Cennette Uzun Bir Kış


Ne zamandır kitap tanıtımı yapmadığımın farkındayım. Sizler de kitap okumadığımı sanıyorsunuz bu sırada. Hayır efenim, aynı anda üç kitap okuyup aralıklarla bir kitap bitiriyorum. Fakat yazamıyorum. Pek zaman bulamıyorum.

Bu kitabın özelliği nedir peki diyecek olursanız çok değerli blogsözlük'ün 10 yazarına yapmış olduğu bir ayrıcalık diyebilirim. Sağolsunlar kitabın yazarı Barış Tuna tarafından adıma imzalanmış olan kitabı gönderdiler. Hakkında bir yazı yazmak boynumun borcu oldu. Aksi halde yazmazdım..

Evet yazmazdım. Çünkü bu kitap hakkında pek de iyi şeyler duymayacaksınız benden maalesef. Öncelikle kendi işim olan tasarım konusu ile başlayacağım. Gördüğünüz üzere fontu o kadar kötü olmuş ki, kitabın ismini üçüncü bakışta okuyabildim. Aslında kartalların yerdeki yemeğe odaklanma süresi kadar kısa da olsa bu durum, hiç hoş değildi. Her elime alışımda biraz daha okuyamaz oldum. Ve tabi arka plan da herhangi bir stock fotoğrafın yerleştirilmesi gibiydi. Ben kapağını beğenmedim ve açıkça söylemek gerekirse, bu kitap kapağını görünce kesinlikle bir kitapçıdan satın almazdım. Elime aldığımda ise, ucuz bir kitap olduğunu düşünürdüm..

Gelelim anlatıma.. Sanırım kitap hakkındaki tek iyi düşüncem muhteşem anlatım.. Zira bir ara o insanların gerçekten yaşadığına inandırmış bile olabilir beni. O derece ayrıntılara özen göstermiş yazar, o derece yaşatmış karakteri. İçimde büyüdüler resmen, içimde aşık oldular, içimde aldatıldılar ve içimde aldattılar. Sanki yıllardır tanıyormuşum da ben de o mahallede yaşıyormuşum hissi sardı beni.

Fakat öyküye gelecek olursam çok tek taraflı buldum. Benim gibi dindar ya da işte muhafazakar denilebilecek bir insan için "rahatsız edici" bir sürü unsur vardı. Dindar -dine yakın veya öyle gözüken- ailelerin baskıcı ve fakir, diğerlerinin zengin süsü verilme olayı 80'li 70'li Türk filmlerinde kalmıştı oysa. Başörtülü kadınların cahil, köylü gibi gözükmesi de oralarda bir yerlerde olmalıydı. Ya da üniversiteli genç kızların yollu olması, bahçelerde öpüşmesi de oralarda kalmıştı. Her üniversiteye giden kızın "orospu" olması da. (kusura bakmayın kitapta bu tip kelimelerle çok karşılaşacaksınız eğer okursanız)  Bu derece kutuplaşmış hayatlarda yaşanan yozlaşmışlık seviyesi bilişsel uyumsuzluk yaşamama, bir kaç defa kitaptan kopmama sebep olmuştu. Özellikle benim gibi eski tiyatro üçlemesinde tragedya taraftarı olup, tüm kötü ve cinsel olayların sahne arkasında olması ve uzaktan anlatılması gerektiğini düşünen biri olan için okunması zor bir kitaptı. Filmlerde cinsel sahnelerde atlamak mümkünken satırlarda atlamak hem kendi okur hayatıma, hem de kitabın yazarına bir hakaret gibiydi. En azından kendimi bu konuda suçlu hissedip, yazarın tercihine ve bunca cinselliği gözler önüne sermesine saygı duydum.

