24 Kasım 2017

Güneşli Güne Merhaba!

İnsanın içini ısıtıyor güneş. Tamam soğuk havaları özledik, kar yağsın falan ama bugün ayrı bir parlaklık, ayrı bir güzellik var havada. İnsanı hiç nedeni olmaksızın mutluluğa sürüklüyor resmen. 

Bugün sizlere iremin çekilişi sonucunda kazandığım hediyeleri göstereceğim. Kargo ile gelen hediyeyi itanayla paketlemiş, kitaplar ve el yapımı defterini kalemlerle süslemiş. Huzurlarınızda teşekkürlerimi sunuyorum. Çekilişlere durmadan katılan biri olarak kazanmak inanılmaz mutlu ediyor insanı.


Şimdi sizlere bir önerim olacak. Daha önce duydunuz mu bilmiyorum fakat Facebook üzerinden videoları ile tanıştığım Düşünbil Dergisini itinayla takip ediyordum. Fakat bir türlü satın alamamıştım. Geçenlerde bir indirim paketi hazırlamışlar. 9 düşünbil dergisi, 2 godfather, 3 libido dergisini 55 tl'ye indirmişler. Kargo ile birlikte 62 tl'ye satın aldım. Dergileri tek tek satın almaya çalıştığımda 154 tl gibi bir fiyat çıkıyor karşımıza. Olabildiğince kârlı benim açımdan. Felsefe dergisi olduğu için, geçmiş sayılar falan diye de düşünmüyor insan. Ben mutluyum, okumaya başladım bile :)


Tabii halımın renklerinden biraz karmaşıklık oluşmuş olabilir :)) Dergilerin içinden çıkan posterlerle de bir tablo oluşturmayı düşünüyorum. Seviyorum böyle şeyleri. 

Bu güzel havada evde oturmak olmaz dediğinizi duyar gibiyim. Ah nerede o eski fıldır fıldır gezen büşra. Şimdilerde evden dışarı çıkasım gelmiyor, ayağımı kapıdan dışarı çıkarmak istemiyorum. Markete bile gitmiyorum. Hatta market alışverişimi Migros'tan yapıyorum online olarak, sağolsunlar sebzesinden meyvesine harika şeyler getiriyorlar. Taşıma derdi de olmuyor. Nakliyat parası olarak 5 tl gibi bir fiyat veriyorsunuz ki benim gibi evine market yakın olmayanlar için ideal. Zaten benzin 5tl yakıyor günümüzde. Hem de taşımamış oluyorsunuz, sıra beklemiyorsunuz , pat kapınızda. 60tl'lik alışveriş ve üzeri alışverişlerde evlere servis var. 

Ay reklam yazısı gibi oldu bu fakat aklınızda bulunsun diye yazıyorum. Hani varsa başka bildiğiniz şey, bana uyar. Arkadaşlarım "getir" uygulamasını önerdi fakat onu ben pek beğenmedim. Çünkü ellerinde olmayan şey istediğinizde yerine başka bir şey getirebiliyorlarmış ki ben bunu hiç istemem. Bu yüzden kullanmıyorum. Migros daha mantıklı geliyor. 

17 Kasım 2017

Ölüm diye bir şey var hayatta

Birinin canını yaktığımda, kızdığımda, üzdüğümde direkt bu cümle aklıma gelir "ölüm diye bir şey var hayatta". Hemen kaybedeceğim güzellikleri düşünür, vazgeçerim bu durumdan. Fakat başkaları için hiç de öyle değil. Sanki her zaman yanlarında olacakmışım, asla vazgeçmeyecekmişim gibi davranıyorlar. Ama aslında insan vazgeçiyor herşeyden. Sonra aniden bir şey oluyor, ölüveriyor hiç beklenmedik bir durumda. Ölmese bile vazgeçip gidiyor. Halbuki zamanın değerini bilsek keşke, ne güzel olmaz mıydı hayat? zaten şunun şurası sağlıkla 30-35 yılımız kalmışken..


15 Kasım 2017

Günlük 16

Hava mı çok soğuk ben mi çok yorgun bilemiyorum. Bu günlerde böyle. Son zamanlarda çok kitap okuyorum yine. Bir ara kitaplardan sözler paylaşacağım sizlere.. 

20 dakika diye bir dizi var ya hani, onu izlemeye başladım. Gerim gerim geriliyorum. 

Ufak tefek cinayetler'i de izliyorum. Hayattan soğutuyor beni. Sinir bozucu bir film resmen.

Fi-Çi ye de bakıyorum. 

Benim gibi dizi izlemeyen insanın böyle bir hayat sürmesi.. Valla boş yaşıyorum bu günlerde. Kitap okumasam kendimi iğrenç hissediyorum.

Bana bir öneri verin bakalım.


12 Kasım 2017

Ivır Zıvır 67

İnsan yalnız kalmak için evlenmez. Bugün kuzenim "Büşra, eski hayatını özlüyor musun? çokça geziyordun" dediğinde bunu düşündüm. "Özlemiyorum, hevesimi aldım" dedim hemen. O kadar çok gezmiş, o kadar çok insan tanımış, o kadar çok yer görmüştüm ki.. Eğlenceliydi, harikaydı, çok güzeldi. Fakat bir gün, artık yalnız gezmek istemediğimin, yaptığım şeyleri birisi ile paylaşmanın ne kadar güzel olacağının farkına vardım. Fakat gelin görün ki, öyle olmadı. Evlendim. Eşim gezmeyi sevmeyen biri.İşin kötü kısmı normalde insanlar yalnız gezmeye teşvik edilince mutlu olurlar, kendilerini özgür hissederler. Bense aksini düşünüyorum. 27 yıl yalnızdım, artık yalnız bir yerlere gitmek istemiyorum. Yalnızlık kadar can sıkıcı bir şey yok gibi geliyor bana. Galiba belli bir yaştan sonra bağlanmak istiyorsun. Ya da yengeç burcusun, ondandır. Yani neden evleneyim ki yalnız gezeceksem, yalnız bir şeyler yaşayacaksam? Gerçekten evlenmek için elle tutulur tek bir sebebim yoktu. Yani evden kaçmak, aile baskısı, aileden nefret, parasal konular gibi sıkıntılarım hiç olmadı. Aksine aileme düşkün, istediğim her şeyi yapan anne ve babam, çok sevdiğim abim ve kardeşim vardı. İstediğim zaman istediğim yerdeydim. Haftasonu Trabzon'da pide yemek istiyorum dediğimde uçağa atlayıp iki günlüğüne giderdim. Hayır bu hayat o şekilde devam edecekse, ben yine yalnız kalacaksam neden evlenip, hem ev yükümlülüğünü, bir sürü sorumluluğu neden üzerime alayım ki? Saçmalık.

Sabah çok geç oluyor ve gece çok erken çöküyor. Karanlığın bu kadar baskın olduğu bu günleri hiç sevmiyorum.

İşsizlik başıma vurdu. Aslında bir sürü işim var yapılması gereken, fakat bir sürü de yapamadığım şey var. Nefret ediyorum şu an her şeyden.

Birisi bana 25 yıl sonramı gösterse keşke. Bilmiyorum o zamana kadar yaşar mıyım ama merak ediyorum, hala bu evde mi olacağım. Çünkü bu evde yaşamaya devam edersem, az kaldı kafayı yiyeceğim. Sizin de oturduğunuz evin üzerinize geldiği oldu mu? Arkadaşlarıma göre duvarların kırmızı olmasından dolayı bu kadar baskı hissediyorum, bana göre ruhu karanlık buranın. Önü açık, apaydınlık oysa ki.. Fakat ruhu ağır. Ben evlerin ruhu olduğuna inanıyorum sanki. Buranın ruhu ağır mesela. Üzerime çöküyor çoğunlukla. Bak yine mutsuzum. Ay bir dua edin de, ani bir ev çıksın karşıma çok daha ferah ruhlu, hayırlı ve sağlıklı.


7 Kasım 2017

Bir Gamer İle Evli Olmak..


Hepimizin yaptığı en büyük hatadır belki de evlenmeden önce evleneceğimiz erkek hakkında belli nitelikler oluşturmak. Ben yaptım. Örneğin bir erkekte aradığım en büyük nitelik zekasıydı. Görünüşü ne olursa olsun, konuştuğu zaman beni susturabiliyorsa, konuştuklarımın üzerine laf edebiliyorsa, bana yeni bir şeyler öğretebiliyorsa, hiç bilmediğim konularda saatlerce anlatabiliyorsa benim için zeki insanlardan bir tanesidir. Evleneceğim erkekte ilk nitelik zeki olması, dindar (namazını kılan ve dini konulara özen gösteren) biri olması ve oyun oynaması. Evet, yanlış duymadınız, benim için bir erkeğin oyun oynaması çok önemliydi. Çünkü oyun oynayan erkekler futbol izlemezdi. Fakat nereden bilebilirdim ki, bağımlı olabileceklerini..

Oyun oynamayı çok seven bir insanım. Daha dos sistemli bilgisayarlar varken bilgisayar oyunu oynamaya başlamış, ateri ile geliştirmiş, sonra yine bilgisayara dönerek çeşitli oyunları oynamış bir insandım. Oyun muhabbeti yaptığımda, şöyle bir geçmişe döndüğümde "ne diyo bu mal" tepkisini de almışımdır çoğu kez. İşte a kişisi ile saatlerce olmasa da bir süre oyun muhabbeti yapabilmiştik. Sonra baktım, ciddi ciddi oyun oynuyor. Çok sevindim. Zaten diğer iki niteliği de fazlasıyla taşıdığından olacak ki, hemen evlendik :)) Fakaatt bilmiyordum ki bir gamer ile evli olmak yanında başka şeyleri de getiriyor..

1) Yemeklerini çok hızlı yerler

Gamer olan insanlar muhtemelen online oyun oynuyorlardır. Online olmasa bile, oyunlarını yarıda keserler yemek için. Sizin binbir zorlukla veya muhteşem sunumlarla hazırladığınız sofraya oturmaları ile kalkmaları bir olur. Onları bekleyen oyun arkadaşları, vurmaları gereken teröristler falan vardır oyunlarında. Eğer 10 dakika içinde dönmezlerse oyundan atılacaklarından, ne yemeğin tadını anlarlar, ne de sofranın düzenini. Ha bunun iyi bir yanı vardır, ne verseniz yerler. Ay bu tuzlu olmuş, ay bunun şusu eksik muhabbetine giremezler. Zamanları yoktur. Şöyle oturalım, baş başa iki kelime konuşalım deseniz, olmaz o iş.

