30 Ocak 2014

Hallederiz.

* Yarın tamam.
* Öğle tatili yapmıyoruz..
* Hiç acıtmayacak.
* Yüzünü gören cennetlik.
* Abi , abla zahmet olmuş.
* Telefon numaran silinmiş ,eski telefonda kayıtlıymış.
* Şimdi ben de seni arayacaktım.
* İsterseniz parasını verelim.
* Orijinal yedek parcası.
* Telefon şehirler arasına kapalı.
* Burada torpil geçmez.
* Girilmez levhasını görmedim.
* Yemeğe kalın.
* Çok üzüldüm ya.
* Her bedene uyar.
* Davetliydik ama gitmedik.
* Bu saaten sonra çağırsada gitmem.
* Bu kızı kimler kimler istedi.
* Bu kızı ne avukatlar mühendisler istedi de varmedik.
* Herkese eşit zam yapıldı.
* Hatırası var.
* Herşeyin en iyisine layıksın.
* Ben zaten böyle olacağını biliyordum.
* Emrin olur.
* Arkasından değil, burada olsun yüzüne de söylerim.
* Bir kereden birşey çıkmaz.
* Bilsem söylemez miyim?
* Ayip ettin valla kimseye soylemem
* Kolay gelsin herkese,
* Aradım valla yoktun…

-işte bu alıntıdır.*

28 Ocak 2014

Rolleri Trollemeyen Muhteşem Oyuncular Var!


Bugün Feriye Sinemasında Basın Gösterimi queyfi'ndeydik. Basın gösterimlerine elimden geldiğince ve boş bulundukça giden biri olarak Feriye Sinemasını nasıl kaçırdım arkadaş sıkıntısına girdim. Muhteşem bir salondu. Özellikle salondaki balkon bölümünün en ön sırası ve cafe'sinin manzarası. 

Peki ben bugün ne izledim? 7 Şubat Cuma günü vizyona girecek olan Saving Mr Banks'i izledim. Filmin yönetmeni olan John Lee Hancock'a derin sevgilerimi sunuyorum ve hayatıma kattığı 127 dakika için inanılmaz teşekkür ediyorum. Zira film izlenebilecek kadar temiz ve izlenebilecek kadar muhteşemdi!

Tom Hanks'in oyunculuğu nerede karşımıza çıkacak diye heyecanla beklediğim bir kaç dakika söz konusuydu. Walt Disney karakterini canlandıran ve yerine bir balığın denize cumburlop diye atlaması gibi oturan bir Tom Hanks izledik. Kaşlarının yapısı her ne kadar sinirimi bozmuş olsa da, o mimikler ve babacan tavrı izlenmeye değerdi. Fakat filmin ilginç yönü Tom Hanks başrol değildi.

Filmimizin başrolü Emma Thompson harkulade oyunculuğu ile Tom Hanks gibi bir idolü arka plana atmayı başarmış. Biyografik özellik taşıyan filmde geri dönüşler ve geçişler için tüm teknik ekibin ve özellikle senaristin gözleri öpülmeklik. Arkadaş bu kadar iyi nasıl kurgularsınız ve bu kadar iyi kurguladığınız şeyi bizlere nasıl anlatırsınız diye düşündüm. Tabi filmin beni içine çekmesinden fırsatım kalırsa..

Tüm roller ve kullanılan oyuncuların harikalığının yanı sıra gelelim konusuna filmin. Walt Disney'in kızlarının en sevdiği kitabı filmleştirmesi için söz vermesiyle gelişen bir kurgu söz konusu. Durun karışık oldu biraz! Walt Disney bir gün kızlarının gülüşmelerine şahit olup, nedenini sorduğunda yazar olan P.L. Thompson'ın kitabına güldüklerini öğrenir. Bunun üzerine bunu film yapacağı konusunda kızlarına söz verir. 20 koca yıldır yazarın peşinden koşan ve en sonunda görüşmeye ikna eden Disney'in ve Thompson'un arasında geçer film. 

Geriye dönüşler yaşadık dedik ya çokça. Yazarımızın aslında kendi hikayesini kitaplaştırdığı anlaşılır ve hep geçmişine gider. Kıvırcık saçlı küçük kız ve babası ile olan muhteşem diyaloğunun arka perdesinde alkolik ve umutsuz bir iş hayatı olan adam vardır. Babasını kafasında kahramanlaştıran küçük kız ise her zaman babası gibi bir kahraman olma derdindedir. Bu yüzden öyle bir hal alır ki, evde kalmış kız kurusu çizgisi çizer filmin ilk dakikalarında. Öyle ki, insanı çileden çıkartacak kadar kırıcı ve sert bir hali vardır. Filmin ilerleyen dakikalarında ise, aslında o kaskatı duran yüzün ardında var olan muhteşem kadınla tanışırsınız. 

Kadının mimikleri ve muhteşem oyunculuğunu zaten en başta söylemiştim. "Doğudan esen rüzgar sert olur" repliğinin yanı sıra, bunun sonucu olarak gelen Cadı lakaplı teyze ile ilginç alt metinler yüklenmiş filme. Bunun yanı sıra kırmızının filmde kullanılmak istenmemesi ise çok güzel bir aykırılık eklemiş. Gelen Cadı teyzenin "Her şeyi halledeceğim, bütün her şeyi düzelteceğim" deyip çantasını masanın üzerine koyup, içini açıp önce Ananas çıkarıp , sonra ilaç şişelerinin gösterilmesi de bizlere bi'şeyler anımsatır gibi olsa da hemen unuttuk.

Annenin kızının yanına gelip "Biliyorum, babanı benden çok seviyorsun" demesi ise tüm ana-kız-baba üçgenini özetleyecek nitelikteydi. Babaların kızları ile olan ilginç diyaloğunun, anneler tarafından kıskanılmasının yanı sıra,inanılmaz desteklenmesi gibi bir sonuca varabiliriz belki. Ya da bırakalım bunu bir yana, biz bu filmi izleyelim.

Filmde zamandan mekana, mekandan zamana giderken; bazı sahnelerde göz yaşlarınıza hakim olamayacaksınız. Buna eminim, çünkü salonda bi-iki eleştirmenin burnunu çektiğini fark ettim. Sanırım bazı sahnelerde ben de inanılmaz etkilendim. Özellikle Tom Hanks'in oyunculuğunu konuşturduğu ve Thompson'un ellerini tutup,konuşmasını tamamladığı o sahnede boğazıma bir yumruk takıldı diyebilirim. Aslında bir çok yerde oldu bu. 

Ne diyeceğim biliyor musun sayın izleyici? Bu filme gönül rahatlığı ile gidebilirsin. Eğer biyografik dramlardan hoşlanıp, yer yer gülümsemek istiyorsan.

