30 Aralık 2016

DUYURU!

Çok değerli okurlar. 

Sizler için de bir bölüm oluşturma kararı aldım. Kalp kırıklığı yaşadığınız bir olay varsa, aşk acısı, hayal kırıklığı gibi sizi üzen ve paylaşmak istediğiniz bir durum varsa yazı dizimde siz de yer alabilirsiniz. Yarın bir arkadaşın hikayesini sizlerle paylaşacağım. İsimsiz olarak da mail atabilirsiniz:

hayalmeyal.buschra@gmail.com adresinde bekliyor olacağım. Saygılar


28 Aralık 2016

Yazamıyorum.

sıkıntı büyük.

kesinlikle yazamıyorum.

aslında burada Amerika'da yaşayan ve yere göğe sığdıramayan insanlar hakkında yazacaktım fakat, yazamıyorum. o kadar sinirliyim. olmayan şeyleri varmış gibi gösteren, kiliseden çıkmayan, buna rağmen müslüman olduğunu iddia edip tek rekat namaz kılmayan, yabancılarla arkadaşlık etmenin güzelliğinden, onların özveriliğinden ve güzelliğinden bahsederken iyi ki de Türk kimseyle karşılaşmadım burada diyen o cibilliyetsiz, hatsiz, çıktığı yumurtayı beğenmeyen adilerden bahsetmek isterdim. bahsedeceğim de. zira bugün memleketini satan, yarın neler yapar bir siz düşünün hele. bizdeki memleket sevdası azizim, hiç bir şeye benzemez.

def'olup gittiysen eğer, çeneni kapat, memleketini değiştir, oranın vatandaşı ol ve unut burayı! karşılaştırmaktan da vazgeç. otobuste omzuna çarpan eski İstanbul hanımefendisinin pardon cevabı üzerine bağırarak söylediği "buradan başka İstanbul yok!" demek istiyorum sana! Evet buradan başka Türkiye yok. 

İyi ki de yazmadım.


22 Aralık 2016

Günlük-8

Merhaba sayın okuyucu, ben geldim yine başınızı şişirmeye. Aman ne güzel dediğinizi duyar gibiyim..

Son günlerde çok büyük bir yoğunluk içindeydim. Üst üste sınavlara girmiş, pestilim çıkmış haldeyken 2 gün boyunca bir derginin tasarımını tamamladım. Sabahlama, akşamlama prosödürlerinden çıkar çıkmaz ertelediğim kahvaltı sözlerimi yerime getirdim. Üç gündür üst üste sağda solda kahvaltı yapıyor olmama bağlı olarak ayı gibi şiştiğimi hissediyorum. İşe bak ki, evdeki tartının pili de bitmiş. 

Patlamalar hepimizi derinden üzdü. Patlamanın ertesi gün Beşiktaş'a gittim. Meydandan bindiğim otobüse bir adam elinde kocaman ağır bir bavulla bindi. Bavulu o kadar zor çekiyordu ki, kesin bombadır diye düşündüm. Otobüste birden ölüm sessizliği hakim oldu, herkes birbirine bakmaya başladı. İlk durakta inesim gelmiş olsa da, otobüsteki diğer insanlara baktım. Hepsi harika gözüküyordu. Giyinmiş, süslenmiş, yetişmeleri veya gitmeleri gereken yerlere özenle hazırlanmışlardı. Onları bırakıp gitmeye gönlüm el vermedi. Öleceksek o otobüste hep birlikte ölmeliydik. Bavulun üzerine doğru yürüdüm. Eğer üzerine sarılırsam belki daha az kişi zarar görebilirdi diye düşünürken ölüm sessizliğini bir adam bozdu. "O bavulun içinde ne var?" Bavulun sahibi adam ezile büzüle açıklamasını yaptı. Köyden gelmişti ve elindeki kağıtta bir adres yazılıydı. Adam o kadar mahcup bir hal aldı ki.. Sonra en önde oturan bir adam "Bu vatan bölünmez" diye bağırdı. Milletçe kafayı yemiştik. Fakat vatanın bölünmezliği konusunda hemfikir olmuştuk. Allah yar ve yardımcımız olsun. O olayların tekrarını yaşatmasın ve eskisi gibi en büyük korkumuz çantamızdaki telefonun çalınması olsun.