2) Konuşmak çok zordur

Genellikle bilgisayar başında olduklarından (hele ki a kişisi gibi işi pc müh ise) ya oyuna odaklıdırlar, ya da işlerine. Bu yüzden ne derseniz deyin ya duymazlar, ya da hı hı deyip geçiştirirler. İşte hayatım yarın ananemlere gideceğiz dediğinizde onlar evet derler ama bilinçli bir biçimde söylemediklerinden  gidecekleri gün "ben ne zaman söz verdim" falan diyebilirler. İki dedikodu yapayım deseniz, asla öyle bir dünyaları yoktur. Es kaza yolda konuşabilirsiniz onlarla, ya da oyundan kalkıp yatmaya hazırlandıkları o kısa an da. Tabii siz çok daha öncesinde uyumadıysanız.

3) Geç yatarlar

Amerika server ları ile oynuyorlarsa, oyunları sabahlara kadar sürebilir. Ya da arkadaşlarıyla aynı anda oynuyorlarsa kendilerini kaybedip sabahlayabilirler. Yarın iş mi var? Erken mi kalkacaklar? Onlar için bu hiç önemli değildir. Önemli olan oyundur. Bu yüzden işte bugün az uyudum, uyku benim için önemli falan demezler asla. Onlar için geç yatmak bir hayat felsefesidir. "Ben yatıyorum" tribi atar yatarsınız ama o muhtemelen bunu duymaz. Duysa da anlamaz. Kafa başka yerdedir çünkü. Sonra benim gibi uykunuzu alıp gecenin 3 ünde 4 ünde kalkıp "sen hala oyun mu oynuyorsun" diye cırlarsınız, sonra öğrenirsiniz ki mikrofon açıkmış ve tüm arkadaşları sesinizi duymuştur. Sonraki her ortamda yüzünüze karşı sesinizi taklit ederler ki onların taklit yeteneğine de ayrı hayran kalırsınız :))

4) Gelen misafir erken gitsin isterler

Muhtemelen akşama bir oyuna gireceklerdir ve söz vermişlerdir. Ya da aniden "dota'ya gelior musun" mesajı alırlar ve ellerini ayaklarını nereye koyacaklarını anlamazlar. Siz buradan oyuna davet edildiğini anlarsınız. Misafirlerin gözlerinin içine bakarlar gitseniz de oynasam diye.. Misafirler kalkmaya karar verir vermez gamer odasına koşar ve bilgisayarını açar. "gidiyorlar, geliyorum hemen" mesajını da o kısacık koridorda yazmayı ihmal etmezler.

4) Sabahları erken kalkamazlar

Geç yatma hayat felsefesinin bir getirisi olarak erken de kalkamazlar. En erken 9 da kalkarlar fakat ayılmaları öğlen 1'i falan bulur. kahvaltı keyfi asla olmaz. Dışarda kahvaltı yapalım deseniz de hep keyifsizdirler. Uykularını alamamışlardır çünkü. Gece uykusu olmayanın sabah keyfi olmaz tabii ki. 

5) Çok sinirlidirler

Özellikle oyunda kaybetmişlerse. Gereksiz bir gerginlik vardır üzerlerinde. Oyunda stresini atıyor sanırsınız ama kaybettikçe daha da streslenir, durduk yere bilgisayara, oyunculara, hatta oyuncular en yakın arkadaşları olmasına rağmen dostlarına bağırmaya başlarlar. Siz dışardan izlerken "ben olsam suratına bakmak bunun" diye düşünürsünüz fakat akşam muhabbetlerine kaldıkları yerden devam eder "oğlum sen orda şöyle yaptın, bak bir daha seni almıcaz, yok biz üç kişi oynadık sen yoktun" tarzında ara yumuşatıcı fakat bol laf sokmalı cümleler kurarlar..

6) Kulaklık bir uzantılarıdır.

Beş duyu organlarına ek olarak kulaklık vardır. Siz evde ayılsanız, bayılsanız, tüpü patlatsanız duymazlar. Kulaklarında en pahalı kulaklıklarla son seste oyunu dinlerler. Çünkü oyunda bazen öyle yerler olur ki düşmanın ayak sesini duymanız gerekir. İşte bu yüzden sadece kulaklıktan gelen seslere kendilerini verirler. Evde yangın çıksa, paçaları tutuşunca yangını hissedeceklerdir. Boş yere bağırıp sesinizi yormamanız gerekir. Ya özel bir ışık sistemi kurup düğmeye bastığınızda pc ekranın yanında ışık yanmalıdır, ya da yanına gidip dürtmeniz gerekir. Ay üç kereden fazla da bunları dürtemezsiniz "yine ne oldu" diye kulaklıklarını bir çıkarışları vardır ki, dürttüğünüze dürteceğinize pişman olursunuz.

7) Çok para harcarlar

Oyunlara, bilgisayar parçalarına, farelere, kulaklıklara falan verilen para onların cebini hiç yormaz. Ay şurdan bir kazak alalım deseniz, kendisine alacak olsanız bile o fiyat ne derler ki fiyat 50 tl falandır. Ama bir klavyeye 500tl verebilirler. veya bir oyuna 100 tl. Alışması zordur, alışınca kolaydırlar.

8 ) Geç kalırlar

Oyunun bitmesine göre plan yapılır. Sen giyinene kadar bi el atıyım diye oyuna girerler, o elin bitmesi yarım saat sürer.  Siz giyinmiş hazır bi halde oyunun bitmesini beklersiniz. Gideceğiniz yere de hep geç kalırsınız.

9) Yanlışı affedemezler

Eğer yan yana oynuyorsanız bizim gibi, yaptığınız en ufak hata, o güne kadar yapmadığnıız tartışma sebebi olur. Bazen siz ona laf edersiniz, bazen o size. O ufak hatayı yaptığına inanamazsınız. Ne gerizekalılığı kalır, ne gerizekalılığın başkanlığı :)) Birinizden biri oyunu terk eder sinirden, sonra ertesi gün aynı döngü :)) Bu yüzden aynı anda aynı oyuna girmek pek mantıklı bir hareket değildir :))

Toplamak gerekirse, eğer oyun oynamayı seven birisi iseniz, oyun oynamayı seven birinin halinden anlarsınız. Değilseniz, ortak noktaları bulmak zorundasınız. Birbirinize zaman ayırmalı, tek bir şey üzerine odaklanmamalı, birbirinizi dinlemelisiniz. Aslında bu kural sadece gamer ile evli olanlar için, herkes için geçerli olan bir kuraldır. Kendinize ve hayat arkadaşınıza iyi bakmanız dileğiyle :)

2 Kasım 2017

Ivır Zıvır 66

Karadenizliyim fakat çaydan nefret ederim. Yaklaşık 1 aydır 2 çay bardağı kadar içmişimdir hepi topu. O da arkadaş hatrına falan olmalı. Yoksa aman çay demleyim, aman içeyim asla demem. Her sabah erkenden uyanır, 5 tane portakalı sıkar, bol peynirli, tereyağlı, domatesli ve ballı kahvaltımı yaparak başlarım güne. Çay içtiğim an, tüm tazeliğini kaybetmişim gibi olurum kahvaltımın. Dışarda taze sıkılmış portakal sularının taze sıkıldığına da asla inanmam. Zira evde sıkıyorum, dışarda içtiklerimle alakası yok. Su mu katıyorlar, başka bir şey mi bilemem, günahları boyunlarına. Ama inanılmaz gaz yapıyor. Gazı alsın diye yeni bir yöntem buldum, yarım da limon ekliyorum. Bugünlerde portakalım yok, ıhlamur kaynatıyorum. Ihlamur içince hasta mısın diye soranlar oluyor, illet oluyorum. Ben size çay içince hasta mısın diye soruyor muyum? Ihlamur da bir çeşit çay işte. 

İçki içtikçe ayrıldığı karısını arayan ayyaşlar gibi, canım sıkıldıkça "The it crowd" izliyorum. 2006 yıllarında yayınlanan bu dizi, özellikle bilgisayarla şu günlerde haşır naşır olan bizler için olabildiğince komik. Yahu her bölümünü ezbere biliyorum fakat her seferinde yine gülüyorum. Canınız sıkkınsa, açın izleyin. Gülerken bana dua etmeyi de unutmayın lütfen :)

Babamlara gittiğimde hep sanatsal bir film izlediğini görüyorum. Çok sıkılıyorum, baba konusu ne bunun diyorum. "siz anlamazsınız çok sanatsal bir film" diyor, gerçekten anlamıyorum. Sonra yatsı namazına giderken, sonunu izleyin gelince anlatırsınız diyor ama asla izlemiyoruz. İzlesekte anlamayacağımız şeyi neden izleyelim Allasen? Gelince de sonunu soruyor, izlemediğimizi öğrenince ufak bir yıkıntı yaşayıp, ikinci sanatsal filmine geçiyor.

Moralim bozulunca ya yazı yazıyorum, ya da resim yapıyorum. Ama galiba moralimin bozukluğu tavan seviyedeyse çok güzel resimler yapabiliyorum. Hatta kendimi kaybediyorum da diyebilirim.

Geçenlerde A kişisi ile oturmuş online oyun oynuyorduk. Bize kardeşim ve arkadaşı da katıldı. Kardşeime "Ne yani, ablanla enişten evlerinde oturmuş, bilgisayar oyunu mu oynuyorlar , hem de online, hem de insurgency?" Kardeşim evet dediğinde "tam hayalimdeki evlilik" demiş. öyle bir iç çekmiş ki, kardeşim haline acımış. Umarım gamer bir kız bulur. Zira ben insurgency de akişisinden iyi oynuyorum. 

Amelie filminin nesini bu kadar beğendiklerini anlamadığımı söylediğimde filmden ne anlıyorsun tepkisi ile karşılaşıyorum. Bir sürü boş beleş insan, Fransız kültürünün ağzımıza sokulduğu, kendimden hiç bir şey bulamadığım, milletin evine gizlice girip bir sürü düzeni bozan insanın baş rol oynadığı, işleri güçleri konu komşuyu dikizlemek olan adamın yer aldığı, es kaza bir kazanın oluştuğu saçma sapan, gereksiz uzun ve çokça zaman kaybı bir film. Başka kültürlere ağzı açık ve suları akarak seyreden, onlar gibi olmaya çalışan, adına modernizm diyen fakat anlamını bilmeyen, yapmacık, sırf popüler kültürün bir parçası olduğu için bu filmi beğenen insanlara da ayrı bir kılım. 


