30 Ekim 2016

Freelance Çalışmak

Freelance serbest çalışmak anlamına gelmektedir. İngilizce'den çevirmek istediğimizde direkt karşılığı ise "bağımsız savaşçı" dır. Çok havalı ve kolaymış gibi gözükse de işin aslı hiç de öyle değildir.

Tek başınıza bir çok işi bir arada yapmanız gerekir. genelde tasarımcılar freelance çalışmayı sever. tasarımcı ruhu özgürlük istediğinden olsa gerektir. kendimden biliyorumdur. fakat gelin görün ki, bir yerde çalışmadığınızdan asla sizi çalışan sıfatına sokmazlar. "ne iş yapıyorsun" derler. "freelance, evden çalışıyorum" dersiniz. "hmm, o da iyi." derler. hani karşınızdaki insana x bir şirkette çaycılık yapıyorum deseniz daha çok memnun olacaktır. fakat yaptığınız işe asla inanmaz. çünkü evdesinizdir.  ne kadar kaçarsanız kaçın "ev hanımı" sıfatına sahip olursunuz. evde oturup popo büyütüyorsunuzdur

sosyal güvenliği isteğe bağlı yapmadıkça, rüyanızda görürsünüz. nasıl olsa evdesinizdir diye misafiriniz eksik olmaz, bir sürü plana dahil olmak zorunda kalırsınız. "işim var" deseniz, "amaaan ne işin var ki" diye aşağılanan bir çalışma planına sahip olursunuz. asla saygı görmezsiniz. fakat bazen bir ayda kazanılan parayı (asgari ücret) siz bir işte kazanırsınız. Fakat asla o bir ay çalışan insanın gördüğü değeri görmezsiniz, ne de olsa evde yata yata çalışırsınız (!)

peki gerçekten öyle midir? evde yata yata mı çalışırsınız? aksine, iki yakanız bir araya gelmeden çalışırsınız. evde zaten işe yoğunlaşmak zorken, bir de bir sürü ev işi daha sizi beklemektedir. dur şunu yapayım, hadi bunu da yapayım derken akşamı edersiniz. bu yüzden freelance çalışanlar genellikle gece çalışır. çünkü gece yapılacak bir iş kalmamıştır, etrafta sizi rahatsız edecek dış etkenler yoktur, sokak daha sessizdir..

İşlerinizi son ana kadar yetiştiremediğiniz fark edersiniz. zorla da olsa ulaştırırsınız fakat genelde müşteri de belli bir şirketiniz olmadığı için sizi pek ciddiye almaz. bir sürü işini de yaptırmayı dener. nasıl olsa elinde tutmak istediğinizi düşünür. gerekli, gereksiz bir sürü işi yapar; evinize de davet edemediğinizden tüm işlerinizi mail üzerinden veya telefon üzerinden halletmeye çalışırsınız. bazen saatlerce insanlara laf anlatmaya uğraşırsınız. bunun sebebi müşteri veya siz değil; yüz yüze görüşme imkanınız olmadığından tasarımı bir türlü istediğiniz şekilde anlatamamanızdır.

son olarak evin rahatlığı evet hiç bir yerde yoktur, evet. trafikten uzaksınızdır. ya da sizi ezmeye çalışan, üstünüze basıp basamak atlamaya çalışan, arkanızdan dedikodunuzu yapan iş arkadaşlarınız da yoktur. arkadaşlarınız ne zaman isterse onlarla buluşabilir, kendi izninizi kendiniz oluşturabilir, canınız isterse çalışır, canınız istemezse çalışmazsınız.

diyeceğim o ki ben freelance çalışan olarak oldukça mutluyum. karışanım, görüşenim yok. tek muhattabım müşteriler. millet ne derse desin, isterse adam yerine koymamaya devam etsin ben kazandığım paradan da, yaptığım işten de çok memnunum. bu kadar para yeter deyip, bütün bir ay çalışmayıp takıldığım zamanlar da oluyor. zamanımı satmıyorum kimseye, işimi satıyorum. sanırım en güzeli de bu. siz de kendinize iyi bakın ve sevdiğiniz işi yapın.

28 Ekim 2016

21. YÜZYIL İNSANI OLARAK MÜLTECİ SORUNUNA BAKIŞ AÇIM

Çok değerli dostlar. Bugün sizlere arkadaşım Bedirhan'ın yazısını paylaşmak istiyorum. Düşüncelerine kesinlikle katılmakla birlikte, farkı bir bakış açısı geliştirmeniz dileğiyle paylaşıyorum. Ellerine sağlık yüreği güzel Bedirhan

************

Adım Bedirhan,  Elazığlı düşük gelirli bir ailenin en küçük bireyiyim. Üniversite mezunuyum,  apolitik bir insanım. Siyasetten,  ekonomiden,  rasyonel şeylerden daha çok hümanist  olaylar ve maneviyat ile ilgileniyorum. Hayattaki en değerli olayın sanat olduğunu düşünüyorum.  Ben A partisi için hiç bir şey yapmam, daha çok para kazanmak için at yarışı gibi kendime hayatı  zehir etmem, kendimi etiketlemem, örneğin; sağdan da alırım soldan da .... Yeter ki insani olsun. Ne de olsa insan olmak zor zanaat.

