30 Mayıs 2014

28 Mayıs 2014

Mutluluğun Sırrını Veriyorum!


Evet dostlar. Az sonra size mutluluğun sırrını vereceğim. Sizler de şaşırıp kalacaksınız. Ne yani, sebzelerle meyveleri karıştırıp içtikten sonra mutlu mu olacağım diye düşüneceksiniz. Evet, durum o kadar basit. Belki de değil!

1)Plan Yapmayın: Olabildiğince az plan yapmaya bakın. Yaptığınız planlar, özellikle de ikinci veya üçüncü tekil kişileri kapsıyorsa, emin olun o plan işlemeyecektir. Planınızın işlememesi sizi mutsuz edecektir. Hayal kırıklıklarını kimse sevmez

2)Hayal Kurmayın: Hayalsiz dünya olmaz gibi edebiyat yapan insanları bir kenara bırakın ve gerçekçi olun. Hayal kuracaksanız bile gerçekçi olsun. Elde edebileceğiniz şeylerle uğraşın. Elde edemeyeceklerinizi, sizin olmayanları bir kenara bırakın. Hayal kırıklıklarını kimse sevmez.

3)Siyaset Konuşmayın: Siyasi düşünceniz her ne ise, bundan fazlaca bahsetmeyin. Tartışmalara girmeyin, tartışmalı ortamlardan uzak durun. Siyasetiniz de dininiz de kendinize kalsın. Sonra başka düşünceli insanlarla tartışıp, o kişileri farklı yerlere koyabiliyorsunuz. Bu da hayal kırıklığına sebep oluyor, hayal kırıklıklarını kimse sevmez.

4)Fazla film izlemeyin/kitap okumayın: Fazla film izleyip, kitap okursanız, konuşacak bir sürü konunuz olmasına karşın, konuşacağınız kimseniz olmaz. İnsanlarla iletişimde sıkıntı çekersiniz. İzlediğiniz filmleri kimse izlemediğinden veya okuduğunuz kitaplar okunmadığından ortak bir payda da buluşamazsınız. Siz en iyisi dizi izleyin. Aile içi muhabbetlerde bile en önemlisi dün akşam ki dizilerdir. Onlar konuşulurken sessiz kalmayın, hayal kırıklıklarını kimse sevmez.

5)Seçimlerinizde Kararlı Olun: Dengesizliğin hiç bir şekilde geçerliliği yoktur. Bu yüzden her zaman mutlu olabilme adına seçiminizin arkasında durun. Eğer yanlış bir yoldaysanız hemen yön değiştirin. Namaza başlayın, oruç tutun. Sigarayı bırakın. İnsanları sevin, aşık olun, çocuklara yardımcı olun, büyüklerinize saygılı olun. Seçiminiz ne yöndeyse onun peşini asla bırakmayın! Hayal kırıklıklarından kimse hoşlanmaz.

Beş madde ile özetledim size durumu. İster uyar mutlu olursunuz, ister uymaz mutsuz olursunuz. Hepsi size kalmış!

27 Mayıs 2014

Bunu yazmasaydım ölürdüm

Bazen öyle bir devreye giriyor ki insan, bunu yazmazsam ölürüm sanıyorsun. Yemek gibi, içmek gibi bir şey. İçinizde bir yerlerin kırıldığını varsayalım. Şu an buna uygun bir ortamım yok aslında. Arkada Sezen Aksu-Salla (remix) dinliyorum. Bir zamanların en sevdiğim şarkısı fakat bu zamana uygun değil!

Kapadım bir sinirle. Bugün bir sinirle yaptığım bir sürü şeyden yalnızca bir tanesi bu. Gereksiz hareketler erbabı olduğumu söylemiş miydim? Ne kadar kendimle çelişirsem, o kadar çok etrafımda sevdiğim insanları kırıp döküyorum. Sanıyor musunuz ki, bu beni mutlu ediyor? Hayır, aksine, içim daha bir parçalanıyor.

Mutlu olun diye söylüyorum: içim paramparça. Mutsuz insanları görüp, halinize şükredin diye yazıyorum bunları. Mutsuzluk şerbetinden içtim az önce. Özellikle de ulaşmak istediğim ve ulaşamadığım x kişisine borçluyum bunu. Kendimi televizyon programında salya sümük ağlayan, elinde selpağıyla poz vermiş Yılmaz Morgül gibi hissediyorum. Aman ne güzel!

İşin en ilginç yanı nedir bilir misin sayın okuyucu? Ben bilmem. Eminim sen bilirsin. Oturup ağlasam, ağlarken anlatsam, söyleyebileceğim hiç bir şey yok. Çünkü sadece onunla konuşursam düzelecek bu. Abartma, bu kadar büyütme diyecek. Bu abartı değil aslında. Aslında bu..