Tanım: Modern sözcüğü latince kökenlidir "yeni, deneysel ve geçmişten uzaklaşan" anlamında kullanılmıştır. Klasik çağda dinin ve kilisenin egemenliği altındaki batı düşünce dünyası modernizm sayesinde dini etkisinden kurtulmuştur.Yine modernizmle birlikte dinin kutsal, soyut ve Tanrı temelli açıklamalarının yerini somut değerlendirmeler almıştır. Modern toplumun en büyük özelliklerinden bir tanesi de dinsel dünya görüşünün zayıflaması ile birlikte dinsel öğretiler etkisini yitirmiştir. 

Bu yüzdendir ki, modernizmi kendime uygun bulamadım asla. Yaşadığım hayatı anlamlandıran şeyin her an değişilebilirliği ile var olan bilimsel bilgi ile değil, dogmatik kurallarıyla değişmezliğinin üzerine inancın yer aldığı dinsel bilgiler alır. O yüzden kusura bakmayın ama modern olabilmek adına, kültürümden uzak, beni bana anlatmayan şeyleri beğenmek zorunda da değilim. Sinematografik olarak iyi diyen olursa -ki beni eleştirenler asla bu konuda bir şey söylemedi- işte o insanlara kesinlikle hak veririm. Diyeceklerim bu kadar.


29 Ekim 2017

Ivır Zıvır 65

İzleyiciler Gadget'inin gitmesi çok kötü oldu, herkes üzgün, herkes sinirli.. 404 'ten nefret ettik bloggerlar olarak..

Bazen bazı insanlara gereğinden fazla güvenmemek gerekiyor. bu cümleyi hep ediyorum ama hep güveniyorum. dost diyorum, arkamı yaslıyorum. üzüntüleriyle üzülüyorum, mutlulukları ile mutlu oluyorum fakat benim mutluluğum olduğu zaman yanımda kendilerini bulamıyorum. ne büyük bir acı anlatamam.

aradığım kişiye ulaşamamaktan nefret ediyorum.

Ben artık bir halayım. hala olmak harika bir duyguymuş. bizi küçükken halam çok ısırırdı, ona ısırına hala derdik, görünce kaçardık. şu an yiğenimi her gördüğümde ısırmak istiyorum. halamdan mı miras kaldı, nerden bilmem ama çok ısırmak istiyorum. böyle ısırarak yemek istiyorum :)

alışveriş sezonu ne zaman açılacak bilmiyorum ama, şu kocaman kazaklardan almak istiyorum. hani anneminmiş de bana kalmış gibi olanlardan.

oturduğum yerden taşınmak istiyorum fakat metrobüse yakın, site içinde, düzgün bir ev satın alabilmek için koç'un torunu falan olmam gerekiyor. bu fiyatlar neden bu kadar yüksek?! Kiraya bile çıkamıyorum bu durumda.

oturduğum yerdeki komşularım harika insanlar. hepsi cana yakın, komşuluk ilişkileri süper ilerlemiş. fakat buradan taşınmayı ilk geldiğim andan beri kafama koyduğum için hiç ilişki kurmadım. ben gidiciyim modunda 3 yıldır yaşıyorum. yakın zamanda köşeyi de dönemeyeceğime göre, artık ilişkileri sağlamlaştırma vakti geldi de geçiyor bile.

neyse şimdilik benden bu kadar, ben yine gelene kadar dikkatli olunuz.


23 Ekim 2017

Günümüzün Görgüsüzlükleri


Eskiden parası olmayan, aniden çokça parayı bulan insanlara görgüsüz derlerdi. Bu insanlar ani gelen paranın etkisiyle olmadık hareketler yapar, her şey ile övünürlerdi. Günümüzde öyle mi? Değil! Çünkü günümüzde herkesin parası var, herkes mutlu ve herkesin övünecek bir şeyi var hayatında. Yani en azından sosyal medyada öyle.. Ben de bu gördüklerimden derlediğim ve muhtemelen ikinci yazı dizisi gelecek olan yazıma başlıyorum.

Bakın! Benim sevgilim var!

Genellikle sevgili yapan yeni yetmelerde görünür bu. Hemen ilişki durumu değiştirilir. Birlikte fotoğraflar eklenir. Bu fotoğrafları ailelerin görmemesi için gereken ne ise o yapılır. Eğer ailesinin haberi varsa profil fotoğrafı bile değiştirilir veya var olan hesap kapatılıp beraber bir hesap açılır ki bu en ama en acınası durumdur. O hesabı kimin kullandığını bilmeden paylaştığınız fotoğrafı aslında kimin beğendiğini veya verilen yoruma nasıl yanıt vereceğinizi bilmezsiniz.

Bakın! Ben sevgilimden ayrıldım.

İlişkinin başlangıcı ne kadar şatafatlıysa, ayrılışı da bir o kadar şatafatlıdır. Ayrıldığını ilan eder etmez, albümlerindeki 1920 fotoğraf kaldırılır. Yorumlar silinir. O kişinin arkadaşları başta olmak üzere bir sürü insan silinir ve yeni bir ilişkiye açığım ben imajı verilmek üzere tek başına ve çoğunlukla müstehcen fotoğraflar paylaşılır. Veya bir sürü yerde check-in yapılıp, unuttum seni imajı verilmeye çalışılır ki o kişiyi tanıyan herkes aslında ne büyük bir acının içinde debelenip durduğunu gayet iyi biliyordur..

Ben nişanlandım!

Tamam nişanlan zaten. Hatta bunu da duyur, sünnettir. Fakat daha dün eski sevgilinle paylaştığını binlerce fotoğrafı silmişken bugün neden çekilen tüm fotoğrafları, ahmet amcan burnunu karıştırırken ki fotoğraf da dahil olmak üzere gözümüze sokuyorsun acaba? hele o çirkin ellerine sokuşturduğun tek taşlı fotoğraf olmazsa olmazı mıdır bu nişan gününün? Ya da çikolatası? Ya da çiçeği.. Ah bir de bunun bohça olayı var ki, akıllara zarar. Bohça açılırken ki o surat hallerinin hepsinin ayrı bir çözümlemesi olabilecek durumdadır. Fakat hepimiz tüm içtensizliğimizle beğeniriz o fotoğrafları..

Ben evlendim!

Evet, senin evlendiğini anlayabilmemiz için 250 fotoğrafına bakmamız gerekiyordu. Bu amme hizmetini yaptığın için ne kadar teşekkür etsek az. Hele ki yatak odana kadar tüm ayrıntılarını paylaştığın yeni evine, sunum sofralarına, o pembeli takımlarına o kadar muhtaçtık ki, geceleri uyuyamıyor, gündüzleri yataktan kalkamıyordur. Eminim en güzel ev senin ki, en güzel sunumlar senin ki ve en mutlu hayat senin ki..

Ben hamileyim!

Eskiden hamilelikler saklanırmış. Hayır saklama ama rahminin fotoğrafını da paylaşma anacım. Banane senin o siyah lekeli baktığımda hiç bir şey anlamadığım ultrason fotoğrafından? Zaten onu paylaşmasan ben senin hamile olduğuna katiyen inanmazdım. Bir de bunun " biz aslında burda 3 kişiyizz yeaa" versiyonu vardı ki, ben küçükken annem bir fotoğrafını gösterip o şakayı yaptığında "anne ne saçmalıyorsun "dediğimde açıklamasını yapmış "ömrümde böyle saçma bir şey görmedim" dediğimde konu kapandı sanıyordum. 25 yıl sonra tekrar böyle muhabbetle karşılaşmak, tüylerimi ne kadar diken diken etti. Evet hamilesin, çok sıkıntılısın, çok miden bulanıyor.. İyi de bana ne?

Bakın çocuğum oldu!

Hamileliğinin hafta hafta takibini doktoru ile birlikte bizler de yaptığımız kızımız sonunda doğurdu. Doğunca bu çile bitecek sanıyorduk fakat öncesinde yaptığı baby shower ile aslında şovun yeni başladığını bizlere göstermiş oldu. Doğmamış bebeğin gösterişini yapıp sofraları donatıp, kafasına tacını taktıktan ve yaptırdığı aptal pastasını anlamını veremediğimiz bir şekilde üfledikten sonra doğumu gerçekleşti. Hastaneye onca şeyi taşıyıp bir de orada süslemeler yapıldı. Hamile insanın düşüncesi çocuğumu doğursam da rahatlasam olması gerekirken, şu süsler birbirine uymuş mu, bak fotoğraflarda nasıl çıkacak olmaya başladı. Doğum fotoğrafçılığı denilen annenin rahminden çıkarken bebeğin çekildiği, o en kötü hallerin yer aldığı albümler paylaşılmaya başlandı. Hadi etrafın paylaşır. Peki ya sen? Daha epidural anestezi geçmemişken eline telefonu alıp paylaşım yapmak nasıl aklına geliyor, aklım almıyor.. Ha bir de çocuğu paylaşmak var. Mesela ayak paylaşırlar, aman nazar değmesinmiş. Ya da suratına çeşitli hayvanlar, kalpler çiçekler falan koyarlar. Sanki 5 ay sonra her adımını bizimle paylaşmayacak gibi yeni doğanın neye benzediğini anlamayalım diye hayvana börtüye böceğe benzetirler. 

Ay çocuğum sıçtı

İlk kusmuğu, ilk kakası, ilk babası, ilk bilmem nesi derken tüm ilklerini birlikte yaşarız bu çocukların. Herşeylerini annelerinden çok bilmeye başlarız. Kötü niyetli insanlar için nimet olan bu mecrada bebeklerin özel yaşamına tecavüz söz konusudur, hemde ana babası tarafından. İşin kötü kısmı, çocuğumu ifşa ediyorlar diye ağlayacak olan bu tipler, her gün bir paylaşım yaparak beynimizi sömürürler.

Biz çok mutluyuz

Yeni evliler veya yeni sevgililerde vardır bu. Sanki hiç kavga etmezler. Aman Allah'ım, o fotoğrafların altına ne yorumlar ne sevgi sözcükleri. Hadi sevgililer az görüşüyor deriz, sineye çekeriz. Peki ya evli kadın erkeklere ne demeli? Karısının fotoğrafını paylaşıp "karıcım seni çok seviyorum" diyen mi ararsın, karısının paylaşımın altına aşkını döşeyen  mı dersin.. Sanki akşama görüşmeyecek. Sanki sabah yanından ayrılırken kapıdan çıkarken akşama şunu almayı unutma hee dediğinde off yine mi ya dememiş gibi saçma sapan gereksiz sevgi sözcükleri. Özeliniz özelinde kalsın, sevginiz özel kalsın bari! Ama yoook.. Gelin onu da ağzımıza sokun. Çünkü en ideal eşler sizlersiniz. Aman kocacığını ne çok seviyorsun, aman karıcığınsız yapamıyorsun. e tamam da bize ne? Siz zaten evlenmişsiniz.

