22 Mayıs 2015

Ben Evlendim!

Selam blog okuyucuları. Böyle bir post girmezsem, kimse benim evlendiğime inanmayacakmış. Duyurmak sünnetmiş. Çünkü evlilik çok kutsal bir mevzuymuş.

Geçen gün evlendim ben. Tam olarak tarihi vermek istemiyorum ki, evlilik yıldönümümde beni hediyelere boğmayın. Evlenmeye karar verdiğim an, karşılaştığım diyaloglar oldukça ilginçti.

-Kim bu şanslı çocuk?
-Nerde tanıştınız?
-Kaç yaşında?
-Kaç kardeşi var?
-Ailesi ne iş yapıyor?
-Mesleği ne?
-Nerede çalışıyor?
-Hangi takımı tutuyor?
-Uzun boylu mu?

Şeklinde cümlelerle karşılaştım. Hepsine teker teker cevap vermekten bıktım bir ara. Biri de çıkıp demedi ki "Namaz kılıyor mu bu çocuk?" diye hayıflanırken bir komşu teyze beni ilk gördüğünde hemen evleneceğimi duyduğunu söyleyip "Namaz kılan bir beydir inşallah" dedi. Evet, dediğimde bana sıkıca sarıldı ve başka hiç bir şey sormadan "Hayırlı olsun canım benim, inan çok sevindim" dedi. Dünyalık onca şeye daldığımız bu günlerde o içten sarılma, o içten temenni ve asıl mevzunun altının çizilmesi olabildiğince beni mutlu etti.

Nasıl Tanıştık?

Cemi-cümlenin ve eminim hepinizin merak ettiği asıl mevzu bu. Biz ortaokulda sınıf arkadaşıydık. Ortaokuldan sonra bir daha hiç karşılaşmadık. Taa ki sosyal medya ile buluşuncaya dek. Facebook'un kurulmasıyla birlikte eski arkadaşlarımızı ekleşip, asla konuşmamazlık asosyalliğini ben de yaşıyordum. Her olayımızı biliyor fakat asla konuşmuyorduk. Taa ki ben bir filmi sevdiğimi paylaşana dek. Filmimiz : "Dövüş Kulubü". Film hakkında muhabbet açıldı, sonra kitap, sonra kitap alışverişi derken işte burdayız. Diyeceğim o ki; kısmetinizin nerede ve nasıl sizi beklediği hiç belli olmuyor.

Takım konusuna gelecek olursak ben koyu olmayan Trabzonspor'luyum, O koyu olmayan Fenerbahçe. İki nefretli takım. O Trabzonsporlu eşyaları kullanmaktan rahatsız olmuyor fakat ben evimize sarı ve lacivertin bir arada bulunduğu en ufak çorap bile girmesine izin vermiyorum. Ona göz yumamam, o kadar da değil!

14 Mayıs 2015

Bıktık Artık Türbanlı Kadınlardan Vol2


Her geçen gün, yapılan ve söylenen şeyler bende birikir oldu. Biriktirip biriktirip, gelip buraya kusar oldum. Geçenlerde yazmıştım böyle bir yazı. Fakat yeterince açıklayıcı olduğuna inanmadığım için ses düzeyini arttırmaya karar verdim. Bu yüzden Vol2 versiyonunu siz okuyucularıma sunuyorum izninizle.

Bildiğiniz üzere konumuz benim de içinde bulunduğum bir zümre olan "türbanlı kadınlar". Dünyanın hiç bir ülkesinde "Müslümanlıkta türban var mıdır" tartışmasının olmadığını biliyor muydunuz? Bu tartışmayı ortaya atan sözüm-ona aydın kesim, çalışmalarına bir son vermek yerine hızla devam etti. Müslüman kadınların örtüsü ile uğraşmak kadar ülkeyi karıştıracak başka bir mevzu yoktu çünkü. Oturup başımızın örtüsü ile uğraştılar. Bu yoktur dediler fakat neyse ki bilinçli olan bir kesim bunu yemedi.

Ülkede bu yenmeyince, okullardan, iş yerlerinden, hastanelerinden derken tüm kamu kurum ve kuruluşlarından uzaklaştırıldık.  Başımızdaki türban okumamıza engel oldu. Böylelikle türbanlı kadın cahil bırakıldı. Türbanlı ve cahil olan kadının yetiştirdiği çocuğa el uzatmak daha kolay oldu. Çünkü cahil insanı yönetmek her zaman daha kolay oldu. Bu yüzden devletler ve oluşumlar asla toplumlarının araştıran, düşünen ve eğitimli olmasını istemedi. Kandırmanın zorluğunun bilincine vardıklarından olsa gerek..

