.

Mekanın en büyük artısı 90'lar teması ve buna harikulade ayak uyduran tasarımı değil elbette. Bunun yanı sıra yemekleri muazzam. Genelde yemekler bizi üzer bu tip mekanlarda. Özellikle tatlılar. Ama hayır. Üzmediler. Aksine sevindirdiler. Arkadaşlar bir sufle yedim ki mekanda, böyle bir sufle yok. Özellikle o fiyata öyle bir sufle yok. 10 tl ye aldığım sufle yanında kreması ve dondurmasıyla servis edildi. Yanımdakiler de cheese cake ve pasta yediler ki bunların da tadları harikaymış. Onların da fiyatlar 7-8 lira olmalıydı. 

Fiyatlara hızlıca bir göz gezdirdim. Nargile de içebileceğiniz mekanda (üst katta ve ben üst kata çıkmadım fakat çıkarsam bu yazıyı güncelleyeceğim) 20 tl ödemeniz gerekiyor ki bu da nargile fiyatlarını çok iyi bilen ben için oldukça uygun bir fiyat. Malumunuz A kişisi haftada bir kez mutlaka nargile içmeyi kendine amaç edindi :(

Yiyecekler de keza öyle. Aslında menüyü çekmek isterdim fakat menü o kadar harikaydı ki.. Çekmeye kıyamadım. Çünkü çok güzel fikirlerini menü ile taçlandırmışlar. Normal bir menü ile karşılaşsaydım, eminim gözüme batmazdı fakat 90'lardan parçaların bulunduğu bir menü tasarımı ile en büyük artı puanlarımı toplamayı başardılar..

Gelelim hizmete. Hizmeti gerçekten harikaydı. Ne istersek kısa sürede hazırlanıp servis ediliyor, ve "bitirin artık şu çayları da toplayalım" diye insanın gözüne bakılmıyordu. Üşüyoruz diye hemen yanımıza katelatik (ki biz küçükken öyle derdik) yaktılar. O başka bir sıcaklıktı. Orada müşteriden çok 90'lar mekiğine binmiş ev sahipleri gibiydik. 

Son olarak Hüsnü Ala Cafe'nin inatla yükselen duvarına rağmen, muhteşem manzarayı korumuş olan görüntüden de bahsedeyim. Koltuğunuza yayılıp manzara eşliğinde, wifi ile bağlandığınız internetinizle, acaba hesap çok mu gelecek korkusu olmadan takılacağınız bir mekan burası. Yolunuz Eminönü-Fatih taraflarına düşerse veya düşmezse de düşürmeye bakın derim. Zira biz öyle yapacağız :)

Artık fotolar sonda, böylelikle yazıyı okurken kesintiye uğramazsınız :)
Son olarak canlı müzikte varmış ama sanırım haftasonu akşamları. Hafta içi akşam gittiğimiz için yoktu. Onu da görmek isterim açıkçası. 





19 Kasım 2016

Artık Ben De Herkes Gibiyim


bugün tüm gün bunu düşündüm çok değerli okuyucu. artık ben de herkes gibiydim. eski günleri anımsadım yine. bir sürü yol gittim. sadece yürüdüm.o kadar saçma yerlerde buldum ki kendimi zaman zaman. mesela ne kadar özlemişim Çemberlitaş'ı, Sultanahmet'i, Sirkeci'yi.. O tren garını.. seviyormuş ben aslında hep oraları. çok eskilere gittim.

ve artık herkes gibi olduğumu anladım. artık hiç bir özelliğim yokmuş gibiydi. eskiden kendimi hep en özel hissederdim. en farklı benmişim, herkes aynıymış gibi. şimdilerde silikleştim. yazılan tonlarca yazının eskiyen silikliğinde bir harf tanesi kadarım. o kadar gereksiz. yani tamamen silinsem de o cümleler her zaman okunacak. varlığım kelimelere bir şey katmadığı gibi, yokluğum da kendini belli etmeyecek kadar ufak.

kesinlikle ben artık herkes gibiyim. hiç kimseyim. kendi içimde çılgınlar gibi kavgaya tutuşurken, aslında neyi nasıl düşünmem gerektiğinin bilincine varamadan; hayattaki herkesten nefret ederken, bir yanım da hayattaki herkesi sevebilecek kapasitede. nedir derdimiz, neden uğraşıyoruz bunca bilmiyorum. sadece o akıp giden hayatın bir köşesine kıvrılıp; avazım çıktığı kadar içten, bir o kadar da sessiz ve hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum. belki o zaman her şey geçer ve belki ben yine o eski günlerdeki gibi özel ve değerli olurum ha? -hiç sanmıyorum.