Araba kullanabiliyorum ben.

Özellikle kadın ırkında çokça karşılaşılan bir durum. "Offf yine mi trafik" derler. Sanki o trafiği biz yapmışız veya onu zorla o akşamki konken partisine davet etmişiz gibi. Derdi trafiği çekmek olsa, camı açar, telefonunu dışarı çıkarıp gerçekten sanatsal bir trafik fotoğrafı çekebilir nitelik olan insanlar direksiyon başında (eğer lüks arabadaysa arabanın logosunu da gösterecek biçimde) fotoğraf çekerler. Ya da snap atarlar. Ya da ne bileyim öyle salak haraketleri vardır. Ya da arabada giderken çalan müziğe eşlik ederek video çekerler. Evet anladık, araba kullanıyorsun. Çünkü 70 milyon insanda araba kullanabilen 3 kişiden biri de sensin, maşallah.

Ben kıyafet ikonasıyım

Giydiği birbirinden alakasız kıyafetlerle saçma salak pozlar verirler. Hemde çocuk annesi falandır bunlar. Hani bekar, yeni yetme küçük bir kız çocuğu olsan neyse. Onlara yakışır. Ama artık senin çocuklarınla ilgilenme vaktin gelmişken, tek başına saçma sapan yerlerde yere bakarak, gök yüzüne bakarak, chanel mankenleri gibi pozlara girmene gerek yok. chanel o kıyafetleri mankene giydirince güzel duruyor evet ama senin o cahil duruşunda durmuyor. Cehalet her zaman başa bela..

Çözüm önerisi:

ilk başta sinirimi bozan insanları takipten çıktım. Dün ne olduğunu bildiğim, bugün sosyal medya ile yükselişe çıkmaya çalışan ve aslını unutan insanların bu hareketlerine katlanamadığımdan hemen göz ardı ettim. Sonra baktım olacak gibi değil. Kendimi boş yere günaha sokuyorum. Tüm sosyal medya uygulamalarını telefonumdan sildim. Artık telefonum o kadar da akıllı olmayabilir bu durumda. Fakat telefonumla daha az zaman geçiriyor, daha az insana sinirleniyorum. Zaten elit insanları takip ediyorum artık. Bilgisayardan takip edip, paylaşımlarını beğenmeye devam ediyorum. Şimdilik çözüm olarak bunu buldum. Bakalım.. 

17 Ekim 2017

Mekan Keşfi: Balkon Cafe & Kahvaltı

Uzun zamandır mekan keşfi yapmamışım. Bu vesile ile, çok sevdiğim değerli dostlarım Vildan ve Gizem ile birlikte Balkon Cafe'ye gittik..

Öncelikle mekanı nasıl bulduğumu söylemek istiyorum. Mekanı Zomato üzerinden buldum. Beşiktaş'ta bir sürü kahvaltıcı olduğunu biliyorum fakat ne zaman öylesine bir mekana girsem, hayal kırıklığı ile ayrılıyorum. Mesela normalde kahvaltısı muhteşem olan Aslı Börek'in Beşiktaş şubesi tam bir facia. O paraya o hizmet neyine yetmiyor diye düşünebilirsiniz fakat kahvaltıcılar sokağında yine aynı paraya daha iyi kahvaltılar sizi karşılıyor..

İşte gittiğim ve gerçekten inanılmaz memnun kaldığım kahvaltıcılar sokağında bulunan Balkon Cafe'den bahsedeceğim sizlere. Biz mekana pazar günü saat 10'da gittik. Balkon kısmında oturduk üçümüz. Mekanın dopdolu olması bizi şaşırtmış olsa da kalkmaya yakın dışarda oluşan sırayı görünce halimize şükrettik. Saat 12 sularında masadan kalktığımızda kapıda 15 kişilik bir kuyruk vardı. Yani daha fazla da olabilir bilmiyorum. Birisi kalksın da oturalım diye bekliyorlardı. Koskoca kahvaltı sokağında bir tek bu mekanda bu sıranın olması Zomato'daki 4 /5 puanının yanı sıra bence kesinlikle hizmeti ve kaliteli kahvaltısıydı..

Gizem ve Vildan serpme kahvaltı, ben ise kahvaltı tabağı istedim. Bir de pişi tabağı söyledik. Siparişimizi alan kişi bu siparişin çok olduğunu, serpme kahvaltı ve pişi tabağının bizi hayli hayli doyuracağını söyledi. Boşa kahvaltı tabağı söylemeyin, ziyan olur diye de ekledi. Eğer doymazsanız üzerine ben size bir şeyler getiririm de dedi. Biz şok olduk. Normalde bir işletme 50tl lik serpme+17 tl lik kahvaltı tabağı nı duyunca asla böyle bir şey söylemezdi. Nasıl olur bu diye düşünürken "bizim için para değil, sizin buradan mutlu ayrılmanız önemli" dedi. İşte o zaman anladım o sıranın sebebini..

Gerçekten harika bir serpme kahvaltı bizi karşıladı. Menemen yiyemediğim için katı yumurta istedim, haşlatıp getirdiler. İki kişilik serpme kahvaltıya üç kişilik servis açtılar ve sınırsız çay verdiler. Üstüne üstlük salam tabağına dokunmadığımızı görünce salam yiyip yemeyeceğimizi sordular, ben de yemeyeceğimizi geri alabileceklerini söyledim ki o efsane cevapla karşılaştım "o zaman bunu peynir tabağı ile değiştirelim" benim gibi peynire aşık bir insana söylenebilecek en muazzam şeydi. Koskoca bir peynir tabağı daha geldi sofraya , benim gözlerimden iki damla yaş süzüldü. Mutluluktan ölebilirim dedim vildan a. Peynirlerin kalitesi, domateslerin harikalığı, salatanın güzelliği beni benden aldı.

Diyeceğim o ki, eğer Beşiktaş'ta kahvaltı yapmak isterseniz bu mekana mutlaka uğrayın. Harika bir kahvaltısı var. Pişisi de güzelmiş, ben yemedim. Vildan bu işin ustası olduğundan onun fikrini paylaşıyorum nacizane. Artık pişiyle evde uğraşmam, canım isteyince nereye geleceğimi biliyorum dedi. Biz mekandan çok memnun kaldık. Önündeki sırada yer almak istemiyorsanız, biraz erken gelin derim ben. Hafta içi durum nasıl bilmiyorum ama en kısa zamanda tekrar gidip bakacağıma emin olabilirsiniz..

Görseller internetten altındır. Çok acıktığımdan sofrayı çekmeye fırsat bulamadım maalesef :/

12 Ekim 2017

Günlük - 15

Merhaba günlük..

Hayallerimle hayatlarım arasında gidip geliyorum son günlerde. Eskiden hayal kurmayan insanların daha mutlu olduklarını iddia ederdim. Kesinlikle öyleymiş, denedim gördüm. Bir sürü hayal kuruyor, hiç birine ulaşamayınca çılgınlar gibi üzülüyorum. Mutsuzluk büyüdükçe insanı çepeçevre saran bir sıkıntı haline dönüşüyor. 

En çok da gitmek istiyorum. İstanbul'da bile görmediğim sokak aralarında gezmek, hiç yorulmayacakmışcasına yürümek istiyorum. Sokakta bir bankta oturup simitle peynir yemek istiyorum. Çay sevmem ben, ıhlamur istiyorum. Mis gibi ıhlamur kokusu altında denizi seyretmek istiyorum. Belki şanslıysam denize ayağımı sokmak istiyorum. Hadi ama bunlar zor şeyler olmamalı insan hayatında. Ama benim için şu günlerde olabildiğince zor. Tek başıma yapmak istemediğim her şeyi tek başıma yapmam gerekiyor ve ben bu yalnızlık duygusuna itilmekten nefret ediyorum. Sanırım paylaşım yapmayı çocukken iyi öğretmişler bana. Mutluluğumu, o güzel anları paylaşmak istiyorum. paylaşım olmayınca da mutsuz oluyorum..

Bugün bir arkadaşımın eşine yapmış olduğu doğum günü sürprizini izledim. Adamcağız o kadar şaşırmıştı ki.. O an benim başıma hiç böyle bir şey gelmediği aklıma geldi. Doğum günlerini o kadar önemserken asla sürprizle karşılaşmamıştım.Belki de hiç birini hak etmiyorumdur. Galiba öyle.

9 Ekim 2017

Bunların hepsi senin için..


İnsanın kendini her an özel hissetmesi imkansızdır. Zaten öyle olsa özellik niteliğini kaybeder. Bu yüzden olabildiğince değerli anlar vardır insanın hayatında. O anların değerini genelde yaşarken anlamayız, sonrasında dank eder. Dank ettiği anda tekrar özel hissederiz kendimizi..

Ben dün kendimi çok özel hissettim. O kadar özeldim ki.. Sabah a kişisi ile kahvaltıya gittik. Gittiğimiz yer o kadar doluydu ki, masamız ikiye bölündü ve hemen yanımıza bir aile oturdu. Baba-anne ve iki kızından oluşan çok tatlı bir aileydi. Babalarının olumsuz elektriği direkt bizim masaya da yansıdı. Sadece surat asıyor, ellerini çenesine dayamış etrafa sinirle bakınıyordu. Sanırım dip dibe oturmaktan hoşlanmamıştı. Bunu fark eden 5 yaşlarında olan küçük kız o şirin ses tonuyla "babacığııımm, bizlere nee kadar da güzel bir yer buldun böyle, hepimiz sığabildik bak" dedi. O kadar tatlı bir ses tonuyla söyledi ki, o cümle bana edilse, kalkıp yanaklarını sıkarak öperdim. Baba tepkisiz.. Sonra kız tekrar babasına "babacığım çok güzel kahvaltı tabakları değil mi, içlerinde her şey var" dedi. Baba yine tepkisiz.. Sonra kız babasına yine şu an hatırlayamadığım bir şey daha söyledi fakat baba yine tepkisiz.. Annesine döndü, asık bir suratla ve az önceki ses tonu onun değilmişcesine donuk bir ses tonuyla "yumurtamı soyar mısın" dedi. O da yumurtasını aldı ve soydu..

