31 Ocak 2016

29 Ocak 2016

İslami Terör İlleti Gerçek Mi?

Merhaba sayın okuyucu. Yeni blog keşiflerimden bir tanesinde böyle bir yazı gördüm. Beğendim, ben de düşüncelerimi aktarmalıyım dedim. Çünkü islam terörü her gün gözümüze sokulan bir illet.

İslamiyeti Kur'an-ı Kerim'den okuyan, fakat gerçekten okuyan ve anlayan insan; islamın kişilere huzur, mutluluk, saygı, sağduyu, hoşgörü gibi yalnızca olumlu duygulara ilettiğini bilir. "Cihad" kelimesini "terör" ile karıştırmak ise gerçekten çok acı bir durumdur. 

İslami terörizm adı altında Müslüman insanların gerçekleştirdiği söylenen ve her nedense (!) dini çeşitli sonuçlara ulaştığı öne sürülen bir çeşit eylemlerdir. Fakat dinle bağdaşmayan hareketler sergilenir, Suçsuz insanlar öldürülür, suçsuz insanlara zararlar verilir ve bunun adına "islami terör" denir. Yani İslam için yapıldığı söylenir. Fakat İslamiyeti gerçekten bilen bir insan; suçsuz bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmeyle eş değer olduğunu zaten bilir. Peki bu söylem neden evlerimizde?

İşte tam da burada karşımıza Medya çıkıyor maalesef. Gramsci'yi duydunuz mu bilmiyorum fakat medya üzerine ciddi araştırmalar yapar. Medyanın insanları istediği gibi yönlendirebildiğini, medyanın belli bir azınlığın elinde olduğunu ve bu azınlığın çıkarları doğrultusunda yönetildiğini anlatır. Azıcık okursanız, zaten anlarsınız medya alemini. Haberleri medyada yer aldığı şekilde ve yer aldığı kadarıyla biliriz. Mesela; Irak-Amerika savaşında Amerika'nın yaptığı propogandaları hatırlayın. Irak'ta çok büyük bomba yapım yerleri vardı ve bu bombalar tüm dünyayı yerle bir edebilecek durumdaydı. Her nedense oraları asla bulamadılar. Özür dileyip çıktılar. Fakat ne olmadığına dair medyada bir haber gördük, ne de başka bir şey. Çünkü medya patronları bizlere ne düşünmemiz gerektiğini zaten aylar öncesinden söyledi.

Şu an okuduğumuz haberler bizlere ne düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Aynı haberleri seyrediyoruz, farklı açılarla veriliyor fakat aslında söylenenlerin hepsi aynı. Ortaya bir konu atılıyor, tüm hafta onunla ilgileniyoruz. Çünkü düşünmemiz, araştırmamız engellenmek istiyor. Dönelim İslami Terör olayına. Şu an ortaya çıkarılan bu düşünce sayesinde İslam düşmanı, Müslüman antipatisi olan milyonlarca insan var yurt dışında. Müslüman olarak tanıştığınız bir Avrupalı "Ama biz sizleri böyle bilmiyorduk" diyorlar. Çünkü onlara göre hepimizin sırt çantasında bomba var. Neden mi?

İkiz kule saldırılarına dönelim. Müslüman olduğu söylenen insanların yaptığı eylem tüm Müslümanlığa yaftalandı.. Hepimiz Müslüman olmakla terörist de olduk. Çünkü medya bu olayı olabildiğince abarttı. Allahuekber diyerek saldırdılar, insanları bombaladılar. Ya da belki de öyle olmadı. İslam düşmanı medya patronları öyle düşünmemizi istedi.. Peki gerçekten o eylemleri yapanların hepsinin gerçekten müslüman olduğuna ne kadar inanıyorsunuz?

Ben şahsen inanmıyorum. Çünkü gerçek müslüman kimseyi haksız yere öldürmez. Suçsuzu itip kakmaz. Aşağılamaz. Ama müslümanlar şunları şunları yapıyorlar diyorlar.. Yapmaması lazım. Yapıyorsa da yapmamalı. Bizlere düşen gerçek müslüman nesiller yetiştirmek.. Yalan söylemeyen, iftira atmayan, dinin gerektirdiklerini yerine getiren, hoşgörülü olan, iyi davranan, insanlık adına bir şeyler yapan..

Ben kabul etmiyorum islami terör deyimini. İslamiyet terörü emretmiyor çünkü. Medya yurt dışında milyonlarca insana bunu empoze ediyor olabilir.. Tıpkı Hitler zamanında medya kullanımı gibi. Hitler 'in öyle bir propoganda araçları vardı ki, insanlar Yahudi'lere yaptıkları zulümleri neden yaptıklarının bilincine bile varamıyorlar. Bunu anlatan bir Alman subaydı. Şu an o dönemde yapılan Yahudi katliamlarının benzeri Müslümanlara yapılmakta. İnsanlar dinleri yüzünden öldürülüyorsa, bugün Müslüman olduğunda terörist sıfatıyla alçaltılmakta. Hayır efendim! Biz terörist değiliz. Bizler en iyi insanlar olması gereken, örnek vatandaşlarız. 

Son olarak İslam terörizmi emretmez. Devleti,vatanı, birliği emreder. Bizler birlik olmazsak; medya bizleri suçlu göstermeye, haklıyken bile haksız duruma düşürmeye ve hatta linç etmeye bile girişir. Çünkü medya doğru şekilde kullanıldığı zaman, istenilen her şeyi yapmaya gücü yeten; muhteşem bir varlıktır. 