16 Kasım 2016

Ivır Zıvır Part 59



diriliş ertuğrul dizisine yapılan saçmalıktı. zaten kendi kendilerine takıldılar koskoca ! ödül töreninde. izlemedim bile. umarım onlar için büyük bir kayıptır benim izlememem.

metal dizayna sahip, 1080x1920 piksel çözünürlüğe sahip, 8 çekirdekli işlemcisi olan, 16gb dahili hafızası olan cep telefonu. fakat diğer cep telefonlarından ayrılan en büyük özelliği 21,5 mp arka kamera, hibrit otomatik odaklama ve 16 mp ön kamera -ışık sensörleri. 30fps değerine sahip video özelliği ile film bile çekilir, test edildi-onaylandı. telefon 6.0 inç ekran genişliğine sahip. alışılmışım dışında yani. gereğinden fazlaca büyük. 202 gr ağırlığı ise bana sorarsanız yer yer 400'e kadar çıkmakta. elimde bu telefonla geçen gün kantinden çay alırken, çaycı teyzeden tepsi istediğimde "elinde var ya işte tepsi, üzerine koy, hiç bişeycik olmaz bardaklara" demesine sebep olan telefon aynı zamanda. çünkü çaycı teyze için çayların dökülmemesi telefondan daha mühim. 

bugün kimya labaratuvarında yoğun gaz sıkışması olduğundan okula ekipler geldi. gerekli tektikler yapıldı. mutluluktan ölecektim az daha ders iptal olur diye, oldu mu? olmadı..

20 yıldır okuyorum, 20 yıldır okul iptal olunca mutlu oluyorum.

insan 7 sinde neyse 7 sinde de odur.

evli olmayan arkadaşlara baskınızı, aptal hareketlerinizi bırakın lütfen. özellikle syrano'nun etrafındaki ahmak insanlar, sizlere sesleniyorum. ömrümde duyduğum en düşünme yetisine sahip olmayan ve bunu inatla belli etmeye çalışan varlıklarsınız. syrano sen de takma onları, kendi hallerine bırak, he de geç. umursama. lafa bakmadan önce lafı söyleyene bak.

bugünlerde aptallıkta doktora yapıyorum, kimse de beni uyarmıyor. bana geçmiş olsun..

çok yoğunum, çok sıkıcıyım, çok sıkılıyorum..

bazı insanlara çocuklarını bu derece paylaştıkları için patlamak istiyorum, fakat sonra içime patlıyor tüm söyleyeceklerim. 

bu günlerde harika bir dizi seyrediyorum. netflix aldık bu arada. illegal yollarla müzik dinlememek için spotify premium üye olmamla başladı herşey. şimdi de netflix ile içim rahat izliyorum tüm filmleri. tavsiye ederim. eğer varsa sizde i.t.crowd izleyin. gerçekten komik, harika.

bir de ablanız neye başlıcak? yakın dövüş sanatına. çok heycanlıyım, dövecek bi sürü insan var sokakta ne de olsa :) dövüş kulübümü kurarsam, sizlere elbette haber vereceğim .

5 Kasım 2016

Yeni Evlilik Sorunsalı: Çocuk Yapma


Az önce yeni evli bir arkadaşın yazısını okudum. Oradan hırslandım sanırım. Çünkü yalnız değildim. O da yalnız değildi. Yeni evli isenizdi eğer, hemen çocuğunuz olmalıydı. Fakat hemen derken öyle evlenir evlenmez de değil. Çünkü öyle olursaydı, tüm insanlar yanlış anlardı. İşte aradan biraz zaman geçseydi, ondan sonraydı.

Evlendikten çok değil beş ay kadar sonra "ne zaman çocuk istiyorsunuz" soruları başlar. "henüz istemiyoruz" diyerek savuşturursunuz soruları. eğer çok düşünceli bir insansanız "hazır olma" durumunu beklersiniz. aradan biraz daha zaman  geçer. bu kez de "eee çocuk yok mu" diye sormaya başlarlar. siz yine "henüz yok, ilerde inşallah" dersiniz. fakat yetmez, o kişi sizi ikinci gördüğünde bu kez "neden yapmıyorsunuz" diye sormaya başlar. nedenlerinizi sıralarsınız. işte hazır hissetmiyorsunuzdur, eviniz müsait değildir, o değildir bu değildir. bu kez korkutmalar başlar "ama yaşın geçiyor kızım, yapsanıza" sanki mutfakta kek yapıyorsunuzdur. onlar için çocuk yapmak o kadar boş birşeydir. çocuğu nasıl yetiştireceğinizi düşünmezler. ya da toplumdaki bunca çarpıklığa; çocuğunuzu okula bile güvenle gönderemeyeceğinize takmazlar.

siz böyle böyle düşünedururken 1.5 yıl geçer evliliğinizin üzerinden. etrafınızda artık çocuk yapmanız gerektiği baskısı döner de durur. bundan sonra ise bizzat başıma gelen bir olayı anlatacağım. 1,5 yıllık evliyim ve x kişisi bir gün beni telefonla arayıp merhabalaştıktan sonra "tedaviyi düşündünüz mü" diye sordu. ilk önce anlamlandıramadım. "ne tedavisi?" dedim. ama derken, birden beynimde şimşek çaktı. "çocuk canım" dedi.. onlar için çocuktu canım.