İşte o an kendimi çok özel hissettiğim andı. Kendi çocukluğumu düşündüm hemen. Babam, tam da ben o yaşlardayken benimle harika iletişimler kurmuştu. Tam o yaşlardayken, bir hafta önce tatile gitmiş, fakat tatilin tadını babam gelemeden alamamıştık. Babamın gelmesini dört gözle beklerken o pembe gömleğiyle kapıda belirmişti. Koşarak boynuna sarılmış "babacığım gömleğin ne kadar güzel, pespembe" demiştim. Aslında çok komiğime de gitmişti. Babalar pembe giymezlerdi sonuçta. Babam benim ses tonuma benzer bir sesle "Senin için giydim güzel kızım" demişti. O an gerçekten babamın istanbul dan çıkarken beni düşünüp o pembe gömleği benim için tercih ettiğini düşünmüştüm. O kadar güzel bir duyguydu ki.. Tekrar o ana döndüm düşününce. Bir çocuk için o kadar ufak bir cümle ne kadar büyük dünyalara yelken açıyordu öyle. Benim için...

Sonra hep babam gittiğimiz yerlere bizim için gittiğini, bizimle keyif aldığını, bizsiz hiç zevkli olmadığını söyledi. Asla bizi ananemlere bırakmadı. Eğleneceksek hep birlikte dedi. Çocuksuz eğlence mi olurmuş, bizim yarımız sizsiniz derdi. Annem de tabi.. Bizi asla bir yerlere bırakıp, aklımızı onlarda bırakmazlardı. 26 yaşına geldiğimde hala annem ve babamla zaman geçirmekten hoşlanan iki kardeş olduk abimle. Hatta artık babam dalga geçerek "artık düşün yakamızdan aa" derdi. Koskoca insanlar oldunuz, biraz da kendi arkadaşlarınızla takılın. ama o kadar huzurluydu ki onların yanı..

Aile yapısının bozulmaya yüz tuttuğu şu günlerde, çocuklarınızla ilgilenin. Kazandığınız paralar, geleceği geleceği diye düşündüğünüz o kapitalizm o çocukların geleceği değil. O çocukların geleceği, onlara kendilerini ne kadar özel hissettirdiğiniz, soru sorduklarında yüzlerine dönüp onlara cevap verdiğiniz, düşüncelerini öğrenmek istediğiniz, yargılamadığınız, dinlediğiniz-anlattığınız, iletişiminizin güçlü olduğu, birlikte bir şeyler paylaştığınız zamanlardır. Eğer çocukken siz onlarla ilgilenmez, işleriniz güçlerinizin peşinde koşarsanız, büyüdüklerinde de onlar sizlerin suratına bakmaz, sevgiyi çok başka yerlerde bulmaya çalışırlar. Lütfen çocuklarınızın elini bırakmayın. Kaç yaşında olursa olsunlar..

25 Eylül 2017

Günlük - 14


bugünlerde her şeyden bıktığımı fark ettim. bu yüzdendir ki, buraya da uğrayamadım uzunca bir süre. yazmaktan da bıktım çünkü. nasıl bir depresyon halidir, nasıl bir vazgeçiştir bilmiyorum ama umarım en kısa zamanda düzelirim. bunu yazabildiğime göre, düzeliyorumdur, ya da daha kötüye gidiyorumdur. zira bir insan ya iyiyse yazar, ya da kötüyse. ben genelde kötüyken yazıyorum.

son günlerde gelen iş tekliflerini geri çevirmek canımı çok sıkıyor. sanırım olmaması gereken zamanda, olmaması gereken yerlerde.. sizin de böyle hissettiğiniz oluyor mu? mesela şimdi avustralya da okyanus kenarında denize ayak sokmak varken, sonbaharın hüznünü iliklerine kadar hissetmek çok da hoş olmasa gerek. hem de hiç tatil yapamamışken, hiç denize girememişken, ve hiç değişik bir yer görememişken. evet belki bu dünyaya değişik yerler görüp, değişik insanlar tanımak için gönderilmedim ama benim de en kötü huyum bu sanırım. gezmeyi sevmek.. gezmedikçe de üzülmek.. gezmek için hiç bir şey yapmamak. insanın kendinden nefret etmesine yetiyor hayallerini gerçekleştirmemek.

8 Eylül 2017

Yazmak için bir sebep

son günlerde yazmak için bir sebep bulamıyorum. eskiden insanlara sinirlenir, gelir burada anlatır dururdum. artık sinirlenemiyorum. aslına bakarsanız o kadar halsizim ki, yataktan kalkamıyorum çoğunlukla. canım hiç bir şey yapmak istemiyor. tam arkadaşları ayarlayacağım, bir yerlere gideriz falan diye düşünüyorken kendimi yatağımda uyuklarken buluyorum. bolca kitap okuyor fakat kendime bir şeyler katamıyorum.

ingilizceyi tamamen unuttuğumu farkediyorum. tekrar çalışıp hatırlayım diyorum ama yok, parmağım kalkmıyor. ilk yardım eğitimi almak istiyorum, bulduğum numarayı aramaya üşeniyorum.

hayat bu günlerde çok sıkıcı.

24 Ağustos 2017

Hepsiburada rezaletim.

Ekşisözlük başlığı gibi oldu. Severim rezalet haberlerini okumayı taa ki benim başıma gelene kadar. Özellikle de çokça kullandığım hepsiburada.com' da başıma gelince sizlerle paylaşmadan edemedim sayın okuyucu..

Deterjanına kadar internetten alışveriş yapmayı seven biri olarak beni bu eylemden soğuttular. Öncelikle geçenlerde bir tane banyo paspas takımı beğendim. Tanıdığım- bildiğim bir markaydı ve dışardaki fiyatı 70 yl civarındaydı. Ben de hepsiburada da indirimli halini görünce hemen sipariş ettim. İşte sipariş fotoğrafım. Gördüğünüz gibi 3'lü paspas takımı olarak siparişi gerçekleştirdim.


Aradan bir kaç gün geçti (yaklaşık 10 gün kadar) ürün elime ulaştı. Gelen ürün sadece şu büyük parça idi. Tüm takımı göndermemişlerdi. Müşteri hizmetleri ile görüştüm, kalan parçaları da istediğimi söyledim. En kısa zamanda bana döneceklerini söylediler. Ertesi gün eve gelip ürünü almak istediklerini söylediler, hiç bilmediğim bir kargo şirketi tarafından ürün alındı. Ben de bu sırada ürüne tekrar baktığımda şu şekilde görünmeye başladı.


Fiyat artmış ve tekli olarak değiştirilmişti. Fiyat yanlış yazılmıştı muhtemelen. Ve bunun kendi hataları olduğunu söyledim, aradım tekrar. Beni ilgilendirmediğini ve kalan parçaları da istediğimi inatla söyledim. Fakat müşteri hizmetlerinden arandım ve diğer parçaların olmadığı bu yüzden iade olacağı söylendi. Bu telefonlaşmalar iade süreci falan neredeyse 1 ay sürdü. İnternette yaptıkları hatayı hiç bir şekilde telafi etmediler. Resmen aleni kandırıldım. Tüketici haklarına gitmeyi düşündüm fakat sonra uğraşmaya değmez dedim. Göz göre göre dolandırılıyorduk. üçlü olarak satışa çıkardıkları ürünü sattıktan sonra tekli olarak göndererek (ay pardon elimizde diğerleri yokmuş bununla idare edin) diyecek kadar bu işi bilmiyorlar. Ya da o yanlışlığı örtmek için yanlış ürün gönderip "nasıl olsa iade eder biz de yanlışımızı düzeltiriz" diye düşündüler.

Sonra dedim ki, bu bir hatadır, olabilir. Tekrar bir alışveriş daha yaptım. Sabunluğum kırıldığından şu görseldeki takımı aldım. 


Aradan bir gün geçti geçmedi, hepsiburada express kargosu ürünü getirdi. Kutu çok hafif olduğu için a kişisi şüphelendi. kargo elemanına "burada 5 parça yok" dedi, açmak için bekletti. Açtığımızda yalnızca şu tuvalet fırçasının konulduğu pembe kap vardı. Resmen dalga geçmişlerdi. Adam fotoğrafını çekti, tutanağını tuttu ve gitti. Ürünü daha sonra alacaklarını söyledi. Hem ürünü yanlış göndermişlerdi, hem de eksik. Arayıp söyledim tekrar. Dalga mı geçiyorlar bilmiyorum fakat ürünün linkine tıkladığımda ise şöyle bir şeyle karşılaştım:


Ürün ellerinde yokmuş yani anlayacağınız. olmayan ürünün satışını yapmışlar yine. sonra yine yanlış ve eksik bir ürün gönderip beni saçma sapan uğraştırıp iade yapmamı sağlayacaklar. Ben böyle bir rezillik görmedim. Yani bir sürü şirketten alışveriş yapıyorum, bu kadar saçması ile ilk kez karşılaşıyorum. Hani bir kez hata olur, dedim ama ikinci kez olunca artık gına geldi. Gelen kargo şirketi görevlisi "ne oluyor anlamadım, geçenlerde de telefon sipariş eden adama sadece kablo gönderdiler" dedi.

diyeceğim o ki, eğer internetten alış veriş yapacaksanız, işini düzgün yapan insanlar ile yapın. Gelen paketle hayal kırıklığına uğramazsınız böylece. Parasında değilim, o şeyi bekliyorsun,sonra gelen şeyin istediğiniz şeyle alakası olmaması iğrenç bir duygu. Ve bu hatayı düzeltmek için hiç bir şey yapılmaması, sizin tekrar tekrar uğraşmanız. Bir daha hepsiburada dan ürün almayacağım. bir de cam çaydanlık takımı almıştım, 10 gün sonra göndereceklermiş. bakalım paramparça mı gelir, yoksa istediğimle alakası olmayan bir şey mi gelir, üstünü gönderip altını göndermezler mi bilinmez. fakat o sondu. bir daha iğne bile almayacağım buradan.

Bu arada gelen ürün de şu:


22 Ağustos 2017

Günlük - 13


İnsan bazen sadece yazmak istiyor, bazen de sadece okumak. Son günlerde sadece okumak istiyordum. Bir haftada beş kitap bitirdim. 

Neler mi okudum? 

"Olasılıksız"ı okudum ki harika bir kitaptı kendisi. Yani hala okumadıysanız, okuyun bence. Oldukça sürükleyici ve güzeldi.

"her çikolata yenmez" diye bir kitap okudum ki beğenmedim. Sıkılarak okudum fakat okuyanlar genelde beğenmiş. başladım-bitsin diye uğraştım resmen.

"dokunmak-ahmet cemal" okudum. okuduğuma pişman olduğum kitaplardan bir tanesi olarak kitaplığımda yer aldı. 