Tamam, ödeştik bence. Ödeşmeliyiz. Çünkü ;
Acı çekiyorum.
İnanması güç ama öyle.

23 Mayıs 2014

LINE’dan ücretsiz internet!

Dünyanın önde gelen mobil platformu LINE, 50MB ücretsiz internet olanağı sağlayarak kullanıcılarının iletişim olanaklarını artırmalarına ve birbirleriyle dayanışmalarına katkıda bulunuyor.  Mesajlaşma, yüksek kalitede sesli ve görüntülü arama, sesli mesaj, fotoğraf ve lokasyon göndermeyi bir arada ve ücretsiz sunan LINE, kullanıcılarına 50 MB’lık interneti ücretsiz sunmakla kalmıyor, aynı zamanda  internet paketi kazananlara isterlerse bunu başkalarına hediye etme olanağı da yaratıyor.

Yalnızca LINE kullanıcılarına sunulan kampanyaya katılmak için çok basit ve eğlenceli bir yol bulunmuş:

Öncelikle telefonunuza LINE’ı indirmeniz gerekiyor: http://line.me/tr/download

1) Etkinlik haftası olan 26 Mayıs - 1 Haziran tarihleri arasında LINE arkadaşlarınıza en az 3 farklı günde mesaj, sticker ya da fotoğraf gönderin.

2) Mesaj gönderdiğiniz her gün için 1 puan kazanacaksınız.


3) 3 puanı topladığınızda, ücretsiz 50 MB internet sizin olacak!


Gerekli puana ulaştıktan sonra LINE Türkiye resmi hesabı tarafından iki hafta içerisinde bilgi mesajı alacaksınız. Mesajda belirtilen alana internet paketinin yüklenmesini istediğiniz telefon numarasını girmeniz yeterli. İnternet paketi giriş yaptığınız anda geçerli olacak ve 24 saat boyunca kullanılabilecek. Bilgi mesajının size ulaşabilmesi için LINE Türkiye resmi hesabını arkadaşınız olarak eklediğinize emin olun. Bunun için; LINE’ın ana menüsünde yer alan Diğer/Daha Fazlası > Resmi Hesaplar bölümünü kullanabilirsiniz.


50 MB’lık internet paketi, Turkcell abonesi numaralar tarafından kullanılabiliyor.  “Ama benim hattım Turkcell değil” diyorsanız üzülmeyin, bilgi mesajıyla birlikte gelen formu doldururken arkadaşlarınız ya da sevdiklerinizin numarasını girerek kazandığınız internet paketini onlara hediye edebilirsiniz.


Ücretsiz internet paketinize hemen sahip olmak için LINE yükleyin! http://line.me/tr/download

Bir boomads advertorial içeriğidir.

22 Mayıs 2014

Erkeklerin Okumuş Kız Korkusu!


Sayın Okuyucu. Düşündüm taşındım ve bi adam neden okumuş kızı sevmez dedim. Sonra çat diye karşıma bu aşağıda okumuş olacağınız yazı geldi. Yoksa tam tersi mi olmuştu? Neyse efenim, önemli değil. Yazı alıntıdır, uzundur fakat çok realisttir. Okumıcam ben yeaa diye her gün ağlayıp, bölümden bölüme atlayan bir insan olarak bu yazıyı kendime itham ediyorum.!