işte o an anladım nasıl bir his olduğunu. yani çocuk isteyipte nasip olmama durumunu. böyle bir soru o durumda sorulsaydı bana, nasıl kendimi yetersiz, nasıl yarım hissedebileceğimi. "biz daha çocuk düşünmedik" derken sesim titredi. 

sormayın arkadaş! sormayın çocuk olayını! gerçekten olmayadabilir. bu sorularınız karşınızdaki insanın canını nasıl yakıyor ah bir bilseniz. çocuk bu yahu, gizlice bir kenarda aniden ortaya çıkan bişey değil ki. 9 aylık hamilelik süreci var. mutlaka haberdar eder kişi sizi, o etmese karnı eder. nedir bu merak? neden yani? mutlu mu oluyorsunuz karşınızdaki ezilip büzülünce! 

gerçekten can sıkıcı. sormayın diye yazıyorum bunları. etrafınızda yeni evli, eski evli veya ne olursa olsun, kim olursa olsun sormayın çocuk konusunu. günümüzün en büyük sorunlarından biri evlat sahibi olamamak. durum böyleyken, karşınızdaki insanın canını bir kez de o saçma sözlerinizle yakmayın. emin olun çocuğu olan insan saklamaz. hele evliyse hiç saklamaz. 

4 Kasım 2016

Ivır Zıvır Part 58


ülke genelinde internette ciddi sıkıntı var. telefonum bozuldu diye defalarca kapadım açtım. sonra sağa sola fırlattım. madem internette sorun var, bir duyuru yapın be kardeşim. neden duyuru yapılmıyor bu konularda anlamış değilim.

bazı şarkılar çok güzel.

bugün sizin oraları bilmem ama buralarda hava bir harikaydı. markete çıktım ama eve giresim gelmedi. hani markete ekmek almaya diye çıkıp bir daha dönmeyenler var ya, işte onların ruh halini daha iyi bir anladım. zira nerdeyse kendimi taksim otobüsüne atacaktım. düşünsene a kişisi arıyor "nerdesin" diyor, "taksim" diyorum. muhtemelen "oldu o zaman, dönme bence" der.

her gün üç otobüs değiştirerek marmara üni'ye gidiyorum. geçen gün bir hocayla konuşuyorduk, neden burası dedi. ist üni almadı beni dedim. ağlıcaktım az daha. yoldan nefret ediyorum. okumak için tek otobüsle gidebileceği yerleri tercih eden benim başıma gelenlere bak.

ne istemiyorsak hayatta, hepsi başımızda. neyse ki taş çatlasa 80 yıl yaşıyoruz, yoksa çekilmez bu hayat.

yabancı bilim adamları 20 yıl sonra kimsenin hastalıktan ölmeyeceğini, bunun için çalışmalar yaptıklarını ve hepsinin olumlu olduğunu bir makale ile duyurdular. onlar bu tip gelişimler peşindeyken biz ne yapıyoruz? "GOYGOY! 


30 Ekim 2016

Freelance Çalışmak

Freelance serbest çalışmak anlamına gelmektedir. İngilizce'den çevirmek istediğimizde direkt karşılığı ise "bağımsız savaşçı" dır. Çok havalı ve kolaymış gibi gözükse de işin aslı hiç de öyle değildir.

Tek başınıza bir çok işi bir arada yapmanız gerekir. genelde tasarımcılar freelance çalışmayı sever. tasarımcı ruhu özgürlük istediğinden olsa gerektir. kendimden biliyorumdur. fakat gelin görün ki, bir yerde çalışmadığınızdan asla sizi çalışan sıfatına sokmazlar. "ne iş yapıyorsun" derler. "freelance, evden çalışıyorum" dersiniz. "hmm, o da iyi." derler. hani karşınızdaki insana x bir şirkette çaycılık yapıyorum deseniz daha çok memnun olacaktır. fakat yaptığınız işe asla inanmaz. çünkü evdesinizdir.  ne kadar kaçarsanız kaçın "ev hanımı" sıfatına sahip olursunuz. evde oturup popo büyütüyorsunuzdur

sosyal güvenliği isteğe bağlı yapmadıkça, rüyanızda görürsünüz. nasıl olsa evdesinizdir diye misafiriniz eksik olmaz, bir sürü plana dahil olmak zorunda kalırsınız. "işim var" deseniz, "amaaan ne işin var ki" diye aşağılanan bir çalışma planına sahip olursunuz. asla saygı görmezsiniz. fakat bazen bir ayda kazanılan parayı (asgari ücret) siz bir işte kazanırsınız. Fakat asla o bir ay çalışan insanın gördüğü değeri görmezsiniz, ne de olsa evde yata yata çalışırsınız (!)

peki gerçekten öyle midir? evde yata yata mı çalışırsınız? aksine, iki yakanız bir araya gelmeden çalışırsınız. evde zaten işe yoğunlaşmak zorken, bir de bir sürü ev işi daha sizi beklemektedir. dur şunu yapayım, hadi bunu da yapayım derken akşamı edersiniz. bu yüzden freelance çalışanlar genellikle gece çalışır. çünkü gece yapılacak bir iş kalmamıştır, etrafta sizi rahatsız edecek dış etkenler yoktur, sokak daha sessizdir..