Özlediğim insanlarla özlem giderdim. Sınavlarımı soracak olursanız çok kötü geçtiler. Neden böyle oluyor bilmiyorum ama beynim daha az şey üretmeye başladı. Sanırım artık daha az bölünüyo hücrelerim. Yaşlılık ha? 28 yaş ne demek ya? Bugün bir formda yaşımı sordular, 26 yazıyordum ki 2016'yı gördüm. Ufak bir keraat cetveli hesabıyla anladım ki 26 çook eskide kalmış. Eskiler güzeldi be. 

Hani böyle diyoruz ya. Memleketçe verdiğimiz sınavların ardı arkası kesilmiyor. Eskiden gün gün önemli olayların yer aldığı bir ansiklopedimiz vardı. Orayı okuyarak büyümüştüm. Aslında hep başka sebeplerle dürtüldük. Dürtülme sebebini araştırdığımda ilkokuldaydım. Hocam "jeopolitik konum dolayısıyla" demişti. Madem o kadar sinir bozucu bir şey taşınalım biz de hocam demiştim. Jeopolitik kelimesini telafuz bile edemiyorken bu cümleyi etmiştim, hocam hafif kaşlarını çatmış "burayı almak için kanının son damlasına kadar savaşan atalarımıza ayıp olur, biz de onların torunlarıyız, biz de kanımızın son damlasına kadar savaşacağız." demişti. Keşke kalleşçe oynanmasaydı arkamızdan oyunlar. Ne eskiye gitmek istiyorum, ne de geleceği merak ediyorum. Hala harika bir yerdeyiz, hala ne kadar ayrı düşüncelerde olsak da birbirimize kenetlenmeyi biliyoruz, hala hepimiz olmasa da çoğunluğumuz birbirimizi seviyoruz.

Aslında buraya gündelik sıkıntılarımdan bahsetmeye gelmiştim. Ne bileyim, şimdi canım bişe yemek istiyo ama aslında yemek istemiyo da dediğimde a kişisinin dediği gibi "Allah başka dert vermesin" demek istiyorum. Kesinlikle en büyük sıkıntınız bu olsun. Kapitalist sisteme de lanet olsun!

16 Aralık 2016

Modern Kölelik Nedir?



her sabah işe gitmek için erkenden kalkıp, karanlıkla yola çıkıp, tüm gün onun bunun isteklerini yapıp, söyledikleri alçaltıcı şeyleri kulak ardı edip, arkadaşların kuyu kazıp üstünüze basarak kademe atlamasına seyirci kalıp, hem ruhen hem de bedenen çöküp, karanlıkla eve dönmektir. karşılığında kazandığınız para denen madde ile ertesi gün işe gittiğinizde veya arkadaşlarınızla buluştuğunuzda giyinmek için kıyafetler almak, en lüks restaurantlarda yemek yiyebilmek için tekrar çalışmak zorunda kalmanızdır. 


sistemin bir getirisi olan para kazanma olayı değildir aslında modern kölelik. kazandığınız parayı harcadığınız yerler, aldığınız hiç giymediğiniz elbiseler, yemek yediğiniz mekanlar, kullanmadığınız ev eşyalarıdır modern köleliğinizin en büyük göstergesi. 5 yaşında okula başlayan çocuğun 20 yıl boyunca okul sıralarında en güzel zamanlarını geçirip, hep daha iyi bir işte çalışıp, daha çok paralar kazanması üzerine kurgulanan bir hayattır modern kölelik. üretmeye izin vermez, tüketmeye yönlendirir. hepimizin içinde bulunduğu bir güruhtur.