"karısını şapka sanan adam"ı okudum. güzel kitap fakat ilgi alanınız nöropsikoloji ise. benim pek beyin sistemiyle alakam olmadığından, biraz uzak kaldım kitaba fakat doktorlar veya doktorluğa ilgi duyanlara şiddetle tavsiye ederim. 

"kelebeğin rüyası" adlı kitabı okudum. bu kitapta da öğretmenlerin yazmış oldukları kısa hikayeler yer alıyor. öğrencilerinden bahsediyorlar. ilginç bir kitaptı, güzeldi. öğretmenliğe olan özlemi azalttı en azından :)

şu an "empati" kitabını okuyorum. Adam fawer'in yazı dili çok hoşuma gitti. Grange gibi etkiledi beni, ne yalan söyleyim. Kalın kitap okumayı sevmediğimden kindle üzerinden okuyorum. hem kitabın nasıl bittiğini anlamıyor, hem de ne zaman biteceği hakkında bir bilgim olmadığından sürpriz sonla bitiriyorum. kindle ın tek iyi yanı bu olsa gerek. ha bir de ışık kapalıyken çok rahat okuyabiliyorsunuz, gözleri yormuyor ya, bu da harika bir şey. 

empatinin yanı sıra bir yandan da cimri'yi de bitirdim biraz önce. yahu bir kitap bu kadar mı çerez, bu kadar mı güzel olabilir. kalın kitap okurken mutlaka çerezlik kitaplar okurum yan taraftan :)

neyse, günümüzde kitap okumayan insanların varlığı beni çok şaşırtıyor. bazen kitaba acıktığımı hissediyorum. okumazsam yaşayamayacağım gibi geliyor, ya da yazmazsam. bu günlerde resim de çizmeye başladım. galiba eski ben'e doğru dönüyorum. yakında yağlı boyalar yapmaya başlarsam hiç şaşırmayın :) hayat bir şeyler çizdikçe, okudukça, anlattıkça ve yazdıkça güzel. hadi anlatın o halde, dinliyorum :)

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.


                                                               


Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim). 



UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.


                                     

Bir boomads advertorial içeriğidir.

15 Ağustos 2017

Hastalık

Galiba insanın hasta  da olması gerekiyor sağlığının değerini anlayabilmesi için.. Yaklaşık bir haftadır hastayım. Bir gece acile gitmek zorunda kaldım ve ömrümde ilk kez serumla tanıştım. Aslında sedyeye dördüncü kez yattığımı da fark ettim. İlk ikisi küçükken geçirdiğim ufak tefek kazalar yüzünden dikiş içindi, bir diğeri de peniselin testi yüzünden di ki, o zaman ölüyorum sanmıştım. Aşırı duyarlıymışım meğer.

Doktora ilk kez olduğunu söyleyince yüzüme gülümsedi. Şaka maka 29 olmuştuk. Aman ben hasta olmam, hasta nası oluyorsunuz falan diye soruyorken insanlara, hastalığa yakalanıp (salgın hastalık) ölücem galiba diye ağlarken, aslında her geçen gün öldüğümün farkına vardım. Yahu bizim gibi öleceğini bilip hiç ölmeyecek gibi yaşayan başka bir canlı var mı acaba? İşin kötü yanı ölüme her gün giderken, ölümü kendimize yakıştırmıyor oluşumuz. Neyse, hastalıklar gerçekten çok can yakıcı, sıkıcı ve üzücü. Allah tüm hastalarımıza şifalar versin. Geçmiş olsun dileklerinizi tüm içtenliğimle kabul ederken, son 1 haftadır yazdığınız tüm yazıları da kaçırdığımı üzülerek belirtmek isterim. Kendinize dikkat edin, salgın kol geziyor, aman diyim yakalanmayın..

5 Ağustos 2017

Sanane ne Giydiğimden?


Çok sinirliyim sayın okuyucu. Her nerede ne yapıyorsanız, mutlaka sizler de bu baskı altındasınızdır. Hele ki kadınsanız.. Erkekseniz de öyle aslında. Modaya uygun giyinirsiniz tiki olursunuz, giymezsiniz köylü. Sanki köylü milletin efendisi değilmiş gibi aşağılarlar bir de utanmazlar. 

Bizler ne yaparsak yapalım yaranamayız şu gözünü sevdiğim toplumsal hayatında. Fakat en çok da kadınlar batar göze. Benim göze batmam 16 yaşlarımdayken oldu. Durun önce yazının çıkış noktasına geleyim. Biliyorsunuz geçenlerde #kıyafetimekarışma yürüyüşü yapıldı. Yorumlara baktığımda örtülü kadınların bir sıkıntı çekmediği, bir şey yaşamadıkları falan söylendi. Durun sizlere yaşadıklarımı anlatayım.

Öyle örtü meraklısı bir ailem yoktu. Fakat çekirdek ailem dine çok yakındı. Babam perşembe akşamları mutlaka Kur'an-ı Kerim okurdu. Annem de imam hatipli olduğundan dini konuda oldukça bilgili ve bu bilgiyi ilginç bir şekilde bize akseden bir insan. Babam annemi tanımadan önce dinden uzak (onların ailesinde öyle dine yakın bir insan bulunamaz) bir adamdı. Annemle hayatı değiştiğini her fırsatta söyler :) Mevzu bu değil. Çekirdek ailemizde oldukça mutluydum. Asla örtünme konusunda bir fikir ortaya atılmadı. Çevremde, arkadaşlarımda, akrabalarımda, kuzenlerimde falan örtülü bir kız görmek imkansızdı. Hatta nasıl bir lisede okuduğumu ( Solcu liselim-disiplin hatırası ) yazımda bahsetmiştim. 

Bir gün hayattan zevk almamaya başladım.Bir çok şeyi erkenden sorgulamaya başladım. En önemli sorunum "bu hayattan ne istediğim" di. İstediğim hiç bir şey kalmamış gibiydi. Alınabilecek her şeyi almış, oynanabilecek her şeyle oynamış, yüzmeyi öğrenmiş, bisiklete binmiş, paten kaymış, basketbol takımına girmiş, piyano çalmayı öğrenmiştim. O boşluktayken neden bu hayattayım düşüncesi sardı her yanımı. Babama sordum, "oku öğren" dedi, Kur'an-ı gösterdi. Annem de aynısını söyleyince okumaya başladım. Okudukça içime bir sıcaklık geldi. Sonra namaz kılmayı öğrenmek istediğimi söyledim. Yine etkilenmemem adına üst komşu kızdan öğrendim namazı. Nedense zorlamaktan ödleri kopuyordu. 

Bir gün artık örtünmem gerektiğini hissettim. Belki önümdeki kızın poposuna bakıp "off şuna bak" diye yanındakine gösteren adam yüzünden, belki de eğildiğinde göğüslerine bakmak için gözlük takan genç yüzünden. Babam hep "sen özelsin" diyordu. O kadar çok demişti ki, kendimi o kadar özel hissettim ki, sokaktaki adamın herhangi bir yerime bakması beni rahatsız etti. Fakat öyle uzun pantolonlar, uzun kollu tshirtler giyemeyeceğimi biliyordum. Bir anahtarı olmalıydı bunun, zorunda olmalıydım örtmenin. Bir sabah kalktım ve aileme "kapanmak istiyorum" dedim. Babam düşünmem gerektiğini, ani bir karar vermemem gerektiğini söyledi. Annem ise, lise de zor olacağını (malum o dönem başınızı kapamanız yasak) okul bittikten sonra, hatta üniversiteden sonra daha rahat olacağımı söyledi. Ben kapanınca rahat olacağım dedim. 

Kimlik değişimine uğramış gibiydim. Evde başka, dışarda başka. Sanki ilk zamanlar herkes bana bakıyordu. Ailede bulunan herkes saçma sapan şeyler sormaya başladı. "Yok kim kapadı beni, yok kimin etkisinde kaldım, yok erkek arkadaşım varmış da o kapatmış, yok bilmem ne". bir sürü sorunun altında "yahu Müslümanım ben, örtünmek istedim örtündüm" diyordum fakat nedense kimse Müslüman bir kadının kendi isteğiyle örtündüğünü, Allah'ın rızasını göz ettiği, kendini dışardaki erkeklere karşı korumaya aldığını düşünmüyordu. Mutlaka dünyevi bir çıkarım vardı.. Ailede değişik cümlelere maruz kaldım o dönem. "kapalı falansın ama yine de iyi kızsın" diyenler oldu, "galiba saçı döküldü, ondan örtündü" de diyen oldu.

Ben bunları hiç takmadım. Fakat asıl ban karışılan yer okul oldu. Her gün gittiğim okulum bana zindan gibi gelmeye başladı. Okula giriyor, tuvalette başımı açmak zorunda kalıyordum. Bu kabullenemez bir şeydi. Resmen kimlik değiştirmem isteniyordu. Fakat henüz yeni kapalı olduğumdan o kadar da canımı acıtmıyordu. Taa ki bir gün müdür, kapalı kızlarımız okulun 100 mt ötesinde başlarını açsınlar çünkü okul çevresi de kamusal alandır diyene kadar. Koskoca okulda kapalı 3 kişiydik ve iki sokak ötede sokağın ortasında başımı açmam isteniyordu. Bakın bu kıyafetime karışılan en iğrenç şeydi. Sokağın ortasında başınızı açmak..

Üniversite ise çok farklı değildi. İtü kampüsünü bilirsiniz belki, oraya girerken solda bir prefabrik ev vardı. İçinde başınızı açmadan kampüse bile giremezdiniz. Diğer okulumda tuvalette de başımızı açmamıza izin veriyorlardı. Okula girerken güvenlik kontrolünde vebalı hasta gibi mutlaka kenara çekilir, güvenlik tarafından gösterilen yerde başımızı açmak zorunda kalırdık. Şimdi o günler aklıma geldiğinde bir hayal gibi, kabus gibi geliyor. Öyle bir şey yaşanmamış olmasını diliyorum. Yaşamadım, hayır diyorum. O kadar iğrenç bir duygu ki, hani zorla birisi pantolonu çıkar, iç çamaşırını da çıkarıp pantolonun üstüne giy demesi gibi bir duygu. 

O karanlık günlerin birinde, abimin okuluna gittiğimde de kampüse alınmadım. Öğrenci değilim dedim, olsun dediler. Başörtüsü bu kadar büyük sorun nasıl oldu, nasıl geldi oralara bilmiyorum. Fakat en büyük sıkıntıyı dedemi hastaneye kaldırdıklarında yaşadık. Ziyarete giremedik, gata'ydı çünkü. Oğullarının yemin törenlerini izleyemeyen annelerden biri değildim fakat kuzenimin düğünü askeriye de olduğu için giremeyenlerden bir tanesiydim. İşin en kötü kısmı ise, kimsenin ne giydiğini umursamazken, benim ne giydiğimin insanların gözüne bunca batmasıydı. 