İşlerinizi son ana kadar yetiştiremediğiniz fark edersiniz. zorla da olsa ulaştırırsınız fakat genelde müşteri de belli bir şirketiniz olmadığı için sizi pek ciddiye almaz. bir sürü işini de yaptırmayı dener. nasıl olsa elinde tutmak istediğinizi düşünür. gerekli, gereksiz bir sürü işi yapar; evinize de davet edemediğinizden tüm işlerinizi mail üzerinden veya telefon üzerinden halletmeye çalışırsınız. bazen saatlerce insanlara laf anlatmaya uğraşırsınız. bunun sebebi müşteri veya siz değil; yüz yüze görüşme imkanınız olmadığından tasarımı bir türlü istediğiniz şekilde anlatamamanızdır.

son olarak evin rahatlığı evet hiç bir yerde yoktur, evet. trafikten uzaksınızdır. ya da sizi ezmeye çalışan, üstünüze basıp basamak atlamaya çalışan, arkanızdan dedikodunuzu yapan iş arkadaşlarınız da yoktur. arkadaşlarınız ne zaman isterse onlarla buluşabilir, kendi izninizi kendiniz oluşturabilir, canınız isterse çalışır, canınız istemezse çalışmazsınız.

diyeceğim o ki ben freelance çalışan olarak oldukça mutluyum. karışanım, görüşenim yok. tek muhattabım müşteriler. millet ne derse desin, isterse adam yerine koymamaya devam etsin ben kazandığım paradan da, yaptığım işten de çok memnunum. bu kadar para yeter deyip, bütün bir ay çalışmayıp takıldığım zamanlar da oluyor. zamanımı satmıyorum kimseye, işimi satıyorum. sanırım en güzeli de bu. siz de kendinize iyi bakın ve sevdiğiniz işi yapın.

28 Ekim 2016

21. YÜZYIL İNSANI OLARAK MÜLTECİ SORUNUNA BAKIŞ AÇIM

Çok değerli dostlar. Bugün sizlere arkadaşım Bedirhan'ın yazısını paylaşmak istiyorum. Düşüncelerine kesinlikle katılmakla birlikte, farkı bir bakış açısı geliştirmeniz dileğiyle paylaşıyorum. Ellerine sağlık yüreği güzel Bedirhan

************

Adım Bedirhan,  Elazığlı düşük gelirli bir ailenin en küçük bireyiyim. Üniversite mezunuyum,  apolitik bir insanım. Siyasetten,  ekonomiden,  rasyonel şeylerden daha çok hümanist  olaylar ve maneviyat ile ilgileniyorum. Hayattaki en değerli olayın sanat olduğunu düşünüyorum.  Ben A partisi için hiç bir şey yapmam, daha çok para kazanmak için at yarışı gibi kendime hayatı  zehir etmem, kendimi etiketlemem, örneğin; sağdan da alırım soldan da .... Yeter ki insani olsun. Ne de olsa insan olmak zor zanaat.

Dediğim gibi insanlığa inanıyorum, gözümün önünde kimsenin ezilmesini, hor görülmesini istemiyorum...Hangi milletten olursa olsun, hangi görüşten olursa olsun insani şartlar içinde yaşayabilsin ve haksızlığa uğramasın. Kimse haksızlık karşısında susmasın, evet herkes sevgi, barış çerçevesi içinde yaşasın ancak haksızlıklara susmasın, haksızlığın önüne geçmek için gerekirse kendini feda etsin, herkesi karşısına alsın.. Kısacası herkes kapısının önünü süpürse dahi kafidir.

Bugün yine kendimi zalimce eleştirdirdiğim bir günümdeyim. 21. yüzyıldayım, azami şartlarda yaşıyorum, barınacak bir evim var, masa başı bir işte çalışıyorum ve faturalarım ile kiramı ödeyebiliyorum. (İşimi sevmiyorum ancak mezun ve işsiz arkadaşlarımı görünce derin bir nefes alıyorum ardından onlar için hayatın zorluklarını düşünüp kederleniyorum.) Bugün dünyanın en büyük sorunu nedir sizce? Bunu kendime sordum, Ortadoğu'daki savaşlar, Afrika ülkelerindeki susuzluk ve açlık, gelişmiş ülkelerin bencilliği petrol sevdası ve kendilerini  dışarıya kapamaları,  bazı toplumların ütopik ve efsanevi dünya senaryoları, eğitimsizlik, hastalık derecesindeki  milliyetçilik, siyasi liderlerin kişisel bunalımlarının bedelini yönettikleri toplumun ödemesi, hastalıklar özelikle kanser, ekolojik dengenin bozulması, doğaya saygısızlık, insanlığın elden gitmesi, kapitalizmin insan ruhunu hafifletmesi ve maddeye  olan düşkünlük, sosyal medyanın duyguları emmesi, gerçekliğin kaybolması... hangisi?
Şahsi fikrim uzun süredir devam eden Afrika'daki açlık ve su sorunu, bunun için UNICEF'e küçük bir bağışta bulundum,  sularının içine beyaz bir toz atılıyor ve o toz suyu arıtıyor içilebilecek kıvama getiriyor. Maaşımla geçimimi sağlıyorum bir bölümü ile kendimi geliştirmek için çeşitli kurslara katılıyorum, kalan küçük bölümü ile de yardım etmek istiyorum. Bunun  için bir çok araştırma yapıyorum. Kendimi geliştirmek için daha çok pay harcıyorum çünkü ben ne kadar gelişirsem dünyaya o kadar katkı sağlayabilirim. Varlıklı kimseler ya da orta gelirli aileler bilirim çıkarcıdır insan psikolojisi, ettiğiniz yardımlar bir çocuğun hayatında bir basamak oluşturursa çoçuk o basamağı çıkarsa sizde yukarı çıkarsınız. Yardım değil aslında bir basamaktır o. Kendimize yaptığımız bir yatırımdır. Ancak en çok vicdanı yönü ile övünen bu toplum bu özelliğini kaybediyor.Unutmayın  bir fast food markasındaki bir menü parasıyla bile yardım yapılabiliyor.