''Kitap okumayan birini bulmak için manhattanif ya da eski yeni mantıklı yerler. Dumanlı içki kokusunun altında her köşeden fırlayan renkli ışıklarla sarhoş olmuş ter ve parfüm kokusu arasında rastlamalı mesela ona. Kalabalığın ve anlamsız pop müziğin gürültüsünden duyup duymadığı belirsiz bir söze sırıtışını fark etmeliyim. Yanına yaklaşıp duygudan yoksunlukta doktora yapmış birkaç bilindik boş lafla ilgisini çekerken içten kahkalarla kendimi desteklemeliyim hemen sonra ki telefon numarası değiş tokuşu yaptığı gereksiz tipler listesine karışma riskim olmasın. 
Saatler onunla geceye uzarken, üstümüze çöken yorgunluğa aldırmayıp dışarı uzamalıyız beraber. Bir şeyler anlatırken konuşmasının ortasında aniden öpmeliyim onu, çünkü böyle yapıldığını filmlerde görmüştüm. Sonra duraksamalıyım, bir anlık bakışmanın ardından bu kez o daha yoğun görünen bir biçimde öpmeli beni. Birer yetişkin olarak yaptığımızın önemsiz, geçici bir şey olduğunu vurgulamayı ihmal etmemeliyiz. 
Yaşanan bu kasvetli birliktelik ilişkiye dönmeli kısa zamanda. Birbirimizden sıkılıp sıradanlaştığımızda yıkılmasın diye Breaking bad, burçların uyumu gibi ortak yönler bulup bu kutsal ilişkimizi sağlam temellendirmeliyiz hatta. Böylece günler, haftalar, aylar olağan şekilde geçmeli. Yanıma taşınmalı sonunda, onun seçtiği eşyalarla yeniden şekil alan evimde beraber yaşamaya başlamalıyız. Diş macununu ortasından sıkmak üzerine bir yere varmayan kavgalara tutuşmalıyız mesela. Birkaç ay daha böyle geçmeli farkında olmadan. 
Artık daha fazla vakit kaybetmeden evlenmemiz gerektiğini düşünmeye başlamalıyım. Şehrin en lüks restoranlarından birine bir maaş bırakarak bu fikri ona da danışmalıyım. Mütevazi teklifimi kadehinin içinde bulduğunda kalp atışlarımın sertliğinden göğüs kafesim parçalanıp tuzla buz olacakmış korkusunu yenerek tüm benliğimi ortaya koyup onunla evlenmek istediğimi söylerken ağlamaya başlarsa kendinden emin bir havayla gülümsemeliyim. 
Sonra, yıllar farkına varmadan geçip gitmeli öyle. İşimde yükselip bir ev satın almalıyım. Üç çocuğumuz olmalı. Onları iyi yetiştirmeye çalışsam da vaktim olmadığından pek başarılı olamamalıyım. Orta yaş bunalımına sürüklenirken her şeyden sıkıldıkça umursamaz hale gelmeliyim ve mahzunlaşmalıyım. Yüzümdeki kırışıklıklar arttığı halde hiçbir şey başaramamış olmanın hüznü çökmeli üstüme. Arada bir yüzüm gülse de genelde somurtmalıyım. Haftasonları deniz kenarına yürüyüşe çıktığımda geri dönmemeyi düşünmeliyim mesela, rüzgara kapılıp uçup gözden kaybolmayı hayal etmeliyim. 
Ağır öksürük nöbetleri geçirmeliyim akciğerden dolayı. Barda tanıştığım bu kadının hayatım boyunca kalp ritmimin dengesini bir an olsun bozmadığını fark ettiğim anda duyduğum babacan öfkenin ardından fazla geçmeden kimsenin umrunda olmayan hayatım sona ermeli.
Evet, her şey aynen böyle işlemeli çünkü kitap okuyan bir kadın kadar berbat bir şey olamaz hayatımda. Çünkü o bardaki kadının cehenneminde yaşamak, kahvesini yudumlarken diğer sayfayı çevirebilenin beni arafta bırakmasından bin kat iyidir. Çünkü elleri kitap kokan kadın, doğanın görünmeyen yönüyle güzelliğini çözümlemiş ve erişilemez denilen harikasına ihtiyaç gözüyle bakıp adım atmış olduğundan, daha ilk gün bana kendimi gerçekleştiremediğimde başıma gelecek abuk sabuk huzursuzluğumu tarif etme erbabıdır. Onu tüm boyutlarda sevemeyecek birinin hoş ve aldatıcı sözleriyle, alt alta iki satır konuşamayıp ümitsizce saçmalayan bir aşığı ayırt edebildiği için kafa patlatıp önüne döktüğüm kelime oyunlarımı ucuz, manasız hareketler haline dönüştürebilir. Edebiyat, insanın hassas zamanlarının anlaşılabilir sıklıkta gelip geçeceğini de öğretmiştir ona. Gelgitlerle dolu hayatın düz, tek boyutta olmadığını biliyordur. Bu yüzden, anormal duraklamaları bile hisseder yalan söyleyemeye hazırlanırken, nefes alışımdan tanır geçerliliğimi. 
Kitaplığının önünde saatler harcayan bu kadın var ya, parantez içinde söylenmiş kızgın bir söz ile öylesine "hoşçakal" diyerek bavulunu toplayıp gittikten sonra bile devam edecek manasız, amaçsız, kökleşmiş bir kötümserliği birbirinden ayırt edebilir. Onun için bir nokta mı yoksa sonu olmayan üç nokta mı olduğumu çok iyi bilir çünkü dilinde iyi yaşanmış bir hayatın kafiyesi ve ahengini tadan duyular vardır. 
Hikayenin konusuna önem veren bu kadından uzak durmalıyım. Her şeyden ötede, kaçınılmaz sonun değerini bilir, oyunun perde arasını sabırla bekler ve sonucu hızlandırır çünkü buna alışıktır o, sanıcılı bir üzüntüyle defalarca uğurlamıştır onlarca kahramanı. 
Metroda elinde Sabahattin Ali, kahve evinin kuytu köşesindeki masanın üstünde Oğuz Atay, pencere kenarına yaslanmış İhsan Oktay Anar, siz hayatlarınıza anlam kazandırarak benimkini zindana çevirdiniz. Öykünüzün zengin içeriği, kalın harfleriniz, renkli figüranlarınız beni olmadığım her şeyi olma hayaliyle doldurdu. Ama ben onca gücü bulamam, versem de tutamam o sözü çünkü siz benden daha iyi birinin esaslı bir hayalini kurdunuz. Tutku damlayan, yüzyıllarca anlatmaya değer, kusursuz bir hayattan başkasını, yazının başında anlattığım hayatı kabul etmezsiniz.
Demek istediğim, uzak durun benden. Shakespeare ve Nabokov havaalanında sizi bekliyor, gidin, kendinizden daha fazla nefret ettirmeden.''