İyi Seyirler Dilerim, ışığınız bol olsun.

27 Ocak 2014

Tatildeyim!

Normal insanlar tatillerini ve izin zamanlarını olabildiğince dolu geçirebilmek adına tüm yıl plan yaparlar. Ama asla normal bir insan olamadım. Sanırım şu dakkadan sonra da olmama imkan yok. Zaten ne zaman plan yapsam o plan asla tutmaz. Tutsa şaşarım zaten. Hayır yani tutsa ölür mü? Ölürmüş demek ki.

Neyse zaten ölen o kadar insan varken planlar ölmüş çok mu? Ben de planlarımın olmayacağını bildiğimden plan yapmayıp spantone yaşamaya başladım. İŞte bir yere giderken önceden düşünürdüm bir saat. Oraya neden gidiyordum, oradan sonra nereye gidecektim, orada ne yapacaktım, orada kimleri görecektim, orada kimlerle konuşacaktım, oralardan nelerden bahsedecektim, orada neler olacaktı gibi bir sürü şey. Hatta öyle ki, deprem olursam nereye saklanacaktım, ayngın çıkarsa ilk kimi kurtaracaktım gibi bilim kurguyla karışık koru filmi senaryolarım bile vardı. Ama artık yok.

Hayır boş bir insan mıyım korkusunu da yaşar oldum. Misal, yarın sabah sinemaya gideceğim bir basın gösterimine. Akşam geldiğimde ise film hakkında bi'şeyler yazacağım. Ortaköy de olduğu için gösterim, muhtemelen ortaköyde olacağım fakat belki Taksim'e de geçebilirim. Belki Beşiktaş daha yakın olur ama belki çok da uzaktır. Sabah Sinefesto'ya yeni katılan bir kızla buluşup filme gideceğiz, sonrasında kızdan ayrılıp Öznur ile buluşacağım. Sonra bize Kazım ve Orhan katılacak. 

Bak yine plan yaptım fakat sadece kişiler üzerine. Artık kim nereye derse oraya, kim nasıl derse öyle. O derece boşvermişlik söz konusu anlayacağın. Bu iyi midir kötü mü bilemedim.!

26 Ocak 2014

Keşke.

Keşke insanoğlu karşısındaki insanoğullarının ne düşündüklerini bile bilse.

Keşke ama nerdee?

Ben söyleyim: Hiç bir yerde.

Ben bir daha söyleyim: Her şey çok değişti.

Son kez söyleyim: Sen zaten yoksun ki.

25 Ocak 2014

Haydi Gösterelim Gününü!

busra-bayram
İnsanoğluna doğuştan yüklenen özelliklerden bir tanesi de sanırım şiddet. Şiddet karşıtı olan herkesin aslında içinde bir yerlerde uyuyan bir şiddet eğilimi var. Bunu dışarıya çıkamamak için elinizden geleni yapıyorsunuzdur fakat bazı filmler vardır ki işte o şiddet duygusunu inanılmaz doyurur.
Göster Gününü (Kick Ass) filmi ile şiddet duygusunu komik bir biçimde açığa vurabilirsiniz. Filmin geçişleri o kadar yumuşak ve o kadar güzel ki, kullanılan şiddet kesinlikle göze batmıyor. Aksine, olması gereken bir şeymiş gibi duruyor. Eğer iki bölümü peş peşe izlerseniz benim gibi, üçüncüsü için de hemen araştırmaya girersiniz. Heyecanlanmayın, çünkü üçüncüsü hala çekim aşamasında.
kickass-
Kick Ass-1 filmi genç bir çocuğun ergenlik dönemi bunalımları ile başlıyor. Cinsel bir çok ögenin barındırıldığı bu bölüm ve ilerde şahit olacağınız kanlı sahneler dolayısı ile çocuklarınızı ve yaşlılarınızı ekrandan uzak tutun lütfen. Haricinde şiddet içerikli bir film izlerken kan görüntüsünden rahatsız olurum diyorsanız bu filmin aslında komedi türünü de girdiğini eklemek isterim. Oradakiler kan değil yani, kana benzetilen vişne suları. Zaten hayali bir dünyadan neden korkarsınız ki,hiç anlamam.
Genç çocuğun süper kahraman olma hayalinin başına açtığı işler oldukça iyi kurgulanmış. Filmin her dakikasında süper kahraman filmlerinin babası olan “Spiderman” ve “Superman” ‘e gönderme yapılmış. Aslında süper kahramanlık olayının da ti’ye alındığı da söylenebilir genel anlamda. İyi adam olmak için maskelerin arkasına gizlenmek ile gizlenmeme ikilemi de göze sokulmuş güzelce. Ufak yaştaki çocuğunu öldürme makinesi olarak yetiştiren Nicolas Cage’in yanı sıra ikinci filmde eski bir asker rolü ile Jim Carrey yer almış. İki filmde de iki büyük adamın yer alması güzel olmuş. Devam filmlerinde aynı yüzleri görmekten sıkılan bir insan olarak söylemeliyim ki, ikisi de ölüyor kendi filmlerinde.
Başrollerin ölmesine alışık olmayan bir Yeşilçam izleyicisi olarak, başrollerin öldürülmesine inanılmaz mutlu olduğumu da eklemeliyim sanırım. Sonuçta kendini tekrar eden filmlerden hepimiz nefret ediyoruz değil mi?
İki filmde de süper kahramanlık ve süper kahraman olmanın zorluğu yer almış. İki film bir çok yönden ortak nokta taşısa da, kesinlikle sıkılmadan izlenecek filmler. Üçüncü filmin tüyosu da çok güzel verilmiş. İlk filmde düşman olan;mafya babası adam iken , 2. filmde o adamın oğlu yer alıyor. Muhtemelen 3. filmde de oğlanın amcası, yani ilk filmdeki adamın kardeşi olacak. Bizim Kick Ass o ailenin kökünü kurutmaya hazır anlaşılan.
Suç şehri olan Amerika’ya layık bir yapım söz konusu. Çok ağır bir film izlemek istemiyorsanız ve çerezlerinizi yanınıza alıp çerezlik bi’şeyler izleyim diyorsanız bu filmi önerebilirim sanırım. Fakat öyle “Aman izlemeden uyumayın” diyebileceğim bir yapım da değil. Zira içinde çok fazla cinsellik, şiddet ve olumsuz davranış barındırıyor.

Ünlem.


Bugün kendimi anlatabileceğim cümlelerim tatile çıktılar resmen. Sanki tüm kapılar yüzüme kapanmış da ortalık yerde kalakalmış gibiyim. Yine o terk edilmiş duygusu ile cebelleşirken borderline oluşuma her seferinde lanet ediyorum işte. Tabi böyle olmama sebep olan tüm o nedenlere de.