Gelecek nesillerin sevgi, kardeşlik ve hoşgörü ile yoğrulması dileğiyle.

27 Ocak 2016

Film İzleme Sorunsalı


İnsan evde oturunca düşünecek bolca vakti oluyor.. Ben de düşünecek bir şey bulamazken, film izliyordum. Psikolojik gerilim filmleri her zaman beni mutlu eder. Hani sonunda her şey başa döner ve aslında şöyleymiş aaa dersin şaşırtır ya seni. İşte o an mutluluktan ölürüm. 

Geceleri kabuslar görmeye başladım son günlerde. Ama öyle böyle kabuslar değil.. Hani aklınıza gelmeyecek türden şeyler görüyordum. Yani bunca şeyi nasıl düşünüyorum, nasıl bir biliçaltım var diye hayıflanıp durmaya başladım. Genellikle uykudan ölücekmiş hissiyle uyanmaya başladım. Çoğunlukla kabuslarımda ya ben ölüyordum, ya da başkaları. Ya da iğrenç şeyler yaşanıyordu, kol kopmasından tutun da birileri kaybetmeye kadar gider bu durum..

İğrenç uykuların ardından film izlememe kararı aldım. Aslında bu kararı A kişisi aldı. O'na göre filmlerden etkileniyordum.. İki haftaya yakın bir zamandır film izlemiyorum. Kabuslarım olabildiğince azaldı. Kesinlikle film izlemek bana yaramıyormuş.. Fakat asıl anlatmak istediğim bu değil..

Film izlemeyi bıraktığım bu dönemde hayatım değişti diyebilirim sayın izleyici. Günde 3 film kadar izliyordum. Televizyonum, dizim yoktu ama filmim vardı. Filmlere ortalama 2 saatimi gömüyordum.. Bir şeylere zamanım olmuyordu asla fakat film izlemeye zamanım oluyordu. Film izlemeyi bıraktıktan sonra (ki bu benim için kötü alışkanlıkmış) kitap okumaya başladım. Arkadaşlarımla zaman geçirmeye başladım. Çünkü gerçekten ev de işlerimi hallediyor, boş zamana çokça sahip oluyorum. Spora rahatlıkla yetişiyorum. Arada müzik dinliyorum fakat artık onu da abartmıyorum..

Yemek yapmak, filme yetişmek için aceleye gelmiyor. Sinemaya gitme isteği duyuyorum fakat hemen kabuslarımı hatırlayıp vazgeçiyorum.. Fakat kimseye oturup film izlemeyin, psikolojinizi bozar bunlar demek istemiyorum. Çünkü filmlerde tecavüz, adam öldürme, ihanet, yalan gibi duygular tekrarlana tekrarlana bir şekilde beynimize işleniyor ve o şeyleri yapmaya veya başkalarının yaptığına inanmaya başlıyoruz da demek istemiyorum. Çünkü bunlar benim düşüncelerim. Belki sizler hala filmlerin gerçekten iyi şeyler, size kattığı iyi bir şeyler olduğunu düşünüyorsunuz. Saygı gösteririm çünkü bir hafta kadar öncesine ben de aynı o düşüncedeydim.

Filmlerden ve televizyondan uzağım. Televizyon yok evimde. Almayı da düşünmüyorum. Büyük bir kayıp da değil benim için. Çünkü televizyon belli bir noktadan sonra insanları aptallaştırıyor. Belli düşüncelerin etrafına sarmalıyor. Oralarda dolaşmak yerine kitap satırlarında dolaşmayı yeğliyorum. Ya da internetten bir şeyler okumak daha cazip geliyor. İnanır mısınız, blog yazılarınızı okumak daha keyif verici geliyor bana. Beyin kıvrımlarının çalıştığını hissediyorum. Fakat film izlerken öyle değil, adam ne empoze etmek istiyorsa onu alıyorum çünkü..

Fakat sizlere bir önerim var, herşeyin aşırı zarardır. Eğer aşırı derece de film izliyor, televizyonda zaman kaybediyor ve aile-akrabalarınıza- arkadaşlarınıza uzak düşüyorsanız bence ne için neyden vazgeçtiğinizi bir düşünün. Çünkü hayat gerçekten çok kısa.. İnsan bilinçaltı ise aptalın teki. Siz ne derseniz ona inanacak kadar..

25 Ocak 2016

Gülümsemeye dair şaşırtıcı gerçekler: Hangi gülümseme ne anlama geliyor?

Vücut dili kullanımının en belirgin özelliklerinden olan gülümsemenin farklı çeşitleri, altında farklı anlamlar barındırıyor. Tıpkı hissederek gülümsemenin ve mutlu olmadığımız halde gülümsemenin karşımızdaki kişiler tarafından hissedilebiliyor olması gibi, nasıl güldüğümüzün de karşımızdaki kişiler tarafından algılanış biçimi farklılıklar gösterebiliyor.

Dudakları kapatarak gülümsemek



Dudaklar kapalı şekilde gülümsemek, gülümsemenin en yaygın olarak kullanılan çeşitlerinden biri. Kolay yapılabiliyor olması, gülümsemek istemediğimiz ancak gülümsememiz gereken durumlarda karşı tarafa kibar ve nazik bir tepki vermeyi daha kolay hale getiriyor. Dudaklar kapalı olarak gülümsemek, çoğunlukla samimi algılanmayan bir gülümseme biçimi. Gerçekten hissederek gülümseyen kişilerden dişlerini göstererek gülümsemelerini bekliyoruz. Her ne kadar orta dereceli bir samimiyet belirtisi olarak algılansa da, karşımızdaki kişinin gülümserken dişlerinin beyazlığına güvenmiyor oluşunun ya da dişlerindeki problemleri gizlemek isteyişinin de dudaklarını sıkı şekilde kapatarak gülümsemeyi tercih etmesinin sebebi olduğunu da aklımızın bir köşesinde bulundurmakta fayda var.