19 Mayıs 2014

Yazım geldi!


Ben eleştirmeye doyamadım, siz eleştireceğim şeyler yapmaya.

İlişkileriniz çok güzel, tebrik ediyorum. Çok mutlusunuz. Her şeyiniz yolunda falan gidiyor. Fakat bunu ben ve benimle birlikte yüzlerce insan görmek zorunda mı? Senin karının, kızının fotoğrafını yüzlerce insan beğennmeli mi? Bunları beğenmesi size ne getiriyor söyleyin lütfen!

Geçenlerde x kişisiyle aramızda geçen muhabbete istinaden ciddi manada düşündüm. Kız milleti beğenilmek ister, sevgilisinin de beğenilmesinden hoşlanırmış. Ben benim olmayana yakışıklı demem, çünkü yarın öbür gün benim yakışıklıma başkalarının yakışıklı demesinden hoşlanmam diye özetledim mevzuyu. Fakat aslında öyle değilmiş. Kızlar yanındaki erkeklerin "oo ne yakışıklı çocukmuş" demesinden hoşlanırmış. Neyse ki standart kızlardan olmadım, olamadım, olamam da. Ben o kadar geniş bir insan değilim sonuçta. Hee bir de kıskancım yani. Size ne lan benim yakışıklımdan?!

Mevzu bu değil zaten. Hadi kız böyle düşünüyor diyelim. Peki adama ne oluyor? Yanımdaki kız yüzüne bakılır derecesinde güzel olsun falan diye seçimleri vardır, saygı duyarım. Hatta buna kimsenin söyleyebileceği bir şey yoktur, sonuçta tercih meselesidir. Fakat sen tercihini yapmışsın, seçmişsin bir tanesini. Bunu neden bizim gözümüze sokup duruyorsun? Yediğiniz her haltı görmek zorunda mıyız? Hayır efenim, gönderi gizlemekten de bıktım. Çünkü bir tane değil bunlar!

Adam evli barklı. Karısının, çocuğunun ev halini paylaşır duruma gelmiş. Sonra o fotoğrafı beğenenlere bakıyoruz, ne kadar Ahmet, Mehmet,Mustafa, Hasan varsa memlekette hepsi oradalar. Erkek adamsın lan sen, azcık karına kızına sahip çık. Ev hallerini milletin gözüne sokma! Hadi soktun, neden muslukçu Ahmet abinin beğenmesi seni mutlu ediyor? Abicim sendeki nasıl bir midedir?

Hee bir  de özeli kalmayan kızlarımız var. Atlet değiştirir gibi sevgili değiştiren kızlarımız, her gün ilişkisi var durumunu başka bir erkekle yapar; profil fotoğraflarını o gençle burun burunu değiştirir. Sonra başka birisiyle ilişkisi başlayıncaya kadar aralık zamanlarda nerde bar, nerde meyhane varsa orada takılır; bira bardağını hafifçe havaya kaldırır, muzipçe bir gülümseme atar kadraja. Fakat durum aslında hiç de öyle değildir. Fotoğrafçıyız kızım biz, gerçekten mi gülüyorsun, yalandan mı anlarız. Ve o gülüş, olabildiğince "yalnızım lan" gülüşü. Hadi mutluyum ayaklarını bir yana bırak.

Bir de Canı kocacığının aldığı hediyeyi paylaşan insancıklar var ki, al bir de burdan yak. Hani yeni sevgili olursun, sevgilin hediye alır, ilktir, ikidir, üçtür falan anlarım. Fakat koca kadın, gelmişsin bilmem kaç yaşına, çocuğunu okula gönderiyorsun, hala neyin ıspatındasın sen? Kocanla mutlusun da bunu hediyelerle pekiştiriyorsun falan diyelim. Bunları neden paylaşıp, beğenilmesini ve hatta "oooo hayırlı olsun" cümlelerini duymak istiyorsun? Kocan sana yetmiyor mu? Hadi yetmemiş adam hediye almış bir de. Her şeyi geçtim, o hediyeden utan! Başlıcam çiçeğine, böceğine. Adam sana çocuk hediye etmiş en başta. Otur çocuğunu sev, kapat o Facebook'u burada millete laf yetiştireceğine, otur çocuğunu yetiştir gül gibi..

