18 Temmuz 2017

Yağmurdan öğrendiklerim!


1- Milletimizin mizah seviyesi Erciyes'i aşmış durumda Everest'e doğru ilerliyor.

2- İstanbul'da altyapı sorunu kesinlikle var. Çarpık kentleşme, büyük binalara verilen izinler, yeterli giderlerin olmaması oldukça büyük sorunlar. Ve de en önemlisi dere yatağına yapılan evler.

3- İnsanlarımız o kadar pis ki, çöplerini sağa sola attıklarından yağmur halinde çöplerin hepsi rögar kapaklarını tıkıyor. Daha şimdi evin önündeki kapağa baktım da, bir sürü çer çöp. Siz büyükler yere çöp atmazsınız zaten ama lütfen çocuklarınızı bu konuda eğitin.

4- Çok bunaldık, off yaz bitsin artık diyenlere tokat niteliğindeki yağmur büyükşehir hayatını felç etti. Bugün güne gidecektim, gidemedim. Mutlu musunuz?

5- İstanbul'un havası o kadar pis ki, camlarım çamur içinde. Düşünsenize bu havayı soluyup mutlu olmamız bekleniyor. Sigara içenlere müjde, bırakabilirsiniz artık, yalnızca nefes alsanız zaten zehirlenirsiniz. Para harcamayın boşa.

6- Yağmur o kadar ürkütücü yağıyordu ki, biz de istedik cam kenarında oturup kahve içmeyi. Fakat camlarım su aldı. Daha kötüsü arkadaşımın çalıştığı iş yerini bok basmış. Evet, kanalizasyon yetersizliğini bir kez daha anlamış olduk. Bunca eve izin verilirse, doğal tabi.

7- Gökdelenlerden ve kapitalizmden nefret ettiğimi tekrar öğrendim. Neyse, bu yağmurluk bu kadar. Tüm yağmur arkadaşlarıma selam gönderirken, okuyanlara sevgilerimi sunuyor varsa bir anınız dinlemek istiyorum. Zira ben evde oturup BatesMotel izliyorum. :)

17 Temmuz 2017

Günlük - 12

15 temmuz ile ilgili videoyu izleyince tüylerim diken diken oluyor. Özellikle o bayrağın sallanması yok mu? Bayrak sevgisini ilk okulda öğretmişlerdi bizlere. Bayrak öyle bir duyguydu ki, yere konulmaz, göklerde gezmeliydi hep. Hatta bazı günler yarıya çekerlerdi bayrağı, üzülürdüm. Çünkü Türk Bayrağı her zaman yüksekte olmalıydı..

Hatta lisede bayrakla ilgili garip bir olay yaşamıştım. Okuduğum lise, bulunduğu lokasyon dolayısıyla çatışmaların olduğu, siyasi propagandaların yapıldığı bir liseydi. Bir arkadaşta Türk bayrağı bulmuş yolda, gelmiş sınıfa asmış. Hiç unutmam, en arkaya asılıydı hani şu güzel yazıların yazılması için kullanılan panolardan bir tanesine. Derse hoca girdi. Hocalarımız da çok ilginçti. Girer girmez bayrağı gördü ve "Kim astı bu bayrağı buraya?" diye sinirle bağırdı. O kadar agresif bağırdı ki, neye uğradığımızı şaşırdık. Herkes kimin astığını biliyordu fakat kimseden çıt çıkmıyordu. Hoca tekrar sordu: "Utanmıyor musunuz bu yaptığınızdan?" diye. Ama gözleri alev alevdi. O an benim de kan beynime sıçradı. Astığımız Türk bayrağı idi ve utanılacak bir şey de değildi. Ayağa kalktım "ben astım!" dedim tüm sinirimle. Hoca sınıfın bir ucundan sinirle üzerime doğru yürüdü. O sırada bizim okula gelme sebebini hatırladım. Sınıfta bir öğrenciye kızmış, tokat atmış ve çocuk geçici sağırlık yaşamış. Sürgün olarak gelmiş bizim okula. (mantığa bakar mısınız, hocayı sürgün etmişler ki gelsin başkasının canını yaksın) Yanıma kadar geldi, "git bayrağını al" dedi. "almıcam" dedim hırsla omuzlarımı silkerek. O sırada çok iyi bir arkadaşım "nolmuş Türk bayrağı asılmışsa" dedi. Birden hoca ona döndü. Asan çocuk ayağa kalktı sonra, Atatürk köşesindeki bayrağı gösterdi, "Orada da var, yasak mı?" dedi. Sonra sınıftan sesler yükseldi. Hoca sustu ve oturdu. Gitmiş müdüre şikayet etmiş şikayet edilecek bir şeymiş gibi. Başka bir hoca gelip "işte okulumuzda farklı insanlar var, aranızda tartışma çıkmasın diye hocanız böyle sinirlenmiş" falan dedi..

Aslında günlük yazıyordum ben ya. Konya'ya gideceğim haftaya. Var mı tavsiye bir yer, gezip görebileceğim. Ha bir de bisiklet kiralamak istiyorum. Güvenilir bir bisikletçi var mı ha? :)

Bu da o video hala izlemeyen varsa diye bıraktım :)


14 Temmuz 2017

İett Otobüslerindeki Tipleri Tanıma Rehberi

Merhaba sayın okuyucular. Hepimizin kullandığı, kullanmak zorunda olduğu otobüsler hakkında bir yazı yazmak istedim. İstanbul'da yaşayan biri olarak, İstanbul yolcularını mercek altına aldım. Son 1 haftadır bu yazı için otobüste insanları inceliyor, geçmişimde olan olaylar karıştırıp bir sentez sunuyorum sizlere. Bir otobüse bindiğinizde karşınıza çıkan muhtemel tiplemeler aynen şu şekilde olacaktır:


Oradan kalk da ben oturayım bakışlı yaşlı teyze:

Bunlar otobüslerin olmazsa olmazlarıdır. Gençseniz ve güzel bir yerde oturuyorsanız (özellikle otobüsün gidiş yönünde iseniz) gözlerini üzerinizden alamazlar. Sanki tüm koltuklar onlara tahsis edilmiş gibi davranırlar. Tırnaklarına oje sürebilecek kadar dikkatli ve titiz olan bu teyzeler, iki durak gidecek kadar hali vakti kendilerinde bulamazlar. bakışları sizi öyle suçlayıcıdır ki, dayanamaz yer verirsiniz. Eğer dayanırsanız, söylenmeye başlarlar. Nerede kalır o eski gençlikler şeklinde başlarlar cümlelerine ve günümüzün gençlerinin saygısızlığı ile bitirirler tıklım tıklım otobüste herkesin kendilerine yer vermek zorunda olduğu düşüncesine güvenerek..

İçeri girer girmez oturacak yer arayan insan:

Bu kişiler de genelde yaşlı teyzeler olur. Fakat günün yorgunluğu üzerinde olan gençler de bu durumda olabilir. İçeri girer girmez boş yere bakarlar. O kadar hızla bakış atarlar ki etraflarına sanırsınız optik çözümleme yapıyor. Derken boş yeri çat diye görürler ve koşarak oraya otururlar. Eğer boş yer göremezlerse onların suratlarındaki o çaresizlik ve üzüntü insanı derinden etkiler. Teyze gel yer veriyim dersiniz istemsiz. Ayağa kalktığınızda da bu hareketi neden yaptığınıza inanamazken duygu sömürüsü ne demekmiş anlarsınız. 


Uyuma taklidi yapan genç:

Ya çok yorgundur ya da değildir. Önemi de yoktur zaten. Bu kişiler muhtemelen otobusle uzun yolculuk yapan insanlardır. Bu yüzden yer bulur bulmaz oturur, cam kenarı veya değil fark etmez, kafalarını yasladıkları yerde uyurlar. Hatta bazen uyuma taklidi gerçeğe dönüşüverir. İçeriye yaşlı girmiş, hamile girmiş, hasta girmiş falan hiç umurlarında değildir. Uyuyorlardır çünkü. Kimse de dürtüp uyandıramayacağından rahat rahat yollarına devam ederler.


Otobüste gerçekten uyuyan insan:

Bu insanlar geceleri uykuyu alamadıklarından mı, çok erken işe gittiklerinden mi, yoksa yorgunluktan mıdır bilinmez ağızları açık bir biçimde uyurlar. Ama öyle böyle değil. Bazıları o kadar çirkin gözükür ki, şeytan der ki dürt şunu da uyansın bitsin bu görsel çile. Bazıları horlar, bazılarının ağzından suları akar. O haldeyken bile inecekleri durakta uyanır, koşarak kapıya yönelirler. Belki de durağı geçtiklerindendir, bilmiyorum.


Nasıl olsa otururum amaan diyen kişi:

Bunlar genellikle yaşlılar olsa da, son zamanlarda çocuklu bayanlarda da görünmektedir. 1 veya 2 yaşındaki çocukları ile 10 dakika da bir gelen ve tam mesai saatlerinde olan otobüse tıklım tıklımken girer, nasıl olsa oturabilirim çocuğa acırlar en azından derler. Ay çocuğum şuraya tutun derler ya bir de, git ağzına vur bir tane. Otobüs ahalisinden bir babayiğit mecburiyetten kalkar. Çünkü çocuk o demirden tutunamayıp neredeyse düşecektir. Hayır güzel ablacım bir sonraki otobüse binsen ne olur yani? Amaa yok, nasıl olsa birisi sana yer verecek değil mi? Günden dönen yaşlı teyze, sen de yediklerini eritemedin diye iş çıkışında perişan olmuş insanın yerine göz dikiyosun ya, ne diyim sana?


Bebek arabalı kadın:

Otobüslerin çoğunda karşılaşırız. Bebek arabası birine çarpmasın diye aklı çıkar. Zar zor durdurur, frenine basmaya çalışır. Otobüsün boşluğuna bırakır. O sırada birileri yardımcı olmaya çalışır fakat eğer kadın işin ehliyse kimse oralı bile olmaz. En zor durum, otobüsten inme durumudur. Binerken mutlaka birileri yardım eder fakat inerken hele de otobüs boşsa yerim kaybolacak korkusunda olan erkekler kalkıp kadının arabasına bir el atmaya erinirler. Kadıncağız oralarda cebelleşir.


Okul çantalı çocuk:

Bunları anneleri nasıl otobüse bindiriyor bilememekle birlikte genelde kendisinden büyük çantaları olan, otobüsle 5 durak gittikten sonra inen, merdivenlere tırmanmakta bile zorluk çeken, biletle binmesine rağmen insanların oturmaya hakkı olmadığını düşündüğü ufaklıklardır. Kusura bakmayın ama çocuk o! Sizden çok onun oturmaya hakkı var! Yer verin pls.