Cinsellik ve ölümün insan beynini en çok rahatsız eden fakat bir o kadar da çeken duygular olduğunu en iyi bizler biliriz oysa. Bu yüzdendir ki, sürükleyiciydi kitap. Erkeklerin ergenlik sıkıntıları, kadınların cinsel deneyimleri , tecavüzler ve tacizler bu kadar rahatsız edici bir durumken, son günlerde gözümüze sokulmaya çalışılan ve bu konuda özel çalışmalar yapılan eşcinsel ilişkinin cennet ile tasvir edilmesi ise çok manidardı. Özellikle orada onca aşk varken kadın ve erkeğin birbirine yalnızca cinsellik açısından yaklaşıp iki erkeğin çılgınlar gibi birbirine aşık olması ve tensel bir şey yaşamıyor oluşları da oldukça iticiydi. Ne yani, bir kadın ve bir erkek aynı anda birbirlerini sevemez miydi? Onca karakter içinde karı kocalar birbirleri ile severek evlenip, mutlu bir evlilik yaşayamaz mıydı? Ankara'nın kenar mahallerinde insanlar bu kadar mı mutsuzdu, bu kadar mı umutsuzdu? 

Hayır efendim. Tam bir zaman kaybıydı bu kitap. İzlediğim 2 saatlik filmlerde bile kendime bir şey katamadığımda ağlamaklı olan beni, yerle bir etti diyebilirim. Yalnızca o ağdalı dil, harika tasvirler ile beni kendine bağlayan ve en azından oradan kendime bir şeyler edinebildiğim fakat öyküsünü düşündükçe kitaplığımın en arka rafına itelediğim bir kitap aynı zamanda kendisi.

Ailesinden ve fakirliğinden utanan gençlerin ve kapitalist sistemin dayatması olan saçmalıklara verilen primin salgıladığı bilinç altı tozları ile kafayı karıştıracak bir kitap aynı zamanda. Hiç bir karakterle duygusal bağ kuramama sebebim de en çok bu sanırım. Ailesini sevmeyen 4 ana karakter. Yan karakterlerden hiç biri de ailesi için ölmüyor gerçi. Aile bağlarına özlem kaldığımız, tecavüzlerden ve tacizlerden bıktığımız, çarpık ilişkilerden kusma derecesine geldiğimiz şu günlerde okumaktan gerçekten çok sıkıldığım ve şu saydığım her şeyi içinde tüm çıplaklığı ile barındıran bir kitap Cennette Uzun Bir Kış. Kesinlikle zaman kaybı, beyin bulantısı.

Böyle Komik Milletiz


Efenim çok uzaklara gitmeyin gülmek için, gelin Trabzon'a. Bir fıkranın içinde yaşadığınız hissedersiniz. Ben çok moral bozukluğu yaşadığımda mutlaka giderdim oraya. mutlaka beni mutlu edecek bir yön bulurdu.

Bir gün trabzondayım. bir markete gittim top alıcam, gitcez kumsalda oynucaz arkadaşlarla. toplarda böyle filelerde asılmış marketin kapısına. asılıyorum gelmiyorlar. asılıyorum, gelmiyorlar. can havliyle asıldım artık düşsün diye, ama düşmediler. adam da en baştan beri kasadan beni seyrediyor. ben daha da sinirlenip, yine asılıyorum ama yok alamıyorum bir top bile. adamla göz göze geldik sonra. dedim "pardon, şunlardan bi tane alabilir miyim?" adam da kasadan bişeler geçiriyordu o sırada, durdu bana baktı ve "alabilirsun tabi" dedi. döndü devam etti. ben elimde filenin ucu adama bakakaldım. 

yolda yolumu bulamazken, yaa nasıl gitcem devlet hastanesine dedim sesli sesli. adamın biri de dükkanın kapısında duruyordu. ama hani şu durmadan müşterinin girdiği iç çamaşırı satan dükkanlardan bir tanesi. adam yanıma çıktı geldi, bak şimdi şurdan şöyle gideceksin diye anlatmaya başladı bir yandan yürürken. sonra sokağın başına kadar gelip, benim doğru sokağa sapmamdan emin olana kadar bekledi. bense adımlarımı oldukça fazlaştırdım ki, adamın dükkanı götürmesinler diye. 

hastaneye gittiğimde bi sürü teyzeyi ellerinde kazak örerken gördüm. oturmuş muhabbet ediyorlardı. "teyze neyin var" dedim. "sen doktor musun" dedi. "yoo" dedim. "neden soruyosun" dedi. "kazak falan örüyosunuz, toplaşmışsınız ya burda merak ettim" dedim. "amaan köyde canımız sıkılıyo, buraya gelip iki insan görüp muhabbet ediyoruz, arada kendimizi doktora gösteriyoruz falan" dedi.