Sonra ilgisiz kalan çocuk ne yapar? Ne mi yapar? O da oyunlara sarar durmadan. Bir de bizi durmadan taciz eder. Büşra abla şurda bana yardım etsene, şurdan bana yardım göndersene, şu oyunu neden oynamıyorsun? Çocuklara hayır diyemeyen bir Büşra söz konusuysa, iki eli kanda olsa da oynar o oyunu o çocukla. Sonra yetiştirilmeyen işler, sonra yanan baş. Zaten Büşra kim ki? Beni hiç düşünmüyorsunuz hiç!

Neyse onu bırakalım da şu selfie olayına dalalım biraz da. İyi ki Oscar ödüllerinde bir selfie patlaması oldu. Kabak gibi suratlarınızı görmekten illallah ettik. Biz o modayı 3 yıl önce çıkarıp, hevesimizi almıştık zaten. Şimdi nerden çıktı bu sivilceli suratlar, kocaman sarı dişler, kocaman kemikli burunlar, ormanvari sakallar ve saçlar ve diğer göze batan tüm kocaman ayrıntılar!

Yahu benim buralarda işim ne? Geçenlerde Facebook'umu dondurmuştum..Tüm sinirlerim alınmış gibiydi. Final sonrası tekrar donduracağım kendisini. Yoksa ya ben sinir hastası olacağım, ya da ben sinir hastası olacağım. Ya da tüm arkadaş,sülaleyi silip, tek başıma takılacağım oralarda. Bak bunu neden daha önce düşünmedim ki? Böylelikle kimsenin karısını kızını görmez, aleni dedikodulara ortakta olmam. Kendi kendimin doktoruyum maşallah. Aman ne güzel. Hadi görüşmek üzere sevgili okuyucu. Tabi bunca yazıyı okuduysan!

18 Mayıs 2014

Hiçte Muhteşem Değilmiş!


Amazing Spiderman'dan bahsediyorum sayın izleyici. Kendisi hiçte beklediğim gibi çıkmadı. Bir filmi ikinci kez çekiyorsanız, hele ki o bir çizgi film uyarlamasıysa, iyice düşünmeniz gerekiyor. Çünkü insanların kafalarında belli hikayeler var ve ister istemez o hikayelere odaklanacak, çektiğiniz filmi onunla karşılaştıracaktır. Karşılaştırılan bu filmi çekebileceğiniz en iyi şekilde çekmelisiniz ki; sizin filminiz gelmiş geçmiş en iyisi olsun. Fakat maalesef öyle olmadı. 

Film, geçmiş hikayelerin aksine seyretti. Harry Osbourne ne kadar da çirkindi öyle? Çizgi filmde de, eski sinema versiyonunda da en yakışıklı olan karakter, şimdi ezik ve hastalıklı bir tip oluvermişti. Konusuna girişmeden önce teknik özelliklere bakacak olursak, bir kere bir filmin uzunluğu 90-110 dakika arası idealdir. Sen 140 dakikalık bir film sürüyorsan piyasaya, çok daha dikkatli olman gerekir. Hele ki ben gibi dikkat toplama zorluğu çeken bir insan için inanılmaz sıkıcı bir durumdur bu.Bunu senin bilmen lazım. Yanımdaki olmasa, kalkıp gidecektim. O derece sıkıldım. Bu film ne zaman bitecek diye düşünmekten, sonu hakkında bir şeyler düşünemedim kesinlikle. Zaten sonu belliydi. Örümcek adamdan ne beklenirdi ki?

Hayır,beklediğim gibi bitmedi. Beklediğim gibi bitmemesi oldukça güzeldi. Zira öyle olmasaydı ağlardım. Efektleri oldukça iyiydi fakat kısır bir döngü içindeydi.Hikayeye gelecek olursak eğer; Peter Parker büyük aşkı Gwen'e zaman ayıramadığından ve babasına verdiği söz dolayısıyla ayrılmak durumunda kalır. Büyük aşkı dolayısıyla ayrılığa dayanamayan Parker, tekrar sevgilisine döner. Örümcek Adam,Harry Osbourne dönüşü ve Electro'nun ortaya çıkışı ile zorlu bir mücadeleye girer.

Örümcek Adamın kötülerle mücadelesindeki dalgacı tavrı olabildiğince yapmacıkken, sarışın kızımızın oyunculuğu takdire şayandı. Onun haricinde oyunculuk falan göremedik zaten. Aslına sorarsanız o adamı örümcek adam rolüne de yakıştıramadım ben. Yahu sevmedim bu filmi. Sanırım sevmek zorunda da değildim.

17 Mayıs 2014

Yer Keşfi:Marla Cafe!

Daha önce söylemiştim. Gittiğim ve beğendiğim mekanları anlatacağım. Anlatıyorum,o halde varım!