Kendini beğenmiş gülümseme



Kendini beğenmiş ve odağın kendisinde olmasını isteyen insanların çoklukla kullandığı bu gülümseme çeşidinde, dudaklar genelde kapalı ve gülümseme sağa ya da sola çekilmiş olarak bulunuyor. Zaman zaman dudakların aralık olduğu ya da üst dudağın biraz daha kalkık tutulduğu durumlarda da gözlenebiliyor. Dudaklarla birlikte kaşlarda da bir tarafı kaldırmak gülümsemeyi tamamlayıcı olarak kullanılabiliyor.

Kendini beğenmiş şekilde gülümseyen insanların bir çoğu bulunduğu ortamda lider konumunda olmak isteyen ve odak noktası olmak isteyen kişiler. Kalabalık bir ortamda iletişim kurduğunuz kişilere bir süreliğine bu şekilde gülümsemeye devam ettiğinizde sizinle konuşurken çok daha dikkatli ve gergin olduklarını hissedebilirsiniz.

Yarım gülümseme



Kendini beğenmiş gülümsemeye oldukça benzeyen bu gülümseme türü, asimetrik bir görüntü yarattığı ve tam olarak ne yaptığınızın anlaşılmaması nedeniyle en karmaşık ve en farklı tepkiler alabileceğiniz gülümseme çeşidi. Kendine güven, utanma, ilgi, kızgınlık, dominantlık gibi birbirinden çok farklı duyguları yansıtabiliyor.

Ağız açık gülümseme



Ağız açık olarak gülümseme, dişlerin tamamının gösterildiği gülümseme çeşidinden farklı olarak, kahkaha atarken çekilmiş bir fotoğraf görüntüsünü andırır. Bu gülümseme de, şaşırtıcı şekilde çoğunlukla yapay ve samimiyetsiz bir imaj yansıtır. Her ne kadar yapay olsa da, bu şekilde gülümseyen kişiler çoğunlukla umursamaz, ben merkezci ve eğlenceli kişiler olarak tanımlanır. Özellikle fotoğraflarda fotojenik görünmenin en kolay yollarından biri, tüm dişleri göstermek ve ağzınızı olabildiğince açmak. Tabii ki öğle yemeğinde dişinizde maydanoz kalmadığından ve dişlerinizin yeterince beyaz olduğundan emin olduktan sonra:)



Bu içerik http://www.uplifers.com/ tarafından hazırlanmıştır.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

24 Ocak 2016

Bir Kitapla Başladı Her Şey

Hayat her zaman eğlenceli geçer benim için. Eğlenecek bir şey mutlaka bulmalıyım, yoksa yaşayamam. Yo dostum yo..

Cep telefonuma gelen mesajla irkildim. Tüm gün ders anlatmış, olabildiğince yorulmuştum. Öğrenciler "Hocam şurası nasıl oluyordu" diye göstermeye başlamıştı ki, kurtulmak için açtım telefonu. "Benim kitap yanındaysa alayım" demişti. Allah'ım ne kadar da önemli bir kitaptı öyle. Daha dün Facebook'ta sormuştu "Bitirdin mi kitabı?" diye. Daha önceki günlerde sorduğu gibi. Artık dayanamamıştım da bitirdim demiştim yarısında kaldığım kitabın. Benim kitap okuyacak halim mi vardı? Akşamları toplantılarım, gündüzleri derslerim, kendi derslerim.. Bak yine sinirlenmiştim. Hayır yani bir kitap ne kadar önemli olabilirdi ki?

"Yanımda, gel al" dedim sinirle. Ama o an ki sinirimi bir de gelin bana sorun. O sinir başka bir sinirdi çünkü. "Saat 7 gibi gelirim" dedi. Tam da dersimin bittiği saatti, kabul ettim. Saat 7 oldu, mesaj attım "Bekliyorum, nerdesin?" . Trafikte kaldığını ve yetişemeyeceğini 15 dakika kadar geç kalacağını söyledi. Bekleyemezdim. Ben asla kimseyi beklemedim çünkü. Bu prensip gereğiydi. Birisi geç kaldıysa, ben yoktum. "O halde sekreteryadan alırsın kitabını" dedim. "Lütfen bekle, bir çay içeriz, 15 dakikaya ordayım" dedi. Trafik önemli değildi benim için. Geç kalmaktı önemli. Geç kaldıysa sonuçları umrumda değildi. Hem kitap değil miydi mevzu? Kitabını gelip alsındı.

Geldi, aldı.. Koşarak çıkmış merdivenlerden.. Almış sekreteryadan. Ben yoktum..

Ertesi gün konuştuk. Sonra tekrar konuştuk, sonra derken bir daha konuştuk. Sonra baktık aynı hayallerin peşindeyiz. Hayalleri konuşmak için buluşma kararı aldık. Unutmam mümkün değil, sanırım alzheimera da tutulsam o günü unutamayacağım. Süleymaniye Lalezar mekana davet etti beni. Bulamadım.. Sonra kapısına çıktı. Süleymaniye camiisi avlusunun hemen yanıdır. Daha önce defalarca gördüğüm, defalarca sinir olduğum halde ilk kez görmüş gibi hissettim ve "kızım bu adam senin hayatının içine, taa içine girecek" dedi içimdeki ses. Ve o sesi de ilk kez duymuştum. Yürürken ona doğru, ayaklarım geri gitmeye çalışıyor gibiydi. Nedense inanılmaz bir korku kapladı içimi. Korku filmlerinde sese doğru ilerleyen, koridordaki o aptal kız gibiydim.