Bu kadar karmaşa içinde insanların beklediği ilgiyi ben nasıl gösterebilirim ki? "Çok umursamazsın" dedi bugün biri. "Kestirip atıyorsun hemen, bir daha da arkana asla bakmıyorsun" diye ekledi. Ben de isterdim sizler gibi acı çekmeyi, kaybettiğim şeyin ardından ağlamayı. Kalbimin attığını, sevdiğimi veya sevildiğimi. Ama hissetmek gibi muhteşem bir duygunun varlığını sağda solda görüpte yaşayamamanın sıkıntısını bilir misiniz? Bencebilmezsiniz.

Ben asla bir yolda giderken arkamı düşünmeden gitmedim. Ben her zaman dönüş yolunu hesap ettim. Bu yüzdendir ki birini kazandığım an kaybedeceğim zamanı da hesapladım. Kaybedebileceğim an'ları defalarca kurdum kafamda. Defalarca ayrıldım. Defalarca ağladım hala beraberken. Defalarca nefret ettim içimden inanılmaz severken. Defalarca acı çektim yüzüm gülerken. Defalarca dokunmak istedim de sırf bir daha dokunamazsam diye dokunmadım. Ve defalarca..

Defaların önemi yok aslında. Ben ünlem dolu, hayretlerle yaşayan, bir sürü noktası olan, virgüle yer bırakmayan, üç nokta ile sonlanan fakat aslında asla sonuna varamadığım cümlelerin tam ortasındayım. Alt alta gelen tüm kelimelerin oluşturduğu ilginç paragraf boşluklarındaki beyaz alanlarda kendini kaybedip duran aptalın tekiyim. 

Sen mi? Sen yoksun ki zaten.

23 Ocak 2014

Soruyorum o halde varım!


Benzin neden bu kadar pahalı? Neden biz güneşle bir yerlere gidip gelemiyoruz hala gözünü sevdiğim 2014 yılında?

Iphone telefonlar bu kadar donuk, bu kadar uyuz bir işletim sistemine sahipken hala neden bu kadar pahalı olabiliyor?

Bankacılık işlemleri neden bu kadar uyuz ve bu kadar çok imza atmamız gerekiyor?

Film izlemek isterken, seçimini yapmak neden bu kadar zorlu?

İyi geçtiğini sandığın sınavının kötü, kötü geçtiğinin aslında iyi olduğunu anladığın an ki o yüz kızarmasının sebebi çıkan tansiyon mu, hayal kırıklığı mı?

Nişanlanan kızcağızlar neden eşlerinin elleri ile tek taşlarının bulunduğu fotoğrafı paylaşıyorlar? Diğer türlü kimse nişanlandıklarına inanmıyor mu? O tek taşı göze sokmak mı lazım?

Şişman insanlar neden şişmanlıkları ile mutlu ve barışık?

Yemek yemeyi neden bu kadar çok seviyoruz? Yoksa biz bu dünyaya yiyici olarak mı gönderildik?

Bunca çeşit varken neden insanlarınız bunca çeşitsiz?

Aykırı olmak bu kadar mı çok göze batıcı?

Seven insanlar neden sevdiklerini dile getiremiyorlar?

Neden sinemaya gitmiyoruz?

Neden işlerin yoğunluğu belli bir noktadan sonra doyum noktasına gelipte durmuyor?

Neden yağmur yağmıyor? Yoksa biz cezalandırıldık mı Allah tarafından? Ya deprem, ya kuraklık mı?

Tercih etmenin bu kadar zor olmasının sebebi ne öyleyse?

Babam bu kadar çok konuşmayı nereden öğrendi? Daha da önemlisi ben neden ona çektim?

İstanbul neden bu kadar kalabalık ve karmaşık?

Sırf insanlarla yakın olmamak adına yürüyen merdivenleri değil de normal merdivenleri kullanan tek kişi ben miyim?

Abim neden benim yazdıklarımı okuyor?

Ben neden bu dünyanın bana uygun olmadığını düşünüp NASA'ya "Beni uzaya gönderin, noolur" mailleri atıyorum da cevap atmıyorlar?

İnsanlar neden bu kadar düşüncesiz ve samimiyetsiz?

Sen hala bu soruları okuyor musun?

Bence sen de yoksun zaten.

Gurursuz Kadınları Sevmiyorum!


"Tiranlık bedeni özgür bırakır ve saldırısını dosdoğru ruha yöneltir. Hükümdar artık şöyle demez: Ya benim gibi düşün ya da öl! Şöyle der: Özgürsün; yaşamın, malın, mülkün, her şeyin senin olarak kalacak ama bugünden itibaren aramızda bir yabancısın!" *Tüketim toplumu/Dövüş Kulübü

Okuduğum kitaptan bir kaç satır okudunuz siz de istemeden. Sizi zorla bu cümlelere maruz bıraktığım için kusuruma bakmayın fakat karşınızdakine bi'şey yaptırmak istiyorsanız eğer işte tam da o cümlelerin bahsettiği olayı uygulayın. Zira işe yarıyor!

Bugün iki filmi peş peşe izlediğimden olacak ki inanılmaz bir baş ağrısına sahibim. 

Bugün yılların metrobüs yolcusu olan ben deniz, uzun zamandır binmediğim otobüse bindim. Nedense trafik falan yordu beni. Yok canım. Trafiği iyi bilirim. Debriyajla haşır neşir olma sebebidir. Fakat otobüste olaylar çok başka. Benim gibi can sıkıntısından insanlar hakkında düşünen bir insansanız özellikle, muhteşem bir yer bu otobüsler. 

Yanıma oturan teyze muhtemelen torunuyla konuştu. Ardından elindeki kağıtlara baktı. Hastane kağıtlarıydı ve anladığım kadarıyla kadın kanserdi. Değilse bile artık öyle. Zira benim kafamda bir yerlerde öyle bir yer edindi o beyaz suratıyla. Umarım hiç bir zaman o kadar yaşlanmam. Yaşlanmadan ölürüm.

Karşı tarafta oturan bir çift takıldı sonra gözüme. Oğlan kıza sarılıyordu. Aniden ayrıldı. Kız süt dökmüş kedi moduna girerek "Ne yapayım ama ben?" diye sordu tüm içtenliğiyle. Oğlan öyle bir hal tavır aldı ki, sanki o kız az önce sırnaştığı sevgilisi değil de kırk yıldır aradığı kanlısıydı. "Aman Allah'ım umarım asla böyle bir nefretle karşılaşmam" diye iç geçirip dua ettim o an. Zira ben sevdiği insanla tartışmaya bile giremeyen bir insanım. Fakat bu oğlanın yaptığı tartışmaktan da beterdi. Yumruğunu sıktı sinirden. Kalkmak istedi de otobüste kalkacak da ne olacak yani?