hastane yatak bölümünde gezerken bir teyzenin doktora "aman oğlum, buralar zaten boş duruyo. ne güzel yemeklerimizi pişirip getiriyorlar, hem de çok sıcak. şimdi evde kim uğraşcak sobayla yemekle falan. sen bizim beyi de şu yan yatağa yatır da bi iki ay yatalım burda "diyo, doktor da yazık kırmamak için "ama teyze hasta değilsiniz siz, gerçek hastalar gelirse boş yatak yok" diyo ve kadın da gelirse kalkacağına ikna etmeye çalışıyordu. sanki otelde kalıyorlar :) hayır manzarası güzel, yeni hastane olmuş olabilir ama orası hastane yahu. insan koridorunda bile yürürken mutsuz oluyor.

ve hastane demişken son kez. ananem Trabzon'da doktora gitmiş ve doktor onu görür görmez "Aaa teyze sen ölmedin mi ya" demiş. Ananem neye uğradığını şaşırarak "ben ilk kez geliyorum bu hastaneye" demiş. "kusura bakma, başka bir hastama benzettim heralde "deyip uzaklaşmış. ananem bu olayı anlattıktan sonra dönüp bana "bak kızım, çok okuma, okuyunca insan manyak oluyor" dedi. ortamda onca kişi varken bana dönmesi elbette manidardı. sonuçta doktor olamadık ama 20 yıldır okuyoruz. umarım manyak olmamışımdır ha?

neyse canım kuymak çekti. varam kuymak yapam. evet bu saatte?!

ıvır zıvır part 60


Demek bu konuda 60 postum var ha! maşallah dedim kendi kendime :) bir insan ancak bu kadar boş konuşabilir yani. siz bunu böyle de algılayabilirsiniz.

son günlerde o kadar çok "gidecem bu ülkeden, böyle ülke olmaz olsun" tarzı yazılar okudum ki, yaşadığım ülkeden ben de soğudum. fakat sen gidersen, ben gidersem kim sahip çıkar bu ülkeye? cevap veriyorum: hiç kimse.. geçenlerde bir ekşi yazarı yazmıştı. o da hep öyle düşünürmüş, hep def olup gitmek istermiş. gitmiş de.. fakat hiç de hayalleri gibi geçmemiş bir şey. ingiltere'ye gitmiş. her gitmek isteyenin yaptığı şeyi yapmış "Türkiye'ye yakın hem" diye düşünmüş. ne kadar gitmek istersek isteyelim biz burda doğduk, burada büyüdük. tüm bağları bıçakla keser gibi kesmemiz imkansız heralde. ne kadar gitmek istesek de "istediğim an 2 saate dönerim" diyebileceğimiz yerlere gitmek istiyoruz. ne kadar güvenli olursa olsun, başka memlekette duramıyoruz. altına Amerika'da yaşayanlar, İsveç'te Norveç'te yaşayanlar yazdılar. Kanada'da yaşayan arkadaşımla da konuştum. memleket hasretini başka tanımlıyorlar. oradaki sıkıntıların buradakilerin misliyle yaşandığını, kendi ülkesini terkeden mülteci gözüyle aşağılandığını, ne kadar uzağa giderse gitsin özlemin bitmediğini anlatıyorlar. a kişisi de finlandiya ya gitmişti eğitim için. onunla da konuştum bu konuyu. bir çok ülke gezmiş olmasına rağmen "bir daha asla gitmem yurt dışına "deyip benim de önümü kesiyor. nasıl nefret ettiyse gittiği tüm ülkelerden.

sıla hasreti başka bir şey. biz burada bu düzensizliğe alıştık. yurt dışına giden annem döner dönmez "kızım istediğim yere gidebilirsin, zira istanbul da yaşayan her yerde yaşar" demişti. biz en zorlu şartlarda yaşıyoruz, tüm yaşam standartlarına bire bir şahit oluyoruz. aslına bakarsanız, hazine gibi bir ülkemiz var. neresine dokunursanız başka bir değerle karşılıyor sizi. evet, kültürel yapımızı bozdular, bizi kirlettiler, beynimizi boşalttılar, insanlarımızı cinsel objelere döndürdüler belki ama biz hala çok iyilerin de bulunduğu bir ülkedeyiz. dağ başlarında yaşayan, (psikolojik rahatsızlıkları olanlar hariç) medyadan uzak duran tüm insanların doğallığı, saflığı nasıl da şaşırtıyor bizi değil mi? aslında bizler de izlemesek, görmesek, öğrenemeyeceğiz bunca pisliği. öğrenip uygulamaya geçmeye çalışmayacağız belki de.