Sonra merhabalaştık, sonra konuştuk.. Sonra yine konuştuk. Sonra hani 15 dakika beklettiğim adam varya beni 1,5 saat bekletti. Hani o prensiplerim varya, heh işte onların hepsini yerle bir etti.

He şu an mı? Hala etmeye devam ediyor. Evet, evlendik. Ve evet, buraya asla yazmayan A kişisi kendisi. Bizi tanıdığınıza memnun olun, çünkü bizler sizleri tanıdığımıza çok memnunuz.

Kitabın ismini merak edenler için söyleyim: Tüketim toplumu Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü

20 Ocak 2016

Cahil Cuhela!

Üniversite okumuşsun ama.. cümlesinden nefret ederim her zaman. Adam olunmamakla suçlanırız hep. Her şeyi bilmek zorundaymışız gibi bir durum söz konusudur. Uzağa gitmeyeceğim kendimden örnek vereceğim, bir konu hakkında bilgim yoksa eğer "3 üniversite bitirdin, ne öğretiyorlar size orada?" diye  sorarlar. Hep rezil bir durum içinde bulurum kendimi. Evet bize üniversitede bir sürü şey öğrettiler, anlatsam anlayamayacağınız şeyler.. Fakat gelin görün ki, cehalet üniversite ile alakalı değil...

Geçenlerde yazmıştım, okuyorsanız bilirsiniz. "Bana bir şey öğreten insan hocamdır". Bu cümleyi çokça severim. Bir çaycı bana nasıl çay demleneceğini anlatıyorsa hocamdır. Üniversitede kapitalist sistemi ve tüketim toplumu çılgınlığıyla baş etme yöntemlerini anlatan hocamdan hiç bir farkı yoktur. Ya da çöpleri almaya gelen amca geri dönüşüm poşetine atmam gereken malzemelerin bilgisini veriyorsa onun da farkı yoktur. Dikiş diken teyzenin, spor yapmayı öğreten hocamın da..

Ben bu yaşıma kadar yalnızca okudum. Dikiş dikmeyi asla öğrenemedim. Örgü öremedim. Çok iyi yemek yaparım fakat yerleri toz zerresi kalmayacak şekilde süpüremem. Çok iyi bildiğim şeyleri anlatırım fakat camları silemem. Bir şey bozulsa tamir edemem. Arabam bozulduğunda babamı ararım. Duvara çivi çakamam, delik açamam çünkü matkap tutmayı bilmem,çalıştırmayı geçtim. Su borusu patlasa tamir edemem, söküklerle aram yoktur, lekeleri nasıl çıkaracağımı bilmem, yaralara nasıl müdahale edeceğimden haberim yok.. Bu ve bunun gibi bir çok şey.

Dünyada hepimiz cahiliz.. Bunca cahillik içinde başkalarını hor görmek, küçük düşürmek kimin haddine? Belki bu yazıyı okuyan bir çoğunuzdan çok bilgiye sahibim, belki de hepinizden cahilim. Çünkü mutlaka sizin bilmediğiniz, benim bildiğim bir şeyler var; sizin bildiğiniz benim bilmediğim sürüce şeyler.. E o halde neden cahilliğimizi kabul edip, birbirimize yardımcı olmuyoruz?

17 Ocak 2016

Tembellik.

Evet sayın izleyici.. Bugün size tembellik hakkında bir kaç cümle etmek istiyorum..

Mevzumuz A kişisi. Yani oldukça özel bir mevzu. Fakat eminim ki sizlerin de hayatında bir a kişisi vardır. Tembelliği ile sizleri çileden çıkartan, sinirlerinizi bozan hatta kanser olursanız sebebi olacak kişi..

A kişisi akşamları çay içmeyi sevdiğinden genellikle akşamları çay demlerim. Dün Cumartesi olduğundan öğleden sonra çay istedi. Demledim. Sonra spora giderken kendisine bir bardak çay verdim, dönene kadar çayını istediği gibi içmesini, bitince de altını kapamasını tembihledim. Eve geldiğimde çay hala kaynıyordu. Yanına gittiğimde "Çayı kapamamışsın" dedim. "Evet hiç de içmedim zaten, çünkü tazeleyen yoktu" dedi..

Yahu insan demlenmiş çayı mutfaktan kalkıp alamaz mı? Alamaz. Sonra işlerini bitirip akşam dışarı çıkacağımızı söyler fakat o işleri asla bitirmez. Ben de uyuyakalırım bir yerlerde mutlaka.

Blog da yazı yazacağını söyler fakat aylardır tek nokta bile koymaz.

Projeleri hep son dakikada bitirir. Öğrencilerin sınavlarını son dakika da okur, sabaha kadar sabahlarız birlikte. Anlayabildiğim kadarıyla yardımcı olmaya çalışırım ki neyse ki aynı bölümde değiliz. Yoksa eminim, ben okurdum hepsini.