Yan yana oturmaya çalışan kadınlar:

Bunlar ya günden geliyorlardır, ya pazardan, ya da herhangi bir gezmeden. Ya da gidiyorlardır bilinmez ama, milyon nüfusluk şehirde otobüste oturmaya yer bulduklarına şükredeceklerine bir de yan yana oturmak isterler babalarının arabalarıymış gibi. Bazıları yanlarındaki adama rica ederler. Bazıları ise rica edemez sadece üfleyip püflerler. Eğer rica edemezlerse ikisi de boşalan çiftli koltuk gördükleri an ışık hızıyla oraya koşarlar. Neredeyse birbirlerini ezeceklerdir fakat mutlu sona ulaşırlar. Yol boyu rahatlıkla dedikodu yaparlar. 


Geri giden koltukta seyahat etmek istemeyen yolcu:

Ben de dahil olmak üzere, anlamını bir türlü çözemediğim geri giden koltuklarda oturmama isteğidir. Muhtemelen mide bulantısı falan yapıyordur ya da baş döndürüyordur. Hayır zaten o koltuklar neden vardır ki? dört kişi aynı anda seyahat edip yüz yüze muhabbet edelim diye mi yoksa yer kazanmak için mi? ikisinin de cevabını söylüyorum: hayır. sebebini bulamadım ben. bulan varsa ve söylerse çok sevinirim ama bana hep saçma gelir. hiç tanımadığın insanla diz dize oturmak, yüz yüze bakmak. Yolcu girince ters koltuğu görür ve hayal kırıklığı ile otobüsteki boş alanda ayakta durur. Eğer geri giden koltukta seyahat edip o kişiye yer veriyorsanız "yok çocuğum ben ters oturamıyorum" cevabını alabilir "aman bulmuş da bunuyo manyak" da diyebilirsiniz. Anlamaya çalışmak lazım. 

Ayı gibi oturan insan:

Genelde erkekler böyle oturur. Tersli koltuklara ayaklarını uzatırlar, bir kişilik koltuğa yayılıp diğer koltuğa taşarlar, arka koltuktan dizlerini sizin koltuğa çarparlar. Bu insanlar oturmaz resmen yayılırlar. Çok rahatsız edicidirler.


Düğüne giderken otobüse binen kız:

Ya düğüne gidiyordur, ya da düğüne gider gibi makyaj yapıp giyiniyordur bilinmez fakat otobüse biner binmez tüm gözler üzerine döner. İnsanlar sanki hiç düğüne gitmiyormuş ya da öyle süslenmiyormuş gibi kıza ayı gibi bakarlar. Kız o kadar rahatsız olur ki, kafasını yere indirir, bulduğu ilk yere oturur ve eteklerini çekiştirmeye başlar. Camdan dışarı bakıp ortamdan çıkabilmek için durak sayar. 

Hamile kadın:

Bu günlerde bir çok yerde karşımıza çıkan hamileler otobüslerde de yanımızdadırlar. Oturma öncelikleri olmasına rağmen bazen otobüslerdeki insansılar yüzünden ayakta kalırlar. Bazıları da hamileliği belli olmadığından (arkaları dönükse) ayakta kalırlar ve fark edilir edilmez oturtulurlar. Genelde hamileye saygı vardır. 


Yaşlı insanlar:

Otobüs biletleri bedava olduğu için bakkala bile otobüsle giderler. 7/24 gezme potansiyelleri vardır ve tüm koltuklarda hak iddia edebilirler. 


Olaylara dahil olma durumunda bekleyen insan:

Bu kişinin çakraları açık ve tüm her şeyi inceleyen insanlardır. Otobüste taciz mi oluyor, kavga mı çıktı, bir tartışma mı var; kesin oradadırlar. Her olaya karışırlar ve haklı gördükleri kişiyi ölesiye savunurlar. Tam bir Türk sahipleniciliği vardır ve muhteşem insanlardır. Birisi otobüs giderken arkadan el mi etti, bunu görürler ve "kaaptaan gelen varrr" diye bağırırlar. Ya da arka kapı mı açılmadı düğmeye basıldığı halde "kaptaaan arka kapı" diye o kalın sesleri ile bağırır,  şoförün kapıyı açmasını sağlar ve tüm kalpleri fetheder. En azından benim bir kaç kez başıma gelmiş ve fethetmişti.


Klimayı açar mısınız diye insan:

Genelde ben olurum bu. Bazı otobüsler o kadar havasız ve sıcak olur ki, otobüse girer girmez şoföre "klimayı açar mısınız" diye sorarlar. Şoför daha cevap vermeden arkadan bir kaç ses "ya evet, açın lütfen" falan der. Şoför mecbur açar. Sanki klima parası cebinden çıkıyormuş gibi trip atar bir de.


Arkada Konya Ovası olduğunu sanan şoför

Durmadan yolcu alır ve "arkaya doğru ilerleyelim" diye bağırır. Aslında arkada artık yer kalmamış, insanlar balık istifi gibi alt alta üst üste kıvama gelmişlerdir. Şoför ise arkada yer olduğunu iddia etmekten asla vazgeçmez. Şoförün tuzu kurudur tabi :))

Neyse, yazım çok uzun oldu. Belki ikinci serisini de yazarım bu yazının. Malumunuz kalabalık bir şehrin kalabalık otobüslerinde yolculuk yapıyoruz. Allah bizi havasızlıktan , metrobüsün ilk durağında binmeye çalışan insanların şerrinden korusun. Ne demişti iett "biz insan taşıyoruz" . 

İnsan olmaları dileğiyle :)

10 Temmuz 2017

Bir Tatil Günlüğü


Güneş kum deniz ve tatil...  Sanırım herkesin hayali bu dörtlü. Tatile çıkarken türlü heyecanla yola çıkıyoruz. En azından benim için öyle oluyor. Heyecanımı maruz görün, yola çıkacaksak mutlaka saatlerce öncesinden yla çıkma telaşesi sarıyor her yanımı. 

Yola çıktık. Feribotla Armutlu'ya gidecektik. 2 saat önceden çıktık dışarı. Sırt çantamın içine iki günlük kıyafeti bir gün önceden doldurmuştum çoktan. Eğer uzun süreliyse tatilim mutlaka bir hafta öncesinden hazırlardım bavulumu.. Yola çıkacakları gün valizlerini hazırlayan insanlara oldum olası şaşırırım bu yüzden. 

Armutlu'ya geldiğimizde sımsıcaktı fakat nem olmadığından o kadar da rahatsız etmiyordu. İstanbul'luların genel serzenişi olan "nem çok nem" muhabbetini işte o an anladım ben de. 

Denize girmedik ilk gün. Temiz hava insanı öyle bir çarpıyor ki, daha önce içki içmemiş insana 5-6 kadeh içki içirmişsiniz gibi kafanız  güzel oluyor. Hele ki benim gibi İstanbul'un en pis ilçesinde yaşıyorsanız, gittiğiniz yer Armutlu gibi bir yer olduğundan kafayı bulmamanız imkansıza yakın oluyor.  İlk gün sadece uyudum. Uykuya doyduğumu anladığım ikinci gün ancak denize inebildim. Deniz harika sayılmadı ama idare ederdi. İşte o an Karadeniz'i ne kadar özlediğimi anladım. Ah o Karadeniz akşamları.. Kuzenlerle yakılan ateşler,  edilen sohbetler, içilen çaylar, pötübör bisküviler falan her biri ayrı bir güzellikti benim için. 

Tatilin sonuna geldik ki tatilin ne demek olduğunu anlayamadık. Hani o filmlerdeki gibi dinlenme deseniz, zerresi yoktu. Kitabımı yarıladım ama ben her yerde o yarıya gelirdim zaten. Bolca instagram hikayelerini izledim, fotoğrafları beğendim ki bunlar da zaten normalde yaptığım şeyler. Bloglarınızdan uzak kalmamaya çalıştım zar zor edindiğim internet ile.. Oyunlarımdan uzak kaldım ki belki o konuda bir tatil yaşamış olabilirim. 

Şimdi eve gitmek için dakika sayıyor olabilirim. Elimde iki sırt çantası dolusu kirli çamaşır, karmaşık bir beyin, yorgun bir vücut ve neden bu tatile çıktığımızı anlayamayan bir düşünce var. 

Bu konuyu bir yere bağlamam gerekirse: siz siz olun tatilinizi bir haftadan az tutmayın. İki gün kesinlikle hiç bir şeye yetmiyor. Ayrıca ido armutlu-yenikapı deniz otobüsleri eski oldukları kadar, sıkıcı, içlerinde bir su satacak kantini bile olmayan, yavaşlıkları ile deniz  kaplumbağaları ile yarışmaya aday olan vapurlar. Yerinizde olsam başka türlü gelirim buralara. En azından bir dahakine ben öyle yapacağım. 

1 Temmuz 2017

Ivır Zıvır Part 66


Toplu Taşımaya Zam

İstanbul'da akbillere zam geldi. Maalesef.. 2,60 tl nedir yahu? bizler de insanız ama değil mi? metrobüs ne kadar oldu diye soramadım bile. insan duyacağı şeyi duymaktan korkuyor tabi.

Arabayı Satmak

Küçükken babam arabada bir şey unutur, bir koşu git al gel, der anahtarı uzatırdı. O anahtarı elime aldığımdaki heyecanı anlatmam imkansız. tek hayalim arabaya atlayıp, bir yerde fiyatının altında satıp, o parayı bitirene kadar gezmekti. şehir şehir otobuslere atlayıp yeni yerler keşfetmekti. bugün hala arabanın anahtarını görünce aklıma o günlerim gelir ve hayallerimin hiç değişmediğini fark ederim. 

Bisiklet Sürmek

Sanırım 3 yaşımdayken başladım bisiklet kullanmaya. Hani şu 3 tekerlekli bisikletler vardı ya.. Onlarla başladım. İlk bisikletimin o kusmuk yeşili halini hatırlıyorum da, dün gibiydi. Desteklerle kullanmaya başlayalı 3 gün olmuştu ki, babam yanıma gelip ayarları ile oynayıp havaya kaldırmıştı. Sürebilirsin demişti. Sürmüştüm de. Fakat yine de çıkarmasını istemiyordum destekleri. Bir gün çıkardı ve bir yere çekip gitme isteğini rüzgara kaptırıp yollarda harcama isteği oluştu bende. bir kaç ay sonra bisikletimi çaldılar. babam hemen yeni bir bisiklet aldı bana. aradan biraz daha zaman geçince yine çalındı bisikletim. bisikletim de çok değerliydi. selesine benden başka kimse oturmamalıydı. fazlaca gözüm gibi baktığımdan olacak, onca bisikletin içinde benimkini çalmışlardı. Babam üçüncü bisikleti aldığında artık bisiklet kullanmak istemediğime karar verip, paten aldırıp paten kaydım uzunca bir süre. Geçen yıl a kişisi ile tekrar başladık bisiklet macerasına. 30 km kadar yol gittik, çok güzeldi. (Kadıköy-maltepe sahil yolu, bisiklet severler için harika)

Sıcaklık

Sıcaktan bu kadar nefret etmenize gerek yok. Zira harika bir şey. Ohh kemiklerinizi ısıtın, kışın çok ihtiyacınız olacak.