O dönemler çok sıkıntı çektim. Bir ara okula gitmekten vazgeçtim, 1 yıl kadar hiç bir yere çıkmadım. Sanki parklarda kamusal alan diye, oralara da giremeyecektim. Her girdiğim yere "acaba buraya girebilecek miyim" diye düşünmeye başladım, paranoyaklaştım.. O günleri yaşamış bir insan olarak, bugün birinin kıyafetine laf edildiğinde katlanamıyorum işte. Kim ne giyerse giysin, kendini nasıl ifade ederse etsin (ki bence kıyafet kendini ifade etme yöntemlerinin başında gelir)kimseyi alakadar etmez. İsteyen mini eteğini giyer, isteyen etek bile giymez sadece çorapla gezer, isteyen çorapta giymez, isteyen başını kapatır altına kısacık bir dar pantolon giyer, isteyen başını omuzlarının üstüne doğru kapatır, isteyen çarşafını giyer, isteyen şalvarını, isteyen göğsünü gösterir, isteyen kapatır. 

Allah hepimize bir seçim hakkı tanımışken, insanlar birbirine bu baskıyı uygulama hakkını kendilerinde nasıl buluyor ha? Bırakın kadınlar da erkekler de kendileri nasıl istiyorsa öyle giyinsinler. Yanlışsa, o kişinin yanlışı olsun; doğruysa o kişinin doğrusu. Ha illa uyarmak istiyorsan, tatlı dille uyarırsın, kendi doğrunu anlatırsın, onunkini dinlersin fakat kimse kimseye zorla, yasakla bir şey yaptırmamalı.

29 Temmuz 2017

Ivır Zıvır Part 67

Neden böyle oluyor?

Tam en beklediğim yerden en büyük iş teklifi aldığım sırada elimde başka bir iş oluyor ve o işi asla alamıyorum. Sanırım çok para kazanmaması gereken bir insanım bu hayatta. Her işte bir hayır vardır çünkü. Öyle olmasa yaşayamazdık.

Sigara yasaklansın!

Oturduğum mekanda tam 3 kez yer değiştirmek zorunda kaldım. Neden mi? Sigara içen insanlar yüzünden. Sigara içen insanların kendini zehirleme isteğini anlıyorum. Hak da veriyorum. İnsan belki bile bile sürünerek ölmeyi tercih ediyordur. Fakat benim hayatımı zehir etmelerini anlamıyorum. Nefes alamıyorum sigara dumanında. Havam kirleniyor, ister istemez solumak zorunda kalıyorum. Bu benim hakkıma tecavüzdür. Tamamen yasaklanmalı, satışı engellenmeli bu zehrin. Tuvalette sigara içen komşum yüzünden tuvalete gidemez oldum. Cam açamıyorum, tekel bayii si gibi tükettiği için meleti, tüm koku benim evime doluyor. Yasaklansın anacım. Ben kimsenin iğrençliğini çekmek zorunda değilim.


Yağmurdan Kaçarken Doluya Tutulduk.

Konya dönüşü uçak inanılmaz sarsıldı. Hatta çok sinirlendim, düz yol bas git diye pilota çıkışacaktım ki, pilot parçalı bulutlar üzerinde gezindiğimizi söyledi. Sağ salim indik neyse ki. Eve gelirken arabada tutulduk o yağmura. Sol kapıdan su bile aldı araba. Bir ara saplanacağız diye çok korktum. İçim hop etti ama çok şükür sağ salim eve geldik. Allah bu tip doğal afetlerden hepimizi korusun. Ve tabi erkenden İstanbul'a geldiğim için şükrettim. Aslında akşam uçağına bilet alacaktım fakat iyi ki de almamışım. Uçakların hali ve içinde yaşananlar malumunuz.

Kıyafetime karışma yürüyüşü

Çok yerinde bir uygulama. Erkekler kadınların kıyafetlerine karışırken, bazı kadınlar da erkeklerin kıyafetine karışıyor. bence en büyük destekçisi erkekler olmalı bu yürüyüşün. Hem kadınlar arasında hem de erkekler arasında bir karışma merakıdır gidiyor. herkesin hayatı kendine güzel, size ne? Kimse kimsenin başörtüsüne de, eteğine de, saçına da, başına da, sakalına da, cüppesine de, çarığına da, şalvarına da karışmasın lütfen. Bırakın herkes kendisini istediği gibi temsil etsin.

Arkadaşlık

Artık kesin hükmü verdim, herkesle arkadaş olunmuyor. Herkese fazla değer de verilmiyor. İnsanlar sizi umursamazken, bir de yüzünüze baka baka konuşuyor ya, daha da bitiriyor. Yok anam yok, insanın ne varsa ailesinde var gerçekten. Arkadaşlık, dostluk bir yere kadar. Hiç kimsenin çıkarı olmadığı lise-ortaokul dostlukları başka..

18 Temmuz 2017

Yağmurdan öğrendiklerim!


1- Milletimizin mizah seviyesi Erciyes'i aşmış durumda Everest'e doğru ilerliyor.

2- İstanbul'da altyapı sorunu kesinlikle var. Çarpık kentleşme, büyük binalara verilen izinler, yeterli giderlerin olmaması oldukça büyük sorunlar. Ve de en önemlisi dere yatağına yapılan evler.

3- İnsanlarımız o kadar pis ki, çöplerini sağa sola attıklarından yağmur halinde çöplerin hepsi rögar kapaklarını tıkıyor. Daha şimdi evin önündeki kapağa baktım da, bir sürü çer çöp. Siz büyükler yere çöp atmazsınız zaten ama lütfen çocuklarınızı bu konuda eğitin.

4- Çok bunaldık, off yaz bitsin artık diyenlere tokat niteliğindeki yağmur büyükşehir hayatını felç etti. Bugün güne gidecektim, gidemedim. Mutlu musunuz?

5- İstanbul'un havası o kadar pis ki, camlarım çamur içinde. Düşünsenize bu havayı soluyup mutlu olmamız bekleniyor. Sigara içenlere müjde, bırakabilirsiniz artık, yalnızca nefes alsanız zaten zehirlenirsiniz. Para harcamayın boşa.

6- Yağmur o kadar ürkütücü yağıyordu ki, biz de istedik cam kenarında oturup kahve içmeyi. Fakat camlarım su aldı. Daha kötüsü arkadaşımın çalıştığı iş yerini bok basmış. Evet, kanalizasyon yetersizliğini bir kez daha anlamış olduk. Bunca eve izin verilirse, doğal tabi.

7- Gökdelenlerden ve kapitalizmden nefret ettiğimi tekrar öğrendim. Neyse, bu yağmurluk bu kadar. Tüm yağmur arkadaşlarıma selam gönderirken, okuyanlara sevgilerimi sunuyor varsa bir anınız dinlemek istiyorum. Zira ben evde oturup BatesMotel izliyorum. :)

17 Temmuz 2017

Günlük - 12

15 temmuz ile ilgili videoyu izleyince tüylerim diken diken oluyor. Özellikle o bayrağın sallanması yok mu? Bayrak sevgisini ilk okulda öğretmişlerdi bizlere. Bayrak öyle bir duyguydu ki, yere konulmaz, göklerde gezmeliydi hep. Hatta bazı günler yarıya çekerlerdi bayrağı, üzülürdüm. Çünkü Türk Bayrağı her zaman yüksekte olmalıydı..

Hatta lisede bayrakla ilgili garip bir olay yaşamıştım. Okuduğum lise, bulunduğu lokasyon dolayısıyla çatışmaların olduğu, siyasi propagandaların yapıldığı bir liseydi. Bir arkadaşta Türk bayrağı bulmuş yolda, gelmiş sınıfa asmış. Hiç unutmam, en arkaya asılıydı hani şu güzel yazıların yazılması için kullanılan panolardan bir tanesine. Derse hoca girdi. Hocalarımız da çok ilginçti. Girer girmez bayrağı gördü ve "Kim astı bu bayrağı buraya?" diye sinirle bağırdı. O kadar agresif bağırdı ki, neye uğradığımızı şaşırdık. Herkes kimin astığını biliyordu fakat kimseden çıt çıkmıyordu. Hoca tekrar sordu: "Utanmıyor musunuz bu yaptığınızdan?" diye. Ama gözleri alev alevdi. O an benim de kan beynime sıçradı. Astığımız Türk bayrağı idi ve utanılacak bir şey de değildi. Ayağa kalktım "ben astım!" dedim tüm sinirimle. Hoca sınıfın bir ucundan sinirle üzerime doğru yürüdü. O sırada bizim okula gelme sebebini hatırladım. Sınıfta bir öğrenciye kızmış, tokat atmış ve çocuk geçici sağırlık yaşamış. Sürgün olarak gelmiş bizim okula. (mantığa bakar mısınız, hocayı sürgün etmişler ki gelsin başkasının canını yaksın) Yanıma kadar geldi, "git bayrağını al" dedi. "almıcam" dedim hırsla omuzlarımı silkerek. O sırada çok iyi bir arkadaşım "nolmuş Türk bayrağı asılmışsa" dedi. Birden hoca ona döndü. Asan çocuk ayağa kalktı sonra, Atatürk köşesindeki bayrağı gösterdi, "Orada da var, yasak mı?" dedi. Sonra sınıftan sesler yükseldi. Hoca sustu ve oturdu. Gitmiş müdüre şikayet etmiş şikayet edilecek bir şeymiş gibi. Başka bir hoca gelip "işte okulumuzda farklı insanlar var, aranızda tartışma çıkmasın diye hocanız böyle sinirlenmiş" falan dedi..