walk free wakfı yayınladığı bir raporda modern köleliği "bir kişinin sömürü amacıyla bedeni üzerindeki ve çalışıp çalışmama kararı hakkındaki özgürlüğünün elinden alması" şeklinde tanımlamaktadır. sanırım üst paragraflarda anlattığımdan pek bir farkı yok.

neden para kazanmak zorunda olalım? öğrenmek istemeyen milyonlarca insanı neden öğrenmeye zorunlu kılalım? üretmek isteyen insanları istemedikleri işler peşinde neden koşturtalım? çünkü modern kölelik bunu emrediyor. yalnızca kapitalizme hizmet etmemizi.. 

kadınların belli standartlarda olması, erkeklerin de onları kullanan tipler olmasını istiyor. dinlerde kadınların en çok ezildiği söylenirken, kapitalizt sistemde erkeğin istediği standartlara girmek isteyen kadınlar hem fizyolojik hem de psikolojik olarak kendilerini mahvediyorlar. daha bugün şişman olduğu için 18 yaşında intihar eden bir kadının haberini okuduk gazetelerde. çünkü sistemin istediği vücut ölçülerinde değildi, sistemin emrettiği yemekleri gereğinden fazla yemişti. 

neresine dokunursanız elinizde kalacak bir konu bu. şu an yapmak istemediğiniz her neyi yapıyorsanız bilin ki modern köleliğin bir eserini gerçekleştiriyorsunuz. ne kadar inkar ederseniz edin, hepimiz günümüzün kölesiyiz. evet, belki alınıp satılmıyoruz ama günümüzün en güzel zamanlarını birilerine para karşılığı satıyoruz. kendimiz bu yolu seçtiğimizden olacak ki adına da modern kölelik diyoruz. köleliğin modernleşmiş hali ha? hadi geçmiş olsun.

Ciğeriniz Düşsün!

Son günlerde izlediğim en anlamlı videolardan bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Sanırım en güzel cümlesi de şu olmalı:

"Tek istediği huzurlu sakin bir yaşam olan süt gibi insanları, Amerikan aksiyon filminden fırlamış birer demir yumruğa çevirdiniz anasını satayım.
İYİ DE YAPTINIZ.
Az daha birbirimize Türk, Kürt, Alevi, Gezici, Yandaş gibi isimler takmaya başlamıştık ki hepimizi bir kazana yeniden koydunuz: (#millet)"

Bence okuyun çünkü HEPİMİZ BİZİZ!


14 Aralık 2016

10 Aralık 2016

Bırakın İstediğini Alsın!


Çocuklar hakkında hüküm verebilmek için  çocuk sahibi olmak gerekmiyor sanırım. Sonuçta eğitimle alakalı bir eğitim alıyorum :D cümleye bak. neyse, akademi de öğretilen çocuğun istediğini istediği zaman sizin gözetiminizde yapmasıdır.
benim annem çok erken anne olmuş. abimi kucağına aldığında 19, beni doğurduğunda ise 20 yaşındaymış. o zamanlarda çocuk eğitimi ve gelişimi konusunda hiç bir bilgisi olmamasına rağmen, harika eğitimler vermiş. vermiş diyorum, çünkü bugün okulda yapılması gerekenler başlığı altında söylenen her şeyi annem bilinçsizce bize vermiş.