gelelim asıl meselemize. tüm sorun bize belli kitapları öğretmek için öğrendiği kadarından öğretebildiğini öğretebilen öğretmenlerle kısıtlayan eğitim sistemimizde.bence cümle gayet açık. açıklama yapmayacağım.

bir kaç beğeniniz varsa, hemen koşun koca parasıyla butik açın. baktınız hiç bir şey tutmadı, belki o tutar ha? bıktım şu eziklik duygularınızı başka yerlerden tamamlamaya çalışmanıza. sen o kadarsın işte, nedir yani?

dün akşam anneme sürpriz parti yaptık dayım ve abimle organize olarak. inanılmaz mutlu oldu kadıncağız. babam ise günün lafını etti "yani sizi anlayamıyorum. bir sene daha yaşlandığınızın tescillendiği bu günü nasıl kutlarsınız? ölüme koskoca bir yıl daha yaklaştınız oysa"

geçenlerde hoca sormuştu "aramızda öleceğini bilmeyen varmı" diye.. hepimiz o an öleceğimiz günü düşünmüştük belki de.. düşünsene her şey o zaman ne kadar da boş.

Cep telefonu ile internette gezinirken reklam sorunsalı


Merhaba, sağda solda çok okuduğum için kısa bir bilgide olsa buraya yazmak istedim. Herkes cep telefonlarından (tercihen android, ios'u hiç bilmiyorum) internete girerken, bilgisayarda ki gibi reklamları engelleme eklentilerini kullanamamaktan şikayetçi. İşin özeti, aslında kullanabiliyorsunuz:). Bunun için google play'den "firefox" tarayıcısını indirip, tarayıcı eklentileri kısmından "adblock plus" yada "ublock origin" eklentisini indirmeniz yeterli. Bu sayede reklamlardan ve diğer sinir bozucu açılır pencere türevlerinden kurtulabiliyoruz. Bu arada ben A kişisiymişim. Öyle yazmıyorsam anlaşılmıyormuş, hep beni karıştırıyormuşsunuz.

Mekan Keşfi: 90's Cafe

Uzun zamandan sonra bir gezi yazısı ile daha karşınızdayım dostlar. Bugün sizlere hem öğrenci dostu, hem harika bir teması olan bir cafeden bahsedeceğim: 90's Cafe.

Öncelikle Süleymaniye'de bulunan bu mekanın yol tarifini vereyim. Fetva Yokuşu Nazır İzzet Efendi Sokakta bulunan mekanı zaten sokağa girer girmez göreceksiniz. Biz oraları daha çok Ağa Kapısı ile tanıdığımızdan, hemen yanı deyip hafif de bir tüyo vereyim size. Fakat Ağa Kapısının pabucunu dama atacak kadar da harika bir yer olduğunu eklemeden geçemeyeceğim.

Gelelim sebeplerime. Efenim ben 90'larda büyümüş bir çocuk olarak, gördüğüm her bir ayrıntıya bittim. Aslına bakarsanız, en çok da bunun için tercih etmiştim mekanı. Yani tasarımı.. Beni hiç üzmedi. Bir köşe'de üç beş kaset asmışlardır diyerek gittiğim mekanın her köşesinde ayrı bir doku vardı. Kasetler, videolar, televizyonlar, davul fırınlar, takvimler, telefonlar koltuklar, sehpalara kadar aklınıza ne geliyorsa 90'lardan fırlamış gelmiş gibiydi. Daha doğrusu oradayken 90'larda gibiydim -müzikler hariç. Ben oradayken hep Cengiz Kurtoğlu çaldığından olsa gerek, sevemediğim müzikleri. Daha 90'lar müziği duymayı tercih ederdim ki pop un pop olduğu zamanlardı onlar -bilirsiniz.