Dediğim gibi insanlığa inanıyorum, gözümün önünde kimsenin ezilmesini, hor görülmesini istemiyorum...Hangi milletten olursa olsun, hangi görüşten olursa olsun insani şartlar içinde yaşayabilsin ve haksızlığa uğramasın. Kimse haksızlık karşısında susmasın, evet herkes sevgi, barış çerçevesi içinde yaşasın ancak haksızlıklara susmasın, haksızlığın önüne geçmek için gerekirse kendini feda etsin, herkesi karşısına alsın.. Kısacası herkes kapısının önünü süpürse dahi kafidir.

Bugün yine kendimi zalimce eleştirdirdiğim bir günümdeyim. 21. yüzyıldayım, azami şartlarda yaşıyorum, barınacak bir evim var, masa başı bir işte çalışıyorum ve faturalarım ile kiramı ödeyebiliyorum. (İşimi sevmiyorum ancak mezun ve işsiz arkadaşlarımı görünce derin bir nefes alıyorum ardından onlar için hayatın zorluklarını düşünüp kederleniyorum.) Bugün dünyanın en büyük sorunu nedir sizce? Bunu kendime sordum, Ortadoğu'daki savaşlar, Afrika ülkelerindeki susuzluk ve açlık, gelişmiş ülkelerin bencilliği petrol sevdası ve kendilerini  dışarıya kapamaları,  bazı toplumların ütopik ve efsanevi dünya senaryoları, eğitimsizlik, hastalık derecesindeki  milliyetçilik, siyasi liderlerin kişisel bunalımlarının bedelini yönettikleri toplumun ödemesi, hastalıklar özelikle kanser, ekolojik dengenin bozulması, doğaya saygısızlık, insanlığın elden gitmesi, kapitalizmin insan ruhunu hafifletmesi ve maddeye  olan düşkünlük, sosyal medyanın duyguları emmesi, gerçekliğin kaybolması... hangisi?
Şahsi fikrim uzun süredir devam eden Afrika'daki açlık ve su sorunu, bunun için UNICEF'e küçük bir bağışta bulundum,  sularının içine beyaz bir toz atılıyor ve o toz suyu arıtıyor içilebilecek kıvama getiriyor. Maaşımla geçimimi sağlıyorum bir bölümü ile kendimi geliştirmek için çeşitli kurslara katılıyorum, kalan küçük bölümü ile de yardım etmek istiyorum. Bunun  için bir çok araştırma yapıyorum. Kendimi geliştirmek için daha çok pay harcıyorum çünkü ben ne kadar gelişirsem dünyaya o kadar katkı sağlayabilirim. Varlıklı kimseler ya da orta gelirli aileler bilirim çıkarcıdır insan psikolojisi, ettiğiniz yardımlar bir çocuğun hayatında bir basamak oluşturursa çoçuk o basamağı çıkarsa sizde yukarı çıkarsınız. Yardım değil aslında bir basamaktır o. Kendimize yaptığımız bir yatırımdır. Ancak en çok vicdanı yönü ile övünen bu toplum bu özelliğini kaybediyor.Unutmayın  bir fast food markasındaki bir menü parasıyla bile yardım yapılabiliyor.

Esenyurt'ta oturuyorum, merkeze uzak, daha çok alt gelir grubu ailelerin oturduğu bir yerde. Afrika'nın çeşitli ülkelerinden, Ortadoğu ülkelerinden her yerden insan var. Ve benim içimi kemiren bazen insanlığımdan utanmama sebep olan sahnelerle karşı karşıya kalıyorum. Yalın ayak dolaşan, okula gitmesi gereken yerde dilenmeye, karnını doyurmak için sinirli kızgın gözlerin içine bakan esmer, kirli mülteci çocuklar....

Kirliler evet barınma problemleri var, karınları aç arkadaşlar ötesi var mı? Hiç açlıkla sınandınız mı? İnanın çok zordur.
Ama bugün bir esnaf o koca yaba gibi elleriyle bir tanesine vurdu. O güzelim yanağının sızını içimde hissettim. İnsanlığa tapan ben o adama neler yapmak istedim bilemezsiniz. "Bu pislikleri o kamplara kilitleseler ya annasını....." dedi.

Biraz baktım, elimden bir şey gelmedi, çocuk hızla uzaklaştı o sözleri duymadı, duysa belki anlamazdı, belki Türkçe'de bilmiyordu. O çocuğa acıyın diye yazmıyorum bir insana acımak da utanç verici bir şey. Toplumda yanlış bilinen Suriyeli Mülteci bakış açısı var bu yazıyı onu düzeltmeye katkı sağlamak için yazıyorum. 

1)NEDEN KAMPLARDA KALMIYORLAR?

