1 Mayıs 2014

By arafta kalmak değil!


Filmleri eleştirmek ne haddime diye düşünüyorum son bir kaç gündür. Adamlar oturmuşlar, çekmişler sonuçta emek var. Ben iki dakikalık kurgu için bile bir sürü uğraşıyorken, adamlar koskoca filmi çekip sunmuşlar önümüzde, bir de yerden yere vurmuşuz utanmadan. 

Bir de eleştirirsin bir filmi ya da haberi yazarsın; çat diye yorum gelir o konuda bişi, öyle kalırsın. Siz tanımazsınız belki ama bizim çalışma arkadaşları, inanılmaz disiplinli bir insanlardır. O kadar dikkatli iş yapar ki, iş yaparken ister istemez stres olursunuz. Hatta bazen öyle olur ki yazı yazarken yanlış yapmayım diye yazacağınızı unutursunuz.

Ben buraya aslında bir film eleştirmeye geldim ama, eleştirmeye korkuyorum. Aslında o filmi izlediğime de pişman oldum. "Türkler film çekemeyecekler mi yeaa" ağlaklığına giren, eline kamera almamış insanlardan bir tanesi de olmak istemiyorum fakat konu önemli be abim.

Araf filminden bahsediyorum. Bir kamyoncu olan Özcan denizin, çocuk yaştaki bir kızcağızla beraberliğini anlatıyor film. Son günlerde feministlerin "çocuk gelinler" diye bağrıştığı şu milenyum çağında, 18 yaşındaki genç kızın sevdiği adamla ilişkiye girmesinin konu aldığı filmlerin yapılmasındaki tezatlığa ne demeli? Sorsan, o seviyordur, diğeri zorla evlendirilmiştir. Fakat gel gör ki, sevdiğini sandığı o aptal çağlarında yaptığı hareketler "hata" kelimesi altında bilinçaltına "çocuktur yapar hacı" yı vermiyor mu? Hee bir de çocuk gelinler kendilerinden çokça büyük adamlarla evlendiriliyor değil mi? Peki bu filmdeki 38 yaşında olan adama ne demeli? Çocuğu yaşındaki sebi ile beraber olduğu o sahnelerin göze sokulmasına ?

Yanlış anlama sayın okuyucu, kesinlikle burada "Çocuk Gelin" hareketine karşıyım sonucu çıkmasın. Zira çocuk dediğin, çocuktur. Bu konuda da diğer her konuda olduğu gibi üçüncü halin imkansızlığına inanırım. Peki buna bu derece inanırken, filmlerde neden hala "aşk" kelimesi altında çocuklara ilişkiler yaşatıp, tuvalet diplerinde çocuk düşürtüyoruz? Neden anneleri hep anlayışsız, yalnız yaşamayı ipsizlik ve aşık olmayı bu kadar iğrençleştiriyoruz? En önemlisi, hayaller ve aşk arasındaki o ince çizgiyi neden bu derece pisleştiriyoruz?

Yeşim Ustaoğlu'nun çektiği bu film olmamış. Ben hala tiyatronun trajedi tarafındayım. Beyaz perdenin önünde gözüme iğrenç şeyler sokulmasın istiyorum. Çocuklarımın beyni saçma sapan aşk hikayeleriyle bulanmasın. Başa gelen kötü şeyleri "dram" işvesi altında bilinçaltımıza yerleştirmesinler. Bu filmin türü dram değil, korku ve gerilim. Dramatik olan senaryosu. Hapse kız için düşen çocuğun yine aynı kızla evlenmeyi tercih etmesi. Bu da aşktı değil mi? Aşk anlayışı bu kadar düşmeseydi be güzelim.

2 yorum:

  1. Konu bana cok gercekci geldi. Film de Ozcan Deniz nerede diye de merak etmistim. Her seyrettigimiz filimlerde ki olumsuzluklari yapimcilarin tasdik ettigi icin filme aldiklarini sanmiyorum.
    Bu film de "ASK" =(iliski)nin genc kizi ne hale getirdigini, Ask sanilan, iliski sonucu kizin yasadiklari cok etkileyici ve ders vericiydi. Cocuk gelinler kadar etkileyici ve caydirici buldum. Hapse dusen gencin sevdigi kizla evlenmesini ise, bence gercek askti.Kisiyi oldugu gibi sevmek, kabul etmek, vaz gecmemek.

    YanıtlaSil
  2. Çok güzel yazmışsın, böyle bir konunun filmlere bu şekilde konu olması tuhaf olmuş. Boşuna demiyorlar, bazı konular filmler diziler yolu ile bilinç altımıza işleniyor diye.

    YanıtlaSil

Bi sesin çıksın..