Fakat düşününce aslında tembelleştiren benim sanırım. Çünkü abim de böyleydi benim. "Aaa Büşra burda, neden ben kendim yapayım ki? Büşra koş getir şunu" derdi. Ameliyat olduğunda ayağına iki kez çorap giydirip çıkarmıştım peş peşe.. Üşüdüm giydir, sıcak oldu çıkar, yok yine üşüdüm falan diyordu. Annem artık dayanamayıp "Yeter, bırak şunun istediklerini yapma" diye bağırmıştı bana. Fakat yine dayanamayıp giydirmiştim..

Sonra asla su almazdı mutfaktan. Mutfakta olduğumuz halde.. Hatta sürahinin yanından geçer, yemek odasına oturur, "bana su getirir misin?" derdi. bende koşarak getirirdim. Bende biri bir şey isteyince yapma olayı var.

Bak şimdi mesela, hala tembellik peşinde A kişisi. Ömrü uyku, yemek ve bilgisayar oyunları arasında geçiyor. Aklıma hep o ayetler geliyor:

Bismillahirrahmânirrahîm.
1- Vel asr
2- İnnel insane le fi husr
3- İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr 

Anlamı
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
1- Asra yemin olsun ki,
2- İnsan mutlaka ziyandadır.
3- Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

14 Ocak 2016

13 Ocak 2016

Bu Yazı Çok Okundu Ama Anlaşılmadı.

Evet sayın okuyucu. Bu yazıyı başka bir yerde de yayınladım fakat istediğim anlamı çıkarabilen az oldu. Kısaca özet geçmem gerekirse; alış veriş yapma, yeni şeyler alma isteklerimizi din yoluyla açıklamaya çalışılmış; buyrun..

"Bir düşün..
Dünyayı ele geçiren bu Avrupa düşüncesi, ;Tanrıya inanmak zorunda değilsin demedi. Temel olarak istiyorsan, yapabilirsin, sorun değil dedi. Ahirete inanabilirsin istiyorsan tamam, bu senin hakkın dedi, senin olsun. Bu inançla cennete gideceğine inanmaya devam edebilirsin, bence aptallık ama sorun yok. Önemli değil. ama çok daha tehlikeli bir şey söylediler. Sizin aynı fikirde değiliz demediler. Dediler ki "hiç bir önemi yok, farketmez.Tanrıya inan ya da inanma, ilaç gerçek. Ruha inansan ne olur ki? Cennete inansan ne olur ki, ekonomi gerçek. Hadi gerçek dünya hakkında endişe edelim."
Peki Müslümanlara ne oldu? Çoğunlukla modern eğitim almış olan Müslümanlar buna ne dedi?
Eğitimimiz varsa bu eğitim modern bir eğitimdir. Bunun bir sonucu olarak Allah'a inanmamazlık etmesek de, Ahirete inanmamazlık etmesek de. Kalplerimizdekine inanmamazlık etmesek de,uygulamalarımızdan dolayı bizim tavırlarımız hiç farklı değil. Avrupa devriminin yapmak istediklerinden hiç farklı değil..


Çocuklarınızın ne yapmasını istiyorsunuz? İyi bir eğitim almasını. Neden iyi bir eğitim almasını istiyorsunuz? Çünkü size iyi bir hayat sunacak. Çocuğunuz dese ki, "Tamam iyi bir eğitim alırım ama önce iyi bir islami eğitim almak istiyorum. Önce İslamı öğreneyim, Allah'ı öğreneyim." Hayatını mahvedecek diye kabul etmezsiniz. Yani dine biraz ilgi gösterse. Hangi işe sahip olacaksın? Nasıl yaşayıp evleneceksin, hayatını nasıl yaşayacaksın? derler..


Dünyanın her yerindeki büyük müslüman çoğunluk, islam ile çok az bir şekilde bağlantılı, zorlukla tutunuyorlar. Belki cumalara geliyorlar "Belki!". Muhtemelen sona doğruı, son gelen ve ilk çıkan oluyorlar. Onların bir çoğunu Bayram namazlarında görürsünüz. Bu insanların hayatlarında dinin oynadığı rol açısındaın aslında yalnız da değiller. Hristyan, Budist, Hindu, Müslüman.. Neredeyse hepsinde aynı şekilde dinin rolü çok küçük. Din hayatının nasıl yaşayacağını yönlendirmiyor. Nerede yaşayıp çocuğunu nasıl büyüteceğinin ilhamını vermiyor. Bu önceliklerin hepsi seni köleleştiren milletlerin sana dikte ettikleri gibi duruyor ve bunun çoktandır farkındasın. Kendimizi zaten bu hayat görüşüyle çok derinden etkiledik.


Avrupa'da Protestan Reformasyonu, protestan hareketi.. Onlara ne olduğunu gerçekten anlamalısınız. Katolik gelenekler baskın bir şekilde, der ki "Bu dünya aslında berbat bir yerdir" fikirleri budur. Bu dünya bir lanettir gerçekten. İnsanlar mutluluğu ancak cennette bulacaklardır. Dünyaya gönderilmelerinin nedeni de tanrının bir cezası olmasından dolayıdır. Yani Avrupalıların böyle zavallı bir halde olmaları beklenen bir durumdu. Çünkü bu dünya berbat, ızıdırap yeri. Protestan akımı buna tepki gösterdi ve yeni bir Hristiyanlık husule getirdi. bu yeni Hristıyanlık'da dünyada daha fazla kazanıyorsun, daha zenginsin, daha iyi bir işin var. Daha fazla para kazanman tanrının seni sevdiğinin bir işareti. Daha zengin olman tanrının seni sevdiğini kanıtlıyor. Yani aslında felsefi olarak Katolik geleneğiyle taban tabana zıtlardı. Eğer Abd'nin güneyine giderseniz (Alabama, Georgia, Loisiana, Mississipi, Güney Carolina) radyoların yaklaşık üçte ikisi Hristiyan. Bir vaizi dinlediğinizde, "O işi mutlaka almanı istiyorum,Çünkü İsa terfi etmeni istiyor. Şu güzel arabaya bak, işte İsa seni seviyor" derler. 