Doğum günü

3 temmuz doğum günüm. A kişisi her yıl olduğu gibi bu yıl da hiç bir şey planlamadı. Şimdi umursamıyor gibi gözüksem de o gün bana çok pis oturuyor :( 

İşsizlik

arkadaşım iş teklifi etti. geçenlerde de yurt dışılı bir iş teklifim oldu. buna rağmen işsizim. çünkü neden? çünkü ben öğretmen olmak istiyorum. söyleyeceklerim bu kadar.

27 Haziran 2017

Günlük - 10


Bi insanın psikolojisi bozuk olunca değişiklilik arıyor kesinlikle. Misal ne zaman tema mı değiştirecek olsam, psikolojim bozuk olduğu zaman değiştiriyorum mutlaka. Halbuki ne kadar değiştirirsen değiştir, kafanın içi rahatsız olunca düzelttiğin hiç bir şeyin faydası olmuyor. 

Mutsuzluk bir tür kanser gibi. Hücrelerden bir tanesi görevini tam olarak yerine getiremediğinde diğer tüm hücreleri yoldan çıkarıp, yapmayalım artık bir şey diyorlar ve onlar bir şeyleri yapmadıkça hasta oluyorsun. Düşünebiliyor musunuz? kanser, yalnızca bir hücrenin işlev yetersizliği veya işini yapmaması sebebi ile oluşan bir olay. yalnızca bir hücre..

insan hayatını da yalnızca bir söz, bir kelime, bir düşünce sistemi aynen öyle mutsuz edebiliyor. mutsuzluktan kurtulmak için o hücreyi yok sayamıyorsunuz. bazı şeyler birikiyor, birikiyor, unuttum-atlattım diyorsunuz, fakat oralarda bir yerlerde işlerini yapmamaya devam ediyor. unutulmuyor hiç bir şey bu hayatta. 

sonra hayatı ne kadar gözümüzde büyüttüğümüz aklımıza geliyor. dün bir rüya görüyorum; bir daha ki ramazana gitmeyeceğimi.. bir daha ki ramazanı göremeyeceğimi.. ölüm diyorum kendi kendime, işte ölüm bu kadar kolaymış musalla taşında upuzun uzanırken ve kimseye sesimi ulaştıramazken. tüm dünya yalan oluyor, kendimle baş başa kalıyorum. aslında bu dünya da kaldığım gibi. oysa yalnızlıktan nefret ederim ben.

25 Haziran 2017

Ivır Zıvır Part 65


Evlilik-Bekarlık

Hem evlenmiş, hem de bir zamanlar bekar olan bir insan olarak bu konuda uzunca bir yazı yazacağım. Aralarında türlü türlü farklar var zira. Bekarlık sultanlık mıdır, evlilik krallık mı bilemem. anlatırım, siz tarafınızı seçersiniz :)

Beni tanısaydın severdin

İnternette yorumlarda falan birbiriyle tartışan insanlar görünce büyük aşkların kavga ile başladığını düşünüp, bu insanlar tanışsalar birbirilerini ne çok severlerdi diye düşünürüm hep. A kişisi ile böyle bir muhabbetimiz olmuştu misal. ben onu sosyal medyadan takip ederken, o da beni blogumdan takip ediyor isimsiz yorumlar atıyormuş. bir ara bi yorumuna ne kadar itici olduğunu söylemişim ve o da bana "öyle büyük konuşma, tanısaydın severdin" demiş. "hee, eminim öyle" demişim yanıt olarak. 

Bayram

Soyadım dolayısıyla ne zaman bayramlaşsam "sana her gün bayram ehauheu" diyen insanlarla çevrili bir arkadaş ortamım oldu. bu yüzden sevmem öyle bayramlaşma ritüellerini. fakat kalabalığı severim, tatlıları da.. el öpmekten nefret ederim. öpmem de, kimse kusura bakmasın. uzaktan el sallasak olmuyor mu? Hayırlı bayramlar.

Öpüşmek mi sarılmak mı?

bana sorduğunuz an sarılmak derim. özellikle uzak akrabalarla yanak yanağa değip, havanın var gücünüzle öpülmesi veya öpülür gibi yapılması olayı bana çok uzak. sarılalım ne güzel, hem daha sıcak bir ortam olur. ama yok, illa el sıkışıp iki yanak yan yana gelecek ve hava öpülecek. Allah'tan hava öpülüyor. ya yanaktan öpülseydi? kendimi bildim bileli öpülmekten nefret ederim zaten. düşünsene sulu sulu, vıcık vıcık.. iyy. 

Yanlış konuşmak

Bazen nerede ne dediğimi bilmiyorum ama Allah'tan beni uyaran dostlarım var. Bak şurada şöyle demişsin ama sen öyle diyecek insan değilsin diyorlar. neyse ki beni tanıyorlar. peki ya tanımayanlar.. onlar o sözlerime göre beni yargılıyorlar. lütfen, birilerini tanımadan haklarında olumsuz düşünceye kapılmayın. olumluya da kapılmayın. düşünceye kapılmadan önce biraz bekleyin, gözlemleyin.. sonradan hayal kırıklığına uğramanızı istemem. zordur, bilirim.

Bisiklet

Kaç gündür bisiklet kullanmak istiyorum. bir türlü çıkamadım ramazan dolayısıyla. malumunuz bayaa efor harcıyorsunuz ve su içme isteği tavan oluyor. özellikle benim gibi bol yokuşlu bir yerde oturuyorsanız. yakınlarda kadıköy sahilde bisiklet sürmeye gideceğim. isteyenler bize katılabilir, ne demek :)

23 Haziran 2017

Beni Sevmek Zorunda Değilsin fakat Saygı Duymak Zorundasın!


İnsan olarak en büyük hatamızdan birisi bu olsa gerek: saygısızlık.. Attığım başlık bile ne kadar saygısız ve zorundalık içerici bir durum değil mi? Çünkü bize hep böyle öğretildi. Eğer istediğin bir şey olmazsa, zorla gider alırsın. Tahammülsüzlük de cabası..

Şu mübarek günlerde bir sürü olay yaşadık tahammülsüzlük ile ilgili.. Herkes anlattı bir şeyler. En son ramazan ayında yemek yiyen insanların kişiliksizliğinden ve saygısızlığından bahsedildi. Ramazan ayı boyunca oruç tutmuş bir insan olarak söylemeliyim ki; birisi karşımda hapur hupur yemek yese, zerre umrumda olmuyor. Saygısızlık olarak da algılamıyorum açıkçası. Birisi bir hindu nun önünde inek eti yemek gibi bir benzetme yaptı. Mantıklı gelmiş olsa da, yemek yemek zaruri bir ihtiyaç sonuçta. Yani hindu olmazsın, o adamlara saygısızlık olmasın diye inek eti yemezsin başka bir şey yersin. Fakat oruç tutmak böyle bir şey değil. Öncelikle işin içinde Allah rızası var.. Allah rızası ve nefsi terbiye etmek için yemek yememek ve herhangi bir içeceği tüketmemek var. Sen inançlı olabilirsin, Allah rızası için orucunu da tutabilirsin. Fakat inancı olmayan, olan veya tutmak istemeyen, tutamayan insanlara yemek yedikleri için saldıramazsın. Eğer saldırırsan bu işin sonu hiç de güzel yerlere gitmez. Sen bugün oruç tutmuyor diye o adama saldırırsın, yarın öbür gün o adam da sana oruç tutuyorsun diye saldırır.

Tahammül böyle bir şey işte. Saygısızlığın en büyük dostu son günlerde tahammülsüzlük olsa gerek. Karşımızdaki insanlara tahamül edemiyoruz. Evet saygı duymalı, saygı duyup yemeğini gözümüze soka soka yemese belki daha iyi hissedeceğiz kendimizi. Fakat oruç müessesi kendimizi iyi hissedelim diye yapılan bir eylem değil kesinlikle. Kendi sınırını zorlamak, nefsini aç bırakmak, açlıkla vücudunu terbiye ederken aynı zamanda beynini de terbiye etmek. Allah korkusunu iliklerine kadar hissetmek ve bu orucu bozmamaya çalışmak. Hani bunca güzel şeyi kendine yapıyorken, karşında birisi yemek yemiş içmiş sana ne? Senin derdin seninle zaten.. Kendi kendinle olan bir hususta başkasına saldırmanın alemi ne?

Birbirimize saygı duymayı öğrenmeliyiz. Toplumsal yaşamın en önemli kriterlerinden bir tanesi bu. Bir de tahamülümüz artsın lütfen. Yemek mi yiyor? Yesin. Bazen sofraya en sevdiğim yemekleri koyup iftar vakti gelmeden 20 dakika önce oturuyorum. Ve yemiyorum. Allah rızası var işin ucunda. Kendi kendime şaşırıyorum. Normalde olsa saniyesinde ayı gibi yiyip bitireceğim yemeklere bakıyorum, bakıyorum ve benim için hiç bir şey ifade etmiyorlar. İftar vakti gelip de yediğimde de aynı duyguyu yaşıyorum. Yemeğin sadece karın doyurma amacı olduğunu anlıyorum o an. Aslında oruçtan çıkaracak türlü derslerimiz varken, bize ne komşu kadının balkona kurduğu kahvaltı sofrasından? Kursun, yesin afiyetle. Gelip ağzınıza sokmaya çalışmadıkça, lütfen saygı duyun etrafınızdakilere. Ve oruç tutmayan kardeşlerim; aynı saygı ve özenliliği sizden de bekliyorum. İnancı olmayanlar varsa aranızda sizler de inançlı kardeşlerin inançlarına saygılı olun. Hadi hep birlikte tahamül seviyemizi arttırıp, birbirimizle iyi geçinmeye bakalım şu iki günlük dünya da.

20 Haziran 2017

Hasta Mısın?


Makyaj yapmayan kadınlara sorulan ilk sorudur bu? -hasta mısın.. Yüz o kadar renksizdir ki.. Renge alışmışızdır, yabancı gelir asıl yüz bize..

Abartılı makyajları seven, tasvip eden bir insan değilimdir. Hatta doğallıktan yanayımdır çoğunlukla. Fakat gelin görün ki, göz kalemini inanılmaz severim. Sürmenin ayrı bir yeri vardır gözümde. Diğer her şey, düğünlüktür bence. Fakat sürme, günlük yapılması gereken, diş fırçalama kadar dolay bir şeydir.

