31 Ocak 2015

Ivır Zıvır Part 39

Bazen çok yorgun hissediyorum kendimi. Şimdi çok bazen.

Ben küçükken anneme "Herkes ölse." dermişim. Dışardaki tüm insanlardan nefret edermişim. "Ayy bu kız çok tatlı" diye eğilip öpmeye çalışan büyüklere öyle bir cırlarmışım ki, bir daha asla öpmeye yeltenmezlermiş. Zaten öpülmekten nefret edermişim. Dokunulmaktan da. İlkokuldayken koluma dokundu diye önce abime dövdürdüğüm çocuğu sonra öğretmenime, en son da müdüre dövdürmüştüm. Küçüklüğümden nefret ediyorum.

Lisedeyken çıkma teklif edenler gözümde hep "gerizekalı" olarak yer edinmişti. Sonra gittim ortaokul arkadaşıma aşık oldum. İroni mi dersiniz, kınadığın başına mı gelir bilemem. O da sizin seçiminiz.

Olasılıksız hayaller kurup, üzerlerine bir şeyler inşaa ediyorum. Hayat bana hiç mi hiç güzel değil.

Yalan söyleyen insanlardan nefret ediyorum. Aynı hızla soğuyorum. Bu günlerde her şeye karşı bir soğuma geldi aslında. Sadece uyuyupta uyanmamak istiyorum. İstediğim onca şeyden en yeganesi Cennet'e kapak atmak. Girdikten sonra bitiririm. Önemli olan kazanmak.

Erdem Yener'den Belki gelsin. Belki herşey çok güzel olur ha? Ne dersin.

İlginç şeyler yapmayı seven biri olarak ilginç deneyimlerimi özledim. SAnırım hafta içi kendimi İhh'da bulacağım. Gidipte işe yaramamın vakti geldi.

Yengeç Burcu İse, Dikkat!

İnsan okuyunca hayret ediyor yahu. Alıntıdır aşağıda gördükleriniz. Zaten ben beni bu kadar iyi anlatamazdım.

22 Haziran-22Temmuz YENGEÇ Burcu



Bir yengece ne yaptığını sorsan, bin tane şey söyler... Ama aslında en fazla yaptığı şey ''aramak''tır… Neyi mi; HARİKALAR DİYARI'nı … Nerede? TAVANARASInda…

Yengeç burcunun yönetici gezegeni Ay ve doğal mekanı 4. evdir. Bu iki bileşeni anlamadan yengeci anlamak mümkün değildir. Önce 4. evden bahsetmekte fayda var. Denir ki, 4. ev haritanın merkezidir. Başladığın yer çıkış noktan ve bu devranda dönüp geleceğin yer, o yerdir. Kökün, anavatanın, yuvan, beslendiğin rahim, kopmayan göbek bağın, baba ocağın, ana kucağın, göklerden aşağı indiğin merdiven, etrafına ördüğün kale… Öyle tanıdık ve öyle güvenlidir ki, yengecin ”evcil” diye bilinmesine şaşmamak lazım. Aslında fiziksel anlamda ev değildir dertleri. Fakat daima tanıdık ve güvenli bir ortam ararlar kendilerini var edebilmek için. Yengeci yengeç yapan şey ”aidiyet” hissidir.

Aydan da söz etmeliyiz tam bu aşamada…  O ”büyük özne”nin içinde var olmaya alışmıştır. Sağlam bir kökten ve teslimiyetin tek kural olduğu bir yerden gelmektedir. Ve hep ait olduğu yerin, kopup geldiği güneşin ışığını yansıtmak ister. Tıpkı AY gibi…  Kendi başına ”güçlü ve özgür” olmayı, kendine bir hedef saptayıp ona doğru yürümeyi öğrenmesi gerekir. Egosunun üzerini sert birt kabukla kaplamaya, kendini herkesten korumaya çalışması bu ”beceriksizlik” hissi yüzündendir. Hayat içinde, – kumda yan yan yürüyen yengeçler gibi – herkesten biraz daha farklı yöntemlerle ilerlemesi de… Hatta zamanın olmadığı bir yerden geldiği için, her yere geç kalmasını bile, az biraz affedebiliriz!

Yengeç sahip olduğu ”maddi ve manevi” değerlerin kendisini yansıttığını düşünür. Bu yüzden de kendisiyle bütünleştirdiği şeylere sıkı sıkıya sarılır. Malı, parası, ismi, işi, üstü başı ve sevdikleri kıymetlidir. Bunları kamuya açmaktan hazzetmez ama paylaşmayı arzu ettiği kişilere gönlüne göre sunar. Onun birşey paylaşması, karşısındakine kıymet verdiğini gösterme biçimidir. Örneğin birilerini yemeğe davet ettiyse elinden gelenin en güzelini yapar. Hediye vermeyi de bu yüzden önemser ve vereceği herşeyi –bunlar da onun değerini yansıttığı için– özenle seçer. Ama bazen birşeyi birine almaya gidip, çok beğenirse vermeye kıyamadığı için kendine aldığı, sonra da müsriflik ettiği çin kendine kızıp asıl hediye vereceği kişiye biraz ucuzundan bir seçim yaptığı da görülmemiş şey değildir. 

Kardeşlerine ve ahbaplarına düşkündür. Yakınına aldığı insanlardan sadakat ve tutarlılık bekler. İletişimlerinde biraz ketumdur! Geveze bile olsa aslında kendine dair fazla birşey söylememektedir. Çünkü yengeç içinden gelen sesler ile etraftan duydukları arasında daima kararsızdır! Hangi fikrinin vesvese, hangisinin içgörü olduğuna karar veremediği için kendisi de sıkıntı çekmektedir. Kendi içinde netlik sağlamadığı şeylere başkasının dikiz atmasından ve parmak basmasından hiç hazzetmez, hemen kapaklarını indiriverir. İfade yeteneği konusunda kompleks sahibi olmaları mümkündür. Aklına estiği gibi konuştuğunda anlaşılmadığının farkındadır. Zaten genellikle ne kadar zeki oldukları biraz geç anlaşılan insanlardır… Ama sözel yeteneklerini disipline etmeyi başaran yengeçlerin iletişimlerinde güçlü bir espri anlayışı ve derinlik sergiledikleri de bilinir.

En büyük aidiyeti evlerine hissederler, o yüzden de en fazla özendikleri yer evleridir. Ev adeta onların bedenleri gibidir… İçini kendilerini bütünleyen ve yansıtan şeylerle doldurmak ve ”bolluk” duygusunu her anlamda yaşamak isterler. Beslenmek onlar için çok özel bir ritüeldir! Tam istediği gibi yemediğinde ve doymadığında yengeçten bir hayır gelmez. Genellikle iyi yemek de yaparlar… Hatta erkekler içinde yemek yapanların çoğunda bir yengeç damarı olduğu tespit edilebilir! Ama aslında mümkün olsa annelerinin elinden beslenmeyi tercih ederler. Annelerini erken kaybeden ya da bir biçimde onlarla iyi ilişkiler kuramayan yengeçlerin ise mutlaka ”göbek bağı” kurdukları insanlar vardır. Bunun nedeni topraklanma ihtiyacıdır! Kendilerini bu dünyaya sımsıkı bağlayan bir şey olduğunu hissetmek onlara iyi gelir.