O adi herifin sorusunu yanıtlamak isterim. O kamplarda aslında Suriye'yi bu güne getiren mezhep çatışmaları var. Çoğu Suriyeli için güvenli değil. Muhalif Suriyelilerde orada karşıt görüşlülerde orada. Alevi olanlar kimliklerini gizliyor ancak kamplarda kimsenin bilmediği tedirgin bir hava mevcut. Bunu o bölgelerde yaşayan arkadaşlarımdan bizzat öğrendim. Kesinliği yok ancak bir çok araştırmacıda bu konuya çalışmalarında değinmiş. 5 tane şehirde 20 kamp mevcut bu kamplarda 250 bin civarı Suriyeli yaşıyor. Türkiye'deki Suriyeli nüfusu son rakamlara göre 2 milyon 523 bin. Yer sıkıntısı var hatta arkadaşımın dediğine göre kampların önünde çadır kurmuş yaşayan aileler var. Ayrıca kamplar sınıra çok yakın, mülteciler sınırdan uzak bir yerde barındırılmalı BMMYK ( Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği) göre kural böyle.

2) KİRA FİYATLARINI ARTTIRDILAR VE  SAATLİK ÇALIŞAN İŞÇİ FİYATLARINI DÜŞÜRDÜLER  !

Bu konu hakkında şunu yazmak istiyorum ve empati yapın, ne olur sonuna kadar empati yapın. Savaştan kaçmışım, dilini bilmediğin, kültürüne yabancı olduğum bir ülkede cebimde beş para yok. Ama ben dandik bir eve değerinin beş katı kira ödemek isteyip, saati 20 liraya (Örnektir bu rakam reel değildir.) çalışmak varken 5 liraya çalışmak isteyeceğim.  Neden böyle bir şey isteyeyim. Yani ülkemizdeki Suriyeli mülteciler neden bunu istesin arkadaşlar?

3) EĞİTİMLERİ NE OLCAK?

Mülteciler arasında çok sayıda Suriyeli öğretmen var. Bir müfredata göre sistem hazırlanır ve o çocuklar sokaklardan toparlanıp eğitim almaları sağlanır. Eğer bu çocukları sokaklarda dolaşmaya ve o kızgın saldırgan büyüklerden azar yemeye devam ederlerse küçük küçük çeteler kurulur ve şiddet eğilimleri baş gezer. Ne ekersen onu biçersin misali. Zaten travma yaşamış çocuklar, her 3 çocuktan biri şiddet görmüş durumda. Araştırmaya göre her 3 çocuktan biri ailesinden birini kaybetmiş. Bu çocukları daha fazla karanlığa hapsedemeyiz.  O çocukları mendil uzattıkları için azarlamak yerine eğitimleri için bir kuruluşa bağışta bulunabiliriz. Asla para verip mendil almayın, onlara para vermeyin sonra bu yolu tercih edecek onlar ve aileleri. Onun yerine çantanızda onlar için bir meyve saklayın, yiyecek bir şey ısmarlayın. Bir çorap, bir ayakkabı, ne varsa çantanızda manevi değeri olan ve onların içini ısıtan bir şey....

4) BU SURİYELİLER NASIL TÜRKİYE'YE AYAK UYDURACAK?

Adaptasyon sorunu için ülkede  geleceğe dönük eğitimler yaratmalı. Ülkemizdeki başarılı İSMEK kurumu gibi. Ülkemiz zaten (maalesef ki Suriye'den hallice) çok uzak bir kültür değil Suriyeliler için. Eğitimler ile illerdeki toplumsal iletişim sorunu ortadan kaldırılmalı. Bu konuda en büyük hata sığınmacı politikamızda gizli. Suriye'den göç edenlere mülteci demiyor sadece misafir olduklarını söylüyorlar. BMMYK'da ( Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği) misafirlik adı altında bir terminoloji söz konusu değil. Misafir değil bu insanlar apaçık mülteciler. Yoksa sulara kendilerini neden bıraksınlar? Neden ölümü göze alıp kaçsınlar? Ya peki Aylan bebek?  Gerçekle yüzleşmeli ülke ve ileriye dönük sığınmacı politikaları izlenmeli. Suriye'de savaşın biteceği tarih belli değil, hem yeni gelen rejimin adaptasyon sürecini de ele alırsak misafir  yanlış bir tabir. Ancak ülkemdeki mülteci anlayışını eksik bulmama rağmen destekliyorum. Kapılarını Avrupalı sözde gelişmiş ülkeler  gibi kapatmadı. Hatta çok çirkin bir olay yaşandı yakın zamanda. Türkiye'ye "sen mültecileri ülkende tut  sana şu kadar para verelim bize yaklaştırma" gibi rezilce tekliflerde bulunuldu. Almanya bu rezil teklifin başrolüydü. Bir Avrupalı olsam bu verilen karardan utanç duyardım ve rahatsızlık hissederdim. Eminim rahatsız olan bir çok kişi vardır.

Son olarak ülkemizde yapılan araştırmalara göre Türkiye'de yaşanan  1 milyon 340 bin 573 suç olayının Suriyeliler  5 bin 727'sine karıştı. Suriyelilerin, "adli olaylara karışma" oranı 2013 için yüzde 0,43 (on binde kırk üç) olarak açıklandı. Bu son araştırma rakamları.
Eyüp'te Ramazan ayında Suriyeli bir grup genç tarafından etrafım sarıldı param istendi. Ancak ben bütün savaştan kaçan insanları suçlamadım.
Kendimi bu konuda hiç bir şey yapmamak ile suçlarken bu yazıyı yazmak istedim. Eğer iki kişi dahi okuyup yazıdaki ana mesajı alır ve yanlış bir mülteci bakış açısına sahipse ve bu bakışın açısını düzeltirse çok mutlu olacağım.