Sonra kız camdan dışarı baktı. Oğlan hala elini kolunu bir yerlere sığdıramıyordu. O kadar çok çekip gidesi vardı ki, sağa sola attığı kesik kesik ve sinir bozucu bakışları bunu inanılmaz belli ediyordu. Aralarında ne geçmiştir diye düşünmeme fırsat bile vermedi agresif halleri. Kız bu kez sırnaşmaya , kedi gibi sokulmaya başladı. Ben hala izliyorum yalnız. 

Kızın sırnaşması yaklaşık 10 dakika kadar sürdü. Kızın hareketleri hiç de ilgi çekici değildi. Arada sokağa baktım, diğer insanlar hakkında düşüncelere daldım, döndüm yine kıza. Hala oğlanın omzuna başını yaslamış, ilgi bekliyordu. Az önceki kedi figürü bende köpek figürüne dönüştü. Ama insanları hayvanlara benzetmeyi sevmediğimden benzetmedim. Sadece figürlerin kafamda dans etmesini izledim öylesine.

Kızın dağılan gururu da rahatsız etti hani beni. O hareketi yanlızca 3 dakika yapabilecek bir bünyeye sahiptim ne de olsa. Ben olsam yerinde kalkar giderdim. Ama kız kalkıp gitmedi. Aksine eline daha sıkı sarıldı oğlanın. Sonra benim durak geldi. İndim. O an düşündüm ki, ani kestirip atmaklar aslında o kadar da iyi bi'şeyler değil. Kızın gördüğü muameleye bak, hareketlerine bak bir de. Ben ve ben gibiler çok mu gururlular, burunlarından kıl aldırmıyorlar ne? 

Hey yavrum hey! Biz aranmadıkça aramayan, biraz geç aranınca açmayan, ilgisizliği sezdiği an arkasını dönüp giden nesillerin çocuğuyuz! Hadi silkelenin şimdi bakayım!

19 Ocak 2014

Bu Yazı Siyaset İçerir!

Uzun zamandır gündemden uzak durmaya çalışan bir Büşra'yım. Özellikle son günlerde gündem analizi yapamıyordum, taa ki hocamın "Son bir haftadır yayınlanan x Gazetesi gündemini çözümle bakalım" demesine kadar. 6 aylık bir periyodu araştırmaya başladık arkadaşlarla.

Görünen o ki "Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır!" 

Siyaset denilen şeyin ne kadar kötü bişey olduğunu açıklamak için  Otto Von Bismark demiş ki "İnsanlar politikanın ve sosisin nasıl yapıldığını bilselerdi, geceleri uyuyamazlardı" Sanırım sosis de yiyemezdik heralde. Bunu bildiğimden ve az çok bir zamanlar siyasetin içinde bulunduğumdan olacak ki siyasi hayatta bir çok yanlışı görüp göz yumabildiğinizi biliyorum. İşin içinde bir sürü kriter yer alıyor. Bir sürü şey dönüp duruyor. Bu yüzden olsa ki bazı zamanlarda "mecburen abicim napalım" cümlelerini bile duyabiliyorsunuz. 

Siyasette veya siyasette alışık olduğumuz konulardır bunlar. Tıpkı futbolcu gibi gittiği takımın renklerine bürünebilir bir siyasetçi. Sonra o ne diyorsa ondan olur. Fakat yine de özünden taviz vermemeye çalışır. Zaten konumuz siyasetçi değil, gazeteci!

X gazetesini hiç samimi bulmuyorum! Kesinlikle samimi değiller. Yıllardır bizi ayakta uyutmuşlar çünkü. Ellerinden x'leri alınıpta, X Kişisi'nin beddua dolu sözleri ortalığa düşünce; verip veriştirmeye başladılar 2 hafta önce övdükleri devleti. Söylemleri analiz ettikte, gözlerimize inanamadık. Bu kadar iki yüzlülük, bu kadar çark etme olamaz. Bu yapılan hareket insanların gözünde kendi imajlarının düşmesine sebep oldu. Bunun matematiğini nasıl kuramadılar hayret!

Gazetede övülen devlet, bugün "Avm yapma meraklısı zihniyet" şeklinde yer alıyor. Dün egemen okuma söz konusuyken, bugün tamamen muhalifte yer alıyorlar. İkinci sayfa haberi olan Ali İsmail haberi bugün manşet üstünde "Ali İsmail'in dövülmesi ile ölümü arasında bağlantı var" şeklinde veriliyor. Dün yapılan icraatlerden bahsedilirken bugün "Plansız büyüme İstanbul'u kitledi" manşetinin altında "kamunun imarı değiştirmesi ve kent topraklarının rant amacıyla kullanılması ulaşım sorununu ortaya çıkarıyor" deniyor. Dün internette kısıtlama denirken bugün "İnternete sansür girişimi" yazılıyor.

Hayır abicim, sen madem bu kadar çok şey biliyordun, madem doğru ve güvenilir haber veriyordun da ne değişti? Aynı haberleri neden değiştire değiştire önümüze sunup duruyorsun? Bu sana olan güvenimi zedelemekten başka bi' işe yaramıyor! ki samimi de bulmuyor seni. Şimdi sen devlet hakkında ne kadar atsan da tutsan da, benim bir gözümün ucu bile okumayacak onları! Çünkü sen dün başkaydın, bugün başka. Ve olayının kapanacak olan dershanelerin olduğunu hepimiz biliyoruz.

Benim kızdığım olay dershanelerin kapanmasına verilen tepki değil sayın okuyucu, yanlış anlama. Zira ben de her Türk vatandaşı gibi x'lerin kapanmasına bir anlam veremedim. Fakat bu zamana kadar bu "doğru" olduğuna inandıkları haberin neden bize verilmemesi hatta aksine her şeyin günlük güneşlik önümüze sunmuş olmaları! Hadi diyelim ki devlet yanlısı habercilik yapacaksın, kötülükleri görüyorsun da yazmaya korkuyorsun. Bari süsleyip, püsleyip önümüze serme ki, biz de yalan yanlışların peşinden sürüklenmeyelim. Sen dün o kötü haberleri süsleyip püsledin ya, bugün ne kadar pislersen pisle biz onları takmayacağız.

E gazetenin emir eli olması insana başka şeyler de düşündürüyor hani. "Ben zaten siyasetten anlamam" diyerekten siyasetten anlayan insanlarla konuştuk. Yanlı olmaması adına Galatasaray Üniversitesi'nden siyasal bölümünden bir kaç arkadaştan fikirlerini aldık ki alınan fikirleri burada anlatsam "ohaa" dersiniz. 