Mekanın en büyük artısı 90'lar teması ve buna harikulade ayak uyduran tasarımı değil elbette. Bunun yanı sıra yemekleri muazzam. Genelde yemekler bizi üzer bu tip mekanlarda. Özellikle tatlılar. Ama hayır. Üzmediler. Aksine sevindirdiler. Arkadaşlar bir sufle yedim ki mekanda, böyle bir sufle yok. Özellikle o fiyata öyle bir sufle yok. 10 tl ye aldığım sufle yanında kreması ve dondurmasıyla servis edildi. Yanımdakiler de cheese cake ve pasta yediler ki bunların da tadları harikaymış. Onların da fiyatlar 7-8 lira olmalıydı. 

Fiyatlara hızlıca bir göz gezdirdim. Nargile de içebileceğiniz mekanda (üst katta ve ben üst kata çıkmadım fakat çıkarsam bu yazıyı güncelleyeceğim) 20 tl ödemeniz gerekiyor ki bu da nargile fiyatlarını çok iyi bilen ben için oldukça uygun bir fiyat. Malumunuz A kişisi haftada bir kez mutlaka nargile içmeyi kendine amaç edindi :(

Yiyecekler de keza öyle. Aslında menüyü çekmek isterdim fakat menü o kadar harikaydı ki.. Çekmeye kıyamadım. Çünkü çok güzel fikirlerini menü ile taçlandırmışlar. Normal bir menü ile karşılaşsaydım, eminim gözüme batmazdı fakat 90'lardan parçaların bulunduğu bir menü tasarımı ile en büyük artı puanlarımı toplamayı başardılar..

Gelelim hizmete. Hizmeti gerçekten harikaydı. Ne istersek kısa sürede hazırlanıp servis ediliyor, ve "bitirin artık şu çayları da toplayalım" diye insanın gözüne bakılmıyordu. Üşüyoruz diye hemen yanımıza katelatik (ki biz küçükken öyle derdik) yaktılar. O başka bir sıcaklıktı. Orada müşteriden çok 90'lar mekiğine binmiş ev sahipleri gibiydik. 

Son olarak Hüsnü Ala Cafe'nin inatla yükselen duvarına rağmen, muhteşem manzarayı korumuş olan görüntüden de bahsedeyim. Koltuğunuza yayılıp manzara eşliğinde, wifi ile bağlandığınız internetinizle, acaba hesap çok mu gelecek korkusu olmadan takılacağınız bir mekan burası. Yolunuz Eminönü-Fatih taraflarına düşerse veya düşmezse de düşürmeye bakın derim. Zira biz öyle yapacağız :)

Artık fotolar sonda, böylelikle yazıyı okurken kesintiye uğramazsınız :)
Son olarak canlı müzikte varmış ama sanırım haftasonu akşamları. Hafta içi akşam gittiğimiz için yoktu. Onu da görmek isterim açıkçası. 





Artık Ben De Herkes Gibiyim


bugün tüm gün bunu düşündüm çok değerli okuyucu. artık ben de herkes gibiydim. eski günleri anımsadım yine. bir sürü yol gittim. sadece yürüdüm.o kadar saçma yerlerde buldum ki kendimi zaman zaman. mesela ne kadar özlemişim Çemberlitaş'ı, Sultanahmet'i, Sirkeci'yi.. O tren garını.. seviyormuş ben aslında hep oraları. çok eskilere gittim.

ve artık herkes gibi olduğumu anladım. artık hiç bir özelliğim yokmuş gibiydi. eskiden kendimi hep en özel hissederdim. en farklı benmişim, herkes aynıymış gibi. şimdilerde silikleştim. yazılan tonlarca yazının eskiyen silikliğinde bir harf tanesi kadarım. o kadar gereksiz. yani tamamen silinsem de o cümleler her zaman okunacak. varlığım kelimelere bir şey katmadığı gibi, yokluğum da kendini belli etmeyecek kadar ufak.

kesinlikle ben artık herkes gibiyim. hiç kimseyim. kendi içimde çılgınlar gibi kavgaya tutuşurken, aslında neyi nasıl düşünmem gerektiğinin bilincine varamadan; hayattaki herkesten nefret ederken, bir yanım da hayattaki herkesi sevebilecek kapasitede. nedir derdimiz, neden uğraşıyoruz bunca bilmiyorum. sadece o akıp giden hayatın bir köşesine kıvrılıp; avazım çıktığı kadar içten, bir o kadar da sessiz ve hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum. belki o zaman her şey geçer ve belki ben yine o eski günlerdeki gibi özel ve değerli olurum ha? -hiç sanmıyorum.