Marla Cafe'den bahsetmek istiyorum size. Cafe Kadıköy'de bulunuyor. Bulunması kolay olsun diyeMarla Cafe sitesi. Ayrıca sitelerinde menünün fiyatları da bulunuyor. İç dizaynı çok otantik olan yerin, hizmeti ise muhteşem. 

Ben kahvaltımı orada yaptım. Bilirsiniz en sevdiğim öğündür kendisi ve çoğunlukla dışarda kahvaltı yaparım. Bu yediğim en ideal kahvaltıydı. Kahvaltı tabağında yok,yoktu. Ayrıca menemen tabağının sunum şeklini görmeniz gerekiyor. Kadrajıma menemen tabağını alamadım fakat menüsü aynen fotoğraftaki gibiydi. Biz çok memnun kaldık. Siz de memnun kalmak istiyorsanız, gidin yiyin. Grupanya ve yakala.co fırsatları ile değerlendirebilirsiniz.

Tamamıyla reklam koktu bu yazı di mi? Yok efenim, reklam değil. Yalnızca mekanı çok beğendim. Giderseniz göreceksiniz, o masa üstü aksesuarlar çok tatlı. Hele şişelerin içindeki renkli su ve minik çiçeklerin bulunduğu aksesuara bittim. Hee bir de nane kokulu saksılar var. Sandalyeleri, masaları, duvar resimleri ile harikaydı. Kapının girişinde solda bulunan tasarımlar tam benlikti misal. Mutfağının ortalık yerde olması ise oldukça temiz iş yaptıklarının göstergesiydi. En ama en önemlisini söylemekten çekinmeyeceğim, kahvaltı tabağımdaki herşey sıcacıktı. Sigara böreğinden tutun da, yumurtalı ekmeğine kadar bulunan bir çok şeyin aynı anda aynı ısıyla önümüze sunulması, bana kalırsa büyük bir nimet. Hele ki masasına gelen soğuk yumurtalardan illallah eden ben için, sosislerin,hellim peynirinin, sucuğun, böreğin,ekmeğin,menemenin sıcacık gelmesi tek kelimeyle harikaydı. 

Ben mekanın kahvaltısına aşık oldum. Kadıköy'e olur da yolum düşürse, yemeklerini de deneyeceğime emin olabilirsiniz. Fakat kahvaltısı için, yolumu mutlaka oraya tekrar tekrar düşüreceğim. Tavsiyemdir, uyunuz ;)

14 Mayıs 2014

Yas!

3 günlük yas ilan edildiği şu günlerde, insanların birbirine laf sokmasını öyle acılar içinde izliyorum ki.. Olayları partizanlığa taşıyanlardan tutun da; siyasi düşüncelerini ölü-severliğe kadar getirenlere kadar bi sürü saçma durum söz konusu.

Peki nedir mevzu? Bir sürü insan ölmüş, bir sürü ocağa ateş düşmüş. Bu kadar ölüm deyip ölü sayısının çokluğundan dem vurmayacağım. Orada 1 kişinin ölmesi de oldukça büyük bir acı.Çünkü bir insan dünyaya çok kolay gelmiyor, çok kolay yaşamıyor,e neden bu kadar kolay ölüyor?

Suçluları kimse, cezalandırılsın. Diğer dünyada cezalandırılacağına eminiz de, burada da cezalandırılsın. Ki bundan sonra yaşanmasın böyle büyük bir facia. Ve keşke yaşanmasaydı da. Keşke bunların hepsi olmasaydı. 

Allah ölenlerin ailelerine sabırlar versin. Suçlular cezalarını bulsun. Bulsunlar ama ne kadar büyük ceza olursa olsun, orada acı şekilde can veren o insanların karşılığı olmayacaktır. Zaten hiç biri de geri dönmeyecek. En acısı da bu. 

Babasız kalan çocuklar, eşsiz kalan hamile kadınlar, kardeşler, evlatlarını yitiren anneler. Başınız sağolsun. Allah ölülerinizi şehit makamıyla müjdelesin de; sonsuz hayatlarında hep mutlu yaşasınlar.

13 Mayıs 2014

Ivır Zıvır Part 10

Özlemişsinizdir ıvır zıvırları. O zaman anlatayım.

Dün kuzenim bana mesaj atmış "Hacer arkadaşın var mı" demiş. Türkçe yazıldığı gibi okunduğundan ben de bunu direkt yazıldığı gibi okudum. Cevabım da "Hacer diye birini tanımıyorum. İlk kez duydum hatta. O beni tanıyor muymuş?" oldu. Kuzenimin cevabı beni benden aldı "Ya hacer derken hani yok mu böyle pc de siteleri falan çökertiyorlar" 

Seven insan kıskanır abicim. Hatta öyle bir kıskanır ki, siz anlayamazsınız. Hem de ne, yani. Sevmese insan kıskanmaz. Yani sokaktaki adamı neden kıskanalım ama değil mi? Ya da bizim olmayanı. Benimse kıskanırım. Hatta bazen öyle abartırım ki, neden abarttığımı anlamam. Ama bunlar tatlı abartışlar. Çok şekerler. Kıskandıkça insan daha çok seviyor çünkü. Sevdikçe içine sokası falan geliyor. Kesinlikle öyle.