Dershanelerin hali, X Bankasının olayları ve diğerleri hakkında ise bi'şey söylememe gerek yok sanırım.X'e giden kardeşim son günlerde derslerinin yoğunluğu dolayısıyla x'e gidemedi. Hocası annemi arayıp "Devlet olayları yüzünden mi çocuğunuz gelmiyor" diye sordu. Ailecek böyle toplara girmeyen insanlarız. Annem bu yanlış anlaşılma düzeltilsin diye bugün zorla kardeşimi dershaneye gönderdi. 30 kişilik sınıfta 4 kişi kalmışlar. Kimse gelmiyormuş artık. 

Geçenlerde dost sohbetlere de eşlerin bayanları göndermediğini içeren bir kaç twit çarptı gözüme. Sonra canlısına da şahit oldum. 

Bedduanın ne kadar kötü bi'şey olduğunun sonucuna vardım es kaza. Zira dönüp dolaşacağı yer yine biziz sonuçta. Bizi bize kırdıran, bizi bize düşman etmeye çalışan herşeyden yine bizi bizden koruyacak olan Allah sakınsın. 

Ben bu iki yüzlülükten hoşlanmadım. Umarım yeni yönlerinde istikrarlı olur bu gazete. Ya da yolsuzlukları, haksızlıkları zamanında bize anlatmadığı için bir özür yazısı falan yayınlar da biz belki o zaman düşünürüz ikinci bir şans verebilmek adına. O da belki.
X Gazetesine Saygılar!

18 Ocak 2014

Susmak gerek bazen.

Kadın: "Şu an konuşmak istemiyorum"
Adam: "Bende"
Kadın: "O zaman sessiz olalım"
Adam: "Tamam"

Kadın hiç susmadığı kadar sustu sonra. Aslında anlatacak çok şeyi vardı her zaman ki gibi. Durmadan konuşası vardı içinde. Ama içinde bir yerlerde. Sanki aylar önce bir yerlerde susturulmuştu o içindeki şey. İçindeki şey öyle bir susturulmuştu, öyle bir küsmüştü ki tüm seslere.. Konuşmadı bir daha hiç. Çünkü susmak lazım bazendi. O zaman da bazendi. Bu yüzden kadın da sustu. Sustukça daha çok sustu.

17 Ocak 2014

Yaz Kızım!

Yaz Kızım Mücella!

Havaların soğukluğundan dem vur. Bu puslu havalarda ne kadar canının sıkıldığını anlat. Kimseyle konuşmayıp, kimseyle görüşmediğini de söyle. Her sabah ağlamaklı uyandığını, her akşam için buruk uyuduğunu anlat. Aslında uyur gibi yaptığını da ekle. Çünkü herşey herkesin herşeyinin aynısı.

Sıkıldığın her şeyden bahset mesela. Metrobüsten, trafikten, kalabalıktan, insanlardan, etkileşimlerden.. En çok da etkileşimlerden sıkıldığını anlat. Kimseye dokunmadan, kimseyle konuşmadan, kimseyi etkilemeden geçirebileceğin günleri düşün ve hemen sonra yalnızlıktan kork! Korktuğun yolları anlat. Karanlığı anlat misal. Geçtiğin karanlık sokaklarda korktuğun gölgenden bahset. Böcekleri anlat onlara. Hayalinde gördüğün ve asla var olmayan, var olmasını düşündüğün an bile korktuğun o böceklerden bahset. 

Terkedilme korkunun dibine vurduğundan hep ilk terkeden olduğunu söyle. Terkedilmektense terkedeyim diye terk ettiğin onlarca yerden aldığın sıkıntıları da ekle. Nefretini kazanan insanların artık umrunda olmadığını da anlat. En çok da insanları umursamadığını söyle. Çünkü en çok umursamadığın zaman sen sen oluyorsun! Çünkü en çok..

En çok'larda yaşadığın her şeyi yaz Mücella. Asla doyuma ulaşmadığın şu dünyadaki yalancı gülümsemelerinden bahset. Sonra bir duraksa. Eğer bu durak-sa, duruyorum.!

Twitter'da "yaz kızım" diyen Büşra Berber'e ithafen yazdım bunu. Ona anlattım biraz. 

Sizlerde bana soru sormak istiyorsanız: http://ask.fm/bsrabayramm

Beni twitter da takip etmek istiyorsanız: https://twitter.com/bsrabayram

Beni google +'da takip etmek istiyorsanız: https://plus.google.com/u/0/+BüşraBayram

Bana mail yoluyla ulaşmak istiyorsanız: hayalmeyal.buschra@gmail.com

16 Ocak 2014

Bu yıl berbat geçecek.

Anladım ki bu yıl benim yılım değil! Geçen 25 yıldır da bu böyle zaten. Hiç değişmedi. Bu gidişle değişmeyecekte.

Bir sürü karmaşanın içinde dolaşıp dururken, evden oraya buraya giden bir tip oldum. Dün ilk kez kartvizitim basıldı. Kartviziti getiren arkadaşa teşekkürlerimi sunduktan sonra elime alıp "bu ne yaa" diye beğenmeyip fırlatıp attım bir kenara. 

Sabah ise abimle kapıştık. Ameliyat olmuş kendisi. Askeriye de 1 aylık izin vermiş buna. Benim gitme işim yattı yani. He giderim. Ama nereye? Evet, gitmem gereken bir yer var fakat neresi bilmiyorum.! İnsanın bilmediği yere gitmek istemesi ne berbat bir duygudur bilir misiniz? Bilemezsiniz. Çünkü ben bilmiyorum. Ben bilmiyorsam kimse bilemez!

Tüm tasarımcı düşüncelerime ket vuruldu. Bir yerlere gidip yalnızca bişeyler okuyup bir şeyler izleyesim var. Özellikle film izlemeyi inanılmaz özledim. Son bir haftadır bir film izleyebildim yalnızca. Düşünebiliyor musun? Hayatında televizyon olmayan bir insan için ne büyük bir acı bu. 

Geçenlerde yaptığımız kazayı ve 3.000 TL'ye patladığını ve artık araba kullanmamın yasak olduğunu biliyordunuz değil mi? Bilmiyorsanız da öğrendiniz artık. İnanılmaz bir biçimde canım araba çekti. Öyle böyle değil. Sürmem lazım dedim. Geçtim direksiyona. Tam kontağı çevireceğim. Telefonum çaldı. Arayan babamdı. Gaz pedalına giden ayağımı mı hissetti bilemem ama çok acıklı bir konuşma yaşadık. Kullanamadım.

Çok iyi arkadaşlıklar edindim son günlerde. Bu üstün başarım için kendimi tebrik ediyorum. Bir çok arkadaş edinip sonra arkadaşsızlıktan dövünen bir insanım sonuçta. Ama bu insanlar çok iyiler.

Hayde kalkın Lihtenştayn'a gidelim. 