Esenyurt'ta oturuyorum, merkeze uzak, daha çok alt gelir grubu ailelerin oturduğu bir yerde. Afrika'nın çeşitli ülkelerinden, Ortadoğu ülkelerinden her yerden insan var. Ve benim içimi kemiren bazen insanlığımdan utanmama sebep olan sahnelerle karşı karşıya kalıyorum. Yalın ayak dolaşan, okula gitmesi gereken yerde dilenmeye, karnını doyurmak için sinirli kızgın gözlerin içine bakan esmer, kirli mülteci çocuklar....

Kirliler evet barınma problemleri var, karınları aç arkadaşlar ötesi var mı? Hiç açlıkla sınandınız mı? İnanın çok zordur.
Ama bugün bir esnaf o koca yaba gibi elleriyle bir tanesine vurdu. O güzelim yanağının sızını içimde hissettim. İnsanlığa tapan ben o adama neler yapmak istedim bilemezsiniz. "Bu pislikleri o kamplara kilitleseler ya annasını....." dedi.

Biraz baktım, elimden bir şey gelmedi, çocuk hızla uzaklaştı o sözleri duymadı, duysa belki anlamazdı, belki Türkçe'de bilmiyordu. O çocuğa acıyın diye yazmıyorum bir insana acımak da utanç verici bir şey. Toplumda yanlış bilinen Suriyeli Mülteci bakış açısı var bu yazıyı onu düzeltmeye katkı sağlamak için yazıyorum. 

1)NEDEN KAMPLARDA KALMIYORLAR?

O adi herifin sorusunu yanıtlamak isterim. O kamplarda aslında Suriye'yi bu güne getiren mezhep çatışmaları var. Çoğu Suriyeli için güvenli değil. Muhalif Suriyelilerde orada karşıt görüşlülerde orada. Alevi olanlar kimliklerini gizliyor ancak kamplarda kimsenin bilmediği tedirgin bir hava mevcut. Bunu o bölgelerde yaşayan arkadaşlarımdan bizzat öğrendim. Kesinliği yok ancak bir çok araştırmacıda bu konuya çalışmalarında değinmiş. 5 tane şehirde 20 kamp mevcut bu kamplarda 250 bin civarı Suriyeli yaşıyor. Türkiye'deki Suriyeli nüfusu son rakamlara göre 2 milyon 523 bin. Yer sıkıntısı var hatta arkadaşımın dediğine göre kampların önünde çadır kurmuş yaşayan aileler var. Ayrıca kamplar sınıra çok yakın, mülteciler sınırdan uzak bir yerde barındırılmalı BMMYK ( Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği) göre kural böyle.

2) KİRA FİYATLARINI ARTTIRDILAR VE  SAATLİK ÇALIŞAN İŞÇİ FİYATLARINI DÜŞÜRDÜLER  !

Bu konu hakkında şunu yazmak istiyorum ve empati yapın, ne olur sonuna kadar empati yapın. Savaştan kaçmışım, dilini bilmediğin, kültürüne yabancı olduğum bir ülkede cebimde beş para yok. Ama ben dandik bir eve değerinin beş katı kira ödemek isteyip, saati 20 liraya (Örnektir bu rakam reel değildir.) çalışmak varken 5 liraya çalışmak isteyeceğim.  Neden böyle bir şey isteyeyim. Yani ülkemizdeki Suriyeli mülteciler neden bunu istesin arkadaşlar?

3) EĞİTİMLERİ NE OLCAK?