Liseden beri kullanırım. Sabahları kalkar kalkmaz sürerim göz kalemimi. Bir gün sürmesem, abim gelir "hasta mısın, neyin var" der. Ben de bunu yaşadığımdan olacak ki, sürmesiz gün geçirmem ve hatta yatarken de silmem.. Evet en büyük yanlışı burada yapıyorum tabi ki.. Fakat gelin görün ki, geçenlerde bir sabah uyandığımda göz kalemi sürmekten vazgeçtim. Tüm gün sürmeyeceğim konusunda kendimi şartlandırdım, söz verdim. Evde olacaktım tüm gün, bu yüzden hastalığım yalnızca beni ilgilendirecekti. Yemek yapıyordum, markete gitmem gerekti. Aman Allah'ım ne zor bir şeydi benim için anlatamam. Giyinirken elim göz kalemime gidiyor, tekrar bırakıyordum.

Derken o halde dışarı çıktım. Hasta hasta. Evet, kendimi o kadar hasta, yorgun ve bitkin hissediyordum ki gözümde kalemim yokken, anlatılmaz yaşanır o ruh hali. Sanki tüm sevincim gitmiş, hiç enerjim kalmamış gibiydi. Bir kaç adım sonra kimsenin bana ucube gibi bakmadığını fark ettim. Aslında beni o şekilde tanısalar seveceklerdi. Sonra eve döndüm, aynaya baktığımda ben de kendimi sevdim. Hasta hissetmeyi bir kenara bıraktım. Yüzümü, göz kalemim dağılacak korkusu olmadan bol suyla yıkadım, gözlerimi rahatlıkla ovuşturdum..

Şimdilerde kendime göz kalemi tatili yapıyorum böyle. Haftada bir-iki gün sürmüyorum. İlginç bir mutluluk oluyor nedense. Artık "bir şeyin mi var" diye sormuyor a kişisi. Galiba alıştı yavaştan o da. Evet kalem çok güzel bir şey fakat doğallık kadar değil.

13 Haziran 2017

Bazı şeyler çok adaletsiz


Bazen hayatta bazı şeyler hiç de adil olmuyor maalesef. Siz yıllarca okuyorsunuz, zamanınızın bir çoğunu eğitim için harcıyorsunuz. Sonra hiç bir teorik bilgisi olmayan bir insan, pratikte çok şey biliyormuş gibi karşınızda konuşuyor.

Fotoğraf hocası olan iki arkadaş geçen gün bu konuda bayaa bir sinirlenmişti. Konumuz "fotoğraf sanatı"ydı ve karşımızda konuşan iki kişinin bırakın fotoğraftan, bi konuyu  nasıl ele alacağını bilmekten haberleri bile yoktu. Gelip anlattılar. Güzelce dinledik.. Fakat uzmanlık alanım olmamasına rağmen, "bu konu böyle anlatılmaz yea" dedim içimden. Hatta bir kaç hata bile buldum kendi kendime. Düşünsenize fotoğraf sanatına örnek olarak Ara Güler'i vermişlerdi. O ki kendini fotoğrafçı olarak saymayan, fotoğrafın sanat sayılmasına karşı çıkan fakat bir o kadar da güzel fotoğraflar çeken insandı. En azından ben öyle biliyordum. Arkadaşlarım durdular, durdular, en sonunda bir patladılar.. O kadar harika eleştirdiler ki anlatıcıları.. Bu konu böyle anlatılmaz ile başlayıp, fotoğraf sanatının içinden geçip, verilmesi ve verilmemesi gereken örneklere kadar gelip, ilerde bir gün nasıl bu konuda böyle konuşurlarsa rezil olacaklarını söylediler..

Ben bunları niye anlattım? Kendisini geliştirmeyen bir sürü insanın, yaptıklarını gördükçe anlatma gereği duydum. Yazı yazabilmek için, bolca okumak gerek. Okumayan insanın yazı yazması, tıpkı fotoğraf sanatını anlatmaya çalışan o arkadaşların durumu gibi.. Yaptıkları hataları görmeniz için uzman olmanıza da gerek yok aslında. Kendilerini onca belli ediyorlar ki.. Bu bahsettiğim anlatım bozukluğu, noktalama işareti bozukluğu falan değil ha. Bayaa bildiğiniz cümle kuramama bozukluğu.. Bir cümledeki anlatım bozukluğu sayısı az çok bellidir.. Fakat anlatımınızda bariz bir saçmalık varsa, işte sizde sıkıntı vardır. Ya kendinizi geliştireceksinizdir, ya da yazmayacaksınızdır..

Fotoğraf çekmek de böyledir.. O hoca arkadaşım "yahuu sinir oluyorum, yıllarca eğitimini aldığın bir sanat dalı için bu kadar boş beleş konuşan, bu kadar eline makine alıp ortalığa düşen insanlar gördükçe canım sıkılıyor". Benim de canım sıkılıyor inanın. Nedense insan kabullenemiyor. Sen fotoğraf makinesini eline alıp, üç beş fotoğraf çekmiş insansın, kendine nasıl fotoğrafçı yaftası yapıştırabiliyorsun ki.. Sözüm eski fotoğrafçı abilerimize değil. Günümüzün parası olup, en iyi makineler ile sokaklarda fink atanlarına..

Gelin görün ki her konu böyle. Düşünsenize; günümüzde bilim kadını olamıyorsunuz. Fakat aptal iki video yükleyip tıklanma rekoru kırdığınızda youtuber, zengin bir koca bulduğunuzda istediğini yapabilen gezgin, başkalarının şarkıları üzerinden melodiler yaptığınızda müzisyen, elinize makine alıp üç beş fotoğraf çektiğinizde fotoğrafçı, bir tanıdığınızın dergisinde yazı yazdığınızda yazar olabiliyorsunuz.. Gerçek gezginler, gerçek müzisyenler, gerçek bilim adamları, gerçek yazarlar, gerçek fotoğrafçılar ve diğer her türlü gerçek meslek erbabları ser sefil oluyor.. Ne iyi para kazanıyor, ne de tanınıyorlar.. Ne sanata değer veriliyor, ne sanatçıya.. Ne de olmak istediğimiz bir yerde olabiliyoruz..

İletişim fakültesinde olmak istiyorum.. Kafamda binlerce düşünce varken, lisansım gereği güzel sanatlar oluyor yerim.. Fakat gel gör ki, istediğim hiç bir şeyi yapamıyor, yabancılaşıyorum.. İletişim fakültesine bu yıl son bir kez daha başvuruyorum. Eğer bu yıl da olmazsa, düşüncelerimi kendi çabalarımla gerçekleştireceğim ve asla bir üniversite ile paylaşmayacağım (kendi üniversitem dahil) Tüm sektörlerde olduğu gibi üniversite araştırma görevlisi alma işlemininde tanıdık-yakın ve mülakat değerlendirmelerine tanık olduğumdan, tüm bunlardan da vazgeçiş var bende.. Sanırım üniversite haricinde bir yol çizme zamanım geldi kendime. Yine koskoca bir vazgeçiş söz konusu sayın okuyucu. Hayır 21 yıldır okudum da ne oluyor? ilkokul terk insan daha bilgiliymiş gibi karşımda laf sıralıyor hakkında tonlarca yazı yazabileceğim konular hakkında.. Neden mi? Çünkü onun tanıdığı birileri var ve o tanıdıkları onu öyle yerlere getirmiş, önüne öyle fırsatlar sunmuş ki, her şeyi çok biliyormuş hissine kapılmış.. Tamam diyorum, ben vazgeçtim.. Tüm hepsi sizin olsun.. Benim amacım öğretmek.. Ben bu dünyaya insanlara bir şeyler öğretmek için geldim.. Üniversitede olmasa da, sokakta öğreteceğim, yolda öğreteceğim, komşuma öğreteceğim ama öğreteceğim.. Ve buna o çok bilmiş ama hiç bilmeyen kıt zekanla asla anlam veremeyeceksin. Çünkü param olmayacak, beni kimse tanımayacak, yaptıklarım kimsenin umrunda olmayacak. Ama ben mi? Ben huzurlu olacağım.

12 Haziran 2017

Hayal kırıklığı

bugünlerde o kadar isteklerim dışında oluyor ki her şey.. hayal kırıklıklarından kurtulamıyorum. başvurduğum her şeyde bir ters tepme söz konusu. vardır bunda da bir hayır. olmalı.

3 Haziran 2017

Araştırma Görevlisi Sorunsalı


Her üniversite gencinin en az bir kez "şurada akademisyen olsam" diye aklından geçiyordur mutlaka. Dışarıdan bakıldığında etliye sütlüye karışılmayan, sabah 9 akşam 5 memur hayatı gibi olan, fakat okulun sosyal olanaklarına erişim sağlanan ve en önemlisi "hocam hocam" diye ardından gezilen kişilerdir akademisyenler. Fakat işin iç yüzü öyle midir? Bir eli yağda diğer eli balda mıdır bu akademisyenlerin gelin bir bakalım.

Özel üniversitelerde her işe koşturulan araştırma görevlilerinin, devlet üniversitelerinde daha az işe koştururlar. Ama bu demek değildir ki özel de 5 işe bakıyorlar devlette 1. 5 e 4'tür bu oran. Bu yüzden devlet veya özel üniversite diye ayırmayacağım. İkisine bir konuşacağım.

Eğitim sistemimizin en kötü özelliği olan "değişim" akademisyenlikte de başa beladır. Her an ne olacağı hiç belli olmaz. Özellikle de araştırma görevlisi iseniz, öyp ile atanmışsanız veya sözleşmeli personelseniz, her an bir kanun çıkabilir ve başınıza yeni işler açılabilir. Mesela geçenlerde öyp'lilere yükseklisansı 3 yıl içinde bitirme şartı koştular. 3 yıl içinde bitirmemiş olan ve fazladan özellikle ders bırakan insanların ilişiği kesildi çat diye. Bazı kararlar geçmişe yönelikte çıkabiliyor çünkü. Bu da demek oluyor ki yüksek lisansınızı 2 yılda, doktoranızı 4 yılda bitirmek zorundasınız. Yoksa her an bir şey çıkıp, sizi mesleğinizden alabilir. Ha, diyeceksiniz ki adamın işi bu, okusun. Fakat okuyabiliyor mu? Hayır!

Araştırma görevlilerine en angarya işler yüklenir. Öğrenci işlerini bile araştırma görevliler yapar. Örnek veriyorum: dgs ile gelen öğrencinin ders sayma işlemi, yatay geçişler , staj dosyaları vs.. Prof unvanına sahip hocalar derse girmez, yerine araştırma görevlisini gönderir ya da girdiği dersin sınavını yapmanızı isteyebilir. Siz derste ne anlattığını bilmek için, tüm derslere girmek durumunda kalabilirsiniz. Kendinize ait bir dersiniz olmaz fakat hocalarınızın derslerine katılırsınız. Dersin hocasına gitmeden önce, sizin yanınıza gelir öğrenci sorunu varsa. Çünkü bir profesörün kapısı çalınmaz öyle çat diye.