Sonra yönetimler değişti, bu engeller ortadan kalktı derken; karşımıza "moda" denen kapitalist sistemin en büyük oyuncaklarından biri geldi. Hepimiz kandık. "Türbanlı kadın modası" yükseldikçe yükseldi. Bir hırkasından başka giyeceği olmayan Hz Peygamberin peşinden gidenler, onlarca hırkanın,modelin ve diğerlerinin ardından gitti. Buralar hep şeytan oyunuydu. Oyuncağıyla bizi oyalayıp durdu. Biz yine kandık..

Fakat yine de istenilen düzeye gelmedik. Kopmalar, kopuşmalar, kendini kaybedenler oldu. Aniden müslümanlar ayrılıklara düşmeye başladı. En aza indirgeyecek olursak acayip muhafazakar türbanlılar ile, alışveriş çılgını olan yeşilin sosyetesi diyebileceğimiz daha rahat türbanlılar ortaya çıktı. Müslüman kadının şahsiyeti hiçe sayıldı birden. Kategorileştik.

Hz Muhammed "Ayrılmayın!" derken aslında o zamanlarda değil, bu zamanlara da sesleniyordu. Birbirimizin arkasında durmamız gerektiğini söylerken bunu kast ediyordu. Başını örtmüş veya örtmemiş diye ayrılan müslüman kadınları çeşitli kategorilere sokmamamızı kast ediyordu. Fakat oluşan algı hepsinden acıydı..

Sosyal medya hesaplarında kapalı ve tutumlu müslüman kadınlar, yine dine düşman olan insanlara pirim verdiler. Her yerde pusuya yatmış ve müslüman kadın hata yapsa da ifşa etsek, rezil etsek insanlara diye düşünen o din düşmanlarının paylaşımlarını paylaşıp müslüman kadının şahsiyetine laf getirdiler! Türbanlı kadınları kategorilere sokup, onları yerle bir etmeye çalışanlara yardımcı oldular.

Bunca zamandır dinle uğraşan ve asıl kimliğimizi aldığımız dini bitirmeye and içmiş kapitalist sisteme köle oldular. "Biz onlardan değiliz" dediklerinde aslında tam da onlardan oldular. Paylaştıkları o iğrenç türbanlı kadın resimleri ile -ki kadının kimden olduğu bile belli değilken- bizi mahvettiler. Dinle uğraşan o insanlar artık çok mutlular. Çünkü artık türbanlı kadınlarda türbanlı kadınlarla uğraşıyor. Giydiklerine laf ediyorlar, iğrenç paylaşımlar yapıp "Türbanlı kadınlar böyle" diyorlar. Halbuki bilmiyorlar ki sokağa çıktıklarında o türbanlı kadınlardan biri olacaklar herkes için..

Türbanlı kadını hor görüyorlar, alçaltıyorlar, küçültüyorlar insanların gözünde. Şu an sokağa çıktığınızda müslüman kadınların oluşturduğu bir sokakta eğer kadın türbanlıysa ve yanlış yapmışsa, tüm türbanlılara mal ediliyor halbuki. Türban takmanın olumlu yanlarını, güzelliklerini, türbanlıların yaptığı iyilikleri paylaşmak yerine hep o din düşmanlarının oluşturduğu paylaşımlara pirim vermeye devam edin, aferin. Bir de çok iyi bir şey yapıyormuş gibi gerim gerim gerilin karşısında. Bizi karalayanlara, bizi alçaltanlara "Dinde örtü yoktur" diyenlere hak verin. Sonra bir gün uğraştığınız türbanlı kadınlar yüzünden, gençleri türbandan soğuttuğunuzda; gelecek nesillerde yine türbanınızda hastaneye gidemediğiniz günlere dönün. Çünkü türbanlı öcü. Çünkü türbanlı hep hata yapar. Çünkü türban taktığınızda iğrenç bir şey olursunuz değil mi? Hayır! Öyle değil. Fakat sizin paylaşımlarınız, bitmek tükenmek bilmeyen o paylaşımlarınız insanlara bu algıyı hafif hafif işliyor. Bilinç altımızı pisletiyor!