14 Ocak 2014

13 Ocak 2014

Sıkılmaktan sıkılıyorum!

Zaman çabucak akıp gidiyor. Gittiği yere selam götürmüyor hem de. Giderken içimden bi şeyleri de çekip alıyor. Derken sıkılıyorum. Demezken de sıkılıyorum. Aslında ben hep sıkılıyorum.

Dünya ile alıp veremediğim olduğunu, beni zorla getirtilen psikiyatristten öğrenmiştim. Öyle ki, adam "Dünyayı o kadar çok sıkıyorsun ki, bu da seni zorluyor. Bırak kendi haline. Her şeye müdahale edemezsin " demişti. O gün söylediklerini anlamamıştım. Çünkü henüz 15 yaşındaydım. Fakat şimdi çok iyi anlıyorum.

Mesela sizin için hiç bi' önemi olmayan her  hangi bi'şey benim için o kadar büyük muhimmatlar taşıyor ki. Sen de Suriye'ye giden muhimmat kamyonu, ben diyim Amerika'ya yapılan gemi yolculuğu. Bugün için yaptığım planın her hangi bir nedenle gerçekleşmemesi, kumpir yemek istediğimde kumpircinin kapalı olması, gittiğim sinema salonunda filmimin vizyondan kaldırılması gibi bir çok saçma, ufak, bir o kadar da elimde olmayan sebepler!

Heh işte, benim sorunum bu! Elimde olmayan sebepler dolayısı ile elimdekilerin kayıp gitmesi. Elimde olmayan bi'çok şey var aslında. Gücümün yetmediği. Acizliğimin bir tokat gibi yüzümün ortalık yerine çarpması.. Fakat yine de "yetmez ama evet"lerim var.. Acizliğimin yanı sıra, yetebileceklerimin sonuna kadar yettirebildiğim, kendimden taviz vermeden karşı tarafı mutlu etme çabalarının verdiği mutluluğun yanı sıra mutsuzluk ve milyonlarca kafa karışıklığı-sıkıntı. 

Kendimi bildim bileli sıkılıyorum ben işte. Sıkılmaktan da sıkılıyorum fakat kaçışım yok işin kötüsü. Küçük yaşlardayken sıkıntıdan ağlarmışım. Böyle oturup boş boş ağlar, annem nedenini sorduğunda "Sıkılıyorum" dermişim. Nefesimin kesildiği zamanları da hatırlarım sıkıntıdan. Aniden bir yerden kalkıp gidip arkadaşımı arayıp "sıkıldım ben ya kusura bakma" dediğimi de hatırlarım. Ya da telefonu "Neyse sıkıldım ya of" deyip suratına kapadığımı bilirim. Durakta beklerken yanımdakinden sıkılıp benimle alakası olmayan otobüse atlayıp sıkıntımdan kurtulduğumu da bilirim. Sinemanın yarısında çıkıp gittiğimi de bilirim ki artık yapmıyorum bunu. Sonuna kadar beklemek için dayanıyorum. Hatta geçenlerde 8 saatlik bir filme de gidecektim ki o derece.

Neden sıkılıyoruz be insanoğlu? Ya da daha düzgün sorayım? Bu sıkıntıların sebebi ne? Ben 15 yaşındayken sıkıntımın sebebini bulamayıp bildiğin intiharı falan düşünmüştüm. Fakat bendeki yapı o kadar ilginçtir ki, normal insanlar gibi camdan atlayıp, aygazı açıp zehirlenmeyi ya da ilaç içmeyi falan değil. Yani öleceksem bir farkı olmalıydı. Bir düzenek kurup, onun altında ölmeyi planlamıştım da düzeneği bir türlü kuramamıştım işte. Tabi kafada. Kafada başlayan her şey hayata geçmiyor neyse ki. Ya da şöyle toplayım konuyu : Allah beni korudu çünkü nefes almam için bir sebep vardı. Aslında daha bir çok sebep daha olabilirdi. Durun bir dakika! Benim yaşamam için bi'sürü sebebim vardı. Daha bi'çok şey yapacaktım. Hala yapacağım. Daha aşık falan olacağız değil mi?

İntihar olayını düşünmemi elbette borderline olmama bağlayabilirsiniz fakat sonra bu durumdan kurtulmam çok kolay oldu. Müslüman bir ülkede ve müslüman bir ailede doğmanın muhteşem yararını gördüm. Namaz denilen o ulvi olayla tanıştım ki, beni benden alıp beni yaradana ulaştırdı. Özellikle şu secde anında hissedilen o ilginç duyguyu hiç bir yerde bulamadığımı anladım. Normalde kimsenin önünde eğilmeyen o ilginç gururum *ki o zamanlar özür bile dilemezdim ben kim olursa ve ne kadar suçlu olursam olayım, yaradanın karşısında 5 vakit eğiliyordu. Kendi kendimin o aciziyetine içten içe gülmeye başladım. Bildiğin şizofrenik bir eğilim. Sanki karşımda eğitmem gereken bir Büşra vardı ve ben onu dizginlenmesini izlerken mutlu oluyordum. 

İç sıkıntısı dediğim şeyin, kalbimin ortalık yerinde var olan bir huzursuzluk olduğunun bilincine vardım. Tüm dünyayı Allahu-ekber diyerek arkana atıp, farklı bir dünyaya ve aslında gidecek olacağım yere yöneltmek başkaydı. 

Ben sıkılmaktan sıkıldığım anda yaşadım tüm bunları. Bazen yine sıkılıyorum. Sonra abdest alıyorum, geçiyor. Sinirlenince de yapıyorum bunu. O da geçiyor bazen. Bunları neden mi anlatıyorum? Sıkıntılar paylaştıkça azalmaz çünkü. Paylaştıkça azar. Paylaştıkça tekrar yaşarsınız. Sıkıntıları çözebilecek yegane varlığın varlığından haberdar olalım diye. He bir de, hayat çok kısa fakat yolumuz çok uzun.

12 Ocak 2014

Planlar.. Planlar..

Bir sürü plan yapıyoruz ya hani hayatta? Hani şu sonu başı belli olan fakat ortalarında neleri yaptığımız belli olmadığı hayatta? Hani her yaptığımız planın kusursuzca devam edeceğini sanıyoruz ya, heh işte öyle olmuyor be güzelim. Hiç biri öyle olmuyor.