Ha bir de yüksek lisans veya doktora yapıyorsanız 8 veya 9 dersten de sorumlusunuzdur. Bu derslere de üniversitedeki gibi gireyim, çalışıp geçeyim diyemezsiniz. Çünkü doktoradır bu, daha çok çalışmanız, ortaya yeni şeyler koymanız gerekir. Bir de kendi çalışmanız vardır ki ona zaman kalmaz gün içinde. Çünkü okulda olmanız zorunludur, bazı üniversiteler girişlerde ve çıkışlarda kart basmanızı ve okulda kalmanızı ister. Kütüphaneye ulaşmanız veya bir araştırma için başka üniversiteden başka bir hocayla görüşmeniz kaçak göçek olmak zorundadır veya hafta sonlarını buna ayırmalısınızdır.

Araştırma ve geliştirmenin olmamasının en büyük sebebi, eğitim sistemindeki boşluklardır. Yani görev dağılımın tam yerine oturmamış olmasıdır. Aldığınız para ise, kendi mesleğinizi (atıyorum grafikerlik veya bilgisayar mühendisliği) yaptığınızda alacağınız paranın yarısı kadardır. Böyle bir cümle etmek istediğinizde "üniversite de kalmasaydın, piyasaya çıksaydın" tarzında cümleler duyarsınız. Akadamisyenlik her an atılacağım, sözleşmem yenilenecek mi acaba korkuları içinde geçen, size ait olmayan bir sürü işi yaptığınız, kendi çalışmanıza zaman ayıramadığınız, hiç bir şey yapmıyormuş hissine çoğunlukla kapıldığınız bir meslek halini almıştır maalesef. Fakat gelin görün ki benim ideal mesleğimdir aynı zamanda. Okul sıralarını, kitap kokularını, çocukların parlayan gözlerine bir şeyler anlatmayı, öğretmeyi ve aynı zamanda öğrenmeyi, karmaşayı, yarın ne olacağımız korkusunu çok seviyorum. Bu yüzden akademisyenlik biraz da kalpten gelen bir meslek. Yapmak isteyenler şu yukarıdakileri okuyup, ona göre karar versinler :)

30 Mayıs 2017

Yazıyorum o halde..

Çok değerli kafka dostum ya çok mutluysanız, ya da çok mutsuzsanız yazarsınız demişti. aynı gün doğduğumuz için mi (3temmuz) bilmiyorum ama hep yakın hissederim kendimi ona. Hep o cümlesine de sonsuz kalbimle inanırım. burada ne zaman bulunsam ya çok mutluyum ya da çok mutsuz.

Şu an mutsuzum.


26 Mayıs 2017

Bunu yazasım var diye yazdım

Dün online oyunda oynarken Amerika'lı bir adam, düşmanla karşı karşıya iken, suratına el bombası attı. Tabi karşı taraftaki adam bunu öldürdü, sonra bomba patladı kendisi öldü. Ben de adamı öldürmek yerine suratına bomba atan adama "akjdlksajdklaj" şeklinde güldüm. Adam "askjdalkdjalksjdk ? " yazdı bana. Dünyanın her yerinde bunun random gülme olduğunu sanıyordum, değilmiş. Onlar sadece "hehe" diye gülüyorlarmış. bizde çeşitli versiyonları var diye muhabbete girecektim ki vazgeçtim. Çünkü Türk olmak harika gülüşleri gerektirir.

Fakat şu günlerde ilgimi çeken bir olay var. "Pembe Metrobüs". Olay oldu, şaşırdım.. Tüm kadınların bundan mutlu olacağını sanmıştım. Hatta bu fikri ortaya atan ilk insanlardan birisi ben bile olabilirdim. O derece savunuyordum bunu. Metrobüse binenler bilir, boş olduğu saatler gün içinde 2 saati geçmez. Yani günün hangi dakikalarına denk geliyor bilmiyorum ama ben boş bir metrobüsle karşılaştığımda sokağa çıkma yasağı mı var diye düşünüyorum. Öyle boş dediysem, ayakta rahatlıkla yer bulabileceğim boşluktan bahsediyorum. Oturabileceğiniz boşluktan değil.. Neyse, malumunuz kalabalıkta dip dibe gidiyorsunuz. Erkekli kadınlı ite kaka.. Diyorlar ki otobuslerde taciz olmasın, erkekleri eğitelim. Valla eğitimli erkeklerle karşılaşıyorum. Adamcağız değmemek için ayaklarını kafasında taşıyacak, o derece ezilip büzülüyor. Kadınlar da adamlara değmemek için demirlere veya başka kadınlara yapışıyor. Yapılan bir araştırmaya göre kadınlar otobuse bindiklerinde erkeğin yanına oturma olasılıkları %5 iken, kadının yanına oturma olasılıkları %95 lere kadar ilerliyor. Kadınlar olarak hem erkeğin yanı, hem de kadının yanı boşsa kadının yanını tercih ediyoruz. Peki pembe metrobüs neden bu kadar rahatsız ediyor?

Açıkçası bu olayda erkekler rahatsız olur sanmıştım. Lacivert metrobüs isterdim ben olsaydım. Çünkü onlara ikinci sınıf insan muamelesi var şu an. Kadınlar ayrıcalıklı hem pembe metrobuse biniyorlar, hem de diğerine. Ama erkekler? Onlar bomboş da olsa binemezler pembeye.

Kadınların en büyük sıkıntısı pembeye binmezlerse taciz istiyorum imajı vermek.. Yahu böyle saçma bir düşünceyi özellikle üç saat düşünsem yine bulamazdım sanırım. Metrobüs bu ayol. İstediğine bin. Aile yeri var dedikleri restaurant ta özellikle kadınları üst kattaki aile bölümüne gönderseler bile, alt kaltta oturmaya benzer bu. Fark etmez yani. Melekler kahvesinde vardı öyle bir uygulama hiç unutmam. damsız girilmeyen alt kat vardı. Kadınlar girerdi, erkekler tek giremezlerdi. Fakat ben hep üst kata otururdum. Önemli değildi benim için çünkü. Metrobus te öyle bir şey. Abartılacak bir şey yok. Kadınlara yapılan bir ayrıcalık bu. Çünkü biz özeliz. Çünkü biz güzeliz :)

17 Mayıs 2017

Günlük- 9


Benim kadar unutkan var mıdır aranızda bilmiyorum ama her şeyi unutuyorum. Misal bugün evlilik yıldönümüm olduğunu haftanın başında hatırlayıp "çarşamba bişeyler yaparım" demiştim. hani sürpriz falan yapıcaktım. normal kızlar gibi erkekten beklemem sürpriz ben. çünkü a kişisinde sürpriz kavramı yoktur. insan elindekini bilince buna göre hayal kurmuyor sanırım.:) fakat gel gör ki ben de umursamadım ve unuttum sürpriz yapmayı. aslında aklımda bir kaç bir şey vardı. hepsi uçup gittiler. hiç bir şey yapmadım. kendimi 10 yıllık evli gibi hissediyorum. hani belli bir noktadan sonra aman be of derler ya, öyle bir şey oldu. sanki evde ilkokul çağında çocuklar var, bir sürü dert varken "benim bugün özel günüm" ağlaklığına giremiyor gibiyim. sanırım benim için tek özel gün var doğum günüm. ikincisi de ölüm günüm olur heralde ama ben anlamam yüksek ihtimalle.

doğum günleri gerçekten çok özeller. düşünsene dünya denen yere adım atmışsın. dönüşün yok, burdasın artık. bir şekilde yaşıyorsun, devam ediyorsun.

bunun haricinde bugün istiklal'e de gittim. o kadar da korkulacak bir durum yokmuş. gayet çalışmalar devam ediyor. tabi ben cihangir e geçmek için istiklalin arka sokaklarını kullandım ki, oraları inanılmaz özlediğimi fark ettim. nedense taksimi başka seviyorum. ama burada yaşar mısın desen, asla yaşamam. gider görür dönerim. benim hayalimdeki ev müstakil bahçeli ve dağ başında bir ev. her şeyden ve herkesten uzak. denize yakın bir yer. böyle evde birini mutfağa çağırdığında avazın çıktığı kadar "mutfağa gelseneee" demeyi istiyorum. aman birisi duyacak kaygısı yaşamadan bağıra çağıra şarkı söylemek ne güzel olur. ya da müziğin sesini sonuna kadar açıp kimseyi rahatsız etmemek. ya da arabayı park ettiğinde yanındaki ayı kapıyı açarken dikkat etmeyip kapının ağzına etmeyeceğini bilmek. evet bu başımıza geldi çünkü. sağlı sollu iki kapının da ağzına edilmiş son 3 ayda. insanlarımız mı öküzleşti, yoksa içlerinde merhamet mi kalmadı bilmiyorum ama araba mahvoldu. 

eğer bu yazıyı okuyor ve arabaya binerken yanınızdaki arabanın kapısına çarpmamak için çaba harcamadan küt diye kapıyı açıp diğer arabanın canına okuyorsanız, ve o araba benim, babamın, eşimin dostumumsa hakkımı helal etmiyorum. sizler de etmeyin! bunu sosyal sorumluluk projesi falan yapalım. 

bugünlük bu kadar. sizlere müzik falan hediye etmek isterdim ama ruh halimi tanımlayacak bir müzik gelmedi aklıma şu an. siz de varsa alırım bir dal :)

12 Mayıs 2017

Ivır Zıvır 64


Anne ben büyünce evlenicem.

Komşunun kızı bu cümleyi kuruyormuş durmadan. Küçüklüğümü hatırladım da ben de hep öyle derdim. Büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında "evlenicem ben" derdim. Herkes aaa ayıp falan derdi. Ayıplayanların hepsi evli kadınlardı. Bu yüzden söylediklerini pek dikkate almazdım. En çok da halam "evlenmem" diyenden korkun, ağzında olan evlenmez derdi. Sanırım haklıydı da.. Evlilik ile alakalı ciddi bir durum olunca kaçacak delik arardım. Çocukluk planlarıma göre 19 bilemedin 20 yaşımda evlenecektim. 25 yaşıma geldiğimde artık o hayallerin eseri bile yoktu. Sonuç: 27 yaşımda evlendim. Evdeki hesap çarşıya kesinlikle uymadı :)

Anne ben okumucam, göndermeyin beni okula.