mesela abimle aramızda 1 yaş vardı. hep ona abi demek zorunda kaldım, kesinlikle saygıdan değil, büyüklüğünden. kendisi ile durmadan çatışma halindeydik. çoğunlukla benim kıskançlığım yüzünden. normalde büyük çocuk küçük çocuğu kıskanır gibi görünür ama bizde durum tam tersiydi. kıskanacak hiç bir şey bulamasam, gözündeki gözlüğü kıskanıyordum. o derece.. tabi böyle olunca kavgalarımız hiç eksik olmuyordu. annem hep kenardan bizi izler, kavganın boyutunun fiziksel darp haline gelmesini bekler, sonra ikimizi de kolumuzdan tutar odamıza kapatırdı. "buradan aranızdakini çözmeden çıkamazsınız" derdi. biz içerde iki dakika daha tartışırdık. sonra odadaki cezamızı algılar, kader birliği yapmamız gerektiğini hisseder, hafiften barışmaya çalışırdık. aradan beş dakika geçerdi, odadaki oyuncaklarla yeni bir oyun kurardık. annem gelir, kapıyı açar, hafifçe gülümserdi. biz oynamaya devam ederdik.

abimle küslük durumumuz üç dakika falan sürerdi. sanırım benim yengeç, onun balık burcu olmasındandı. o koskoca cüssenin altında o kadar duygusal bir adam vardır ki, anlatılamaz. annem bir gün çok sinirlendiğinde bana dönüp "zaten sen erkek olmalıymışsın, abin kız" demişti. yaptığım bir hata yüzünden abim içli içli ağlamıştı. içine kapanan, alınan ve küsen taraf o olduğundan, kız tribi asla yapamadım. yapmayı da öğrenemedim. trip atma hikayem 3 dakikayı asla geçmedi, geçemez de hala.

annem her zaman kendi kararlarımızı kendimizin vermesi gerektiğine inandı. babam ise ondan daha radikaldi. annem bazen müdahale etmek istediğinde bile onu durdurup, bırak istediğini yapsın bakalım derdi. annem bir keresinde bir ayakkabı almış, gelmişti. hayatımda bir çorap dahi benden habersiz alınmadığından o kadar nefret etmiştim ki o ayakkabıdan, oturup sinirden ağlamıştım. babam görünce anneme kızmıştı. babam asla "sen küçüksün, sen sus, konuşma, karışma" demedi bana. hep büyük bir kadınmışım gibi karşısına alıp anlattı, konuştu, fikrimi sordu. ve fikirlerimi dinlerken gerçekten dinledi, karşılığında kendi fikrini söyledi. 

sanırım kişinin kendini ifade edebilmesi açısından baba desteği çok önemli. yeni evimize taşındığımızda artık abimle paylaşmak zorunda olduğum odadan kurtulup yeni bir odaya sahip olacaktım. babam bir sürü katolog getirdi eve. o zamanlar internet yok tabi. katalogdan beğeniyorsunuz genç odası falan. ben de bir tanesini beğendim. annem "o dolap çok küçük kızım sana yetmez" dedi. babam "karışma, beğendiyse alsın, yorum yapıp kafasını karıştırma" dedi. ben o genç odasını aldım. inanın daha ilk haftada dolabın küçüklüğünden, masanın kullanışsızlığından laf etmeye başladım. "kendin seçtin" dediler, bunun üzerine hayıflanma hakkımın olmadığını anladım.. artık aldığım şeylerin kullanışlılığına bakmaya başladım. bu seçimi yaptığımda 6. sınıftaydım ve o günden sonra seçimlerimde hep dikkatli oldum..

hatta yeni gelin evine gittiğimizde koltukların güzelliğinden bahsedilirken "onu bunu bırakın da yatak oluyo mu bu" diye sormaya bile başladım. benim için görüntüden çok kullanışlılık önemli oldu.

yaptığım seçimlerin sonuçlarına katlanmak zorunda olduğumu bilmek biraz ürkütücü olsa da, güzeldi. annemlerden asla nefret etmedim bana zorla aldıkları bir eşya için, çünkü asla almadılar. babam hep istediğimi seçmem konusunda yönlendirici oldu, fikirlerimi söylemem konusunda da.. lise yıllarında kapanmak istediğimde annem karşı çıktı, o zamanlar küçük olduğumu iddia etti. bir de tabi o salak uygulama vardı ki, okullara girerken başınızı açıyordunuz.. bunun benim için çok zor olacağını falan söyledi. ben kararımı verdim diye söylenirken, babam yine beni karşısına alıp "hayat senin hayatın, seçimlerin de senin" dedi ve izin verdi. okuldan çıkarken okulun içinde kapanmama karşı çıkıyorlar diye babama gelip okulda kavga çıkaracağımı, taşkınlık yapacağımı söyledim. ona da izin verdi, her zaman hakkını savun dedi. hakkımı savundum, artık okulun içinde giriş katta bulunan tuvaletleri kullanmamıza izin verildi.