Yani dine yaklaşmaktaki amacınız ne? Niye dine ihtiyacınız var? Çünkü maddeciliğinizi (materyalizm) arttıracak. Kendini tanrı yerine kainatla ilişkilendirirsen işte bu materyalizmdir. Ruhu yok sayarak kendini yalnızca vücuttan ibaret sayıyorsan, bu materyalizmdir. Ahiret hayatından fazla bu hayuata önem veriyorsan bu materyalizmdir. 


Modern Hristiyanlık materyalizmi makul göstermek için kullanılan bir yol haline geldi. Materyalizme katkıda bulunmak için. Ve müslümanlar bunun çok gerisinde değillerdi. Müslümanlar ne zaman gerçekten birbirleri için mutlu olur, birbirlerini överler? Bir müslüman namaz kılmasa da, cumaya gitmese de,yeni bir ev aldığında. Sonra duvarına dua asar. Peki neden? Çünkü bu güya Allah'ın bizi mübarek kılması ve bizden razı olduğu anlamına gelir. Daha fazla dünyalık kazanman Allah'ın senden razı olduğunun bir işaretidir. Bu bozuk düşünce Müslümanların ekserisini de ele geçirmiş durumda maalesef."

Nouman Ali Khan bunları söylediğinde çok hak verdim. Çünkü hep daha iyisni bu dünyada yiyelim diye çalışıyoruz. Kendi yaşantımız adına, insanlık adına hiç bir getirimiz yok. Yalnızca tüketiyor, harcıyoruz. Sırf daha yüksek mertebede görülim diye dünya hayatında. Buralar hep hegomanya.. Allah yar ve yardımcımız olsun.

11 Ocak 2016

Yer Keşfi: Baltazar Karaköy

Merhaba sayın izleyici.

Geçenlerde bu tip yer keşfi yazılarımın çok beğenildiği hakkında bir kaç yorum alınca artık her gittiğim yeri paylaşmaya karar verdim. Bugün sizlere Karaköy'de bulunanan Baltazar'dan bahsedeceğim.

Öncelikle eti sevmeniz gerekiyor bu mekana giderken. Çünkü etçil bir mekan burası. Hamburger yapıyorlar. Gram seçiyorsunuz 120-160-180 gr seçenekleri var bu hamburgerlerin. Fiyatları ise biraz pahalı geldi bana. Fakat içindeki eti düşününce normal sayılabilir sanırım. 120 gramlık hamburger 24 lirayken, 140 gramlık 26 lira. 2 lira farkla ayırmışlar tüm hamburgerlerde gramajı.

Arkadaşlarla Lalezar'da otururken akşam 11'de gittik mekana. Görmeyeli Karaköy Karaköy'lükten çıkmış. Yurt dışında bir sokakta yürüyormuş hissi kapladı içimi. Nedense sevmedim. O sokakta gezerken sizler de farkedeceksiniz, cafeler ve bulunan diğer mekanlar (simitçi dahil) hep ilginç bir ambiansa sahip. Bu mekan da kendini soyutlamamış, düzene ayak uydurmuş. Ambiansını çok beğendim.

Arkadaşların önerisi üzerine bir hamburger yedim, bu yüzden pek menüyü inceleme fırsatım olmadı. 4 kişiydik, 4 hamburger ve iki kolaya 130 lira ödedik. Servis edilen tepsi metaldi. Metal tepsinin üzerine kağıt koyup, içine hamburgeri iki parça halinde servis ediyorlar. Ayrıca o tepsinin içinde kırmızı pul biber ve kekikli patates de dolduruyorlar. Yedikten hemen sonra kağıdı kaldırdı Zeynep ve dehşete düştük. Çünkü tepsi pas içindeydi. Yemeden önce görseydik muhtemelen yiyemezdik.

Bir mekanın temizliği tuvaletinden belli olur. Tuvaletin temizliği ile ilgilenemedik, çünkü tek kişinin girebileceği bir tuvalet ve daha kötüsü kadın erkek karışık. Mekan ufak mı falan diye düşünmeyin. Çünkü inceledim, üst katta var. Gayet ikinci tuvalet yapılabilir bence. Kadın ve erkeğin ortaklaşa kullandığı bir tuvaleti düşünemezken o ambiansa sahip bir mekanın böyle bir hataya düşmüş olması olabildiğince itici.

Gelelim hamburgerin tadına. Çok leziz bir hamburgerdi fakat Zeynep'in hamburgerinin içinde bulunan köfte pişmemişti. Bildiğiniz kırmızı geldi. Benim ki de öyle sayılabilirdi. Yedik ama yediğimize de pişman olduk biraz. Malum, pişmemiş etten bulaşan milyon hastalık var.

Mekana tekrar gider miyim bilmiyorum. Hani o tepsiyi görmemiş olsaydım, belki giderdim. Çünkü hamburger içi tam pişmemiş olmasına rağmen oldukça güzeldi. Pişmiş halini tadmak için tekrar gidebilirim. Ve tabii patatesler.. Patates aşığı bir insan olarak, pişmesi ve sosuyla beni benden aldılar. Bunun haricinde ek olarak eğer mekana giderseniz mutlaka ıslak mendil isteyin. Sıcak ıslak mendil deneyimini yaşamanızı istiyorum.