Her iki günde bir bu cümleyi kurardım. Okuldan nefret ederdim ben ilk okuldayken. Sonra ortaokulda da nefret ettim. Ortaokulda kendime yeni uğraş alanları buldum (spor, dans vs) o zaman biraz sever gibi oldum. Fakat liseye geldiğimde beni okulda zorla tutuyor gibilerdi. O zamanlar "baba beni okula gönder" kampanyası vardı. Babama "baba beni okuldan al" diye ağlardım. Beni zorlamazlardı. Devlet bana 20 gün devamsızlık hakkı vermişti 19,5 günü kullanmama ses etmezlerdi. Halam yine gelip en çok bundan korkun, en çok bu okuyacak derdi. Çoğunlukla ağlayarak okula gider, eve koşarak gelirdim. Okuldan kaçacağım zaman da eve koşardım. Sonuç: 3 üniversite diplomam, çeşitli eğitimlerim var ve yaklaşık 21 yıldır okuldayım. Yine çocukluk hayalleri gerçekleşmedi Allah'tan:)

Annee kapıyı açç.

Şimdiki nesil gibi bilgisayar başında değildim ben. Çocukluğum sokakta geçti. Çıkmaz bir sokakta oturuyorduk. O zamanlar kim zengin, kim fakir bilmezdik, çünkü siteler yoktu şimdiki gibi. Aramıza çitler çekilmemişti hayvanlar gibi. Üst komşumuzun şoförü vardı, daha üst komşumuz kirasını ödeyemezdi. Fakat bir o kadar güzeldi o günler.. Sokakta oyun oynarken aniden çişin gelirse eğer "Anneee kapıyı aç" diye avazın çıktığı kadar bağırırdın. Az önce bir çocuk annesine bağırdı. Hemen içimden dedim çişi geldi heralde :) O yollardan biz de geçtik ne de olsa.

Anneler günü kutlu olsun.

E bunca anne dedikten sonra günlerini kutlamanın zamanı geldi de geçiyor bile. Anneler baş taçlarımız. Kaç yaşında olursak olalım her zaman muhtaç olduğumuz insanlar kendilerini. Allah başınızdan eksik etmesin, sizleri de yavrularınıza bağışlasın.

Artık bir şey yapmam lazım.

Bugünlerde bir yerlerden başlamam gerektiğine inanıyorum. Fakat nereden nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Umarım Allah bana bir yol açar ne diyelim.

İstiklal çok kötü olmuş.

İstiklal caddesi bundan 7 yıl önce de kötüydü anacım. Ben o zamanlar beyaz masa da stajdaydım. Durmadan şikayet alıyorduk o yollar hakkında. Bir gün yürüyeyim dedim. Yolda 4 kez ayağım takıldı, düşme tehlikesi geçirdim. Bi profosor aramıştı hiç unutmuyorum: en çok turist çeken bölgemizin yerlerine bakın lütfen, bir şeyler yapın demişti. Olayın takipçisi olmak istedim, çünkü parkelerin bir çoğu kalkmış, bazı yerleri bozulmuştu. Hemen yanımdaki arkadaşlardan bilgi almaya çalıştım. Çok büyük bir proje olduğunu ve gündemlerinde olduğunu söylediler. Fakat esnaf yapılacak çalışma yüzünden karşı çıkıyordu. Buna çok şaşırmıştım. Bölüm bölüm yapsanız olmaz mı demiştim. O zaman yama gibi olur ve yıllardır bakımsız orası dediler. Alt yapı çalışmaları da olduğu için oldukça zorlu bir süreç denmişti. Şu an o sürecin içindeyiz. Umarım çok daha güzel olur. Son bir yıldır hiç gitmediğim için ne durumda şu an bilmiyorum:)

Bazı şarkılar çok güzeller.

Az önce yıllar önce dinlediğim şarkıyı dinledim tekrardan. Son olarak onu ekliyorum ve huzurlarınızdan ayrılıyorum :) Bir başka ıvır zıvır da görüşmek dileğiyle :)


11 Mayıs 2017

Sürat Kargo'nun Kargoyu Getirememesi


İnternetten alış-veriş yapmayı çok seviyorum. O kadar çok alış veriş yapıyorum ki, kargo şirketlerinin her birinin elemanı ile tanışık olduk nerdeyse. Mutlaka birisi bir gün kapımı çalmak zorunda kalıyor. Hatta bazen a kişisinin adına alış veriş yapıyorum, gelen kurye elemanı kapıyı ben açtığımda (genelde a kişisi açar) " a abi nasıl,nerelerde" falan diyor.

Fakat gelin görün ki en son yaptığım alış veriş neticesinde Sürat Kargo sayesinde illalah etme derecesine geldim. Olayı anlatıyorum..

Kardeşime doğum günü hediyesi olsun diye bir kalem almaya karar verdim. İstediği kalem sadece n11'de vardı. En son yaşadığım n11 rezaletinden sonra oradan alışveriş yapmayacağım desem de, fiyatın makullüğü sebebi ile aldım.( ürün bu ) Ayın 4'ünde siparişi verdim. Ayın 5'inde kargom Sadabad şubesine çıkmak üzere yola çıktığını öğrendim mesaj ile. Ertesi gün yani ayın 6'sında kargonun şubeye ulaştığını ve dağıtıma çıkacağını gördüm. Kargo takip numarasından takip ettiğimde dağıtıma çıktığını gördüm. Fakat cumartesi olduğu için, dağıtılmayacağını düşündüğümden Pazartesi yani ayın 8'inde dağıtılır dedim. Pazartesi günü bekledim, gelen olmadı. Salı bekledim, gelen olmadı. Çarşamba aradım (ki ayın 10'u bu arada) kargo yetkilisi bana bir saniye bakayım dedi ve telefonu beklemeye almadı. Konuşmalarına şahit olmak zorunda kaldım "O kargoyu vermiştim size götürmediniz mi" dedi, içerden bir adam "yoo" dedi. Sonra telefona geldi ve "bugün size iletilecek kargonuz" dedi.

Güvendim, fakat güvenmekle büyük bir hata yaptığımı fark ettim. 3 gündür evde beklediğim yetmiyormuş gibi yine gelmedi. Bugün ayın 11'i ve kargom hala gelmedi. Bugün aradığımda elemanların yeni olduğunu, işleri yetiştiremediklerini ve çok yoğun olduklarını söyledi. Bugün mutlaka getireceklerini söyledi..

Bugün de gelmezse ne yapacağım bilmiyorum. Fakat burada eğer kargo ile iş yapan birileri okuyorsa beni, sürat kargo gibi işinin ehli olmayan, amatörce işler yapan şirketlere kargo verirken tekrar düşünmelerini rica edeceğim. Böyle saçma iş olmaz. Gelecek olan bir kalem ve doğum günü geçti kardeşimin. Hala gelecekte ben de gidip çocuğa hediyesini vereceğim. İptal etmek istemiyorum çünkü yine bir bekleme süresi olacak yeni kalemin gelmesi için..

Diyeceğim o ki, hediyelerinizi son dakikaya saklamayın, kargo ile iş yaparken şirketinizi düzgün seçin.

Günlük-8


Yaptıklarınızdan değil de yapmadıklarınızdan pişman olursunuz derler hep. Durup düşünürüm arada bu cümleyi. Yapmadığım şeyler aklıma gelir, iyi ki de yapmamışım derim. Eğer iyi kisini göremiyorsam bunda vardır bir hayır derim. Hayır olayına o kadar inanırım ki..

Bir de en büyük kusurumun insanları kınamak olduğunu söylemiştim değil mi? Evet öyle. İnsanları durmadan kınıyorum ve kınadığım başıma geliyor durmadan. Spora gittiğim dönem kadının birisinin cildinde bulunan lekelere bakıp "yahu neden bir doktora gidip çaresini bulmuyor" demiştim içimden. Aradan biraz zaman geçti, güneş alerjim çıktı ve güneşe çıktığım an krem kullanmadıysam leke çıkmaya başladı. Uzunca bir süre lekelerle uğraştım. Sebebi ise gerizekalı bir cildiyecinin yanlış ilaç vermesi oldu. Bu cildiyecileri bir türlü anlayamıyorum. Hem o kadar puan kazanıp en yüksek bölümü kazanıyorsun, hemde bir lekeyi geçirecek ilaç yazamıyorsun. Hani benim sorunum öyle çok farklı bir sorun da değil. Güneş lekesi.. Eminim her 10 kişiden 2 si bu yüzden geliyordur zaten.

Doktorluk gerçekten zor bir meslek. Özellikle bu işi yapacak olanlar isteyerek yapmalı. Mesela A kişisinin ameliyatını yapan doktor, doktor gibi doktor. Bu işi severek yaptığı o kadar belli ki.. Hakkında ayrıca yazı yazacağım. Fakat öğrendiğim en mühim şey, işini severek yapmak..

Aslında ne yaparsanız yapın, severek yapın. Öğretmenlikte öyle mesela. Zorla size bir şeyleri öğretmenizi sağlayamayız. Eğer bu işi sevmiyorsanız, yapmayın! Parası iyi değil, uğraşları bitmiyor.. Yapmayın bu mesleği yapamıyorsanız.

Mesleklere de saydırdığıma göre şimdi de cahil insanlara saydırayım. Daha cümle kurmayı bilmiyor, bu insanlara yazı yazdırıyorlar bir de.. İnsanlar bunları moda ikonası diye takip ediyor. Moda ikonası olacak insan gerek kişiliği, gerekse içsel gelişimi ile kendini geliştirmiş insan olmalı. parası var diye en pahalı yerlerden giyinen, en bilindik terzilerden elbise diktiren insanlar moda ikonası olmamalı. Moda gibi iğrenç bir şeyi, daha da iğrençleştirmemeli.. Hele o renk uyumsuzluğu, saçma sapan kıyafetler.. Of.

Onlara da saydırdığıma göre artık gidebilirim. Bu günlerde ayı gibi yiyiyor, hiç doymuyorum. Birinizin nazarı değse de, şu yeme olayıma bir son versek. Nefret ediyorum amele gibi yiyip, amele gibi çalışmadığım için yediklerimin kilo olarak dönmesinden!

8 Mayıs 2017

Günlük - 7

Merhaba sayın okuyucularım. Biliyorum oldukça ara verdim yazmaya. Hastaneler koşturmacalar falan derken, a kişisi ameliyatı atlattı çok şükür. Fakat herkesin söylediği gibi önemli olan ameliyat sonrası.. Şimdilerde o sıkıntılarla uğraşıyoruz ve dua bekliyoruz.

Bunun haricinde mühim bir şey yok. Yaklaşık bir haftadır evden sadece markete çıkıyorum ve inanılmaz hoşuma gidiyor bu durum. Evimi özlemişim resmen. Tatil gibi bir şey aynı zamanda benim için.. Fakat Allah güzel tatiller nasip etsin hepimize yine de.

Evde bulunduğum süre zarfında bitirmek istediğim filmler, oynamak istediğim oyunlar ve dikmek istediğim elbiseler etrafımda dönerken, yine hiç birini yapamadığımın farkına varıyorum. Elbise dikmeyi çok istiyorum fakat bir türlü yapamıyorum. Keşke dikiş dersi alabilsem.. Annem zamanında demişti de umursamamıştım. Bak lazım oldu işte!