Anaç bir burç olarak bilinirler ama çocukları sevmek ve onlarla iyi geçinmek ile çocuk sahibi olmak ve sorumluluk almak apayrı şeylerdir! Aslında kendi ritimlerine ve tercihlerine müdahale edecek ve onlardan hazır olmadıkları zamanlarda birşeyler talep edecek hiçbirşeyle kontrat yapmak istemezler. Hayvan beslemek konusunda bile, sokaktaki kedi-köpeklere mama taşımayı tercih ettikleri ama eve düzenli olarak bakılacak bir hayvan almaktan çekindikleri bilinir. Fakat bir biçimde çocuk sahibi olduklarında, bunu çok ciddiye alır ve çok sahiplenici bir biçimde yerine getirirler. Dişi yengeçler çocuklarını kendi bedenlerinden kopmuş ama hep bir biçimde kendilerine ait bir varlık olarak görür, onlarla aralarındaki göbek bağını kopartmakta da bir hayli güçlük çekerler. Aslında bu bir ”transferans” ilişkisi gibidir! Çocuk yapan Yengeç çocukluğundan vazgeçmeyi kabul etmiş demektir ve bu geri dönüşü olmayan bir yolculuktur. Yengeç bunu önce bir tuzak gibi algılayacak, ardından da kendisi için düşlediği yaşamı çocukları adına oluşturmak üzere kolları sıvayacaktır. Kendi cinsinden olan çocuğunu kendine benzeterek ve kendi rollerini onun sırtına yükleyerek, karşı cinsten olan çocuğunu ise sonsuza dek ona sadık kalacak bir sevgiliye dönüştürerek, onların enerjilerini boğmamaya özen göstermesi gerekir. Erkek Yengeçlerin ise anneden çok anne olmaktan, çocuğu anneden – anneyi çocuktan kıskanmaya kadar ilginç tepkileri olabilir… Ama her halükarda sorumluluk duygusu gelişkin ve çocuğunun mutluluğunu fazlasıyla dert eden babalar oldukları bilinir. Özellikle kız çocuklarına aşırı bir düşkünlükleri vardır.

Yengeç partnerini kendisi seçer! Onun dünyasına siz arzu ettiğiniz için giremezsiniz… Onun bunu şiddetle arzu etmesi ve size sarması gerekir. Yoksa basit bir macera olarak kalır ve bir sonraki emre kadar köşenizde durmak üzere geri gönderilirsiniz. Öte yandan, cinsellik konusunda son derece tutkulu olan yengeçler, ten uyumu yakaladıkları insanlara bağımlı hale gelebilir ve onları da kendilerine bağlamak için masum hallerinden beklenmeyecek şeyler yapabilirler. Size sizi hissettirerek, tam olmak istediğiniz şeyi olmanıza izin vererek, kendilerini hayal edemeyeceğiniz kadar teslim ederek, gökte yanan bir güneş misali parlamanızı sağlarlar.  Elbette kıskançtırlar! Bu tartışılamaz bir gerçektir ve şüpheye düştükleri zaman size dünyayı zindan ederler. Bu durum zamanla çok bunaltıcı bir hal alabilir. Ama, gitseniz de, bir başka insanla öylesi bir bütünlük yakalayamadığınızı görüp geri gelirsiniz.  O zaman yengeç dizginleri eline geçirir ve zayıf zannettiğiniz kişinin sizin üzerinizde kurabildiği bağlayıcı etkiye hayret edersiniz. Yengeçlerin ”ne seninle ne sensiz” formatındaki ilişkileri sonsuza dek sürdürmek konusunda, başka burçlarda görülmeyecek bir yeteneği vardır.

Söz konusu evlilik –yani hayat ortaklığı– olduğunda ise, yengeç sıvı halden çıkıp, katı hale dönüşür! Gönül macerasından bağlayıcı ilişki ve sosyal statü formatına geçildiği anda, daha farklı beklentilerini de gündeme getirecektir. Evlilik veya iş ortaklığı söz konusu olduğunda kuralları koyan ve dizginleri elinde tutan kişi olmak eğilimini güçlü bir biçimde hissederler. Kalıcı ve sosyal ve ekonomik açıdan bağlayıcı bir ilişkiye girdiğinizde, yengecin o kadar da duygusal olmadığını ve her türlü hayat ortaklığını iş adamı soğukkanlılığı ile yürütmeye yatkın olduğunu görüp şaşırabilirsiniz. Kendisine kul köle olan bir yengeç sevgilinin, diktatör bir kocaya dönüştüğünü görmek, bir kadın için sıkı bir şok olabilir!

Son derece duyarlı bir arkadaş olarak tanıdığınız yengeç dostunuzla bir işyeri kurmaya kalktığınızda, pimpirikli, kuralcı, memnun edilmesi zor ve mesafeli bir hal alması da bir o kadar hayrete yol açabilir… Sorumluluklarının sınırlarını belirlemek konusunda biraz kararsız ve işe geliş saatleri açısından biraz rahat görünseler de, iktidarlarına sahip çıkmak konusunda son derece kararlıdırlar. Neye müdahale edip, neyin dışında kalacakları konusu hep biraz belirsiz olacak, bazı şeyleri iyilik olarak yapmayı önerecek ama asla tamamen üstüne almayı istemeyecek, ve mutlaka her konuda bir fikri olacaktır.

Yengeç çaktırmasa da hırslıdır! Sosyal onuruna, prestijine önem verir. Belirli bir pozisyon elde ettiği zaman da, bunu korumak ve geliştirmek için kendine özgü yöntemlerle ama gayet agresif hedeflerin altından kalkacak bir enerjiyle çalışabilir. Yengeç bir çalışanınız varsa, ona ne istediğinizi ve ne ödül vereceğinizi söyleyip, yöntemlerine fazla müdahale etmeyin! Ama sık sık rapor alın ve küçük hedefler koyup kendi sınırlarını aşabildiğini size ve kendisine göstermesi için ona fırsat verin. Övmeyi ve arada bir yemeğe götürmeyi de ihmal etmeyin. Öte yandan, yengeç bir yöneticiniz varsa da, sakın ayağına basmaya kalkmayın ve iktidarına gölge düşürmeyin. Kolayca alıngan ve tedirgin olabilirler. Ve bu durumda kıskaçlarının ne kadar can yakabileceğini hayal dahi edemezsiniz.