Lütfen bir damlanın okyanusu karışması ile olanları araştırın....

Ivır Zıvır Part 57

Bir mucize olsun ve yds'den 60 alayım lütfen. 60 diyorum bak, inan fazlasında gözüm yok.

demir depolarım bitmiş, şişe şişe kan içiyorum. şaka değil. minik şişelerle kırmızı bir sıvı içmem gerekiyor sabahları. 2 saat de peynir yiyemiyorum. yasak diye mi bilmiyorum ama uyuyamıyorum bile peyniri düşünmekten. peyniri zaten çok severim. sanırım o beni sevmiyor.

her sevdiğimizin bizi sevmesi gerekmiyor di mi?

a kişisi geçen gün ayakları ıslandığı için çoraplarını çıkarmıştı arabaya binince. aradan az zaman geçti. arabada bir nem kokusu gibi bişey. arka koltukta kokunun sahibini ararken çorapları yerde buldum! bu konuda başka da bişey söylemicem.

ne zamandır fotoğraf çekmedim. gidip çekmeliyim sanırım. özledim o eski günlerimi.

yoruldum sayın okuyucu. her şeyden yoruldum. en çok da mutsuzluktan yoruldum. ama bugün dışarı çıktığımda eski günleri özlediğimi fark ettim. sanırım elimizden kaçıp giden her şey çok daha güzel oluyor.

spotify kullananız var mı? varsa söyleyin de takipleyim. çok güzel listelerle karşılaşıyorum böylece. Çok mutlu oluyorum.

elden düşme bir piano yollamak isterseniz, adresimi verebilirim. sanırım son günlerde en büyük hayalim bu. özellikle okulda piano çalanları gördükçe çıldırıyorum. biliyorsunuzdur sanat bölümündeyim. geçenlerde can sıkıntısından koridorlarda geziyorken heykel bölümüne gitmişim. şu snapi çektim. tabi ilk gördüğümde inanılmaz korktum. neyse, o koridor ertesi gün beni çağırdı resmen. hani şu korku filmlerindeki aptal kız olur ya, heh o benim işte. inatla karanlığa doğru ilerledim. ilerden tak tak sesler geliyordu. neyse, bir tane odayı açtım, karşıma çıkan heykelden nası korktuğumu bi ben bilirim bi de Allah. çok da anlamlı bir heykeldi aslında. bir kadın figürünün üzerinde dart tahtası çizilmiş gibiydi. anlatılmaz, yaşanır. biraz nü olduğu için, paylaşmıcam fotoğrafını. o ses de heykelci bir arkadaştan geliyordu. neyse geçen gün ders anlatmışım böyle bir stresli geçmiş, çıktım yine koridora baktım piano sesi. ilerledim. beyaz bir piyano başında bir hanımkız harika bişey çalıyordu. iki adım ilerledim, siyah bir piyano da bir erkek çalıyordu. Aman Allah'ım başka başka şeyler çalmalarına rağmen iki odanın arasına girip; kafamda bir düet yaptırdım. harikaydı. piyano başka bişey kesinlikle. keşke benim de olsa, keşke ben de çalsam.


video

neyse, moralmenim bozuldu.

24 Ekim 2016

Oyun Tavsiyelerim (Bu Oyunları Oynayın Derim)

Efenim hep kitap, sinema, gezilecek yer mi tavsiye edelim. Sandığınız kadar kültürlü bi insan değilim; çünkü tam bir oyunseverim. Ya da babamın deyimiyle oyun kurdu.

Çocuklarınız varsa oyunlardan uzak tutmayın. Hayal gücünü genişletir, hareket kabiliyetini arttırır. En azından refleksleri hızlanır, daha fazla düşünmesi gerekir. Özellikle stratejik oyunlara yönlendirin. Ha bir de sokaklardaki ve internetteki tehlikeli insanlardan uzak durur. Gözetiminiz altında; stresini atması için idealdir.

O halde sizlere tavsiyelerime başlayım. Çocukluk oyunlarımdan veya bundan 5 yıl önce oynadığım oyunlardan bahsetmek istemiyorum. Aksine güncel oyunlardan bahsedeceğim. Fakat benim için klasik olan ve şu an hali hazırda hd si çıkan fakat eskisinden bir farkı olmayan

Age Of Empires 

Efenim bu oyunun bende yeri çok farklıdır. Sim City oynarken gören abimin yönlendirmesi ile başladım oyuna. Asla karşımdaki insanları yenemedim. Bu yüzden hep ofline oynadım. Aslına bakarsanız bilgisayarı bile yenemesem de internette bulduğum hilelerle; şehirleri yakıp yıkmak inanılmaz hoşuma gitti. oyunun tek kötü yanı, sadece tüketiyor olmanız. yani ağaçları kesiyorsunuz, balıkları yiyorsunuz, altını bitiriyorsunuz, taşı sıkıp suyunu çıkarıyorsunuz fakat tarla haricinde hiç bir şey yapmıyorsunuz. hayvanları kesip bitiriyorsunuz ve yiyecek bir şeyiniz kalmayınca diğer ülkelere saldırıyorsunuz. bakmayın böyle konuştuğuma, zaten oyun onları bitirecek kadar uzun sürmüyor. ha bir de age of empires 2 'nin introsu bir harikadır. günümüz devletlerine bir göndermedir diyebilirim. İzlemek isteyenler için: intro