Mülteciler arasında çok sayıda Suriyeli öğretmen var. Bir müfredata göre sistem hazırlanır ve o çocuklar sokaklardan toparlanıp eğitim almaları sağlanır. Eğer bu çocukları sokaklarda dolaşmaya ve o kızgın saldırgan büyüklerden azar yemeye devam ederlerse küçük küçük çeteler kurulur ve şiddet eğilimleri baş gezer. Ne ekersen onu biçersin misali. Zaten travma yaşamış çocuklar, her 3 çocuktan biri şiddet görmüş durumda. Araştırmaya göre her 3 çocuktan biri ailesinden birini kaybetmiş. Bu çocukları daha fazla karanlığa hapsedemeyiz.  O çocukları mendil uzattıkları için azarlamak yerine eğitimleri için bir kuruluşa bağışta bulunabiliriz. Asla para verip mendil almayın, onlara para vermeyin sonra bu yolu tercih edecek onlar ve aileleri. Onun yerine çantanızda onlar için bir meyve saklayın, yiyecek bir şey ısmarlayın. Bir çorap, bir ayakkabı, ne varsa çantanızda manevi değeri olan ve onların içini ısıtan bir şey....

4) BU SURİYELİLER NASIL TÜRKİYE'YE AYAK UYDURACAK?

Adaptasyon sorunu için ülkede  geleceğe dönük eğitimler yaratmalı. Ülkemizdeki başarılı İSMEK kurumu gibi. Ülkemiz zaten (maalesef ki Suriye'den hallice) çok uzak bir kültür değil Suriyeliler için. Eğitimler ile illerdeki toplumsal iletişim sorunu ortadan kaldırılmalı. Bu konuda en büyük hata sığınmacı politikamızda gizli. Suriye'den göç edenlere mülteci demiyor sadece misafir olduklarını söylüyorlar. BMMYK'da ( Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği) misafirlik adı altında bir terminoloji söz konusu değil. Misafir değil bu insanlar apaçık mülteciler. Yoksa sulara kendilerini neden bıraksınlar? Neden ölümü göze alıp kaçsınlar? Ya peki Aylan bebek?  Gerçekle yüzleşmeli ülke ve ileriye dönük sığınmacı politikaları izlenmeli. Suriye'de savaşın biteceği tarih belli değil, hem yeni gelen rejimin adaptasyon sürecini de ele alırsak misafir  yanlış bir tabir. Ancak ülkemdeki mülteci anlayışını eksik bulmama rağmen destekliyorum. Kapılarını Avrupalı sözde gelişmiş ülkeler  gibi kapatmadı. Hatta çok çirkin bir olay yaşandı yakın zamanda. Türkiye'ye "sen mültecileri ülkende tut  sana şu kadar para verelim bize yaklaştırma" gibi rezilce tekliflerde bulunuldu. Almanya bu rezil teklifin başrolüydü. Bir Avrupalı olsam bu verilen karardan utanç duyardım ve rahatsızlık hissederdim. Eminim rahatsız olan bir çok kişi vardır.

Son olarak ülkemizde yapılan araştırmalara göre Türkiye'de yaşanan  1 milyon 340 bin 573 suç olayının Suriyeliler  5 bin 727'sine karıştı. Suriyelilerin, "adli olaylara karışma" oranı 2013 için yüzde 0,43 (on binde kırk üç) olarak açıklandı. Bu son araştırma rakamları.
Eyüp'te Ramazan ayında Suriyeli bir grup genç tarafından etrafım sarıldı param istendi. Ancak ben bütün savaştan kaçan insanları suçlamadım.
Kendimi bu konuda hiç bir şey yapmamak ile suçlarken bu yazıyı yazmak istedim. Eğer iki kişi dahi okuyup yazıdaki ana mesajı alır ve yanlış bir mülteci bakış açısına sahipse ve bu bakışın açısını düzeltirse çok mutlu olacağım.

Lütfen bir damlanın okyanusu karışması ile olanları araştırın....

Ivır Zıvır Part 57

Bir mucize olsun ve yds'den 60 alayım lütfen. 60 diyorum bak, inan fazlasında gözüm yok.

demir depolarım bitmiş, şişe şişe kan içiyorum. şaka değil. minik şişelerle kırmızı bir sıvı içmem gerekiyor sabahları. 2 saat de peynir yiyemiyorum. yasak diye mi bilmiyorum ama uyuyamıyorum bile peyniri düşünmekten. peyniri zaten çok severim. sanırım o beni sevmiyor.

her sevdiğimizin bizi sevmesi gerekmiyor di mi?

a kişisi geçen gün ayakları ıslandığı için çoraplarını çıkarmıştı arabaya binince. aradan az zaman geçti. arabada bir nem kokusu gibi bişey. arka koltukta kokunun sahibini ararken çorapları yerde buldum! bu konuda başka da bişey söylemicem.

ne zamandır fotoğraf çekmedim. gidip çekmeliyim sanırım. özledim o eski günlerimi.

yoruldum sayın okuyucu. her şeyden yoruldum. en çok da mutsuzluktan yoruldum. ama bugün dışarı çıktığımda eski günleri özlediğimi fark ettim. sanırım elimizden kaçıp giden her şey çok daha güzel oluyor.

spotify kullananız var mı? varsa söyleyin de takipleyim. çok güzel listelerle karşılaşıyorum böylece. Çok mutlu oluyorum.