Gelelim yeteneklerine ve mesleki eğilimlerine… Yengeç’in en yaratıcı olduğu konulardan biri başkalarının kaynaklarını değerlendirmektir. Çok sağduyulu ve yaratıcı yatırımcılar olabilirler. Mimarlık, bankacılık, sigortacılık gibi sektörlerde kendilerine kariyer yapmaları mümkündür. Emlak spekülasyonu konusunda da çok yeteneklidirler. Tarih, özellikle din ve sanat tarihi, mitoloji, gibi konularda eğitim almayı ya da zevk için ilgilenmeyi isteyebilirler. İçe dönük düşünce yapıları onları her çeşit bilimsel araştırmaya uygun hale getirir. Elbette her zaman bir lokanta açıp işletebilir, ya da bir butik otel çalıştırabilirler. 

Yengeçlerin değişim karşısındaki tepkileri tamamen yok saymaktır! Belirsizliğe bir kararla veya bir tutum değişikliği ile son vermek yerine, arafta kalmayı yeğlerler. Ta ki, hayat onları tamamen havasız bırakana kadar… Ama kendileri bir hayli eserekli olabilirler! Girdikleri duruma bahaneler bulmak konusunda bir dahidirler. Hayat istedikleri gibi gitmediğinde depresyona girip, ilgileri çeken birşey gördükleri anda aynı hızla geri çıkabilirler. Bazen kimsenin onlara dokunmaması için bir ek kabuk haline getirdikleri depresyon eğilimini ”sağlık sorunu” olarak almazsak, en fazla dikkat etmeleri gereken bölgeleri mide ve rahimdir. Kendilerini ifade edemedikleri, kızgınlıklarını bastırdıkları zaman gastrit ve özellikle boğaz bölgesini de etkileyen reflü gibi sorunlar yaşayabilirler. Cinsel enerjilerini olumlu yönde kullanamadıklarında ise en fazla rahim ve yumurtalık bölgesinde rahatsızlıkları olur. Üretken olamamak, bir işe yaramadıklarını düşünmek, kendilerini anlamsız hissetmek, günlük rutinlerinden hoşnutsuz olmak gibi süreçlerde ise, yemek yemeyi abartır, kilo alır ve sağlıksız beslenmeye bağlı olarak kolesterol, damar tıkanıklığı benzeri sorunlara yatkın hale gelebilirler.

Manevi yönleri oldukça gelişkin ve farklı titreşimleri hissetme kapasiteleri oldukça yüksektir. İç dünyaları fırtınalı, bilinçaltları hareketli, rüyaları ikinci bir alem kadar canlı ve karar mekanizmaları daima içgüdüleri ile fazlasıyla bağlantılıdır. Düşünmek ile sezmek arasındaki farkı çoğu kez tanımlayamazlar. Ancak iç disiplin ve özsaygı problemlerini halletmeden önce, etik açıdan fazlasıyla gevşek ve sorumsuz davranma eğilimi gösterebilirler.  Yengeç bu dünyanın ”şakülü bozuk” bir alem olduğunu ilk anladığında önce içine kapanır, sonra tekrar açılırken meleğini susturup, şeytanını fazlasıyla cesaretlendirmeye, bencil, tüketici, prensipsiz ve sorumsuz davranmaya meyledebilir. Bu ”düşmüş melek” sendromunu atlatmak için bir hayli olumsuz deneyim geçirmesi ve kendiyle zorlu yüzleşmeler yaşaması gerekebilir. Kendini yeniden keşfetmeye ve özüne dönmeye karar veren yengeçlerin çok farklı bir bilgelik sergilediklerini ve tatlı bir çocuksulukla, sessiz bir olgunluk karışımı ”çelebi” bir duruş benimsediklerini görebilirsiniz.

Yolun sonunda her yengecin öğrenmesi gereken şey, ev dediği yerin kalbi olduğudur! Kendine dürüst kaldığı ve iç sesine kulak verdiği zaman, hem dünya üzerindeki yolculuğunda yolunu kaybetmemek hem de evin yolunu bulmak için başkaca bir göbek bağına ihtiyacı olmadığını huzur içinde keşfedecektir…

30 Ocak 2015

Kavga Etmeden Önce Okuyun!

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp "insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?" diye sormuş.
Öğrencilerden biri "çünkü sükûnetimizi kaybederiz" deyince ermiş "ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?" diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: "İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir."
"Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.
Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?
Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir."
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: "Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.

"Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz,
Eskici bağırır , antikacı bağırmaz,
Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz,
Bağıran düşünemez düşünmeyen kavga eder..."
Mevlâna

Yediveren Yayınlarından alıntıdır...

29 Ocak 2015

Yer Keşfi:Va-Bene Cibali Cafe&Restaurant

Bir kahvaltı günümden hepinize merhaba! Yine size muhteşem bir yer tanıtacağım. Bu yer hakkında öyle muhteşem cümleler yazmak istiyorum ki, okuduktan sonra "Mutlaka ben de burayı görmeliyim" demelisiniz. Çünkü gerçekten muhteşem bir deneyimdi benim için. İnanılmaz mutlu oldum ve inanılmaz güzel vakit geçirdim.


Öncelikle kahvaltımızda olan malzemelerden bahsedeyim. 2 kişilik serpme kahvaltımızda;  domates, salatalık , patates kızartma, yeşil ve siyah zeytin, 3 çeşit peynir (beyaz, kaşar ve tulum), omlet, 4 adet sigara böreği, 3 çeşit ev reçeli, nutella, bal, tereyağı, sınırsız çay vardı. Malzemeler çokça tutulmuş ve en kalitelilerinden edinilmiş. Karnınızın doymamasına imkan yok. Ben bile, bir kahvaltıda doydum. Ve iki peynir sever olarak peyniri arttırmayı başardık. İnce dilimli peynir yerine, kap kalın tam yağlı iki dilim peynir vardı ve peyniri masada bırakmayı kendime yakıştıramadığımdan zorla da olsa yedim.

Gelelim mekana. Tahta ağırlıklı mekan o kadar güzel bir ambiansa sahip ki, kendinizi dağın başında bir evde hissediyorsunuz. Biz gittiğimizde mekanda hiç kimse yoktu. Yanan şöminenin sesi, önündeki koltuklar, masalarımız, sandalyelerimiz, duvarlarda asılı olan eski malzemeler, eski radyolar ve telefon; sizi İstanbul'un sesinden, stresinden çekip alıp götürecek uzaklara.. Nerden mi biliyorum, çünkü beni aldı, götürdü.