Geçenlerde okul civarında bir yerde mantı yedim. Yılların mantı yiyicisiyim, ben böyle güzelini görmedim. Söylemiştim ya size mekanlar hakkında bilgi vereceğimi. Fotoğrafını çekmedim fakat kocaman bir tabakta geliyor mantınız. Cevizlibağ durağında indikten hemen sonra Yeşil Kundura'nın önünden aşağıya inerken "Garaj nerde?" diye kime sorsanız söyler. Mekana gidip mantınızı isteyin. 7 TL'ye paşa paşa doyun. Fiyat paylaşmayan bloggerlara da selam olsun böylelikle. Ben tüm mekanların menü paylaşımını yapacağım :)

Bugünlerde İstanbul'dan inanılmaz nefret ediyorum. İstanbul hariç her yerde yaşayabilirim gibi geliyordu ki Tokyo hariç diye ekledim hemen. Sanıırım yurt dışında böyle bir kaç ülke daha var. Ama gidipte yaşamak istediğim ülkelerden bir tanesi de Lihtenştayn hani. Hayal dünyası gibi geliyor bana. Gidip görmek lazım aslında. Neyse Türkiye'nin bir çok yerini henüz göremedim zaten. Gideyim, önce oraları göreyim de ; yurt dışı yaa kısmet. Diyeceğim o ki, kalabalıktan, insanlardan ve ulaşımdan inanılmaz nefret ettim. Boğuluyorum sanki buralarda. Çoğunlukla nefes alamadığımı hissediyorum. Bugün eve dönerken de öyle oldu. Bir ara cinnet geçirip otobüsteki insanları öldürmeyi falan bile düşündüm. Yok düşünmedim aslında. Ama yazarken düşünüyor insan. Yazarken aklına neler geliyor ah neler bilsen.

Peki milletçe tek ve değişmez bir sorunumuzun şarj aleti olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyorsanız bile artık biliyorsunuz.

Ve son olarak; özlüyo insan. İnsanın fıtratı çok güzel.

12 Mayıs 2014

Ben Geri Geldim!

Arada bir gidesim geliyor ya hani. heh bu da öyle bişeydi. tasarımımı yenileyip her şeyi düzeltip dönecektim ki, işler güçler buna pek izin vermedi. yine eski ve sıkıcı tasarımımla karşınızdayım.fakat yeni ve süper hikayelerim var.  hatta izninizle gittiğim mekanları paylaşacağım. yediğim yemekleri ve fiyatları da. gezmek isteyenler, istanbul da iyi mekan arayanlar için güzel bir paylaşım olacağına inanıyorum. şimdilik bu kadar sayın okuyucu. Hee bir de çekiliş var yakında. beni izlemeye devam edin.

5 Mayıs 2014

Buralar hep tarlaydı

Yaklaşık 5 keredir sildiğim yazıların en sonundayım. Aslında her son, yeni bir başlangıç. sona ermeden başlayamıyorsun. başlamadan bitiremiyorsun. bitirmek istediğin milyonlarca cümlenin sonundaki noktanın o aziz sıcaklığı. sonrasında büyük harfle başlamanın verdiği o muhteşem duygu.

oturdum, anlatıyorum. sanki söyleyeceğim çok şey varmış gibi. aslında hiç bi'şeyin içinde yuvarlanıp giderken, bataklık gibi batmaya başladığım şu günlerde, nefes almanın zorluğunu hissettiğimi mi anlatayım. hayır tam tersi, her iş güzel ve yerli yerinde, mutluluktan nefes alamıyorum. her iki durumda da nefes alamıyorken, ne anlamı var?

Eskiden buralar hep tarlaydı misal. Kimsecikler yoktu. İçim de koskocaman bir boşluk vardı. Bu kadar çok seveceğimi bilseydim, bu kadar çok sevmezdim. Bu kadar çok.. Çok'a ne gerek vardı değil mi? Bırakın olduğum yerde debelenip durayım. Bir gün toprağın da beni kabul edeceği zaman gelecek. İşte o zaman ben susacağım, yaşadıklarım konuşacak. Bana yaşatılanlar. 

Hiç kimse hak etmedi. Hak etmezdi. Değer vermenin kocamanlığı arasında, değersizlik. Siz hiç ateş böceği gördünüz mü peki? O ne muhteşemdi öyle. Karanlık ve gece kadar muhteşem. En sevdiğim yerde olamadığım, en sevmediğim yerlerde kaldığım, en sevdiğime dokunamadığım, en sevmediklerime dokunduğum, en sevdiğimi yiyemediğim, en sevmediklerimi yediğim ve en lerin en'sizliğinde ..