Payday 2

Bu oyunu deli gibi oynardım bir zamanlar. Online oynanan bu oyunda 4 kişilik bir grup oluyorsunuz. Hiç tanımadığınız insanlar olacağı gibi Steam üzerinden bağlanıyorsanız; arkadaşlarınızla da oynayabilirsiniz. Bu 4 kişi ne mi yapıyor? uyuşturucu kaçakçılığından tutun da, banka soymaya kadar ne kadar kötü şey varsa yapıyor. karşınıza çıkan botları öldürüyorsunuz. yeri geliyor sinsi sinsi evlere baskın düzenliyorsunuz. hikayeli olduğu için inanılmaz keyif verici bir oyun. özellikle çizimleri bir harika. bir de John Wick karakterini de bünyelerine aldılar filmden sonra. İnanılmaz sevdim. 

Counter Strike

Çocukların azılı oynadığı, hilenin bol olduğu pps türü oyunlardır. burada genelde çoluk çocukla oynarsınız ve ağır küfürler yemeniz olasıdır. bu yüzden fazla tercih etmemekle birlikte, arada sırada olsa da giriyorum. hakkında yazmaya gerek yok. gerçekçilikten çok uzak olduğunu da eklemeden edemeyeceğim.

Cities Skylines

Sim City oynadığım günleri ağlak şekilde anlatınca A kişisi bu oyunu hediye etmişti bana. Günümüzün Sim City'si sayılabilecek, kendini olabildiğince geliştirmiş, henüz köy bile kurmayı başaramadığım, şehirlerin benim için hayal olduğu bir oyun kendisi. Umarım güzel şehirler kurabilirim bir gün. Fakat gerek grafikleri, gerekse oyun esnasında o şehrin başkanı olduğunuz için size geri bildirimleri twitter'dan yapmaları beni benden aldı.

Left 4 Dead 2

Kendisi bir çeşit zombi oyunu olmakla birlikte payday2 mantığında hareket ediyor. burada da yine 4 kişilik bir grup olup, zombilerden kaçıp; güvenilir yerlere kendinizi kapatmanız gerekiyor. yeri geliyor düşüyorsunuz, yeri geliyor kalkıyorsunuz. zombilerin fazla korkutucu olmadığını fakat bazılarının diğerlerine nazaran daha zorlu olduğunu söylemeden de edemeyeceğim. arkadaşlarla toplandığımızda hadi bir kaç zombi öldürelim diye girdiğimiz bir oyun. hani stresli bir gününüzdeyseniz, akşamında oynayın bence.

GTA: Vice City

Sanırım GTA2 'den sonra en sevdiğim oyun kendisi. 5 i alamadım henüz, fakat şimdilik en iyi versiyonun  bu olduğuna inanıyorum. 5 i oynamadığımdan da olabilir bilmiyorum. Gerek görev yapmak, gerekse aylak aylak sokaklarda dolaşmak inanılmaz keyifli.

State of Decay

Bu da bir çeşit zombi oyunu. Fakat oynadığım en gelişmiş zombi oyunu. Online değil, tek başınıza oynadığınız bu oyunda hayatta kalma amacınız var. Zombiler her yere doluştuğundan onlarla savaşıp, yorgun düşebiliyorsunuz. sizin gibi insan olanlarla dostluk kurup; aynı evi paylaşıp; yiyecek bulma telaşına düşüyorsunuz. Oldukça iyi bir oyun. Kesinlikle oynanmalı.

Monochroma

Türk yapımı olduğunu duyunca hemen aldığım oyun. kardeşini kaybeden gencin çeşitli bulmacalar çözerek kardeşine ulaşma çabasına ortak oluyorsunuz. özellikle çocuklarınıza bu oyunu oynatın diyorum, başka da bir şey demiyorum. zira beyin jimnastiği kendisi. çocuğunuz bu oyunu oynayamayacağından ve durmadan sizden yardım isteyeceğinden, birlikte zaman da geçirirsiniz hem. 

This War Of Mine

Bu oyunu düşününce bile ağlayasım geliyor sayın okuyucu. Savaş halinde hiç tanımadığınız 3 kişi ile başlıyorsunuz oyuna. Yıkık dökük bir evde; terkedilmiş veya bombalanmış evleri yağmalayarak gün geçirmeye çalışıyorsunuz. Özellikle dışarı geceleri çıkmanız gerekiyor, gündüz görünürseniz ölme olasılığınız yüksek. geceleri ise komşu evlerde bulunan insanlar tarafından da öldürülebiliyorsunuz. olabildiğince sinsi olmanız gerekiyor. yiyecek, içecek, ilaç gibi şeyleri bulmak oldukça zor. ben en fazla 16 gün yaşatabildim karakterlerimi. yanlış hatırlamıyorsam 40 gün yaşatmanız gerekiyor karakterleri. ben yaşatamadım, yaşatabilene hayranım.