Diyeceğim o ki, defolun gidin hayatımızdan! Bilinçaltımızla, bilinçdışımızla falan oynamaktan vazgeçin. Türbanlı kadınları ifşa etmekten, aşağılamaktan, hatalarını yüze vurmaktan da vazgeçin. Eğer gerçek müslümansanız, müslüman kardeşinizin ayıbını örtün, düzeltebileceğiniz şekilde düzeltin. Öyle paylaşımlar yaparak 10 tane hata yapan türbanlı kadını düzeltemezsiniz ama binlerce türbanlıyı sokağa çıktığında zan altına bırakırsınız. Allah şahidimdir ki, hiç birinize de hakkımı helal etmiyorum. Hadi bakalım, şimdi devam edin.

11 Mayıs 2015

Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!

Önemli olan ne kadar hızlı vardığınız değil, nasıl vardığınız... 
Trafikte aşırı hız yapmayın! Çünkü Trafik Hayattır!



Aşırı hız son yıllarda kazaya sebep olan unsurların başında yer alıyor. Özellikle gençlerin yaptığı trafik kazalarının çoğu aşırı hız nedeniyle meydana geliyor. Doğuş Otomotiv’in kurumsal sorumluluk markası Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ı konusunu ana mesajları arasına alarak projelerini kurguluyor.

Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre trafik kazalarındaki ölümlerin yaş grubu analizinde diğer ölüm nedenleri arasında 15-29 yaş grubu birinci sırada yer alıyor.   Bu durum gençlere yönelik trafik güvenliği kampanyalarının acil olarak arttırılması gerektiğini gösteriyor. Trafik Hayattır platformu bu noktada çok önemli inisiyatifler alarak önemli projeler geliştirdi; 4 senedir devam eden Trafik Güvenliği Uzaktan Eğitimi projesinin üniversitelerde seçmeli ders okutulmasının yanı sıra, 2014 yılında radyolarda yer alan ‘aşırı hız’ radyo spotu da dikkat çeken bir diğer proje oldu. İki projede birçok önemli ödül aldı. Bu ödüllerden en çok gurur veren ise 2014 Birleşmiş Milletler Genel Kurultay’ın da iki projenin Avrupa’da trafik güvenliğiyle ilgili örnek uygulama seçilmesi oldu.





Trafik Hayattır, ‘aşırı hız’ ile  ilgili projelerine yenisini ekledi ve her birinde farklı trafik güvenliği mesajlarının verildiği bir animasyon serisi üretti. Aşırı hız konulu animasyonda her gün trafikte rastladığımız hatalar vurgulanıyor.  Çocuğunu almaya giden bir babanın trafikte kalmasını ve sonrasında hız yaparak girdiği emniyet şeridinde kaza yapmasını anlatan animasyondan hepimizin çıkaracağı dersler var.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

8 Mayıs 2015

Mim! (Depresif çokça)

Çok değerli blog dostum Melodram tarafından mimlendim dün. Blog dünyasına ilk katıldığım günlerde bu mim olayını ciddi manada merak ederdim. Epey bir süre araştırdıktan sonra öğrendim ki, birisi bir konu buluyor ve o konuda senin ne düşündüğünü merak ediyor. Konuyu sana paslıyor. Melodram'ın mime cevabını okuduktan hemen sonra, ben de bu konuda bir iki çift laf etmeliyim dedim. Zira hepimizin kapı komşusu "depresyon" mevzu.

1-Depresyona ne sıklıkla girersin?

Efenim bilginiz üzerine ben bir yengeç burcuyum. Ve eğer yengeç burcuysanız, burnunuzun ucunda her vakit bir depresyon kırıntısı vardır. Buna bulaşmak için nefes almanız yeterlidir. En ufağından, en büyüğüne kadar her şeyi kafanıza takar, depresyona girer, kendinizi odanıza kapatır, tüm iletişiminizi keser, kimseyle konuşmaz, gülmez ve eğlenemezsiniz. Eğleneceğiniz gelse bile, depresyonunuza duyduğunuz aşırı saygı ve bağlılık sizi buna yapmaktan alıkoyar. Geçenlerde yolda mendil satan yaşlı amcayı görüp, uzunca bir süre depresif gezindim. Ya da şiddet gördüğüne şahit olduğum çocukları farkedince de öyle olurum. Ya da bir plan yaptığımda ve o plana uyulmadığında. Bazen a kişisi ile ufak tefek tartışmalarımızda. Bazen anneme karşı, bazen aileme karşı. Yani anlayacağınız benim için bir sıklık zarfı yok depresyonun. Belki de moral bozukluğuna depresyon diyorumdur, bilmiyorum. Fakat, içe kapanma halinden ve içimde savaştığım milyonlarca düşüncemden ciddi manada sıkıldığımı belirtmek istiyorum.