7 Mayıs 2017

Typewriter Sounds Kullanımı

Merhaba sayın okuyucu. Sizlere çok severek kullandığım bir Chrome eklentisinden bahsedeceğim. Eğer sizler de tarayıcı olarak chrome kullanıyorsanız ve benim gibi daktilo seslerine hasta iseniz, dediklerimi yaptıktan sonra çok memnun kalacaksınız :)


Şimdi sizlere linki veriyorum: Typewriter Sounds bu linkte uzantı mevcut. Buradan chrome'a yükle dedikten sonra yükleniyor. Ve chrome 'de şöyle bir ikon yer alıyor:

Bu ikona tıklayıp kapatabilir veya chrome'da sağ tarafta bulunan üç noktaya tıklayarak diğer araçlar>uzantılar bölümünden tamamen kaldırabilirsiniz..

Artık sizin klavyenizin de daktilo sesleri mevcut. Yazdıkça yazasım geliyor. Yalnız blogspot kontrol panalinde yazı yazarken, oluştur kısmı değil de HTML kısmında yazı yazarken sesleri duyabiliyorsunuz. Bu yüzden burada yazarken HTML ile yazmanız daha uygundur. Bir sorununuz olursa bana her şekilde ulaşabilirsiniz. Kullanan veya kullanacak olan varsa yorum olarak yazarsa çok sevinirim. Kendinize iyi bakın :)

4 Mayıs 2017

Ivır Zıvır 63


Bugün sizlere bazı kelimeleri ve durumların benim için anlamlarını anlatacağım. :)

Grip olmak: 
Bulaşıcıdır. Evde birisi olmaya görsün. Herkes aynı anda olup da bir kerede aradan çıkmaz bu melet hastalık. Herkesi tek tek gezer ve günlerce hastalık koridorlarda gezer durur. Gerçekten can sıkıcıdır. Sizi tüm sosyal hayattan izole eder.

Hatırlayamamak:
Size söylenen veya yapmanız gereken konuları unutmak. Unuttuktan sonra geri bildirim vermeniz gereken o an hatırlama durumu. Karşılıklı hayal kırıklıkları ile sona erer.

Küçükken babanın iş yerine gitmek:
Yapılan en harika şeydir. Paranın suyu nereden geliyor, değirmen nerede dönüyor bilirsiniz. İstediğini yiyip içmektir. Baş köşeye geçip insanlara emirler yağdırmaktır, el üstünde tutulmaktır.

Lakap:
Kullanılmasından hoşlanmam. Yapmayın şöyle şeyler, öğrenciler hakkımda ne diyor, beni ne olarak lakaplandırdılar merak ediyorum doğrusu.

Meşhur:
Geçen derste çocuğun biri "hocam size imza vereyim mi" deyip bir kağıdı imzalamaya başladı. "Neden ki, sen kimsin" dedim. "bilmem ne dizisinde oyuncuyum hocam, izlemiyo musunuz" dedi. "Dizi seyretmiyorum ben" dedim. "Televizyonda mı seyretmiyorsunuz" diye aşağıladı. "Hayır televizyonum da yok" dediğimde tüm sınıf gülüp "seni tanımıyor hoca işte rezil oldun askjdalkdj"dediler.

Hastane:
Allah başımızdan eksik etmesin, düşürmesin de.. Doktorlara sabırlar da versin.. Zor meslek, zor yer.

Küfreden Kadın:
Samimiyetsizlik abidesidir. Ağzına hiç yakışmaz ama bazı güruhların hoşuna da gider hani. Ne diyelim.

Çay+simit+peynir:
Ayrılmaz üçlü. Çorlulu Ali paşa medresesinde çok iyi gider. O nargile dumanı eşliğinde kızartılmış simit ve karper peynir..





27 Nisan 2017

Araba Alma Tamirci Al!


Sanırım günümüzün en büyük sorunlarından bir tanesi arabalar. Mübareklerin derdi bitmiyor. Benzinlerini doldursanız, bir yerleri bozuluyor. Kaza yapmasanız bile biri gelip size çarpıyor. Park halinizdeki aracınızın tamponuna sürtüyor. Hiç bir şey olmasa silecekleriniz bozuluyor, farları patlıyor, fren balatası bitiyor, yağının tazelenmesi gerekiyor.

Benim babam araba tamircisi. Motor ustası. Çocukluğumdan beri dükkanına gitmeye aşığım. Çocukluğumdan beri olmak istediğim yegane meslek araba tamirciliği. Çocukluğumun en güzel günleri babamın iş yerinde geçmiştir diyebilirim. Babam bildim bileli işe giderken uçarak gider. "Bugün tekrar doğsam yine araba tamircisi olurum, yine annenizle evlenirim" der hep. Keşkesi yoktur hayatta. Bu yüzden olsa gerek hep araba tamircisi olmak isterdim. Babam bu işi bu kadar seviyorsa, mutlaka vardır bir çekiciliği derdim..

Babam tulum giyiyor diye çok özenirdim, annem de bana kırmızı bir tulum almıştı. Babam önümde elleri cebinde giderken, arkasında tulumumla aynı adımları atmaya çalışır, üst ceplerine babam gibi ellerimi sokar, o koca adımları yakalamaya çalışırdım. Hep arkasında yürürdüm aynı hareketleri yapabilmek için.. Bir araba gelir, babam önce gelen kişiyle tokalaşıp hoşgeldin dedikten sonra hemen eline bir bez alır, kaputu açar ve tüm parçaların üstünün tozunu alırdı. Toz alırken motorun sesini dinler " bunun sorunu şu" derdi. Ya da arabayı o kocaman makine ile havaya kaldırır, altından tekerleğe ince uzun bir çubukla bakardı. Doktorların endoskopi makinesi tarzında bir şeydi o çubuk. Babam bir şey görmez ama oradan gelen sesle sorunu çözerdi. Onu o halde görünce hep o kadar bilmek istedim. Üç üniversite okudum ve hala okuyorum ama bir şey olduğunda hala babam kadar bilgili olmadığımın farkına varıyorum.

Araba alma tamirci al cümlesi ise babamın dükkanının bir köşesinde hep asılıdır. Tamircinin kötüsü yapılan kötü evlilik gibidir çünkü. Sizin ayaklarınızı asla yerden kesmez. Babamın dükkanında geçirdiğim günlerde en büyük zevklerimden bir tanesi ise, başka bir dükkana gidip "ben Z. ustanın kızıyım" demektir. Bir büfesi vardır köşe başında, oraya gider "Z usta'nın hesabına yazın lütfen" deyip çeker gider ve sonra eve geldiğimde anneme "anne hep babamın ordan alış veriş yapalım, çünkü hiç para harcamıyoruz" demektir o günler.

Geçenlerde arabamızda bir sorun oldu. Normalde "aman ne yapacağız" diye aranacağıma, hemen babama gittik. Babam yine çocukluğumdaki gibi açtı kaputu "bu kaputun içi neden bu kadar pis" diye kızdı :) Aranızda kaputun içini açıp yıkayan veya silen var mı gerçekten :) "Arabanın içi pimpis, dışı kuş bokundan görünmüyo, bir de kaputu açıp içini mi silcektik" dedim hemen. Babam sorunu dinlemeden koyuldu yine silmeye tüm motor parçalarını. Sonra da hemen halletti sağ olsun.

Çocukluğum aklıma geldi. Hemen büfeye gitmek istedim. Babama döndüm, "kendimi tanıtıyım mı" dedim. O kadar tatlı güldü ki, "tanıt ama şimdi büyüdün tanımazlar ki seni:) ama Z ustanın kızıyım" de dedi. Büyüdüğümden olacak , demedim :) diyemedim. Ama o sokakları özlediğimi fark ettim. Yine tamirhaneye döndüm, ve yine "ya baba ben araba tamircisi olmak istiyorum" dedim. babam "deet" dedi gülerek. Hala çocuk sanıyor beni. Babamın yanındaki usta "ne benim oğullarda var, ne de ustanın oğullarında sendeki bu heves" dedi. "Keşke erkek olsaymışsın, artık tamirci kalmadı memlekette" Aslında burada iş var dedim. Bir kere insan el işiyle uğraşınca stresi atıyor. O parçaları çıkarıp, tekrar birleştirmek.. Bir araba vardı orada tüm motoru sökmüşler. Düşünsene koskoca motor.. Motor demişken, abim de makine mühendisi oldu, şu an uçak parçaları falan yapıyor. Ama hala mekanik bir sıkıntı olduğunda açıp babamı arıyorum. Abimin eline alıp yapamadığı şeyleri babam yapıyor. Baba olmak bunu gerektiriyor ha? :) Bir de mühendisin eline yakışmıyor o tornavida. Ama benimkine yakışıyor. Neden kadınlar tamirci olamıyor ha? Geçenlerde 3 kapılı dolap sipariş ettim, evde oturdum bir gün boyunca yaptım. O kadar zevkliydi ki, anlatamam. Babam gelince elinden tutup odaya götürdüm, inanmadı. Bunu sen yapamazsın dedi. Ama yaptım dedim. O kadar gurur duydu ki.. Bak beni okul köşelerinde harcıyorsun, ben tamirci olmalıyım diyorum. Anlatamıyorum. Mühendis olsaydın diyor ama mühendis de olmak istemiyorum ki.. Ben masa başında çizim yapmak istemiyorum :)

Şaka bir yana, tekrar bu dünyaya gelsem, tekrar okuduğum bölümleri okur, yaptığım seçimleri aynen seçerdim. Yanı sıra, bu günden sonra tamirci de olmak isterdim. Çünkü harika bir meslek benim gözümde. Belki babam harika bir tamirci olduğu içindir.

Ha bu arada, bu bir reklam yazısı değildir. Benim arabama bile zorla bakar babam. Maalesef arkadaş-akraba işleri falan yapmaz :) Prensip işiymiş. Şimdi freelance çalışırken anladım babamın neden böyle yaptığını. Başka zaman da bu konuyu anlatırım he :)

23 Nisan 2017

Yok

Yazamıyorum dostlar, yazıp yazıp siliyorum. Bana ne oldu böyle bilmiyorum. Aslında çok sinirliyim, aynı zamanda da değilim. İki şehrin hikayesi gibi bir öyle- bir böyleyim. Biri beni durdursun lütfen. Ya da düzeltsin. Tam beş yazı yazıp sildim inanabiliyor musunuz? hiç birini paylaşmaya değer bulamadım. bunu paylaştığıma göre diğerlerinin niteliklerini düşünebiliyor musunuz?

a kişisi çok hasta son günlerde. iki haftadır hastanelerdeyiz. Allah hastaneleri başımızdan eksik etmesin, bir yandan da bizi oralara düşürmesin. Fakat eğer depresyondaysanız, en güzel tedavi olan hastanelere gitmenizi öneririm. Hiç bir şey kalmıyor insanda. Ne duygu ne duygusuzluk.