Ivır Zıvır Part 59



diriliş ertuğrul dizisine yapılan saçmalıktı. zaten kendi kendilerine takıldılar koskoca ! ödül töreninde. izlemedim bile. umarım onlar için büyük bir kayıptır benim izlememem.

metal dizayna sahip, 1080x1920 piksel çözünürlüğe sahip, 8 çekirdekli işlemcisi olan, 16gb dahili hafızası olan cep telefonu. fakat diğer cep telefonlarından ayrılan en büyük özelliği 21,5 mp arka kamera, hibrit otomatik odaklama ve 16 mp ön kamera -ışık sensörleri. 30fps değerine sahip video özelliği ile film bile çekilir, test edildi-onaylandı. telefon 6.0 inç ekran genişliğine sahip. alışılmışım dışında yani. gereğinden fazlaca büyük. 202 gr ağırlığı ise bana sorarsanız yer yer 400'e kadar çıkmakta. elimde bu telefonla geçen gün kantinden çay alırken, çaycı teyzeden tepsi istediğimde "elinde var ya işte tepsi, üzerine koy, hiç bişeycik olmaz bardaklara" demesine sebep olan telefon aynı zamanda. çünkü çaycı teyze için çayların dökülmemesi telefondan daha mühim. 

bugün kimya labaratuvarında yoğun gaz sıkışması olduğundan okula ekipler geldi. gerekli tektikler yapıldı. mutluluktan ölecektim az daha ders iptal olur diye, oldu mu? olmadı..

20 yıldır okuyorum, 20 yıldır okul iptal olunca mutlu oluyorum.

insan 7 sinde neyse 7 sinde de odur.

evli olmayan arkadaşlara baskınızı, aptal hareketlerinizi bırakın lütfen. özellikle syrano'nun etrafındaki ahmak insanlar, sizlere sesleniyorum. ömrümde duyduğum en düşünme yetisine sahip olmayan ve bunu inatla belli etmeye çalışan varlıklarsınız. syrano sen de takma onları, kendi hallerine bırak, he de geç. umursama. lafa bakmadan önce lafı söyleyene bak.

bugünlerde aptallıkta doktora yapıyorum, kimse de beni uyarmıyor. bana geçmiş olsun..

çok yoğunum, çok sıkıcıyım, çok sıkılıyorum..

bazı insanlara çocuklarını bu derece paylaştıkları için patlamak istiyorum, fakat sonra içime patlıyor tüm söyleyeceklerim. 

bu günlerde harika bir dizi seyrediyorum. netflix aldık bu arada. illegal yollarla müzik dinlememek için spotify premium üye olmamla başladı herşey. şimdi de netflix ile içim rahat izliyorum tüm filmleri. tavsiye ederim. eğer varsa sizde i.t.crowd izleyin. gerçekten komik, harika.

bir de ablanız neye başlıcak? yakın dövüş sanatına. çok heycanlıyım, dövecek bi sürü insan var sokakta ne de olsa :) dövüş kulübümü kurarsam, sizlere elbette haber vereceğim .

Yeni Evlilik Sorunsalı: Çocuk Yapma


Az önce yeni evli bir arkadaşın yazısını okudum. Oradan hırslandım sanırım. Çünkü yalnız değildim. O da yalnız değildi. Yeni evli isenizdi eğer, hemen çocuğunuz olmalıydı. Fakat hemen derken öyle evlenir evlenmez de değil. Çünkü öyle olursaydı, tüm insanlar yanlış anlardı. İşte aradan biraz zaman geçseydi, ondan sonraydı.