İkram ise muhteşemdi. İki çalışanla tanışma fırsatı bulduk, ikisi de işinin ustasıydı tam anlamıyla. Daha önceden rezervasyon yaptırdığımız için, masamız hazır bir şekilde bizi bekliyordu. Yumurtalar, ekmekler ve böreklere sonradan geldi sımsıcacık bir şekilde. Durmadan halimiz hatrımız soruldu, mutlu olup olmadığımızdan emin olundu, şömineye odunlar atıldı. Tam anlamıyla ruya gibiydi. Kahvaltımızı bitirdikten hemen sonra şöminenin önüne geçtik. Orada kahvelerimizi içtik. Çok anlayışlı ve misafirperver mekan sahibi, gerçekten bizi çok iyi ağırladı. Yolum düşmese bile gidebileceğim bir yer olarak aklımda mekan. 

Sizlerin en çok merak ettiği şey olan fiyatlara da göz atalım isterseniz. 2 kişilik serpme kahvaltımız 50 TL, mantı 12, kahve 5 tl. Şu an aklımda olan fiyatlar böyle. Kesinlikle yüksek fiyatlar yok. Yanlış hatırlamıyorsam sufle de 8 tl'ydi. Oturun kahvenizi, çayınızı için. Arkadaşlarınızla mutlu mesut dakikalar geçirin.

Mekanın adresi:Yavuz Sultan Mh. Odun İskelesi Sk. No:3 FATİH /İSTANBUL
Daha fazla bilgi için: http://www.vabene.gen.tr/
Facebook adreslerinden direkt mesaj yolu ile iletişime de geçebilirsiniz: https://www.facebook.com/vabene.cibali/timeline
Not: Fotoğraf web sitesinden alıntıdır

27 Ocak 2015

İnsanın Doyma Noktası

Zar zor hatırlayabildiğim ortaokul yıllarımın Fen Bilgisi dersinde öğrenmiştim yağmurun yağış hikayesini. Bir bardak örneğini vermişti hiç sevmediğim Fen Bilgisi öğretmenim. Hava da bardağın su dolması gibi biriktirir ,biriktirir ve doyma noktasına ulaştığında taşmaya başlar. İşte taştığı an yağmur yağarmış.

O gün bu gündür kendime amaç edindim. İnsanlara içimde belli yerler edindirdim. İçimdeki boşluklara oturttum ve yaptıkları kötü şeyleri biriktirmeye başladım. "Hayır Büşra bunu affedebilirsin, bunu görmezden gelebilirsin, hır çıkarmana-sinirlenmene veya kırmana gerek yok, bunu da alttan alabilirsin, kavga etme" gibi telkinlerde bulundum hep. Bu yüzden insanlar her zaman beni "kolay geçimli, iyi huylu, uyumlu" bir insan zannettiler. Sanırım öyleyim de. Bir şeylere inanılmaz kızıyorum. İnanılmaz kırılıyorum. Fakat tepkilerimi ufak ufak gösterip, arkaya atıyorum.

İşte bunun gibi kötü bir şey yok. Git gide rahatsızlık veren bir şeyler oluşuyor içimde. Kafamın arkası  hep bir meşguliyet içinde. Durmadan beni rahatsız eden bir şeyler var ve ben çoğunluğunun ne olduğunu bile bilmiyorum. Düşününce boğazıma o meşhur yumruk tıkanıyor. Ağlamak istiyorum. Ağlayınca da geçmiyor. İnanılmaz korkuyorum çünkü o doyma noktasına ulaşmaktan. Çünkü oraya ulaşırsam eğer; kendimi biliyorum dönüşü olmayacak şeyler yapacağım. Esip gürleyeceğim ve inanılmaz kırıcı olacağım. Benden beklenmeyen ne varsa, gerçek olacak.  Ve bu durum beni inanılmaz rahatsız ediyor.

Karşınızdaki insanlara saygınız çokça olsun. Uyarılmak zorunda olan 7 yaşındaki çocuklar gibi davranmayın. Adımlarınızı atarken dikkatli olun. Karşınızdaki insanın da kırılıp incinebileceğini düşünün.

Ya da bırakın beni kendi halime. Sanırım en güzel olanı bu.

Aldatmanın En Büyük Sonu: Soğumak


Geçenlerde böyle bir muhabbet geçmişti A kişisi ile aramızda. Aldatmanın en büyük sonucunu "soğumak" olarak adlandırmıştım. Aldatılan kadınlara sorulduğunda çeşitli nedenlerle affettikleri olabiliyor fakat işte o soğumayı ısıtmak olabildiğince fazla zaman alıyor. Ya da asla ısınmıyor eskisi gibi, kaynamıyor bir şeyler. En önemlisi "güven" duygusu yok oluyor ki, ilişkinin ana yapı taşı bu olsa gerek.

Bugün "Senden Kalan" adında bir film izledim. George Clooney'in başrolü üstlendiği filmin konusu  aldatmak idi. Şimdi filmi izlemeyenler George abimizin aldattığını düşünebilir. Hayır efendim. O değil, karısı aldattı. Karısının aldattığını öğrenince aldattığı adamı buldu. Adama ilk sorusu "Yatak odama girdin mi?" oldu. Girdiğini de öğrenince adamı dövesi bile gelmedi. Sanırım benim bahsettiğim "soğuma" olayının muhteşem bir yansımasıydı. 17'li yaşlardaki kızları hasta yatağındaki annelerine nefretle bakıyordu. Babasının aldatılmasının üzerine "anne" sıfatının ölüşünü izledik. Annesi ölünce ağlamadı bile. "Soğuma" duygusunu öyle bir vermişler ki rolü ile, donukluğu tüm ruhumuzda hissedebildik.

Anneye, babaya ya da her hangi bir insana "aldatmak" yakışmıyor gerçekten. Aldatılan kadın affedebiliyor belki ama asla gerçekten affetmiyor. Yalnızca kendisini ve karşısındakini kandırıyor. "Aldatırsan affedebilirim" cümlesini kurmak kadar kolay olmuyor o muhteşem sıcaklığı tekrar kazanabilmek. Yalanın içinde debelenip dururken hissedilenleri unutmak. Ya da yaşadıklarının üzerine bir çizgi çizebilmek. İşte bunlar gerçekten çok zor şeyler. Ve bu kadar zor şeyleri size yaşatan insana karşı duyduğunuz o buz gibi duygular, aslında olabildiğince doğal.

Ve ben ömrümde ilk kez aldatıldığımda yalnızca 6 yaşındaydım. Babaannem aslında yaşayan anne ve babamı ölümle nitelendirmişti. Öldüklerine inanıp 15 günün sonunda karşımda gördüğümde yaşadığım hissi, şu an hiç bir cümle anlatamaz. Tabii ki babanneme duyduğum soğukluk hissini de. Üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, ne kadar zorlarsam zorlayım soğukluk hissinden de kurtulamadım, sevemedim de. Gençliğine ve toyluğuna da veremedim. Sanırım şu dakkadan sonra da veremeyeceğim. Evet, belki affedemedim de. Çünkü hala telefonla birine ulaşamadığımda karnıma ağrılar giriyor, kaybettiğimi hissedip inanılmaz bir kaybetme korkusu yaşıyor, karın ağrılarıyla boğuşuyor, karşımdaki insanları da gereksiz ilgilerimle sıktığımı hissediyorum. Ve kendimden anladığım kadarıyla "aldatma" nın sonuçları asla geçmiyor ve unutulmuyor. Sizler unuttuğunuzu sanıyorsunuz sadece fakat mutlaka parçalarını görüyorsunuz hayatınızda bir yerlerde.