Aslında günlük yazıyordum ben ya. Konya'ya gideceğim haftaya. Var mı tavsiye bir yer, gezip görebileceğim. Ha bir de bisiklet kiralamak istiyorum. Güvenilir bir bisikletçi var mı ha? :)

Bu da o video hala izlemeyen varsa diye bıraktım :)


14 Temmuz 2017

İett Otobüslerindeki Tipleri Tanıma Rehberi

Merhaba sayın okuyucular. Hepimizin kullandığı, kullanmak zorunda olduğu otobüsler hakkında bir yazı yazmak istedim. İstanbul'da yaşayan biri olarak, İstanbul yolcularını mercek altına aldım. Son 1 haftadır bu yazı için otobüste insanları inceliyor, geçmişimde olan olaylar karıştırıp bir sentez sunuyorum sizlere. Bir otobüse bindiğinizde karşınıza çıkan muhtemel tiplemeler aynen şu şekilde olacaktır:


Oradan kalk da ben oturayım bakışlı yaşlı teyze:

Bunlar otobüslerin olmazsa olmazlarıdır. Gençseniz ve güzel bir yerde oturuyorsanız (özellikle otobüsün gidiş yönünde iseniz) gözlerini üzerinizden alamazlar. Sanki tüm koltuklar onlara tahsis edilmiş gibi davranırlar. Tırnaklarına oje sürebilecek kadar dikkatli ve titiz olan bu teyzeler, iki durak gidecek kadar hali vakti kendilerinde bulamazlar. bakışları sizi öyle suçlayıcıdır ki, dayanamaz yer verirsiniz. Eğer dayanırsanız, söylenmeye başlarlar. Nerede kalır o eski gençlikler şeklinde başlarlar cümlelerine ve günümüzün gençlerinin saygısızlığı ile bitirirler tıklım tıklım otobüste herkesin kendilerine yer vermek zorunda olduğu düşüncesine güvenerek..

İçeri girer girmez oturacak yer arayan insan:

Bu kişiler de genelde yaşlı teyzeler olur. Fakat günün yorgunluğu üzerinde olan gençler de bu durumda olabilir. İçeri girer girmez boş yere bakarlar. O kadar hızla bakış atarlar ki etraflarına sanırsınız optik çözümleme yapıyor. Derken boş yeri çat diye görürler ve koşarak oraya otururlar. Eğer boş yer göremezlerse onların suratlarındaki o çaresizlik ve üzüntü insanı derinden etkiler. Teyze gel yer veriyim dersiniz istemsiz. Ayağa kalktığınızda da bu hareketi neden yaptığınıza inanamazken duygu sömürüsü ne demekmiş anlarsınız. 


Uyuma taklidi yapan genç:

Ya çok yorgundur ya da değildir. Önemi de yoktur zaten. Bu kişiler muhtemelen otobusle uzun yolculuk yapan insanlardır. Bu yüzden yer bulur bulmaz oturur, cam kenarı veya değil fark etmez, kafalarını yasladıkları yerde uyurlar. Hatta bazen uyuma taklidi gerçeğe dönüşüverir. İçeriye yaşlı girmiş, hamile girmiş, hasta girmiş falan hiç umurlarında değildir. Uyuyorlardır çünkü. Kimse de dürtüp uyandıramayacağından rahat rahat yollarına devam ederler.


Otobüste gerçekten uyuyan insan:

Bu insanlar geceleri uykuyu alamadıklarından mı, çok erken işe gittiklerinden mi, yoksa yorgunluktan mıdır bilinmez ağızları açık bir biçimde uyurlar. Ama öyle böyle değil. Bazıları o kadar çirkin gözükür ki, şeytan der ki dürt şunu da uyansın bitsin bu görsel çile. Bazıları horlar, bazılarının ağzından suları akar. O haldeyken bile inecekleri durakta uyanır, koşarak kapıya yönelirler. Belki de durağı geçtiklerindendir, bilmiyorum.


Nasıl olsa otururum amaan diyen kişi:

Bunlar genellikle yaşlılar olsa da, son zamanlarda çocuklu bayanlarda da görünmektedir. 1 veya 2 yaşındaki çocukları ile 10 dakika da bir gelen ve tam mesai saatlerinde olan otobüse tıklım tıklımken girer, nasıl olsa oturabilirim çocuğa acırlar en azından derler. Ay çocuğum şuraya tutun derler ya bir de, git ağzına vur bir tane. Otobüs ahalisinden bir babayiğit mecburiyetten kalkar. Çünkü çocuk o demirden tutunamayıp neredeyse düşecektir. Hayır güzel ablacım bir sonraki otobüse binsen ne olur yani? Amaa yok, nasıl olsa birisi sana yer verecek değil mi? Günden dönen yaşlı teyze, sen de yediklerini eritemedin diye iş çıkışında perişan olmuş insanın yerine göz dikiyosun ya, ne diyim sana?


Bebek arabalı kadın:

Otobüslerin çoğunda karşılaşırız. Bebek arabası birine çarpmasın diye aklı çıkar. Zar zor durdurur, frenine basmaya çalışır. Otobüsün boşluğuna bırakır. O sırada birileri yardımcı olmaya çalışır fakat eğer kadın işin ehliyse kimse oralı bile olmaz. En zor durum, otobüsten inme durumudur. Binerken mutlaka birileri yardım eder fakat inerken hele de otobüs boşsa yerim kaybolacak korkusunda olan erkekler kalkıp kadının arabasına bir el atmaya erinirler. Kadıncağız oralarda cebelleşir.


Okul çantalı çocuk:

Bunları anneleri nasıl otobüse bindiriyor bilememekle birlikte genelde kendisinden büyük çantaları olan, otobüsle 5 durak gittikten sonra inen, merdivenlere tırmanmakta bile zorluk çeken, biletle binmesine rağmen insanların oturmaya hakkı olmadığını düşündüğü ufaklıklardır. Kusura bakmayın ama çocuk o! Sizden çok onun oturmaya hakkı var! Yer verin pls.


Yan yana oturmaya çalışan kadınlar:

Bunlar ya günden geliyorlardır, ya pazardan, ya da herhangi bir gezmeden. Ya da gidiyorlardır bilinmez ama, milyon nüfusluk şehirde otobüste oturmaya yer bulduklarına şükredeceklerine bir de yan yana oturmak isterler babalarının arabalarıymış gibi. Bazıları yanlarındaki adama rica ederler. Bazıları ise rica edemez sadece üfleyip püflerler. Eğer rica edemezlerse ikisi de boşalan çiftli koltuk gördükleri an ışık hızıyla oraya koşarlar. Neredeyse birbirlerini ezeceklerdir fakat mutlu sona ulaşırlar. Yol boyu rahatlıkla dedikodu yaparlar. 


Geri giden koltukta seyahat etmek istemeyen yolcu:

Ben de dahil olmak üzere, anlamını bir türlü çözemediğim geri giden koltuklarda oturmama isteğidir. Muhtemelen mide bulantısı falan yapıyordur ya da baş döndürüyordur. Hayır zaten o koltuklar neden vardır ki? dört kişi aynı anda seyahat edip yüz yüze muhabbet edelim diye mi yoksa yer kazanmak için mi? ikisinin de cevabını söylüyorum: hayır. sebebini bulamadım ben. bulan varsa ve söylerse çok sevinirim ama bana hep saçma gelir. hiç tanımadığın insanla diz dize oturmak, yüz yüze bakmak. Yolcu girince ters koltuğu görür ve hayal kırıklığı ile otobüsteki boş alanda ayakta durur. Eğer geri giden koltukta seyahat edip o kişiye yer veriyorsanız "yok çocuğum ben ters oturamıyorum" cevabını alabilir "aman bulmuş da bunuyo manyak" da diyebilirsiniz. Anlamaya çalışmak lazım. 

Ayı gibi oturan insan:

Genelde erkekler böyle oturur. Tersli koltuklara ayaklarını uzatırlar, bir kişilik koltuğa yayılıp diğer koltuğa taşarlar, arka koltuktan dizlerini sizin koltuğa çarparlar. Bu insanlar oturmaz resmen yayılırlar. Çok rahatsız edicidirler.


Düğüne giderken otobüse binen kız:

Ya düğüne gidiyordur, ya da düğüne gider gibi makyaj yapıp giyiniyordur bilinmez fakat otobüse biner binmez tüm gözler üzerine döner. İnsanlar sanki hiç düğüne gitmiyormuş ya da öyle süslenmiyormuş gibi kıza ayı gibi bakarlar. Kız o kadar rahatsız olur ki, kafasını yere indirir, bulduğu ilk yere oturur ve eteklerini çekiştirmeye başlar. Camdan dışarı bakıp ortamdan çıkabilmek için durak sayar. 

Hamile kadın:

Bu günlerde bir çok yerde karşımıza çıkan hamileler otobüslerde de yanımızdadırlar. Oturma öncelikleri olmasına rağmen bazen otobüslerdeki insansılar yüzünden ayakta kalırlar. Bazıları da hamileliği belli olmadığından (arkaları dönükse) ayakta kalırlar ve fark edilir edilmez oturtulurlar. Genelde hamileye saygı vardır. 


Yaşlı insanlar:

Otobüs biletleri bedava olduğu için bakkala bile otobüsle giderler. 7/24 gezme potansiyelleri vardır ve tüm koltuklarda hak iddia edebilirler. 


Olaylara dahil olma durumunda bekleyen insan:

Bu kişinin çakraları açık ve tüm her şeyi inceleyen insanlardır. Otobüste taciz mi oluyor, kavga mı çıktı, bir tartışma mı var; kesin oradadırlar. Her olaya karışırlar ve haklı gördükleri kişiyi ölesiye savunurlar. Tam bir Türk sahipleniciliği vardır ve muhteşem insanlardır. Birisi otobüs giderken arkadan el mi etti, bunu görürler ve "kaaptaan gelen varrr" diye bağırırlar. Ya da arka kapı mı açılmadı düğmeye basıldığı halde "kaptaaan arka kapı" diye o kalın sesleri ile bağırır,  şoförün kapıyı açmasını sağlar ve tüm kalpleri fetheder. En azından benim bir kaç kez başıma gelmiş ve fethetmişti.


Klimayı açar mısınız diye insan:

Genelde ben olurum bu. Bazı otobüsler o kadar havasız ve sıcak olur ki, otobüse girer girmez şoföre "klimayı açar mısınız" diye sorarlar. Şoför daha cevap vermeden arkadan bir kaç ses "ya evet, açın lütfen" falan der. Şoför mecbur açar. Sanki klima parası cebinden çıkıyormuş gibi trip atar bir de.


Arkada Konya Ovası olduğunu sanan şoför

Durmadan yolcu alır ve "arkaya doğru ilerleyelim" diye bağırır. Aslında arkada artık yer kalmamış, insanlar balık istifi gibi alt alta üst üste kıvama gelmişlerdir. Şoför ise arkada yer olduğunu iddia etmekten asla vazgeçmez. Şoförün tuzu kurudur tabi :))

Neyse, yazım çok uzun oldu. Belki ikinci serisini de yazarım bu yazının. Malumunuz kalabalık bir şehrin kalabalık otobüslerinde yolculuk yapıyoruz. Allah bizi havasızlıktan , metrobüsün ilk durağında binmeye çalışan insanların şerrinden korusun. Ne demişti iett "biz insan taşıyoruz" . 

İnsan olmaları dileğiyle :)