bu yüzdendir ki, ailenin her zaman çocuğunun arkasında olması, çocuğunun kararlarına saygı duyması harika bir şey. sizler de bırakın çocuğunuz istediğini alsın, istediğini yapsın. tabii sizin gözetiminiz altında. yaptıklarının sonuçlarına katlanmayı öğrensin..

hep sorarlar a kişisini nasıl anlattın babana diye. malumunuz babam da bana en az benim ona düşkün olduğum kadar düşkündür. hatta geçenlerde anneme "oğullarını mı seviyosun yoksa beni mi" diye sorduğumda hemen lafa girip "nasıl erkek çocukla kız çocuk aynı sevilir, kız çocuk başkadı" demişti. öyle başka sever kız çocuğunu. annem abimi doğurduğunda (babam asla ultrasonda çocuk cinsiyetini öğrenmek istemezdi, bu yüzden doğumda öğrenmişler) babamın kucağına vermişler , babam anneme dönüp, kız doğana kadar yapacağız deyip gülmüş. ne kadar içten istemiş ki bir yıl sonra ben olmuşum şans eseri :) a kişisini babama ben söyledim. annem her zamanki gibi "babanla aranda olan konuyu babanla konuş, beni aranıza sokma" dedi. asla aramıza girmedi. bizde babam son duymadı, çoğunlukla ilk duydu her şeyi. çünkü annem asla buna izin vermedi. kötü bişey yaptıysak da iyi bişey yaptıysak da aramıza girmedi babamla. 

babayla arasına girmeyin çocuğun anneler. bırakın kendilerini istedikleri gibi ifade etsinler. dinleyin onları.. onlar en doğal halleriyle yaşıyorlar her şeyi. hep gözetim altında tutun, ama tuttuğunuzu da belli etmeyin. sevin onları, öpün, okşayın, sevdiğinizi çok belli edin. sevdiğinizi o kadar belli edin ki, sokaklarda sevgi aramasınlar, başkalarının kucaklarına atlamasınlar. aile sevgisini başka insanlarda bulmaya çalışmasınlar. kardeşinizi sevin, kuzeninizi sevin, ailenizi sevin. 

7 Aralık 2016

Günlük-6

Hayat bugün  gerçekten çok soğuk..

bundan mıdır bilmiyorum ama canım çok sıkılıyor. aynı çocukluğumdaki korkularıma döndüm yine. böceklerden inanılmaz korkuyorum. kimseyi sevmek istemiyorum, sevdiklerim hep ölüyor. kimseyle konuşmak istemiyorum.. hep kötü bir şeyler olacak sanıyorum.

gerçekten kötü bir durum bu. aradığım kişiye ulaşamayınca çıldırıyorum. birine şuraya gel diyemiyorum çünkü gelirken yolda başına bir şey gelirse suçlu hissederim diye korkuyorum.

insanın suçluluk hissine sahip olması gerçekten berbat bişey. neden bilmiyorum ama yıllardır saçma sapan şeyler için suçluluk hissediyorum. biri yolda giderken ayağını bi taşa çarpsa, o taşı oradan neden kaldırmadım diye üzülüyorum. taşı görmediğim halde!

işte bu yüzden her şeyden nefret ediyorum. keşke bir ilacı olsa da içsem, geçse tüm bu düşünceler. artık korkmasam yaşamaktan, insanlarla etkileşim içine girmekten..