24 Ocak 2015

Soru?

Yazımı okuyan var mı? Varsa: http://ask.fm/bsrabayramm soru sorabilir, ya da ne bileyim, varlığını bi şekilde belli edebilir.

23 Ocak 2015

Bu cümlelerin bir anlamı yok

Şimdi burada yazacaklarımın toptan bir anlamı yok. Çünkü tüm ilham perilerimi kaybettim. Bir tane değildi benim ilham perim. Yaklaşık on-on beş taneydi. Yolda yürürken gördüğüm insanları incelemeye başlar, kafamda onlara değişik birer hayat yaratır, sonra o hayatlara uymalarını seyreder, kendi kendime eğlenir, gelir yazardım. Fakat artık gözlemleme yetimi kaybettim. Çünkü artık, bakamıyorum kimseye. Kafamı yerden kaldırdığım an da, sanki dünya tüm maviliğini kaybediyor, her yer simsiyah oluyor, binaların arasından eski ve çıplak ağaç dalları çıkıyor, her taraf simsiyah sarmaşıklara bulanıyor. Sanki sarmaşıklardan bir tanesi boğazıma yapışıyor da, nefes almamı engelliyor gibi.

Hayır! Ben yazamıyorken mutlu olamıyorum. Sanki içimde milyonlarca kelime var, söylemem gereken binlerce şey var, düşünmem gereken yüzlerce şey var fakat ben hiç birine ulaşamıyorum gibi. Şizofrenik denklemlerde gidip geliyorum bu durumlarda. Aslında uyusam her şey geçecek gibi. O halde uyuyorum ben.

21 Ocak 2015

Ivır Zıvır Part 37

Bugünler de o kadar kötüyüm ki.. Kötülüğümün sebebini de bilmiyorum. Sanki tüm yakın arkadaşlarım ülkeyi terketmiş gibiyim.. Neden böyleyim ama. Nedenim yok. Çünkü tüm yakın arkadaşlarım hala bu ülkedeler.

Can sıkıntısından ölmek üzereyken, insan ne yazabilir ki? Bu yaz iş bulma konusunda ciddi adımlar atmam gerekiyor sanırım. Sanırım değil, kesinlikle öyle. Hadi bakalım.

Ve elbette yazamıyorum. Hele ki aklımdaki senaryoyu kağıda dökememek beni öldürüyor. Bugün koridorda durup Zeynep'e "Yahu bu filmi çekelim, noooluur, gerçekten muhteşem bir senaryom var" dedim. Arkadaşları yurdu terkettiği için benden kötü durumda olduğundan olacak ki, "olurr" gibi bir şey söyledi. Fakat sırf ben kırılmayayım diye. Çekeceğimizden değil. Çünkü o muhteşem senaryo, elle tutulur bir yerde değil ki, okutup da "Aaa harbi, çekelim bunu" desin kız.

Kafanda milyonlarca şey varken hiç bir şey yapamamak ne kadar kötü bir şeydir bilir misin? Bilmezsin. Ben anlatmazsam asla da bilemeyeceksin. Bence bilmelisin. Çünkü bilmek kadar güzeli yok. Tabi kötüsü de. Çünkü ne kadar çok bilirsen, o kadar çok üzülürsün. Benden bu kadar. İyi çalışmalar.

16 Ocak 2015

Hissetmek

Ben bu hikayeyi okuduğumda çok etkilenmiştim. Buyrun siz de okuyun, etkilenin.

Olay 14 ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiş.
"Bir kadın,... uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadıına bakacağını söyledi.
Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.
Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:
"Çok özür dilerim geciktim.Birinci sınıfta bir yer buldum Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu. 'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz' dedi ve bu izni verdi." Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı.
Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek: "Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."
Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler. O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler. Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi:


"İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."

14 Ocak 2015

Bu Resimleri Şizofrenler Çizdi!

Aşağıda görmüş olduğunuz resimleri şizofren olan hasta ruhlu dediğimiz insanlar çizdi. Şizofren olmayan insanlar, ruh hallerini bu kadar iyi yansıtamazlardı, eminim.

















13 Ocak 2015

Selam

Aptal insana dayanmaktan daha da zoru, aptala yatan akıllı insana dayanmak kesinlikle.

Yaklaşık 50 sayfalık bir makale okuyup, yarın üzerine düzinelerce laf etmem gerekiyor. Fakat gel gör ki, ben okumamak için yapabileceğim her şeyi yapıyorum. A kişisini arayıp "Çok fena Payday'im geldi, nooolur gel oynayalım" diyorum. O kadar çok ağlıyorum ki, dayanamayıp oynuyor. Derken gidip pasta yapıyorum. Çay demliyorum. Ailece oturup muhabbet ediyoruz. Sonra gelip burada post yazıyorum. Yapmamam gereken ne çok şey varsa yapıyorum. Okumamak için direniyorum.

Şimdi ne yapmalıyım acaba biraz daha ertelemek için. Sokağa çıkıp uzun zamandır çekmediğim fotoğrafı mı çeksem. Hava da baya güzel aslında. Renkler falan.

12 Ocak 2015

Ivır Zıvır Part 36

26 yıldır yaşıyorum ve tanıdığım onca insandan öğrendiğim onca şey varken mutlu olmam imkansız gibi gözüküyor. Bu kadar insanı nasıl tanıyabiliyorsun diye sorduklarında vereceğim cevaplar o kadar fazla ki.. İlkokul,ortaokul,lise, üç üniversite, beş kurs, yurt, dershaneler,meclis, iş hayatı falan derken bir sürü insan.. Ve artık, bu insanı nereden tanıyorum acaba diye düşünüp, Facebook'ta ortak arkadaşlarımıza bakıp karar veriyorum. Az ve de öz dostlukları olan insanlara ise hayranlıkla bakıyorum. O kadar güzeller ki..

Şimdi görüşmediğimiz ama bunu eğer okuyorsa kendisinden bahsettiğimi bilen bir arkadaşım "Çok bilme Büşra, ne kadar çok öğrenirsen o kadar mutsuz olursun" demişti ya hani; işte o zaman bana saçmalıyormuş gibi gelmişti. Fakat şimdi çok haklı olduğunu düşünüyorum. İnsan aptal olduğu sürece mutlu oluyor çünkü. Bilmediği şeyler ne kadar fazlaysa, korkacağı şey de o kadar az oluyor. Kendi içindeki bu ters orantı, kesinlikle mutluluğun formülü..