2-Bu gibi zamanlarda ne dinlersin?

Bu gibi zamanlarda sessizliği dinlerim çoğunlukla. Fakat bazen de Britney Spears-Lucky dinlerim. Bunu neden dinlediğimi bilmem fakat dinlerim işte.

Bu konuda mimlemek istediğim ve ciddi manada düşüncesini merak ettiğim blogdaşlarım ise;

Syrano
Ruhsuz Atmaca
Ufuk
Profosör
birmavimbirpembem
Yeşeren Yaprak
Lily

7 Mayıs 2015

Yahudilerden Bize Miras Kalan Sözlere Sahip Çıkalım!

Aşağıdaki yazıyı okuduktan sonra eminim artık bu cümleleri kullanırken, bir kez daha düşüneceksinizdir. Düşünmeyecekseniz de , kendiniz bilirsiniz. 

Anladıysam Arap Olayım: Efendimizin (sav) Arap olmasından dolayı araplık üzerinden Efendimize hakaret ettiler, kin kustular. Bizler de bu lafı bilinçsizce söyledik.

Kara Fatma: Hz Fatıma (ra) tesettür için giydiği kara cilbaba hakaret olsun diye böceğe kara fatma dediler, bizler de aynısını cahilce söyledik.

Kaka: Büyük komutan, büyük sahabe ve yahudilerin en çok nefret ettiği sahabelerden biri KAKA (ra). Yahudiler çocuklarını lavaboya götürdüklerinde kin kusarak çocuklarının yaptığına kaka dediler, bizler de hiç araştırmadan kaka dedik.

Bu şekilde neyi neden kullandığımızı bilmediğimiz bir sürü şey daha var. Lütfen dikkat edelim.

6 Mayıs 2015

Fight Club


Türkçe Adı:Dövüş Kulübü
Konusu:Dövüş Kulübünün birinci kuralı: Asla Dövüş Kulübü hakkında konuşma... Dövüş Kulübünün ikinci kuralı: Asla ve asla dövüş kulübü hakkında konuşma... Jack, hayatın sıradanlığına kapılmış bir sigorta memurudur. Uzun bir süredir 'insomnia' yani uykusuzluk hastalığından şikayetçidir. Kendi psikolojik sıkıntılarından kurtulabilmek adına grup terapilerine katılmaktadır. Terapiler esnasında Marla adında bir kızla tanışır. Bir süre sonra da hayatını değiştirecek olan Tyler Durden ile... Durden, Jack'in ulaşmak istediği tüm hedeflere ulaşmış olan bir adamdır ve Jack'i asla hakkında konuşulmaması gereken bir organizasyon olan 'Dövüş Kulübü' ile tanıştıracaktır. David Fincher'ın kısa sürede kült mertebesine erişen filminin popülerliği dillere destan. Filmin başrollerinde de Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter gibi ünlü simaları görmek mümkün.
Ülke:  ABD, Almanya
Tür:  Dram
IMDB:  8,9 1999 yapımı
Oyuncular:Brad Pitt ,  Edward Norton ,  Helena Bonham Carter ,  Meat Loaf ,  Jared Leto

Bu film bizim için olabildiğince özel bir film. A kişisi ile ciddi manada tanışmamızı sağlayan bir yapım. Eminim bizi tanıştıracağını bilseydi David Fincher bu filmi çekmezdi. Yani filmi çekerken eminim çok daha başka hayalleri vardı. İki tane manyak evlencek diye böyle bir film çekeyim dememiştir eminim. 

Neyse efenim, bu zamana kadar izlemediyseniz eğer, izleyiniz. Hatta mümkünse bunun üzerine bir kitap var, onu da okuyunuz ki, ne kadar tüketen bir toplum olduğunuzun bilincine varın. Kitabın ismi Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü. Hakan Övünç Ongur yazmış bu kitabı. Kendisini Twitter 'dan da takip ediyorum fakat kesinlikle düşüncelerini beğenmiyorum.Düşüncelerini beğenmediğiniz bir adamın kitabını çok beğeniyor olmanız sizce de mantıksız bir hareket değil mi? Bence öyle. Fakat kitapta o kadar bilinçli cümleler geçerken, twitter'da neden beğenmiyorum diye düşünüyorum. Düşünecek milyonlarca şeyim varken, kesinlikle bunu düşünüyorum.