bunu okuyan benim asosyal olduğumu falan düşünebilir. aksine, yolda hiç tanımadığım insanlarla bile sohbete girebilen bir yapıya sahibim. konuşmak olsun yeter ki.. fakat bu korkular çok başka..

neyse.

son günlerde ayı gibi yediğimden olacak ki, bir kilo almışım. bir kilooo. evet. bunu vermem lazım. 50'ye düşmeye çalışırken 54 olmak nasıl bir duygudur beni en iyi kadınlar anlar. bunu doktordan öğrenmek nasıl berbat bir şeydir hele? doktora gittim bu kansızlık meleti için. bilen bilir, kansızlık çekiyorum delice. normalde en düşük 11 olması gereken değer bende 2'ye düşmüş. sanırım kullandığım ilaçlardan olsa gerek kilo aldım. işin ilginç yanı doymuyor oluşum. boyumu da 167 olarak ölçtü doktor. artık böyle saçma bir uygulama varmış. ben bugüne kadar kendimi 168 sanıyordum oysa. o 1 santime de kafayı taktım. yaşlandım da çekti mi boyum acaba? annem de 170 miş eskiden misal. şimdi aynı boydayız. demek ki yaş gittikçe kısalıyor insan. neden böyle takıntılı olduğum şeyler hep benim başıma geliyor? boy takıntım var kardeş zaten. 185'in üstünde abi ve kardeşin olursa sen de boy takıntılı olursun! neden tüm boylar onlardayken kilolar bende acaba?

neyse, kafaya taktım, 50 olucam dedim. dedikçe daha çok yemek düşünür oldum. bugün ne yesem i düşündükçe acıkıyorum, yedikçe doymuyorum. yani işte şöyle tıka basa doydum dediğim öğün olmuyo, bıraksalar dünyayı yicem. bence ilaçlardan, öyle olsun çünkü.

hadi kilo alınır verinir diyosunuz, peki ya boy? öyle bi dünya yok dimi? 4 sene basketbol oynadım, 3 sene yüzdüm ama olmadı işte. bu kadar. demek ki herkesin bir boy skalası var. çok da kasmamak lazım. başlıcam kiloya da boya da . iki günlük dünya da derde bak!

dert dedim de aklıma geldi. burnumuzun dibinde savaş, değişik bir ekonomi falan, her şey korkutuyo beni. kesinlikle iki günlük dünya. gelin şu tüketim çılgınlığımıza bir son verip üretmeye başlayalım mı? ben başlıyorum, arkamdan gelin!

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama


Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu


YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur


Haydar Çolakoğlu teb genel müdür


haydar çolakoğlu kimdir


Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye


Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

3 Aralık 2016

Bu günlük

Bugün istanbul bir harikaydı can dostlar, güzel insanlar. muhteşem bir hava vardı. fakat ben evdeydim tüm gün. sanmayın ki gezdim tozdum böyle harika bir hava bulmuşken. a kişisi gezmek istemedi. dışarı çıkası yokmuş her zaman ki gibi. çünkü o evi çok seviyor. tıpkı mahalle çocuğuyken sokaklarda oynarken üst katımızda oturan ve asla sokağa çıkmayan çocuk gibi. ona aşağıdan "cam güzeli" diye bağırırdık. hep camdan izlerdi, sonra döner aterisi ile oynardı. sanırım o günlerde o çocukla çok dalga geçmiştim ve o da çok içerlemişti. 

neyse, a kişisi "madem çok sıkılıyorsun, çık dışarı istediğin yere git" de diyor, hakkını yiyemem. fakat bana kalırsa mutlu olunacaksa evliysen beraber olucak. yani ben tek başıma sokaklarda gezmek istesem evlenmezdim ama dimi? sanırım evet, ben haksızım. çıkıp gezmeliyim eski günlerdeki gibi. almalıyım elime fotoğraf makinemi, dere tepe düz gitmeliyim. beklememeliyim kimseyi. yalnızken de mutlu olmayı öğrenmeliyim. zira böyle mutsuzluktan önümdeki masayı kemirebilirim.