Evlendikten çok değil beş ay kadar sonra "ne zaman çocuk istiyorsunuz" soruları başlar. "henüz istemiyoruz" diyerek savuşturursunuz soruları. eğer çok düşünceli bir insansanız "hazır olma" durumunu beklersiniz. aradan biraz daha zaman  geçer. bu kez de "eee çocuk yok mu" diye sormaya başlarlar. siz yine "henüz yok, ilerde inşallah" dersiniz. fakat yetmez, o kişi sizi ikinci gördüğünde bu kez "neden yapmıyorsunuz" diye sormaya başlar. nedenlerinizi sıralarsınız. işte hazır hissetmiyorsunuzdur, eviniz müsait değildir, o değildir bu değildir. bu kez korkutmalar başlar "ama yaşın geçiyor kızım, yapsanıza" sanki mutfakta kek yapıyorsunuzdur. onlar için çocuk yapmak o kadar boş birşeydir. çocuğu nasıl yetiştireceğinizi düşünmezler. ya da toplumdaki bunca çarpıklığa; çocuğunuzu okula bile güvenle gönderemeyeceğinize takmazlar.

siz böyle böyle düşünedururken 1.5 yıl geçer evliliğinizin üzerinden. etrafınızda artık çocuk yapmanız gerektiği baskısı döner de durur. bundan sonra ise bizzat başıma gelen bir olayı anlatacağım. 1,5 yıllık evliyim ve x kişisi bir gün beni telefonla arayıp merhabalaştıktan sonra "tedaviyi düşündünüz mü" diye sordu. ilk önce anlamlandıramadım. "ne tedavisi?" dedim. ama derken, birden beynimde şimşek çaktı. "çocuk canım" dedi.. onlar için çocuktu canım.

işte o an anladım nasıl bir his olduğunu. yani çocuk isteyipte nasip olmama durumunu. böyle bir soru o durumda sorulsaydı bana, nasıl kendimi yetersiz, nasıl yarım hissedebileceğimi. "biz daha çocuk düşünmedik" derken sesim titredi. 

sormayın arkadaş! sormayın çocuk olayını! gerçekten olmayadabilir. bu sorularınız karşınızdaki insanın canını nasıl yakıyor ah bir bilseniz. çocuk bu yahu, gizlice bir kenarda aniden ortaya çıkan bişey değil ki. 9 aylık hamilelik süreci var. mutlaka haberdar eder kişi sizi, o etmese karnı eder. nedir bu merak? neden yani? mutlu mu oluyorsunuz karşınızdaki ezilip büzülünce! 

gerçekten can sıkıcı. sormayın diye yazıyorum bunları. etrafınızda yeni evli, eski evli veya ne olursa olsun, kim olursa olsun sormayın çocuk konusunu. günümüzün en büyük sorunlarından biri evlat sahibi olamamak. durum böyleyken, karşınızdaki insanın canını bir kez de o saçma sözlerinizle yakmayın. emin olun çocuğu olan insan saklamaz. hele evliyse hiç saklamaz. 

Ivır Zıvır Part 58


ülke genelinde internette ciddi sıkıntı var. telefonum bozuldu diye defalarca kapadım açtım. sonra sağa sola fırlattım. madem internette sorun var, bir duyuru yapın be kardeşim. neden duyuru yapılmıyor bu konularda anlamış değilim.

bazı şarkılar çok güzel.

bugün sizin oraları bilmem ama buralarda hava bir harikaydı. markete çıktım ama eve giresim gelmedi. hani markete ekmek almaya diye çıkıp bir daha dönmeyenler var ya, işte onların ruh halini daha iyi bir anladım. zira nerdeyse kendimi taksim otobüsüne atacaktım. düşünsene a kişisi arıyor "nerdesin" diyor, "taksim" diyorum. muhtemelen "oldu o zaman, dönme bence" der.

her gün üç otobüs değiştirerek marmara üni'ye gidiyorum. geçen gün bir hocayla konuşuyorduk, neden burası dedi. ist üni almadı beni dedim. ağlıcaktım az daha. yoldan nefret ediyorum. okumak için tek otobüsle gidebileceği yerleri tercih eden benim başıma gelenlere bak.

ne istemiyorsak hayatta, hepsi başımızda. neyse ki taş çatlasa 80 yıl yaşıyoruz, yoksa çekilmez bu hayat.

yabancı bilim adamları 20 yıl sonra kimsenin hastalıktan ölmeyeceğini, bunun için çalışmalar yaptıklarını ve hepsinin olumlu olduğunu bir makale ile duyurdular. onlar bu tip gelişimler peşindeyken biz ne yapıyoruz? "GOYGOY! 