Eskiden 30 yaşına kadar yaşamam derdim hep. Şimdi bakıyorum da çok az kaldı be. 17 yaşımdayken dünyayı kurtarma planları yapan Büşra, 23 yaşındayken çocuklara adamıştı kendini. Aman Allah'ım ne günlerdi onlar. 2 yıllık bir çalışma prensibim vardı ve yaşadığım en muhteşem anlardan bir tanesiydi. Uyku-sever bir insan olarak yaşadığım en yoğun günlerdi. Mesela 47 saatlik uyumama rekorumu kırmıştım. Arada uyku nöbetleri geliyor, bir kenara çekilip, iç sıkıntısından ağlıyordum fakat yine de uyumuyordum. Sabah 5'te yetim çocuklarla buluşuyor, akşam 11'de eve dönüyordum. Sonra eve gelince fotoğrafları ayıklıyor, düzenliyor ve yine sabah 5'te çıkıyordum. Kesinlikle yorulmuyordum. Çünkü yetim çocukların verdiği enerjiyi, kapitalist sistemin öngördüğü hiç bir para veremezdi. O huzuru da.

İnsanın hayatında gurur duyduğu şeyler olmalı. Yaptığım ve gurur duyduğum iş, kesinlikle o yetim çalışmasıydı. Şimdi ona bir tanesi daha eklendi. Hayatımı hayatına bağladığım insan.

Bugünlerde inanılmaz duygusal, inanılmaz korkulu ve inanılmaz kendimden bi'haberim.

Dün bir araştırma okudum, burada da paylaşayım. Yapılan araştırmaya göre; yalnızlık duygusu insanlar tarafından dışlanma ile olmazmış. İlgisini görmek istediğiniz kişi/kişiler tarafından ilgi duymadığınızda yalnız hissedermişsiniz. Gerisi hikaye çünkü..

Bir de diş konusunda inanılmaz sıkıntı çekiyorum son günlerde. Anneme göre nazar değmiş fakat alakası yok. 6 yaşımdayken düz yolda düşüp çenemi yardığımda çenem bayaa büyük bir zarar görmüştü. Sonra üzerine 12 yaşındayken merdivenlerden yuvarlanıp, o kadar çok yerim varken yine çenemi yardığımda tekrarladı. Bir de üzerine patenle düşünce, kendinden geçiverdi. Şöyle ki, 24 yaşıma gelince yemek yerken ötmeye başladı. Kat-kut sesler çıkarmaya başladı. Doktora gittim. Geceleri dişlerimi sıktığımı, zaten zarar görmüş olan çenemi zorladığımı ve bu yüzden bu seslere maruz kaldığımı söyledi. Yemek yerken ben değil de yanımdakiler çok rahatsız oluyordu. Rahatsız olmalarının sebebi ise, benim acı çektiğime inanıyor olmaları. Canım acımıyor desem de, o kadar sese imkanı yok deyip durdular. Sonra psikolojik bir teste tabii oldum, geceleri dişlerimi sıkma sonucu. O kadar ilginç sorulara maruz kaldım ki.. Derken ağzıma uyurken splint takmamı önerdiler. Geceleri onunla uyumak o kadar zor ki.. 4 ay kadar ona dayandım. Sonra ağırmayan çenem ağırmaya başladı. Yanlış tedavi sonucu, başka bir hastaneye gitme kararı aldım. Bu arada ilk tedavimin yapıldığı hastane "Medipol Diş Hastanesi"ydi.

Neyse efenim. Son günlerde ruyamda hep öldüğümü görüyorum. Bir ruhun gelip benimle sözleşmesinden sonra her üç günde bir böyle ruyalarla yaşıyorum. Korkuyla uyanıp, yaşadığıma şükrediyorum. Tövbe etmem gereken onca şey varken, şimdilerde ölmek istemiyorum.

11 Ocak 2015

Onlara Of Bile Deme!

Bu yazıyla nette karşılaştım, okumalısınız dedim.

"Kapıyı sinirle açtı. Sertçe kapattı. Okul çantasını ayakkabılığa doğru fırlattı. Ayakkabılar yere düştü. Boş ver, diye düşündü, nasıl olsa annem toplar. Odasına gitti. Sabah okula giderken, dağınık bıraktığı odasını, tertemiz ve toparlanmış olarak buldu. Keyfi yerine gelmişti. Annesinin mutfaktan sesi geliyordu. Yanına gitti. 

Annesi, çocuğunun gelip sarılmasını bekledi. Tüm gün onun okuldan gelmesini bekliyordu.Oysa çocuk,

"-Anne karnım çok aç dedi yemek yiyip hemen dışarı çıkacağım.

Annesi,

"-Oğlum daha yeni geldin, yemeğini ye, ödevlerini yap, biraz dinlen,ondan sonra çıkarsın.

Çocuk annesinin söylediklerini duymazdan gelerek ayak üstü bir şeyler atıştırdı.

'Dur oğlum,yemek hazırlayayım bari' demeye kalmadan çocuk koşarak odasına gitti.

Formalarını aramaya koyuldu. Keyifliydi. Kafasında atacağı gollerin hesabını yapıyordu. Ama formalarını bir türlü bulamıyordu. Çekmecelerde yoktu. Dolabına baktı. Orada da yoktu. Peki neredeydi bu formalar ? Zaten eskimişti. 

Sinirlenmeye başlamıştı. Koşarak odasından çıktı, mutfağa gidecekken annesini ayakkabıları düzeltirken gördü. Sinirle,

"-Anne benim formalarım nerede diye çıkıştı. Niye ben aradığımı bulamıyorum.Kaç kere dedim benim eşyalarımı kurcalama diye . 

Oysa,biraz önce odasına ilk girdiğinde, etrafın toparlanmış olduğunu görünce nasıl sevinmişti.Bu düşünceyi hemen aklından uzaklaştırdı.

"-Oğlum çok dağınıktı odan dedi annesi.

"-Nerede benim formalarım diye çıkıştı, çocuk yine. 

Annesi yıkadım deyince of anne of,diye kükredi çocuk.

"-Bana sormadan niye yıkıyorsun ki? Of anne of ya, diye söylenerek odasın gitti. Annesinin 

"-Ne bileyim oğlum bugün top oynayacağını dediğini duymadı.

Çocuk sinirden yerdeki topa bütün gücüyle vurdu,sandalye yere düştü.Annesi,kapıyı açıp odaya girerken, oğlum, dedi, ben sana yeni…

Cümlesini tamamlamadan çocuk annesini yüzüne kapıyı kapatıp, kilitledi yatağına girdi. Ağlıyordu. Arkadaşlarım şimdi ne güzel top oynayacak, diye düşündü. Annesine kızıyordu, -üstünü örttü.Gözlerini tavana dikti, uyukluyordu.Tüm gün okulda koşuşturmaktan yorgun düşmüştü narin bedeni. Gözlerini kapadı. Farkında olmadan rüyalar alemine yolculuk etmeye başladı.