Insurgency

En çok oynadığım oyunu sona sakladım. Counter tarzında olan bu oyunu sevmemin en büyük sebebi; çok fazla gerçekçiliği içinde barındırıyor oluşu. Online oynanan bu oyunda hile yok denecek kadar az. Bu da inanılmaz keyifli yapıyor oyunu. Görevlerin olduğu, ilk zamanlar oynamanın gerçekten zor olduğu fakat alıştıkça vazgeçilmez bir hastalık olduğunu da eklemeliyim sanırım.

Ve son olarak Steam Profilim i sizlerle paylaşmak istiyorum. Benim gibi oyun sever varsa aranızda haberim olur böylece. Bilmeyenler için Steam hakkında da kısa bir bilgi vereyim. Oyunları satın alıp, online oynayabildiğiniz bir platform burası. Özellikle yıl başlarında inanılmaz indirimlere giriyor oyunlar. Bazen steam, hadi dükkanı kapadık, oyunlarınızın hepsi yalan oldu diyecek diye korksam da; yılların oyun yeri. Yapmaz heralde öyle şeyler deyip, deli gibi oyun almaya devam ediyorum. Tavsiye ederim. Arkadaş ekleme, online oyun satın alma ve kendi kütüphanenizi oluşturma konusunda oldukça iyiler.Alternatif olarak origin de var ama ben tam bir steam kullanıcısıyım. Tavsiye ederim.

20 Ekim 2016

Yeni Medya Mı Geleneksel Medya Mı?

Yeni medya bilgisayarların işlem gücü olmadan oluşturulamayacak veya kullanılamayacak olan ortamlara denir. Genellikle dijital olup, kullanıcısına veya hedef kitlesine etkileşim olanağı sağlar.
Medya ise; yığınlarla iletişimi sağlayan radyo, televizyon, gazete ve dergiler gibi basın yayın organlarının tümünü kapsayan ortak ad, kitle iletişim araçları vs.

Evet, bu bilgileri viki den aldıktan sonra devam ediyorum dostlar. şu an karşınızda bu ikisi için çok özel bir kapışma hazırladım. yeni dünyaya açılan bir medyadan bahsediyoruz. evlerimize ilginç bağlantı sesiyle ulaşan internet ile aramıza katılan yeni medya hayatımızda artık çok farklı bir yerde. bazı insanların yaşama sebepleri bile diyebilirim. özellikle etkileşimin bolca olduğu ve artık katılımcı bir profil çizdiği için vazgeçilmez bir hal aldı. 

yeni medyanın en büyük özelliği elbette interaktif yani etkileşimli olması olsa gerek. insanlar artık sadece okuyucu değil, aynı zamanda yorumcu, bazen de o paylaşımı oluşturan konumunda olduğundan geleneksel medyadan keskin çizgilerle ayrışıyor.

gelelim günümüzün geleneksel medyasına. hep yakındığım durumdan tekrar yakınmadan edemeyeceğim. şu an okuduğumuz dergilerde, gazetelerde ve televizyonda onun bunun tanıdığı yer aldığından yeterince aptal programlara, haberlere ve reklamlara maruz kalıyoruz. düşünülmemiş, para kazanmak için yapılan paylaşımlar söz konusu. eğitici yanı olmayan, aksine insanları uyuşturucu ve belli fikirlere yönlendirici etkisi olan paylaşımlar hayatımız için yeterince can sıkıcı. eşik bekçisi denen insanların yönettiği haberler ve programlar hep birbirini tamamlayacak ve aynılaştırılmış tektipleşmiş insana dönüştürme yönünde.

peki tüm içeriğine müdahale edebildiğimiz yeni medyayı doğru mu kullanıyoruz? tabi ki hayır! yine geleneksel medyanın yönlendirmelerinin etkisinde kalarak, tamamen tüketim toplumu olduğumuzu göstermenin bir ayrıcalık olduğuna inanarak, saçma sapan paylaşımlar yapıyoruz. fakat gelin görün ki haber alma konusunda yeni medyaya daha çok güveniyorum.

geçen gün bir gazete aldım. okuyamadım. çünkü oradaki haberleri zaten dün gece internette okumuştum. bunca hayat akışının içinde basılı bir medyanın bizleri takip etmesi olanaksız. Flaş haberlerle durmadan tekrar yazılı basın çıkmayacağına göre ve tv de gösterilme sıklıkları belli olduğundan; oldukça geride kalıyor. gerek twitter dan gerekse facebooktan veya haber sitelerinden oldukça hızlı bir biçimde haberi alıyorsunuz. 

yani kısacası yeni medya hem hızlı, hem etkileşimli, hem de güvenilir bir kaynak. fakat gelin görün ki; bu konuda ufak bir araştırma yapmıştım. ülkemiz için önümüzdeki en az 10 yıl kadar süreyle yeni medya kullanımının tam olarak herkesi kapsaması imkansız. bırakın interneti, suyun gidemediği evler var hala. suyun giremediği evde gazete okunur mu? pek sanmıyorum fakat yine de kahvehanelerde basılı gazetelere maruz kalıyorlar. medya deyince içine televizyon da girdiğinden tv üzerinden haber alma isteklerini karşılıyorlar ki; televizyonların hali ortada. gazeteden çok daha vahim haldeler maalesef.