bir de sizlere geçenlerde gitmiş olduğum kadıköy'den bahsetmek istiyorum. hayır, yalnız gitmemiştim. yanımda can dostum güzel insan Zeynep vardı ve beni harika yerlere getirdi. bunca zamandır kadıköy'e gidiyorum (Malumunuz Marmara üniversitesi orda :/ ) hiç gezmek aklıma gelmemişti. okuldan eve-evden okula bir insanım ne de olsa. ama geçti o dünya millet. artık durana aşk olsun. Neyse, uzun zamandır aradığım fight club sabununu Köstebek adlı mağaza da buldum. fakat mağaza çalışanlarını hiç sevmedim. hatta o kadar sinir oldum ki instagram dan takip ediyordum, unf ettim. 

yan taraflarında bulunan mağaza daha uygun fiyatlara sahipti. cüzdanı da ordan aldım. çanta içi için oldukça güzel. yani ben öyle kullanıyorum, ıvır zıvırlarımı içine atıyorum. şimdi çantamda ne var videosu çektirmeyin bana?! :)) Neyse o mağazadaki kızları da sevmedim. sanki borç para istiyormuşsunuz gibi davranıyorlar. Allam ya.

3-4 katlı starbucks 'a ne demeli? her katındaki doluluğa peki? anacım sizin işiniz gücünüz yok mu? hadi bizim var, sizin neden yok? bunca boş adam varken bu toplumda bizim daha çok burnumuz sürter sayın okuyucu. gençlerin hepsi aylak aylak dolaşıyor, sosyal medya da takılıyor. fakat insanları izlemek için harika bir mekan. önümüzdeki günlerde bilgisayarımı alıp özel olarak oturup insanları takip edicem. yanınıza biri oturuyor, çok ilginç hikayeler duyuyorsunuz. biz zeyneple kocaman bir koltuğa oturduk, böylece yanımıza bir sürü insan oturup kalktı.

mesela bir kadın ve adam oturdu yan masamıza. adam o kadar temiz yüzlüydü ki, anlatamam. kadın ise bir o kadar itici bir kadındı. birbirleri ile hiç konuşmadılar. adam gazetesini eline aldı, kadın cep telefonunu. bir şeyler kurcaladılar. birbiri ile iletişme geçmeyen bir çift. yaşları ilerlemişti ve bir an sanki geleceğimi görüp tekrar depresyona girdim. tam o sırada bir adam daha geldi yanlarına. ikisi de güler yüzle selamlaştı. birden konuşmaya başladılar. adam psikologtu ve bunların çocuklarının ciddi sorunları vardı. nasıl davranmaları gerektiğini falan soruyorlardı. derken tam yanıma bir kız ve erkek oturdu. daha yaşları çok küçüktü kız 19 erkek 21 li yaşlardaydı. yani taş çatlasa o kadardılar. tartışmaya başladılar. kız erkeğin yaptıklarını söyledi, erkek kızın. karşılıklı içlerini döktükten sonra ben ayı gibi baktığımdan ve dinlediğimden olacak ki, başka masaya geçtiler :(

aman Allah'ım ne ayıp bi insanım ben böyle. neyse, yine gidip dinlicem insanları. seviyorum insanları ve hikayelerini. böyle durmadan hikayerini anlatsa insanlar ve durmadan dinlesem. hayır, psikolog olmak istemiyorum, yalnızca kötü şeylerle dolmak istemiyorum. tüm iyilikleri ve kötülükleri ile hayatları öğrenmek istiyorum. çok mu şey istiyorum ha?

yeni yıldan ise hiç bir şey beklemiyorum. bugün uyandığımda nasıl "off bugün nasıl btiecek" diyorsam, yeni yılda da öyle bir cümle ederim heralde. gidip kuymak yiyim de kendime geleyim. 