Planlarımı saygıyla sunuyorum. Önümüzdeki iki hafta bana dokunmayan bin yaşasın dedim tüm tanıdıklarıma. Sınavlarım var dokunmayın lütfen dedim fakat yalnızlıktan da bıktım sanki. Harbiden o kadar yalnızlık çekiyorum  ki, geçenlerde bilgisayarımla konuştuğumu fark ettim. Tasarımımın hatasını onda buldum falan. Ne acı..

iki hafta sonrasına hemen bir plan yaptım. Abim bilindiği üzere asker. Osmaniye de lojmanda kalıyor. Her gün "gel buraya takılalım" diyor ya hani. Heh işte. Oraya gideceğim. Oradan Adana ve Şanlıurfa'ya da ziyaretlerde bulunduktan hemen sonra memleketim olan Trabzon'a geçeceğim. Malumunuz büyükbabam ölmüştü. Babaanneme bu kadar yalnızlık yeter deyip kolundan tutup İstanbul'a döneceğim. Sanırım önümüzdeki 1 ay yoğun geçecek. Geçsin bi zahmet. Yoksa ben kaçamıyorum. Yoksa ben hazmedemiyorum. Yoksa ben. Beni boşverin, sizden n'aber?!

11 Ocak 2014

Ivır Zıvır Part 4

Bu nedir arkadaş? Kombin diye bişeyler paylaşan bloglar var ama sanırım tüm kombinlerini her yılın rüküşü olarak seçilen Britney Spears için yapıyorlar. Aksi saçmalık olur.

Sizin hiç sizden habersiz yazınız çalındı mı? Benim çalındı. Hem de gördüğüm yerde şok oldum. Fakat bir o kadar da gurur duydum. Zira büyük bir yerde gördüm kendisini. İnanılmaz mutlu oldum. Bu da bir nevi korsan faaliyet ama hoşuma gitti. Sonuçta ben cümlelerimi iyi tanıyorum.

Kısa kısa masallarla avutamıyormuş insan kendini. Bunu anlamış oldum. Uzunca masallara uzanmak şart oldu bu saatten sonra. Saat çok geç oldu zaten. 

00.00 ı gördüm az önce. Bu saate kadar olan tüm ikilemleri gördüm aslında. Kim beni düşünüyorsa beni düşündüğünü bana belli etsin de ben de kim beni düşünüyor diye düşünmekten vazgeçeyim. Çok düşünceli bir yapı oldu evet.

Birazcık tatilim var ve ben bu tatil boyunca eve kapanıp kusana kadar film izlemeyi düşünüyorum. Böyle bi'şey yaptığımda en son 4 korku filmini peş peşe izleyip, korku filminden nefret etmiştim. Yine öyle bir durum söz konusu olmaması adına şimdiden filmleri düzenliyorum. Örnek listem: Beter böcek, hayalet süvari, çılgın masallar, ed wood, maymunlar gezegeni ve 9. Tim Burton'un izlemediğim filmleri bunlar. Bunları bitirdiğim an Tim Burton defterini kapatıp, yeni yönetmenlere yelken açacağım. 

Hala bir masa takvimim yok. Bir okurum da demiyor ki Büşra'ya bir masa takvimi göndereyim.

Hadi telefon numaralarını kaybedip, insanları tanımıyor olabilirim. Vatzap'ım bozuk olduğundan yazılanları görmeyip, rezil de olabilirim. Fakat yüz yüze geldiğim insanların isimlerini unutmanın da ötesine geçip, bu kişiyi nerden tanıyorum diye düşünmeye ne demeli? İnsanları umursamamayı abartmak mı? Heh evet bu benim hastalığım.!

Sesim hala yoktu. Taa ki az önceye kadar. Baktım düzelmiş. Bayaa baya konuşuyorum falan. Dün iş için aradığım kadın uzunca bir süre sesimi alamayıp "Bey efendi?" dedi. Ben "Aloo" deyince "Pardon hanımefendi" dedi ama dediğinden bin pişman. Neyse ki düzeldi.

Metrobüslere binince kapı önünde birikmeyin! Bana yer kalmıyor.

Sokaklara çöplerinizi atmayın..

Camdan bişeyler silkelemeyin.

Çöp poşetlerinizi dikkatli atın, akıtma yapıyorsa başka bir poşete daha koyun.

İzinsiz fotoğraf çekmeyin.

İnsanların arkasından konuşmayın. 

10 Ocak 2014

Ve en kısa masal'm.

Ve masal yeni başladı..

Kız uzunca elbisesi ve kat kat tülleri ile ormanda ilerledi. Oraya nasıl geldiğini, orayı nasıl bulduğunu bilmedi. Yalnızca ilerledi. Sağda solda oturmuş ilginç hayvanların arasında kendisi koruya kollaya ilerledi. 

Hep ileri gittiği yolda bir adım geri attı. Atar atmaz çarptı adama. "Yardımcı olmamı ister misin?" dedi. Kız oldukça korkmuştu. Adamın korkunç bir yüzü, kocaman gözleri, ilginç bir ses tonu vardı. Fakat inanılmaz bir güven verdi sebepsiz. Kızın cevabını beklemeden elinden tutup çektirdi ormanın derinliklerine.

Çukurlardan atladılar, bataklıklardan kurtuldular, ejderhalarla savaştılar, düştüler, kalktılar. Birlikte atlattıkları onlarca badirenin ardından kız çok yoruldu. Ağacın kovuğunda bulduğu iksiri eline aldı ve "Artık uyanmak istiyorum" dedi. İçi eziliyor, nefesi kesiliyor ve konuşmadan anlatmak istiyordu.

Adam yine o muhteşem ses tonu ve iri gözleriyle "Gitmek zorunda değilsin" dedi. "Merak etme, döneceğim" dedi kız. Adam "Beni asla hatırlamayacaksın değil mi?" dedi. Kız gülümsedi. Çünkü biliyordu ki söyleyecek kelimesi kalmadığında gülümsemek en güzeliydi. 

Adam kızın kulağına doğru eğildi ve fısıldayarak "Elveda güzel kız" dedi. Kızın içinde bi'şeyler koptu fakat ne koptuğunun farkına varmadı. İksiri bir dikişte bitirdi..

Gözlerini açtı. İşine koyuldu. Hiç durmadan çalıştı. Çalıştıkça yoruldu. Yoruldukça çalıştı. Çalışınca kafası karıştı. Karıştıkça tekrar çalıştı. Çalışınca yoruldu. O son cümle hep aklında kaldı. O ses tonu da. Ve asla unutmadı. Değil mi?

8 Ocak 2014

Yazıyorum!

Ne zamandır yazmadım. Yazmayı özledim. Özlediğimi yazdım.

Çok özledim aslında ama hiç çaktırmıyorum.

Grip oldum sesim travesti gibi çünkü. Arasam konuşamam. Konuşsam anlatamam.

Büyükannem de öldü. Cesedinin yanında sabahladım. Korkutucu değildi hayır! Çok ilginçti. 2 saat önce büyükannemdi çünkü. 2 saat sonra yalnızca bir cesetti. Demek ki neydi? Şu an yazmamı sağlayan parmaklarım birer araçtı. Tıpkı diğer tüm uzuvlarım gibi. Önemli olan ruhtu. Ve artık yoktu.