Aman be! Ben gerçekten ne düşünmem gerektiğini ve ne söylemem gerektiğini bilmiyorum. Bu kez gerçekten bilmiyorum. Bilmemek ölümüne acı veriyor. Ne kadar okursam okuyayım, ne kadar anlamaya çalışırsam çalışayım, anlamıyorum. Bilmiyorum. Allah biliyo ya, o bize yeter.

3 Mayıs 2014

Biraz Müzik.

Youtube kapalı ama illegal yollardan girebilenler için;

Bugün ki ruh halimi sözleri ile anlatan bir Britney Spears şarkısı :
Bir Britney şarkısının beni anlatması gerçekten ilginç bir duygu. İnsanoğlu neler yaşamadı ki değil mi? Hele şu son günlerimi gelin bana sorun. Ama ne yazık ki, anlatmayacağım. Anlatmayacağım hiç kimseye dahil olan herkessiniz.

Bu da dinlediğim en iyi "we will rock you" cover ı. Bunu dinlemeden ölmeyin derim. Yok be abartıyorum, ölebilirsiniz de.

1 Mayıs 2014

By arafta kalmak değil!


Filmleri eleştirmek ne haddime diye düşünüyorum son bir kaç gündür. Adamlar oturmuşlar, çekmişler sonuçta emek var. Ben iki dakikalık kurgu için bile bir sürü uğraşıyorken, adamlar koskoca filmi çekip sunmuşlar önümüzde, bir de yerden yere vurmuşuz utanmadan. 

Bir de eleştirirsin bir filmi ya da haberi yazarsın; çat diye yorum gelir o konuda bişi, öyle kalırsın. Siz tanımazsınız belki ama bizim çalışma arkadaşları, inanılmaz disiplinli bir insanlardır. O kadar dikkatli iş yapar ki, iş yaparken ister istemez stres olursunuz. Hatta bazen öyle olur ki yazı yazarken yanlış yapmayım diye yazacağınızı unutursunuz.

Ben buraya aslında bir film eleştirmeye geldim ama, eleştirmeye korkuyorum. Aslında o filmi izlediğime de pişman oldum. "Türkler film çekemeyecekler mi yeaa" ağlaklığına giren, eline kamera almamış insanlardan bir tanesi de olmak istemiyorum fakat konu önemli be abim.

Araf filminden bahsediyorum. Bir kamyoncu olan Özcan denizin, çocuk yaştaki bir kızcağızla beraberliğini anlatıyor film. Son günlerde feministlerin "çocuk gelinler" diye bağrıştığı şu milenyum çağında, 18 yaşındaki genç kızın sevdiği adamla ilişkiye girmesinin konu aldığı filmlerin yapılmasındaki tezatlığa ne demeli? Sorsan, o seviyordur, diğeri zorla evlendirilmiştir. Fakat gel gör ki, sevdiğini sandığı o aptal çağlarında yaptığı hareketler "hata" kelimesi altında bilinçaltına "çocuktur yapar hacı" yı vermiyor mu? Hee bir de çocuk gelinler kendilerinden çokça büyük adamlarla evlendiriliyor değil mi? Peki bu filmdeki 38 yaşında olan adama ne demeli? Çocuğu yaşındaki sebi ile beraber olduğu o sahnelerin göze sokulmasına ?

Yanlış anlama sayın okuyucu, kesinlikle burada "Çocuk Gelin" hareketine karşıyım sonucu çıkmasın. Zira çocuk dediğin, çocuktur. Bu konuda da diğer her konuda olduğu gibi üçüncü halin imkansızlığına inanırım. Peki buna bu derece inanırken, filmlerde neden hala "aşk" kelimesi altında çocuklara ilişkiler yaşatıp, tuvalet diplerinde çocuk düşürtüyoruz? Neden anneleri hep anlayışsız, yalnız yaşamayı ipsizlik ve aşık olmayı bu kadar iğrençleştiriyoruz? En önemlisi, hayaller ve aşk arasındaki o ince çizgiyi neden bu derece pisleştiriyoruz?

Yeşim Ustaoğlu'nun çektiği bu film olmamış. Ben hala tiyatronun trajedi tarafındayım. Beyaz perdenin önünde gözüme iğrenç şeyler sokulmasın istiyorum. Çocuklarımın beyni saçma sapan aşk hikayeleriyle bulanmasın. Başa gelen kötü şeyleri "dram" işvesi altında bilinçaltımıza yerleştirmesinler. Bu filmin türü dram değil, korku ve gerilim. Dramatik olan senaryosu. Hapse kız için düşen çocuğun yine aynı kızla evlenmeyi tercih etmesi. Bu da aşktı değil mi? Aşk anlayışı bu kadar düşmeseydi be güzelim.