şimdilik bizler için hayal olsa da umarım yeni medya doğru kullanılmayı öğrenilir ve geleneksel medyayı çok geride bırakır. zira medya bunca salağın elindeyken, insanlar da medyaya bu kadar maruz kalıyorken; bunca insanın ahmakça davranması kaçınılmaz bir gerçek.

19 Ekim 2016

Ivır Zıvır Part 56

Merhaba sayın okuyucu. Yine bir ıvır zıvırla daha karşınızdayım..

Blog blog gezip, okuyorum yazdıklarınızı. hatta bu günlerde öyle işsizim ki; yorumları bile okuyorum. bir arkadaşımız da "sayın okuyucu" diye yazmış yazısını. gelen yorumculardan bir tanesi çok alınmış. okuyan her insan okuyucudur gözüyle bakıyorum ben. sizler de kendinizi dışlanmış hissediyor musunuz? bence hissetmeyin. okuyucu olmak güzeldir. yazdığınız her yoruma yazar gözüyle bakıyorum ben nitekim. yazar denip dergilerde, gazetelerde yazan insanları gördükçe sizin şurada yazdığınız iki cümle bile benim için ne denli değerli bilemezsiniz. çünkü asıl yazarlar buralarda kendilerini ifade etmeye çalışırken, binlerce insanın okuduğu yerlerde onlarca ahmak yer alıyor. 

Bir de topluma karışan bazı rahatsızlık verici tiplerden bahsedeceğim. herkesin düşüncesine, kendini ifade etme biçimine falan saygılıyımdır. fakat son günlerde bu saygımın suistimal edilmeye çalışıldığını fark ediyorum. şu görseldeki saç modelini kendine yakıştığı sanan; saçın gürlüğü, inceliği gibi kriterleri göz ardı ederek; gittiği herhangi bi berberde "abi ben bundan istiyorum" deyip; yaptırıp bir de sokaklarda gezinen tiplerden bahsetmek istiyorum. hani böyle birisi tahtaya tırnağıyla çizik atar da iğrenç bir ses çıkar ya, ya da demirler birbirine sürtünür de böyle itici bir ses oluşur ya; hah işte öyle bir his bu insanların toplulukta dolaşması. en azından benim için öyle. lise yıllarına dönüp; müdür muavini olup kapıdan geçenlere birer makas atmak istiyorum. yakışmıyor kardeşler. sahne alsanız tamam da; bu resmen ablası evlenen genç kızın yapmış olduğu muhteşem makyajla ve o asla bir daha giymeyecek olduğu abiye ile balatta fotoğraf çekmeye giden fotoğrafçılara karışıp fotoğraf çekmeye çalışmasına benziyor. olmuyor işte olmuyor.

bir de abilerimize bir tavsiye; yırtık pantolon kızlara yakışıyor. sizin kılları aralardan fırlamış bacaklarınıza değil.

ya yine kınadım, yine insanları yerden yere vurdum. yine dayanamadım. muhtemelen çok yakında burnumun dibine bitecek böyle bir tip. ya da aranızda bir okuyucu saçlarını öyle yaptırmışta "sanane" diyecek. aslında haklı. banane gerçekten. hayır yani ben beğenmiyorsam, rahatsız oluyorsam bakmam dimi? aynen öyle. ama bazı şeyleri de herkesler yapmasın be kardeşim. sokağa çıktığımda her 10 kişiden 7'sinin saçı böyle. subay kesimleri, sıfıra vurmalar, damat traşları falan hep yalan oldu. nerde bi batı özentiliği, orada biz.

tamam , içimi boşalttığıma göre yarın sokağa çıkıp hepinize saygılı olabilirim. hatta "aaa çok yakışmış" bile diyebilirim. büşra bu ne de olsa; bugün beyaz dediğine yarın bir gün elbette siyah diyecektir. Eee ne de olsa "Kınadığını yapmadan ölmeyeceksin"

18 Ekim 2016

Hüzün..


Kesinlikle bu havaların bir hüzün dalgası taşıdığına inanıyorum. Tam bunalım hırkanı giyip, kahveni eline alıp, battaniye altında , camdan dışarıdaki ilginç akışı izlemeklik hava..

Sokağı düşünüyorum, karşımdaki evleri düşünüyorum çoğunlukla. Ne pislikleri, ne güzellikleri barındırıyor içinde. En çok da pislikleri..

Keşke çok daha iyi insanlar olabilse her yerde. Hepimiz belki o zaman aradığımız o mutluluğun içinde buluruz kendimizi. Mutluluk dedim de, aklıma geldi, ben sonbaharda bile mutluydum eskiden.