elden düşme bir piano yollamak isterseniz, adresimi verebilirim. sanırım son günlerde en büyük hayalim bu. özellikle okulda piano çalanları gördükçe çıldırıyorum. biliyorsunuzdur sanat bölümündeyim. geçenlerde can sıkıntısından koridorlarda geziyorken heykel bölümüne gitmişim. şu snapi çektim. tabi ilk gördüğümde inanılmaz korktum. neyse, o koridor ertesi gün beni çağırdı resmen. hani şu korku filmlerindeki aptal kız olur ya, heh o benim işte. inatla karanlığa doğru ilerledim. ilerden tak tak sesler geliyordu. neyse, bir tane odayı açtım, karşıma çıkan heykelden nası korktuğumu bi ben bilirim bi de Allah. çok da anlamlı bir heykeldi aslında. bir kadın figürünün üzerinde dart tahtası çizilmiş gibiydi. anlatılmaz, yaşanır. biraz nü olduğu için, paylaşmıcam fotoğrafını. o ses de heykelci bir arkadaştan geliyordu. neyse geçen gün ders anlatmışım böyle bir stresli geçmiş, çıktım yine koridora baktım piano sesi. ilerledim. beyaz bir piyano başında bir hanımkız harika bişey çalıyordu. iki adım ilerledim, siyah bir piyano da bir erkek çalıyordu. Aman Allah'ım başka başka şeyler çalmalarına rağmen iki odanın arasına girip; kafamda bir düet yaptırdım. harikaydı. piyano başka bişey kesinlikle. keşke benim de olsa, keşke ben de çalsam.


video

neyse, moralmenim bozuldu.

24 Ekim 2016

Oyun Tavsiyelerim (Bu Oyunları Oynayın Derim)

Efenim hep kitap, sinema, gezilecek yer mi tavsiye edelim. Sandığınız kadar kültürlü bi insan değilim; çünkü tam bir oyunseverim. Ya da babamın deyimiyle oyun kurdu.

Çocuklarınız varsa oyunlardan uzak tutmayın. Hayal gücünü genişletir, hareket kabiliyetini arttırır. En azından refleksleri hızlanır, daha fazla düşünmesi gerekir. Özellikle stratejik oyunlara yönlendirin. Ha bir de sokaklardaki ve internetteki tehlikeli insanlardan uzak durur. Gözetiminiz altında; stresini atması için idealdir.

O halde sizlere tavsiyelerime başlayım. Çocukluk oyunlarımdan veya bundan 5 yıl önce oynadığım oyunlardan bahsetmek istemiyorum. Aksine güncel oyunlardan bahsedeceğim. Fakat benim için klasik olan ve şu an hali hazırda hd si çıkan fakat eskisinden bir farkı olmayan

Age Of Empires 

Efenim bu oyunun bende yeri çok farklıdır. Sim City oynarken gören abimin yönlendirmesi ile başladım oyuna. Asla karşımdaki insanları yenemedim. Bu yüzden hep ofline oynadım. Aslına bakarsanız bilgisayarı bile yenemesem de internette bulduğum hilelerle; şehirleri yakıp yıkmak inanılmaz hoşuma gitti. oyunun tek kötü yanı, sadece tüketiyor olmanız. yani ağaçları kesiyorsunuz, balıkları yiyorsunuz, altını bitiriyorsunuz, taşı sıkıp suyunu çıkarıyorsunuz fakat tarla haricinde hiç bir şey yapmıyorsunuz. hayvanları kesip bitiriyorsunuz ve yiyecek bir şeyiniz kalmayınca diğer ülkelere saldırıyorsunuz. bakmayın böyle konuştuğuma, zaten oyun onları bitirecek kadar uzun sürmüyor. ha bir de age of empires 2 'nin introsu bir harikadır. günümüz devletlerine bir göndermedir diyebilirim. İzlemek isteyenler için: intro

Payday 2

Bu oyunu deli gibi oynardım bir zamanlar. Online oynanan bu oyunda 4 kişilik bir grup oluyorsunuz. Hiç tanımadığınız insanlar olacağı gibi Steam üzerinden bağlanıyorsanız; arkadaşlarınızla da oynayabilirsiniz. Bu 4 kişi ne mi yapıyor? uyuşturucu kaçakçılığından tutun da, banka soymaya kadar ne kadar kötü şey varsa yapıyor. karşınıza çıkan botları öldürüyorsunuz. yeri geliyor sinsi sinsi evlere baskın düzenliyorsunuz. hikayeli olduğu için inanılmaz keyif verici bir oyun. özellikle çizimleri bir harika. bir de John Wick karakterini de bünyelerine aldılar filmden sonra. İnanılmaz sevdim. 

Counter Strike

Çocukların azılı oynadığı, hilenin bol olduğu pps türü oyunlardır. burada genelde çoluk çocukla oynarsınız ve ağır küfürler yemeniz olasıdır. bu yüzden fazla tercih etmemekle birlikte, arada sırada olsa da giriyorum. hakkında yazmaya gerek yok. gerçekçilikten çok uzak olduğunu da eklemeden edemeyeceğim.