1 Aralık 2016

Böyle Komik Milletiz


Efenim çok uzaklara gitmeyin gülmek için, gelin Trabzon'a. Bir fıkranın içinde yaşadığınız hissedersiniz. Ben çok moral bozukluğu yaşadığımda mutlaka giderdim oraya. mutlaka beni mutlu edecek bir yön bulurdu.

Bir gün trabzondayım. bir markete gittim top alıcam, gitcez kumsalda oynucaz arkadaşlarla. toplarda böyle filelerde asılmış marketin kapısına. asılıyorum gelmiyorlar. asılıyorum, gelmiyorlar. can havliyle asıldım artık düşsün diye, ama düşmediler. adam da en baştan beri kasadan beni seyrediyor. ben daha da sinirlenip, yine asılıyorum ama yok alamıyorum bir top bile. adamla göz göze geldik sonra. dedim "pardon, şunlardan bi tane alabilir miyim?" adam da kasadan bişeler geçiriyordu o sırada, durdu bana baktı ve "alabilirsun tabi" dedi. döndü devam etti. ben elimde filenin ucu adama bakakaldım. 

yolda yolumu bulamazken, yaa nasıl gitcem devlet hastanesine dedim sesli sesli. adamın biri de dükkanın kapısında duruyordu. ama hani şu durmadan müşterinin girdiği iç çamaşırı satan dükkanlardan bir tanesi. adam yanıma çıktı geldi, bak şimdi şurdan şöyle gideceksin diye anlatmaya başladı bir yandan yürürken. sonra sokağın başına kadar gelip, benim doğru sokağa sapmamdan emin olana kadar bekledi. bense adımlarımı oldukça fazlaştırdım ki, adamın dükkanı götürmesinler diye. 

hastaneye gittiğimde bi sürü teyzeyi ellerinde kazak örerken gördüm. oturmuş muhabbet ediyorlardı. "teyze neyin var" dedim. "sen doktor musun" dedi. "yoo" dedim. "neden soruyosun" dedi. "kazak falan örüyosunuz, toplaşmışsınız ya burda merak ettim" dedim. "amaan köyde canımız sıkılıyo, buraya gelip iki insan görüp muhabbet ediyoruz, arada kendimizi doktora gösteriyoruz falan" dedi.

hastane yatak bölümünde gezerken bir teyzenin doktora "aman oğlum, buralar zaten boş duruyo. ne güzel yemeklerimizi pişirip getiriyorlar, hem de çok sıcak. şimdi evde kim uğraşcak sobayla yemekle falan. sen bizim beyi de şu yan yatağa yatır da bi iki ay yatalım burda "diyo, doktor da yazık kırmamak için "ama teyze hasta değilsiniz siz, gerçek hastalar gelirse boş yatak yok" diyo ve kadın da gelirse kalkacağına ikna etmeye çalışıyordu. sanki otelde kalıyorlar :) hayır manzarası güzel, yeni hastane olmuş olabilir ama orası hastane yahu. insan koridorunda bile yürürken mutsuz oluyor.

ve hastane demişken son kez. ananem Trabzon'da doktora gitmiş ve doktor onu görür görmez "Aaa teyze sen ölmedin mi ya" demiş. Ananem neye uğradığını şaşırarak "ben ilk kez geliyorum bu hastaneye" demiş. "kusura bakma, başka bir hastama benzettim heralde "deyip uzaklaşmış. ananem bu olayı anlattıktan sonra dönüp bana "bak kızım, çok okuma, okuyunca insan manyak oluyor" dedi. ortamda onca kişi varken bana dönmesi elbette manidardı. sonuçta doktor olamadık ama 20 yıldır okuyoruz. umarım manyak olmamışımdır ha?

neyse canım kuymak çekti. varam kuymak yapam. evet bu saatte?!