Hala sesim yok.

Birisi bana ask.fm "sadece sabret ve beni bekle, geldiğimde ellerin çok kirlenmemiş, dudaklarının mührü açılmamış olsun.."de demiş. Kim ki o?

Hala sesim yok.

Pera'dan sensiz olmaz ı dinliyorum. Bu cümleleri bana direkt kuracak biri olmalıydı hayatımda aslında.

Asla olmaz dediğim şeyleri yapıyorum. Hayalim liseden sonra okumayıp evlenip çoluk çocuk sahibi olmaktı. Neydi o öyle okuyup kariyerimde kariyerim diyen bilmiş kızlar? Heh işte o kızlardan oldum ben. İlle de kariyerim.

Fazla çalışmaktan beynime kan gitmez oldu. Kan değerlerimi ölçtürüp düşüklüğünün farkına vardık. O kan ilacı nasıl iğrençtir arkadaş?!

Benim hala sesim yok,umudum da yok zaten.

6 Ocak 2014

2 Ocak 2014

Üzgün sımayley.

Bilmek ya da bilmemek işte bütün mesele bu.

Bilipte bilmemezlikten gelmek.. Duyupta duymamazlıktan gelmek.. Konuşupta konuşmamazlıktan gelmek. Görüpte görmemezlikten gelmek. Sevipte sevmemezlikten gelmek. Özleyipte özlememezlikten gelmek. 

Oflayıpta oflamamazlıktan gelmek. Ah bu şarkıların gözü kör olsun!


Konuşturan Banner Uygulamasıyla Binlerce Kişi Huzurevlerindeki Yaşlıları Kutladı

Mobil teknolojileri gençler her zaman daha yoğun kullanmış ve faydasını daha çok görmüştür. Ta ki 1 Ekim 2013’e kadar... TENA tarafından gerçekleştirilen yaşlılara özel sosyal sorumluluk projesinde, mobil ve internet teknolojileri, yaşlılarımızı mutlu etmek ve onlara unutulmaz bir gün yaşatmak için kullanıldı. Dünya Yaşlılar Günü’nde tüm Türkiye’nin sesini huzurevlerindeki yaşlılara ulaştırmak ve onları hatırlamamızı sağlamak için, dünyanın lider yaşlı ve hasta bezi markası TENA tarafından bir interaktif banner kampanyası gerçekleştirildi.

Gün boyunca www.hurriyet.com.tr ‘deki bannerlarda ve www.herzamangenc.com ‘da gerçekleştirilen sosyal sorumluluk projesinde; mobil teknolojinin gücü, internaktif bir video banner ile mutluluğa dönüştürüldü. Sabahtan akşama kadar yayınlanan reklam bannerlarına tıklayanlar, açılan ekrana cep telefonu numarasını girerek, saniyeler içinde çalan telefonlarının diğer ucunda bir huzurevi sakininin sesini duydular ve dünya yaşlılar gününü kutladılar.

Bu sürpriz kutlama kampanyasının iç ısıtan görüntülerini izleyince, kendinizi bir huzurevinde ya da bir aile büyüğünüzü ziyaret yolunda bulmanız kuvvetle muhtemel.

Bu kampanya, bir taraftan huzurevlerindeki yaşlılarımızı 1 Ekim boyunca aldıkları telefonlarla mutlu ederken, diğer taraftan 12 Kasım günü ödül töreni yapılan Mediacat Felis Ödülleri’nde 2 dalda aldıkları yaratıcılık ödülleri ile hayatlarındaki en özel anlardan birini yaşatmış oldu: http://www.herzamangenc.com/11/en-yaratici-dijital-sosyal-sorumluluk-projesi/  

Siz de bu sosyal sorumluluk kampanyasına destek olmak ve huzurevlerini aradığımızda yaşlılarımızın yüzlerinde yaratabileceğimiz mutluluğu etrafınızdaki kişilere anlatmak için kampanya videosunu #bukızıgüldür hashtagi ile paylaşabilirsiniz.

Bir boomads sosyal sorumluluk içeriğidir.

1 Ocak 2014

Ivır Zıvır Part 3

Ivır Zıvırlara tekrar başlamak bana çok iyi geldi. Tıpkı az önce tasarım işimi halledip DreamWeaver'a aktarmam gibi. Sorunsuz bir site elde ettim. Değmeyin keyfime lütfen!

Demek bu mutlak yalnızlık! Zalim insanların doldurduğu alemde tek deli olmak. Ya da delilerinkinde tek zalim!

Büyükbabamı gece ruyamda gördüm. Beni aramıştı. Günlerde Cuma'ydı. "Neden gelmedin?" dedi. "İşler, güçler çok yoğundum ve gelmeme imkan yoktu" dedim. Benimle dalga geçti. Güldü fakat içten içe kızıyordu her zaman ki gibi. Neden gitmedim ki sanki? Ah şu projelerin gözü kör olsun!

Memleketin yarısından çoğu bugün doğdu sanırım. Neyse efenim, doğanların doğum günü kutlu olsun. İyi ki doğmuşsunuz. 2014 farklı olacak demiştiniz fakat ben tüm gece projemi tamamlamayla uğraştım. Daha 2 işim var.. 

Direksiyon başında poz vermeyen kaç kişi kaldık bilmiyorum ama ben de araba kullanıyorum! Benim de ehliyetim var! Hayır yani illa otoparka gidip benzini olmayan arabada fotoğraf mı çektireyim? Çektirsem de Facebook'a yüklemem. Zira biz çok sıkıldık.

Sıkıldığım diğer şeylerden bir tanesi ise devlet-cemaat tartışması. İki tarafta da gereksiz bir samimiyetsizlik gördüğümden işlerin dışındayım. Fakat diyeceğim o ki, amaaan banane? Şimdi ben burada konuşacağım da ne olacak? Zaten gündemden de çok uzağım. Çünkü işlerim var ve işlerimi gündem gelip yapmıyor sayın izleyici! 

Akminanın limonlu maden suyunda ilaç tadı var, sevmedim.

Bim'den alınmış ülker çikolatalı gofretle ciddi düşünüyorum. Son günlerde o kadar çok yiyorum ki, bence biz birbirimizi çok iyi anlıyoruz. Neden mi Bim? Çünkü orada çok taze oluyor.

En son izlediğim film: Merhaba Dünya. İllimunatisi bolca olan bir film. O yüzden tutuldu zaten bence.

2013 yılının en iyi filmini açıklıyorum madem: Django: Zincirsiz. En kötü filmini de açıklayım hazır elim değmişken ve bunu okuyanlar beni dövsünler : This is the end!