Bir başka keşif yazısında buluşmak üzere :)
(Fotoğrafları ben çektim, çok elit mekan olduğu için çıkarıp çat çat çekemedim. Yarısı gözüken de yazıda bahsi geçen can dost güzel insan Zeynep )

8 Ocak 2016

Spor Yapma Sorunsalı

"Kadınlar 3 şeyden nefret ederler: Spor yapan 36 beden kadından,diyetisyene giden 36 beden kadından,Yanlarım mı Çıktı Ne diyen 36 beden kadından"

Geçen gün bu tiviti okuduğumda ciddi güldüm. Ha bir bayan da eklemiş "Yiyip yiyip kilo almayanlardan da nefret ederiz" diye. Evet, kesinlikle bu gruba ben de giriyorum fakat işte bu cümleyi eden kişiye güler, geçerim. Çünkü öyle bir dünya yok.! Olmamalı. İnanamıyorum yani..

Neyse efenim, bugün spor salonun soyunma odasına gittiğimde bir kaç kadın üzerlerini değiştiriyorlardı. "Hah işte o kız geldi" dedi biri yüksek sesle. Diğeri "hmm" yaptı şöyle sinirle. Sonra ilk konuşan bana dönerek "Sen neden geliyorsun ki buraya?" dedi. "Spor olsun diye" aksjdajk şeklinde güldüm. "Senin gibilerden nefret ediyoruz, gelmeyin buraya." dedi. Fakat oldukça ciddiydi. Yüzüme bakmıyor, sinirle üzerini çıkarıyordu. "Bak geçen gün E kişisi söylemişti işte, uyuz oluyor herkes sana" derken hafifçe yüzüme baktı, gülümsedi çok şükür.

Ülkemizde spor yapmak ciddi sorun. Yalnızca şişmanları ilgilendiren bir konuymuş gibi. Aslına bakarsanız, şişmanlar zayıflar kadar kenarlarından çıkan yağlara takmazlar. Çünkü inanması güçtür belki ama zayıflarda çıkan bir taraf çok daha göze batıcıdır.

Kendimi o kadar kötü hissettim ki, "Ya benim işim hep bilgisayarda, oturup duruyorum, hantallaştım, esneklik önemli" gibi laflar ettim fakat beni dinlemediler. Annemden yeterince azar yiyordum zaten, bu da çok iyi geldi. Arkadaşlar spor yapmak gerçekten mutlu ediyor. Hani bunu söylerlerdi de inanmazdım. Mutluluk hormonu salgılıyor dediklerinde yalan söylemiyorlarmış. Kapitalist sistemin bir uydurması değilmiş.

Spor yapmak özgüveni arttırır, beyni zinde tutar ve öğrenme kabiliyetini arttırır. (öğrenme olayı çok doğru.) Eklemlerin doğru çalışmasını ve esnemesini sağlar. Cilt sağlığı ve yaşlanma karşıtı etkileri vardır. İştahı bile arttırır. Ben kilo aldım mesela spora başladığımdan beri, acıkma hissim gelişti. Ağrıya dayanıklılık da artıyor bunun yanı sıra. Çünkü bazen öyle hareketler yapıyorsunuz ki, ertesi gün yataktan kalkamayabiliyorsunuz. Denge kurmada yardımcıdır, sırt ve bel ağrılarını önler.

Şimdi kendinize zaman ayırın, sevdiğiniz bir sporla uğraşın. Sağlık için, esneklik için, kendinizi çok daha iyi hissetmek için.


7 Ocak 2016

Blogger Olmak


Olmak ya da olmamak.. işte tüm mesele bu.

Blogger olmak böyle bir şeydir işte. Ya blogger olursunuz, ya da olmazsınız. Uzun zaman olmasa da yakın bir zamanda bir yerde yazmak konusunda konuşuyorduk editörle. Beni karşısına aldı, oturttu.. Büşracığım, dedi. Bak, sen güzel yazıyorsun fakat bazı şeylere dikkat etmen lazım. Bana bir yazı göster, dedi.. Gösterdim.. İmla hatalarımı, cümle eksikliklerimi ve diğerlerini gösterdi..

Haklıydı. Gayet hatalı yazıyordum her ne kadar doğru yazılmasını savunsam da.. Bizle çalışmak istiyorsan, bunlara dikkat edeceksin. Hatta sana eğitim vereceğiz bu konuda gibi sözler sarf etti. Blogger olmak güzel, fakat yazar olmak öyle kolay değil, dedi. Sen hep blogger gibi yazıyorsun diye de ekledi. Ve son olarak sordu, blogger mı olmak istiyorsun, yazar mı?

Durdum, düşündüm. Burası benim özgür dünyamdı. Ben yazardım, siz okurdunuz, kural buydu. Fakat yazdığım diğer yerde, yazdıklarım filtrelerden geçecek, söylediklerim didiklenecek ve durmadan bir yargılanma halinde kalacağım. Hayır! Bu kişiliğime tersti. Özgür olmalıydım. İşte bu yüzden ben burayı tercih ettim. Cümlelerimi yıkmaya, imlamı düzeltmeden, istediğimi söylemeyi seçtim.

Çünkü blogger olmak, özgür olmayı gerektirir. Söyledikleriniz hakkında hesap vermemeyi. İstediğinizi anlatmayı, istemediğinizi anlatmamayı. Belli konulara sınırlı kalmamayı ve sınırsızlığı. İşte blogger olmak böyle güzel bir şeydir.