Beyaz bir bulutun üzerinde oturmuş, diğer bulutların arasında yolculuk ediyordu. Yeryüzündeki insanlar karınca gibi görünüyordu.Gülerek şarkı mırıldanıyordu.Hava açıktı ama tam karşıdan büyük kapkara bir bulutun geldiğini gördü. Korkmaya başladı. Siyah bulut yaklaştıkça, ortasından etrafa ışıklar yayılıyordu. Çocuk, ne yapsam diye düşünürken, gördüğü şeyin ışık değil bir kelime olduğunu fark etti. 

ONLARA sözcüğünü okudu. Artık hem korkuyor hem de bu üzerine doğru yaklaşan bulutun üzerinde ne yazdığını merak ediyordu. SAKIN sözcüğünü gördü. Artık siyah bulut iyice yaklaşmıştı, neredeyse üzerinde oturduğu buluta çarpacaktı. OF BİLE DEME cümlesini okudu. ONLARA SAKIN OF BİLE DEME. 

Siyah bulut büyük bir gürültüyle çocuğun yanından geçip gitti. Ter içinde uyandı. Saate baktı, yaklaşık iki saat uyumuştu, oysa her şey bir kaç saniye sürmüş gibiydi. Alnında biriken terleri sildi. Geçen gün babasının kendisine anlattığı hikayeyi hatırladı. Koşarak odasından çıktı. Hiç bir şey söylemeden oturma odasındaki annesine koştu. Boynuna sarıldı.

'Özür dilerim annecim',dedi.

Öptü. Çocuğun kokusunu duyumsamak ne güzeldi anne için. Annesi yastığın altından bir takım forma çıkardı. 

Bak dedi bunlar senin bugün aldım sana verecektim ama. . . 

Çocuk yeniden annesine sarıldı. Ağlıyordu ."

10 Ocak 2015

Derinlik-4


Yanlış hatırlamıyorsam, Amerika'daydı bu kütüphane. Türkçe kitapların bulunduğu, Türkiye versiyonu olsa da oralarda sabahlasam, akşamlasam, yemesem içmesem, sadece okusam.

Blog Tanıtım!

Aramıza yeni katılan arkadaşımı alkışlarla karşılıyoruz. Kendisi : Chanel's Blog

Aramıza daha da yeni katılan arkadaşlar, blogunu tanıtmak isteyenler falan varsa, buraya yorum olarak yazsınlar da, yeni bloglarda keşfedelim böylelikle.

Daha da konuyu uzatmamın alemi yok.

7 Ocak 2015

Ivır Zıvır Part 34

En sevdiğiniz bölümün bu olduğuna eminim. Çünkü çerez niteliğinde bilgiler veriyorum sizlere. Bakın misal.

Bugün malumunuz kar yağdı İstanbul'a. Öğleden sonra başlayan yağış, kesinlikle okulları tatil ettirecek nitelikte değildi. Eski valimiz olsaydı, kesinlikle izin vermezdi buna. Fakat yeni valimizin çocukları henüz küçük sanırım. Bu yüzden daha kar yağmadan okulları tatil ediyor. Ya da lise öğrencilerinin gelecek seçimlerde oy kullanacağını çok iyi biliyor. Geleceğe yatırım önemli.

Hafif tutmuş karın üzerinde yürüyordum. Kar daha henüz tutmaya başlamıştı ve caddede benden başka kimse yoktu. Tam o sırada yolun ortasına ayak izlerimle bir şeyler çizmek geldi aklıma. Tüm caddede değişik bir tasarım planladım. Ve başladım sağa sola yürümeye kocaman adımlarla. Tam o sırada bir araba geçti tam tasarımın ortasından. Neyse dedim, üzerine bir şeyler daha ekledim. Yaşlıca bir amca uzunca süre beni izlemiş olacak ki "Kızım deli misin?" diye sordu gayet ciddi. Hayır deliyim diyelim. Doktor musun? Sanırsın ki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde Profosor olmuşta, derdimi çözecek. Sen de benim gibi canı sıkılan bir insansın işte. Sanane yani. Diye iç geçirdikten hemen sonra "yoo" dedim sinirle. Deli misin sorusuna verilecek daha iyi cevaplarım vardı fakat nedense deli olduğuma inanıp bu ilginç soruyu bana yönelten adam için yeterli gelmişti. Tasarımımın içine ede ede yürüyerek uzaklaştı.

Bırakıp eve doğru yola koyuldum. Zaten soğuktan da nefret ederim. Tam Temmuz sıcaklarında ısındım derim, hava tekrardan soğumaya başlar. Üşümeyi amaç edindim sanırım. Bu da benim imtihanım. Hayır üşüdüm deyince de hemen Çapa Tıp Fakültesinden 5. sınıfta ayrılmak zorunda kalmış edasıyla başıma üşüşen teyzeler "Sende kansızlık var galibaağğ" diye ağız yamultuyorlar. O kadar çok "Kansız" hissettim ki kendimi, doktora gidip "Ben kansızım heralde" dedim. Aile hekimimiz hanımefendi gülümsedi. "Kansız "olmak zoruna gidiyor insanın. Test sonucu "Kanın gayet normal, her şey düzgün. Bir daha bunun için gelme" dedi ciddi ciddi. O teyzelere selam olsun madem burdan.

Günüme tersten giriş yapayım bir de. Sabahta okula gittim. Derslerim çakıştığı için bir derse giremiyordum. Dönem başında, vizelerden önce olmak üzere iki kez hocayı bu konuda bilgilendirmiştim. Final için sınav ve ödev vermiş. Ödevi teslim etmeye gittim. "Sizi ilk kez gördüm" dedi. Ama bana öyle bir bakıyor ki, sanırsınız ben uzaydan düşmüşüm fakültenin ortalık yerine "Alla Alla, neye benziyo bu" diyor. "Benim ben, Bihterin" demedim. Ama "Büşra işte hocam, böyle böyle, bu muhabbet üçüncü kez geçiyor aramızda" dedim. "Hee neyse finalde görüşürüz madem" dedi. Ama öyle bir tonlama vardı ki, sanırsınız finalde bana özel bir kağıt hazırlayacak, siyah gotik elbisesi ile, simsiyah makyajının dudak kısmından kanlar akacak. O durumda alırım elime sarımsak, otururum napim.