Freelance Çalışmak

Freelance serbest çalışmak anlamına gelmektedir. İngilizce'den çevirmek istediğimizde direkt karşılığı ise "bağımsız savaşçı" dır. Çok havalı ve kolaymış gibi gözükse de işin aslı hiç de öyle değildir.

Tek başınıza bir çok işi bir arada yapmanız gerekir. genelde tasarımcılar freelance çalışmayı sever. tasarımcı ruhu özgürlük istediğinden olsa gerektir. kendimden biliyorumdur. fakat gelin görün ki, bir yerde çalışmadığınızdan asla sizi çalışan sıfatına sokmazlar. "ne iş yapıyorsun" derler. "freelance, evden çalışıyorum" dersiniz. "hmm, o da iyi." derler. hani karşınızdaki insana x bir şirkette çaycılık yapıyorum deseniz daha çok memnun olacaktır. fakat yaptığınız işe asla inanmaz. çünkü evdesinizdir.  ne kadar kaçarsanız kaçın "ev hanımı" sıfatına sahip olursunuz. evde oturup popo büyütüyorsunuzdur

sosyal güvenliği isteğe bağlı yapmadıkça, rüyanızda görürsünüz. nasıl olsa evdesinizdir diye misafiriniz eksik olmaz, bir sürü plana dahil olmak zorunda kalırsınız. "işim var" deseniz, "amaaan ne işin var ki" diye aşağılanan bir çalışma planına sahip olursunuz. asla saygı görmezsiniz. fakat bazen bir ayda kazanılan parayı (asgari ücret) siz bir işte kazanırsınız. Fakat asla o bir ay çalışan insanın gördüğü değeri görmezsiniz, ne de olsa evde yata yata çalışırsınız (!)

peki gerçekten öyle midir? evde yata yata mı çalışırsınız? aksine, iki yakanız bir araya gelmeden çalışırsınız. evde zaten işe yoğunlaşmak zorken, bir de bir sürü ev işi daha sizi beklemektedir. dur şunu yapayım, hadi bunu da yapayım derken akşamı edersiniz. bu yüzden freelance çalışanlar genellikle gece çalışır. çünkü gece yapılacak bir iş kalmamıştır, etrafta sizi rahatsız edecek dış etkenler yoktur, sokak daha sessizdir..

İşlerinizi son ana kadar yetiştiremediğiniz fark edersiniz. zorla da olsa ulaştırırsınız fakat genelde müşteri de belli bir şirketiniz olmadığı için sizi pek ciddiye almaz. bir sürü işini de yaptırmayı dener. nasıl olsa elinde tutmak istediğinizi düşünür. gerekli, gereksiz bir sürü işi yapar; evinize de davet edemediğinizden tüm işlerinizi mail üzerinden veya telefon üzerinden halletmeye çalışırsınız. bazen saatlerce insanlara laf anlatmaya uğraşırsınız. bunun sebebi müşteri veya siz değil; yüz yüze görüşme imkanınız olmadığından tasarımı bir türlü istediğiniz şekilde anlatamamanızdır.

son olarak evin rahatlığı evet hiç bir yerde yoktur, evet. trafikten uzaksınızdır. ya da sizi ezmeye çalışan, üstünüze basıp basamak atlamaya çalışan, arkanızdan dedikodunuzu yapan iş arkadaşlarınız da yoktur. arkadaşlarınız ne zaman isterse onlarla buluşabilir, kendi izninizi kendiniz oluşturabilir, canınız isterse çalışır, canınız istemezse çalışmazsınız.

diyeceğim o ki ben freelance çalışan olarak oldukça mutluyum. karışanım, görüşenim yok. tek muhattabım müşteriler. millet ne derse desin, isterse adam yerine koymamaya devam etsin ben kazandığım paradan da, yaptığım işten de çok memnunum. bu kadar para yeter deyip, bütün bir ay çalışmayıp takıldığım zamanlar da oluyor. zamanımı satmıyorum kimseye, işimi satıyorum. sanırım en güzeli de bu. siz de kendinize iyi bakın ve sevdiğiniz işi yapın.