Burası çok güzel, gelsenize.

3 Ocak 2016

Yer Keşfi: Derin Cafe

Merhaba sayın okuyucum


Bugün sizlere geçenlerde gitmiş olduğum Derin Cafe hakkında bir kaç bir şey söylemek istiyorum. Balat'ta bulunan bu mekana daha önce de gitmişliğim vardı. Mutlaka söylemişimdir hatta, ayvalık tostu mükemmeldi. Balat Hastanesinin karşısında bulunuyor bu mekan ve gerçekten çok havalı bir yer.

Daha önce gitmişliğimi unutarak Grupanya'dan indirim kuponu aldım. Genelde gitmediğim yerleri tercih ediyordum fakat buranın kahvaltısını bilmediğimden iyi de oldu. Kahvaltısı bir harikaydı sayın okuyucu. Fiyatları da oldukça uygundu. Serpme kahvaltıya 26 lira verdik iki kişi. Hani serpme kahvaltıyı her zaman severim, bilirsiniz fakat bunu ayrı bir sevdim. Çünkü peynir konusunda çok cömerttiler ve peynirlerin hepsi taze ve kaliteliydi. Özellikle tam yağlı beyaz peynirden çıkarım yapmak gerekirse; mükemmeldi. Hatta şu saatte yazarken yine ağzımın suyu aktı. Allah a şükrettim yine beyaz peyniri yarattığı için.

Mekanın ambiansı yine çok hoşuma gitti. Nargile de içilebiliyor, tavla da oynanabiliyor. Hizmet içinse söyleyecek bir şeyim yok, çünkü o da mükemmel. Biraz ev havası vari -ki bu benim için gerçekten önemli. Sizler için iki üç fotoğraf çekmeye çalıştım fakat yerken bu pek mümkün olmadı. Mevzu kahvaltıydı ve mekan beni kahvaltı konusunda olabildiğince memnun etmişti. Yine olsa yine giderim. O manzarayı kaçırmamak adına sizler de gidin. Eminönünden kolaylıkla ulaşabileceğiniz mekan bir otobüs uzağınızda. Gidin, görün, eğlenin bence.

1 Ocak 2016

Mutsuzlukla Mutlu Olmak

Etrafınıza dönün bir bakın. İnsanlar gerçekten çok ilginç. Mutsuzlukla mutlu olabiliyorlar ciddi ciddi.

Bunun farkına varalı çok az bir zaman oldu. Kötü bir şey duymak için meraklı olan insanları fark etmek kadar acı verici bir durum yok sanırım. Hele de çok yakınınızdaysa.

Senin kız evlendi mi? diye sorarlar misal. Hayatında kimse mi yok senin oğlanın derler.. Olsa saklayacakmışız gibi. Hayır gizlice evlendirdik biz onları, kimse duymasın istedik sanki. Hayır efenim, öyle bir dünya yok. Kızınız evlilik yaşına geldiyse ve hala hayatında o yönde gelişmeler yoksa, bu karşı tarafı sevindiriyor. Neden bilmiyorum ama bu durumu duymak çok hoşuna gidiyor olmalı. Aksi halde sormaz.

Şimdilerde beni rahatsız eden soru ve hatta sorun: çocuk yok mu? Sanki var olsa saklayacağım. 9 ay boyunca karnımda gizleyeceğim çocuğu. Kaçıracağım hepsinden. Çocuğun olması gibi muhteşem ve hatta bana göre mucizevi bir olayı neden saklayayım ha benim güzel eş dost bildiklerim.
Durmadan sorarak mahalle baskısı ile yaptırabileceğinizi mi düşünüyorsunuz, yoksa gerçekten gizlediğimi mi, yoksa çocuk olmadığı için sevinç mi duyuyorsunuz. En çok da annemi sıkıştırıyor bu tipler. Sanki annemin yapabileceği bir şey varmış gibi. Aslına bakarsanız Allah "ol" demedikçe olmayan bir şeyden bahsediyoruz. Size ne? Size ne benim çocuğumdan? Siz mi bakacaksınız? Siz mi doğuracaksınız? Neden sizi ilgilendiriyor ki bu çocuk meselesi?

Asla görüşmediğim ve hatta görüşmeyeceğim insanların bile sorduğu bu soru artık gına getirecek bir durumda. Ciddi ciddi merak ediyorum insanların bu tip sorgularını. Çocuğu olmayan insanları ne derece incittiğinin farkına varabiliyor musunuz acaba? Yoksa varıp da mı sorup duruyorsunuz? Mutsuzluklarla mutlu olmak için mi?

Bir arkadaşım yıllardır uğraştı ve çocuğu olmadı. Artık akraba ziyaretlerini kesmek zorunda kaldı. Çünkü aşağılamaya başlar dereceye ulaşmış "eee çocuk yapmıyonuz mu artık" soruları. Eğer bunu okuyorsanız, lütfen bu tip gerzekçe sorular sormaktan vazgeçin. Bir kız evlenecekse, nişanlıysa veya hamileyse sizinle mutlaka paylaşacaktır bu güzel haberi. Paylaşılmaya değer sevilecek insanlardan değilseniz eğer, bu sorularla nefret edilecekler listesine giriyorsunuz.

Sormayın! Bırakın insanları rahat. Herkes evlenmek zorunda değil. Herkes aşık olmak zorunda da değil. Bazı şeyler nasip-kısmetten öteye gidemez. Ve bu sizleri ilgilendirmez!