Neyse efenim. Bunun yanı sıra, filmde bir sürü alt metin, üst metin, gözünüzün içine giren bilinçaltı manipilasyonları falan diye bir sürü teknik bilgi vermek isterdim fakat vermicem. Çünkü bu film benim için özelliğini en başta kazandı. İlk izlediğimde çok sevdim. Bu kadar çok seveceğimi bilseydim, bu kadar çok sevmezdim.

Of.

Bugün çok üzgünüm. Nedenlerim bir çok iken, size hiç birini anlatamayacak kadar da ketumum.

Borsa Dediğiniz İş NEdir ki?


Oldum olası bankacılık gibi borsanın da nasıl işlediğini merak etmişimdir. Bugün bir anektod okudum bu konuda, sizinle de paylaşayım istedim. Hiç olmazsa biraz bilgi sahibi olmanız adına; borsanın işleyişi hakkında bir şeyler okumuş olursunuz.

"Bir zamanlar köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi 10 liradan maymun alacağını söylemiş. Köyde çok maymun olduğu için köylüler sevinçle ormana koşup maymunları yakalamaya başlamış. Adam binlerce maymunu 10 dolardan satın alınca ortalıkta maymunlar azalmış, yakalanması zorlaşmış.
Köylüler tam maymun yakalamaktan vazgeçecekken adam tanesine 20 lira vereceğini söylemiş. Tekrar heveslenen köylüler maymunları tekrar yakalamaya başlamışlar. Bir süre sonra da fiyatı 25 liraya ççıkarmış. Ancak bırakın yakalamayı maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış.

Bunun üzerine adam fiyatı 50 liraya çıkardığını, ancak kendisinin işi olduğu için şehre gitmesi gerektiğini, yardımcısının onun yerine alım yapacağını söylemiş. O yokken yardımcısı köylülere demiş ki "Şu büyük kafesteki maymunlar varya ben onların tamamını size tanesi 35 liradan satayım, siz de adam gelince ona 50 liradan satarsınız.

Köylüler bütün birikimlerini bir araya toplayarak bütün maymunları satın almışlar. SOnra ne adamı ne de yardımcısını bir daha gören olmamış."

1 Mayıs 2015

The Avangers 2 (Yenilmezler 2)


Bugün vizyona giren filmden az önce çıktım sayın izleyici. Daha önce Yenilmezler'i izlemediyseniz eğer bu filmden hiç bir şey anlamayacaksınız. Zira ben izlemediğimden biliyorum, bir şey anlamadım. Ben filmi ilk kez vizyona sürülmüş gözüyle izledim. Marvel'in bir kaç kahramanı bir araya gelmiş, son zamanların Amerikan filmlerinde gözde olan yapay zekayı yerle bir etme çabasını izlemiş oldum.

Amerikan filmlerinde durmadan gözümüze sokulmak istenen "Yapay zekalar sizi geberticek, sizin yaptıklarınız sizden zeki olacak vuhuu" mesajından olabildiğince sıkıldığımı söylemek isterim. Çünkü asla siz, sizden daha iyisini yapamayacaksınız. Ancak yaptıklarınızdan veya yapılmışlardan daha iyisini yapabileceksiniz. Bunu bir idrak etseniz keşke.

İdraklerin dışına çıkarak filme döneyim yine. Öncelikle görsel efekt şöleni yaşayacağınızı söylemeliyim. Yalnızca bir sahnede saçmalık yakaladım, "ah keşke burası olmasaydı" dedim fakat o da nazar boncuğu olsun bizim dilimizle. Biraz size trol vereyim ki hiç şaşırmayacaksınız zaten; filmde iyiler kazanıyor. Zaten bir Marvel yapımında aksini bekler miydiniz? Bence beklemezdiniz. Zira asla kahramanlar ölmez. Fakat mutlaka filme yeni bir kahraman katılır ve o ölür. Çünkü her filmde ölü olmak zorundadır. Tabi onlarca sivil de ölür, fakat kimsenin umru olmaz. Sadece kahramanlarımız ölmesin.