18 Nisan 2017

Yalan Söylemek


Yalan söylemek: aldatmak, gerçeğe aykırı olan söz söylemek..

"Ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana  her şey isyan etmelidir. Eşya bile. Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır."

demişti Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda Peyami Safa.. Hatta eklemek isterim. Yalana şahit olan yer ve gök dile gelmelidir. "Aldatıyor seni, aslında bu böyle" demelidir. Fırtına çıkmalıdır, gök kararmalıdır, şimşekler çakmalıdır etrafta. Allah bir işaret göndermelidir "bak bu işin aslı böyle" diye.. İç sızıntısının haricinde bir işaret..

Arkadaşımın başına geldi, aldatıldı. Aldatılmanın nasıl bir duygu olduğunu hep birlikte o an tattık. Ne yapacağımızı bilemedik, nasıl akıl vermeliydik? Karşı taraf inatla yalanlıyor, öyle bir şeyin olmadığını söylüyordu. Bir masaya oturdular. Diz dizeydiler. Gözlerinin içine bakarak "ben öyle bir şey yapmadım" dedi. Arkadaşım elindeki telefonu uzattı ve mesajları gösterdi. Mesajları gördükten sonra tekrar göz göze geldiler ve kız ona yan masadan bizim bile duyabileceğimiz şiddette bir tokat attı. O tokat kalbimize vurulan bir kamçı gibiydi. O kadar hiddetlendirmişti ki bizi, kalkıp hırpalamak istedik. Ben arkadaşımı kolundan tuttum, O beni bileğimden. Kalkmadık.. Arkadaşım çılgınca ve sinir harbine karışmış bir halde ağlarken çekip gitti sevdiği adam.. Aslında artık sevdiğine de pek emin değildik.. Eğer bir yalan varsa işin içinde, eriyip gidiyordu yaz sıcağına atılmış buz gibi.. 

Arkadaşı teselli etme sırası gelmiş olsa da, çocuğun peşinden koşup "neden?" diye sormak istedim. Hiç bir mantıklı açıklaması yoktu aldatmanın.. Bir insan bir insanı sevmekten vazgeçebilirdi, başka birini sevmeye başlayabilir ve artık onunla olmak isteyebilirdi. Bunları gelip söylerdi açıkça, herkes yoluna giderdi. Neden yalanlarla örülü, ikili ilişkiler kurmak isterlerdi ki? Akademik makale yazıyormuş gibi konuşmak istedim. Ya da bir polismişim de, sorguya çekiyormuşum gibi. Neden? Neden söylememişti artık O'nu sevmediğini. Çünkü seven insan aldatmazdı, yalan söylemezdi. En azından bize böyle öğretilmişti. Bizde bağlılık yemini vardı asla dille söylenmeyen fakat kalben inandığımız.. Sizde neden böyle değildi? Biz kadınlara mı özeldi tüm bunlar?

Erkeklere tonlarca laf söylediğim bir vakitten sonra başka bir kız arkadaşımın da aldattığını öğrendim. Hemen tüm düşüncelerimden feragat ettim. Oturdum, genelledim.. İnsanoğlu olarak çok bozulmuştuk. Kadın veya erkek olarak değil, hepimiz olarak birbirimizi kandırmaya koşullanmıştık. Bir evi kiralarken, bir araba alırken, bir pantolonu beğenirken, bir meyve seçerken hep yalanı tercih ettik. "Tatlım çok yakışmış." "Ooo güle güle kullan harika!" "Bir tane bile çürük meyve bulamazsın" lar ile yaşadık. Biz en başta kaybettik.. Şimdi kime, neyi, neden soruyorum diye düşünüyorum..

Yalan söylemek, güvenmemek en büyük sorunumuz bu günlerde.. Güvenmiyoruz kapıdaki komşumuza, yanımızdaki adam/kadına, anamıza-babamıza. Bu devirde baban olsa güvenmeyeceksin cümleleriyle büyüdük çünkü. Ben güvenmiyorum bunca yalanı gördükten sonra kimseye. 

15 Nisan 2017

Benim Babam Bir Kahraman


Uzun zaman olmuş (10 gün). Şuraya bir selam bile vermeyi unutmuşum. Blog yazılarınızı okuyup okuyup kaçmışım. Arada içime kapanmam gerekiyor ya, heh işte o günlerdeymişim aslında.Her zaman olduğu gibi yine "babam" kaldırdı beni bu yorgunluktan.

Sizleri bilmem ama benim kahramanım babam. Yani ne kadar iyi ve güzel şey varsa o yapmıştır. Her cümlesi hayata dair ders niteliği taşır. Çocukken anlayabileceğim dil de konuşurdu, şimdi de anlayabileceğim dil e ulaştı. Çocukken de her dediğini yaptım,şimdi de.. Üç günde bir "yaz kızım" derdi bana hakim edasıyla. Yolda gördüğü olayları anlatır, yazmamı isterdi. Galiba en çok yazmamın sebebi O'ydu. Şimdi ayrı yerlerde olduğumuzdan olacak ki "yaz kızım" diyen yok bana. Fakat yazmamı sağlayan biri var "babam"

Benim babam bir kahraman!

Bugüne kadar benim kahramanımdı. Artık başka birinin daha kahramanı. Geçen gün Mecidiyeköy'de yürürken bir binanın en üst katında dumanların yükseldiğini, bir çocuğun da camın kenarından sarktığını görmüş. Hemen binaya çıkmış. Bakmış insanlar kapıya yığılmış, kapıyı kırmaya çalışıyorlar. Bir tanesi babama dönmüş ve "lütfen gelmeyin, kalabalık yapmaya gerek yok" demiş. Babam bakmış, birisi çekiçle açmaya çalışıyor, diğeri de tekme*tokat. Adam öyle tekmeler atıyormuş ki , babama göre ayağı zedelenmiş olabilirmiş. Babam bakmış böyle olmayacak, alt kata koşmuş. Adama üst katta yangın çıktığını, büyükçe ve sağlamca bir şey olup olmadığını sormuş. Adam da yangın tüpünü getirmiş. Tam babam arkasını döndüğü sırada adam "bir tane de boş büyük var" demiş. Babam hemen almış eline. Üst kata çıkmış. % tüp darbesiyle çelik kapıyı açmışlar çok şükür. O kadar çok duman çıkmış ki evden.. Allah'tan çocuk akıllı bir çocukmuş, cama çıkmış. Hemen alıp çıkmışlar.. Babam bakmış çocuk hüngür hüngür ağlıyor. Korkma falan derken çocuk kedisinin içerde kaldığını söylemiş. Babamlar da hemen gelen itfaiyeye söylemişler. Galiba kedi dumandan bayılmış. Patates kızartırken alev almış, yanmış ev..

Babam bu olayı telefonda anlattığında o kadar mutlu oldum ki.. Kahraman olma isteğim ve bir yerlerde bir şey oluyorsa oraya mutlaka atılma isteğimin babamdan olduğuna emin de oldum. Annem umursamaz yürür giderdi çünkü. Ben de yardım etme aşkıyla koşardım. 

Yardım etmek harika bir duygu. Ben bu duyguyu babamdan öğrendim. O huzuru bir çok kez hissettim. Umarım birbirimize yardım ettiğimiz, birlik olduğumuz, birbirimizin olumsuz veya eksik yanlarıyla dalga geçmek yerine onları örttüğümüz nice günlerimiz olur.

Kendinize çok iyi bakın, yardım etmekle kalın :)

5 Nisan 2017

Mekan Keşfi: Garda Cafe

Merhaba sayın okuyucu, uzun zamandır aranızda yoktum. Umarım beni ve keşiflerimi özlemişsinizdir. 

Bu kez size Kadıköy'de bir mekandan bahsedeceğim: Garda Cafe. Mekanın en büyük özelliği Haydarpaşa Gar'ından esinlenerek tasarlanması. Özellikle giriş kapısı Haydarpaşa'yı aratmayacak seviyede. Bu mekanı tercih etmemin ilk sebebi bu olmuştu. İkinci sebebi ise organik kahvaltı söylemleri..

Bu günlerde organik şeyler yiyemiyoruz azizim. İnsan ister istemez organik kelimesini duyunca önce bir kulak kesiliyor, sonra hemen orada yemek istiyor. Yemek isteyen her kişi gibi fiyatlardan çekiniyor. Söyleyim, bu mekanda çekinmenize gerek yok. 

Fiyat konusunda anlaştığımıza göre, gelelim yiyeceklere. İddia ettikleri kadar lezzetliler. Organikliği fark edecek kadar iyi olmasam da lezzet konusunda oldukça meraklıyımdır. Özellikle beyaz peynirler konusunda. Mekana oturur oturmaz bir çift içeri girdi ve kız erkeğe "Ya burada yiyelim, ya da kahvaltısı güzel olan bir yer daha var oraya gidelim" deyip gittiler. Beş dakika sonra geri dönüp oturdular. Koskoca sokakta onlarca kahvaltıcı varken en iyi iki yerden birini tercih etmenin haklı gururu ile kahvaltılarını yaptılar.

Mekan da her masanın yanında fiş var. Bu harika bir şey. Günümüzde şarja bağlı yaşıyoruz ne de olsa robotlar gibi. Sormadım ama eminim wifi de vardır. Bunca fişin bir anlamı olmalı ama değil mi?

Benim kahvaltım serpme kahvaltı idi. Serpme kahvaltısında : ezine peyniri, diyarbakır örgü peyniri, lavaş peyniri, van otlu lavaş peyniri, siyah ve yeşil zeytin, bal kaymak, Edremit zeytinyağı, balıkesir tereyağ, ev yapımı reçel, soslu biber kızartma, kahvaltı salatası, güveçte kaşarlı patates, soslu sosis, pişi, sahanda yumurta ve sınırsız çay vardı. Tüm malzemeler taze, sıcak servis edilecekler ise sımsıcaktı. Lezzet abidesi bu kahvaltıdan sonra akşam dahil olmak üzere hiç yemek yiyemedim. O derece de doyurucu.Serpme kahvaltı iki kişilik bu arada, tek başınıza yemeye kalmayın, ya da benim gibi yanınızda az yiyen bir arkadaşla gitmeyin :))

Kadıköy'e gittiğinizde nerede kahvaltı yapacağız diye düşünmenize gerek yok. Çünkü Garda Cafe tam ağza layık. Google map sizi direkt kapısına götürüyor, ben öyle gittim fakat yine de adres vermem gerekirse: rasimpaşa mah, karakolhane caddesi no:51

Afiyet olsun :)