Sonra A kişisi ile buluştuk. Ama o kadar sıkı giyindik ki, üşümemiz için ciddi çaba harcamamız gerekiyordu. Her zaman gittiğimiz mekana gittik. Öğle namazını kılmak için hemen mekanın yanında bulunan camiiye koştum. Mekandan çıktığımdan önüm açıktı. Camiden çıkınca bir rüzgar vurdu suratıma, bilir misiniz bilmem bir filmde adamları cezalandırmak için parmaklarını buzlu bir bölgeye uzatıp üç saniye içinde kopartıyorlardı. Bir an öyle hissettim kendimi. Hemen mekana koştum. A kişisine "Çok üşüdüm" dedim. Çay içiyordu o sırada. Çayını uzattı. Ben de sevindim "al iç, için ısınsın" falan diyecek diye. "Al tut, ellerin ısınsın, fazla soğutma ama" dedi. Hani şimdi yazarken gülüyorum ama o an ki şok halimi hayal edebiliyorsunuzdur diye umuyorum. Zira camiiden çıkarken ki soğuk şokun iki katı falandı diyebilirim. Aldım bardağı, elimi ısıtıyordum ki "Neyse çayım soğumasın" deyip çekip aldı elimden. Bu konuda başka da bir şey söylemek istemiyorum.

Eve geldim. Yaklaşık 6 saattir aynı tasarımın üzerinde oturuyorum. Yani tasarımı yaptım da üzerine oturdum gibi olmasın bu cümlelerim. Yapmak için oturdum fakat tek çiziğim bile yok olarak algılayın siz bunu. Sanırım uyur da uyanırsam, her şey çok daha güzel olacak. Kendinize iyi bakın madem.

6 Ocak 2015

.

"Sizin hayr bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır.. ALLAH bilir, siz bilemezsiniz" Bakara 216

Ve şu cümleyle RABB'ine seslendi:

"Şer bildiğim şeylerde yarattığın hayra hayranım ALLAH'ım"...

2 Ocak 2015

Bıktık Türbanlı Kadınlardan!


Evet sayın izleyici, bıktık. Gerçekten bıktık ama. Öyle böyle değil. Varsa yoksa "türbanlı kadın". Türbanlı kadınlar öyle, türbanlı kadınlar böyle. Ne türbanmış arkadaş?

İnternet aleminde "Bir dönem zulmü başörtülüler görüyordu, şimdi başörtü zulüm görüyor" tarzında paylaşımlar görür oldum. Eşarplı kadınların fotoğrafları durmadan paylaşılıyor. "Müslüman kadın böyle mi olur?" tarzında sorular soruyorlar. Bu tip paylaşımlar görünce insan düşünmeden edemiyor, başı kapalı olanlar müslüman da diğerleri değil mi?

Başı açık kadın ne yaparsa müstehak, kapalı olan ne yaparsa haram! Çünkü kapalı olan mı müslüman yani? Kendi içinde ironisi olan bu olayda, iki tarafta ne yaptığının farkında değil aslında.

Sinan Akçıl'ı iki taraflı öpen türbanlı kadınlar paylaşılmış. Bunun gibi bir çok paylaşım daha gördüm. Hatta karikatürize etmiş kimisi. Başı kapalı iki kadın "Allah inşallah kapalılığı O'na da nasip eder" diyerek başı açık üstruplu giymiş kadını aşağılıyorlar. Bunu türbanlı kadın paylaşıyor işin garibi. Kendi kendini rezil etmeye meraklı yani.

Ben nice kapalı kadınlar tanıyorum, türbanları hakkaniyetiyle takıyorlar. Bu tip paylaşımlar onları da zan altında bırakıyor. Bir türbanlı kadın hata yapmışsa, bu onun hatasıdır. Kimseyi ilgilendirmez. Yaptığını türban ile bağdaştırıp "Türbanlılar öyle" diyemezsiniz. Eğer türbanlılar öyledir diye sınıflandırırsanız, tüm türbanlılardan bu konu hakkında helallik almanız gerekir ki o tip paylaşımlar yapan kimseye benim hakkım helal olmayacaktır.

Başını örtmüş kadınları alçaltmak için bir avuç saçma insan bu tip fotoğrafları toplayıp haber yapıyor, muhafazakar olduğunu iddia eden insanlar da bunlara pirim veriyor, paylaşıyor, destekliyor. Fakat bilmiyor ki, karısı-kızı türbanıyla sokağa çıktığında; sokakta gördükleri insanlar onların içini bilemeyecek. Bu kadın hakkıyla mı kapanıyor diye düşünmeyecek. "Biz bu başörtülüleri biliyoruz ohhooo" diyecek ve hatta "geçen gün birisi paylaşmıştı" diye anlatacak. Bu tip alçaltıcı paylaşımlarınız sağolsun. Hakkıyla kapananları da zan altında bırakıyorsunuz.

Aslına bakarsanız kapanmayanları da "Müslüman olmamak" ile zan altına itiyorsunuz. Başın açıksa sen ne yaparsan yap imajı vererek dinin dışına itiyorsunuz.

Bu tip paylaşımlarınızdan gerçekten bıktım. Türbanlı kadınlarla uğramanızdan, türbansız kadınlarla uğraşmanızdan bıktım. Tek derdinizin kadınlar olmasından da bıktım. Bırakın isteyen istediğini yapsın. Gerçekten müslüman olduğunuzu iddia ediyorsanız bilmelisiniz ki "Müslüman müslüman kardeşinin ayıbı örter" Bu şekilde ifşa etmez. Bu şekilde ifşa edip, diğerlerini de alçaltmaz insanların gözünde. "Türbanlılar" diye genelleme yapıp, tüm türbanlıları zan altında bırakmaz. Türbanlı kadın elbette örnek olmalıdır, daha usturuplu davranmalıdır. Fakat bilinmelidir ki, o da insandır. Türban taktı diye günahsız değildir veya dört dörtlük müslüman da değildir.

Türbanlı kadını aşağılayan bu tip paylaşımlara pirim veren türbanlı kadınlar da diğerlerine beddua eden cemaatler gibi kendisine döneceğini bilmelidir. Siz gülerek o paylaşıma destek verirsiniz fakat, sokağa çıktığınızda "işte bak, bu da o türbanlılardan" diye parmakla gösterilirsiniz.

Dinin çözülmelere uğradığı şu günlerde bırakın kadınlar istediği seçimlerde özgür olsun. Dini hatalarını ulaşabiliyorsanız dilinizle, olmadı elinizle düzeltmeye çalışın. İnsanların gözüne sokmayın! Erkeklere de bir çift lafım var. Kadınlarla uğraşmaktan vazgeçin. Kadınların müslümanlığını, örtüsünü, örtüsüzlüğünü düşüneceğinize kendi yaptıklarınıza ve yapmadıklarınıza bakın.

Şimdi bu yazdıklarımdan alınan, gücenen falan olacaktır elbet. Fakat bir de bu açıdan düşünün derim ben. İfşa etmek ne kadar doğrudur, bir bakın.

1 Ocak 2015

Yazamıyorum.

Anlatmak istediğim onca şey varken, hiç bir şey yazamıyorum. İşin kötü kısmı, konuşamıyorum da. Yaptığım ve yapmayı en çok sevdiğim iki şey de benden çok uzakta şimdi: yazmak ve konuşmak. O zaman çizeyim.