Bu film eğer imdb'de 9'un üzerinde alırsa, artık imdb'yi ciddi ciddi takmamaya başlıcam. Zira benim filme puanım 7.3 olur. O da görsel şöleninden dolayı. Belki dostluk bağlantılarının kurulmaya çabalanmasından da olabilir. Fakat yine de sıkı bir dostluk bağı göremedim filmde. Aşk da yoktu tam olarak, kardeşlik de. Tüm bu duygulardan azar azar vermişler fakat hiç biri doyurucu değil. Thor ve Ironman'in ağır bastığı kahramanlık oyununda , geleceğe dair mesajlar da verilmiş. Mesela "biz The Avangers'in 3. bölümünü de çekeceğiz. Kahramanlarımıza 3 yeni kahraman daha katılacak ve mutlaka zencilerden bir tanesi ölecek"  Hatta son sahnede, hangisinin öleceğini bile tahmin edebildim diyebilirim. Geleceğini okuyabildiğim, geçiş filmlerinin hiç sevmiyorum. Çünkü bu bölüm 3. Avangers'e bir hazırlık çalışması olmuş. Bazı şeyler havada kalmış ve bir sürü alt metin gömülmüş. Alt metinleri yazmıcam çünkü a kişisi bu konuda bir yazı yazacağını söyledi. Neyse, sonuç olarak tavsiye edebileceğim bir film değildi sayın okuyucu. Bu günüm de böyle tavsiyesiz geçti. Kendinize iyi davranın!

Yer Keşfi:Seyir Terrace Cafe

Çok değerli okuyucum,

Genellikle kahvaltıyı dışarda yapmayı sevdiğimi hepiniz çok iyi biliyorsunuzdur. Bu yüzden değişik mekanlar bulma adına hep Grupanya'dan fırsat alıp, yeni mekanlar keşfediyorum. Bu mekan için en büyük eksim içkili bir mekan olduğunun farkına varmamış olmam. Aslında bu konuda grupanya da ayrıntılar bölümünde bir uyarı olmalı. Zira benim gibi içkili mekana gitmek istemeyenler için oldukça güzel bir durum olur bu.

Gelelim mekana. Öncelikle mekanın adresi, ne arabanızın navigasyonunda; ne de yandex'te bulunmayacak. Hatta öyle bir sokak var mı diye bile düşünebilirsiniz. Mekan sahil yolunda gözüküyor olsa da, olabildiğince zor bulunuyor hiç bir yerde tanımlı olmadığı ve açık adresinin yeterince açık olmadığı sebebiyle. Onca mücadeleden sonra bulduğumuz mekanda cam kenarı yer bulunmamasından dolayı, bizi iç masaya oturttular. Cam kenarının önemli olmadığını, direkt servisi açmalarını istedim. Yaklaşık 20 dakika kadar bekledik. Sonra a kişisi kalkıp sertçe uyardıktan sonra garsonu, hemen servise başladılar. Ekmek getirmediler masamıza. Tekrar istemek zorunda kaldık. Kupon dahilinde bulunan hellimli sucuk da yoktu masamızda. Onu da getirmediler. Zaten servis ciddi manada vasatın altındaydı. Fakat sundukları peynirler, tereyağı ve zeytinler oldukça lezzetliydi.

Fakat can alıcı ve en sinir bozucu olan yere geliyorum sayın okuyucu. Mekan sizden "hizmet bedeli" adı altında 6 TL talep ediyor. Normalde kendi isteğinizle garsona bıraktığınız %10'luk bahşişi bu şekilde zorla alıkoyuyorlar ki bizim kahvaltımız 39 TL'lik bir kahvaltıydı. Eve gelince şikayetimvar.com'daki şikayetleri de okudum. İçilen su dan da para istiyorlarmış. Bu kadar para-göz bir mekanın grupanya ile iş yapması ve bu konulara ayrıntılar bölümünde yer vermemesi olabildiğince can sıkıcı. Hele ki hizmetinin vasat altıyken, hizmet bedeli alma yüzsüzlüğü bir başka.

Diyeceğim o ki Sarıyer-Rumeli Hisarı'nda bulunan bu mekana giderken iyi yemekler yiyeceğinizi, vasat bir hizmetle karşılaşacağınızı ve üzerine hizmet bedeli alınıp, içtiğiniz suya bile çokça para vereceğinizi aklınızda bulundurun.

Görsel mekanın twitter adresinden alıntıdır.