Cities Skylines

Sim City oynadığım günleri ağlak şekilde anlatınca A kişisi bu oyunu hediye etmişti bana. Günümüzün Sim City'si sayılabilecek, kendini olabildiğince geliştirmiş, henüz köy bile kurmayı başaramadığım, şehirlerin benim için hayal olduğu bir oyun kendisi. Umarım güzel şehirler kurabilirim bir gün. Fakat gerek grafikleri, gerekse oyun esnasında o şehrin başkanı olduğunuz için size geri bildirimleri twitter'dan yapmaları beni benden aldı.

Left 4 Dead 2

Kendisi bir çeşit zombi oyunu olmakla birlikte payday2 mantığında hareket ediyor. burada da yine 4 kişilik bir grup olup, zombilerden kaçıp; güvenilir yerlere kendinizi kapatmanız gerekiyor. yeri geliyor düşüyorsunuz, yeri geliyor kalkıyorsunuz. zombilerin fazla korkutucu olmadığını fakat bazılarının diğerlerine nazaran daha zorlu olduğunu söylemeden de edemeyeceğim. arkadaşlarla toplandığımızda hadi bir kaç zombi öldürelim diye girdiğimiz bir oyun. hani stresli bir gününüzdeyseniz, akşamında oynayın bence.

GTA: Vice City

Sanırım GTA2 'den sonra en sevdiğim oyun kendisi. 5 i alamadım henüz, fakat şimdilik en iyi versiyonun  bu olduğuna inanıyorum. 5 i oynamadığımdan da olabilir bilmiyorum. Gerek görev yapmak, gerekse aylak aylak sokaklarda dolaşmak inanılmaz keyifli.

State of Decay

Bu da bir çeşit zombi oyunu. Fakat oynadığım en gelişmiş zombi oyunu. Online değil, tek başınıza oynadığınız bu oyunda hayatta kalma amacınız var. Zombiler her yere doluştuğundan onlarla savaşıp, yorgun düşebiliyorsunuz. sizin gibi insan olanlarla dostluk kurup; aynı evi paylaşıp; yiyecek bulma telaşına düşüyorsunuz. Oldukça iyi bir oyun. Kesinlikle oynanmalı.

Monochroma

Türk yapımı olduğunu duyunca hemen aldığım oyun. kardeşini kaybeden gencin çeşitli bulmacalar çözerek kardeşine ulaşma çabasına ortak oluyorsunuz. özellikle çocuklarınıza bu oyunu oynatın diyorum, başka da bir şey demiyorum. zira beyin jimnastiği kendisi. çocuğunuz bu oyunu oynayamayacağından ve durmadan sizden yardım isteyeceğinden, birlikte zaman da geçirirsiniz hem. 

This War Of Mine

Bu oyunu düşününce bile ağlayasım geliyor sayın okuyucu. Savaş halinde hiç tanımadığınız 3 kişi ile başlıyorsunuz oyuna. Yıkık dökük bir evde; terkedilmiş veya bombalanmış evleri yağmalayarak gün geçirmeye çalışıyorsunuz. Özellikle dışarı geceleri çıkmanız gerekiyor, gündüz görünürseniz ölme olasılığınız yüksek. geceleri ise komşu evlerde bulunan insanlar tarafından da öldürülebiliyorsunuz. olabildiğince sinsi olmanız gerekiyor. yiyecek, içecek, ilaç gibi şeyleri bulmak oldukça zor. ben en fazla 16 gün yaşatabildim karakterlerimi. yanlış hatırlamıyorsam 40 gün yaşatmanız gerekiyor karakterleri. ben yaşatamadım, yaşatabilene hayranım.

Insurgency

En çok oynadığım oyunu sona sakladım. Counter tarzında olan bu oyunu sevmemin en büyük sebebi; çok fazla gerçekçiliği içinde barındırıyor oluşu. Online oynanan bu oyunda hile yok denecek kadar az. Bu da inanılmaz keyifli yapıyor oyunu. Görevlerin olduğu, ilk zamanlar oynamanın gerçekten zor olduğu fakat alıştıkça vazgeçilmez bir hastalık olduğunu da eklemeliyim sanırım.

Ve son olarak Steam Profilim i sizlerle paylaşmak istiyorum. Benim gibi oyun sever varsa aranızda haberim olur böylece. Bilmeyenler için Steam hakkında da kısa bir bilgi vereyim. Oyunları satın alıp, online oynayabildiğiniz bir platform burası. Özellikle yıl başlarında inanılmaz indirimlere giriyor oyunlar. Bazen steam, hadi dükkanı kapadık, oyunlarınızın hepsi yalan oldu diyecek diye korksam da; yılların oyun yeri. Yapmaz heralde öyle şeyler deyip, deli gibi oyun almaya devam ediyorum. Tavsiye ederim. Arkadaş ekleme, online oyun satın alma ve kendi kütüphanenizi oluşturma konusunda oldukça iyiler.Alternatif olarak origin de var ama ben tam bir steam kullanıcısıyım. Tavsiye ederim.