Bu da şarkımız olsun: Dorian- Yeniden Hayata

16 Ekim 2016

Ivır Zıvır Part 55



Grip oldum sayın okuyucu. Biliyorum son günlerde bir çok kişiden bunu duyuyorsunuzdur. çünkü grip şu an sokaklarda kime musallat olsam diye kol geziyor. bana çarptı işte geçenlerde. önce boğaz ağrısı, sonra burun akıntısı, halsizlik derken "merhaba" dedi. umarım geçer en kısa zamanda. zira yapacak işlerim var.

işler dedim de, hatırlar mısınız bilmem ama geçenlerde bir korku çizgi filmi yapmıştım. belki de hatırlamazsınız, çünkü sizlerle paylaşmadım bu filmi. henüz geliştirme aşamasındayım çizgi film fikrini. gençlere yönelik; haftalık çizgi film yapmayı planlıyorum. fakat biraz senaryo konusunda sıkıntılarım var. 

çizgi film deyince aklıma Tim Burton geldi. Dün akşam son filmine gittim. Çizgi filmimim başlangıç jeneriği ile, aynı yazım efektini kullanmış. Dumanlar.. aman Allah'ım nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. geçenlerde kendisine mail atmayı denemiştim. görsel efekt grubuna katılmak istiyorum delice. bence aynı kafadayız yazsam, beni yanına alır mı dersiniz? bence almaz. ama olsun, hayaller yine de güzel şeyler.

televizyonda kendi kullandığınız ürünü görünce "meşhur oldum lan" düşüncesi aklınızdan geçmiyor mu sizin de? böyle bir heyecanlanmıyor musunuz? ben hep heyecanlanıyorum. o jeneriği izlerken de öyle oldum. dedim demek ki yapılabiliyormuş böyle şeyler ve benim yaptıklarımdan çok da farklı değiller. o halde çizgi film işine ciddi el atmalıyım. senarist arıyorum dostlar. benim gibi sıfırdan başlayıp, başlangıçta para teklif etmeyecek; fakat köşeyi dönersek de birbirimizi yarı yolda bırakmayacak senaristlerden.

Bu Türklerin yabancı kadın hayranlığının da Allah belasını versin. Ciddi anlamda versin. Böyle hepsine artık neresinden veriyorsa versin. "Amanda" olayından sonra ciddi ciddi içimden geçirmeye başladım. Deli gibi "yabancı yenge yeaa " moduna girip, kadını meşhur ettiler ya! nerde saçma sapan, işe yaramayan insan varsa hepsi sosyal medya kullandığından olacak ki; böyle saçma şeylerle medya da yer alıyoruz. yurt dışında nasıl tanındığına baksana Türk erkeklerinin "abazalar." oradaki kadınlar Türk erkeği görünce yollarını değiştiriyorlar. aman bize sarkmasın, aman bize ayı gibi bakmasın diye ne yapacaklarını şaşırıyorlar. tam anlamıyla abaza sıfatına sahip olan Türk erkeğinin yabancı kızlara olan hayranlığı ve Türk kızlarını "kezban" diyerek aşağılamalarına ne demeli? Ulan siz , sizi adam yerine koyup; elinizi sıcak sudan soğuk suya sokmayan, her söylediğinizi yapan, evinizi barkınızı kuran, hatun gibi hatun Türk kızlarına kurban olun be!

bak yine sinirlendim. neyse, şu yazıma bir dominique appia koyuyum da; yine ahiret gününü düşünüp; amaaan dünyalık bu işler be büşra; sen iyi insan olmaya bak deyim. sonuçta mühim olan bu taraf değil, diğer taraf dimi?

ama şu eline çocuğunu alıp, ön koltukta seyahat eden gerizekalı annelere laf etmeden geçemeyeceğim. kendini kemerle bağlayıp, tehlike anında çocuğunu tutabileceğini sanan o embesil annelerden bahsediyorum. önde oturmasan kocanı kapacaklar çünkü mal kadın. Allah korusun bir kaza olduğunda o air bag patladığında çocuğunu nasıl koruyacaksın acaba? ya da ani frende çocuğunu nasıl tutacaksın kucağında. bir de utanmadan sıkılmadan snap atıyorsun aptal kadın! Aptal insanlara dayanamıyorum. hele de kendini bir yerlere gelmiş sanan, işi gücü gezmek olan, ezikliğini zorla edindiği mesleğiyle kapamaya çalışan, oradan yürüyemeyince modaya merak sarıp çeşitli markalarla poz veren, o da tutmayınca zengin mekanlara takılan aptal kadınlara hiç dayanamıyorum. O kadınlar hariç siz tüm Türk kadınlarına kurban olun abaza yabancı kadın meraklısı erkekler! Allah hepinizi bildiği gibi yapsın!

13 Ekim 2016

Bir Hafta Sonu.

Bir varmış bir yokmuş. Masal gibi günler dün gibiymiş. Belki de dünmüş. Bir Büşra varmış, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; bir de bakmış ki rüya gibi bir yerdeymiş..

Evet, kesinlikle öyle. Sizlerin memleketi nasıldır bilmem ama benimkisi aşık olunası bir yerdir. İnsanı iliklerine kadar ısıtır, mutlu eder. Gelin görün diye söylemiyorum ama harikadır.

Öncelikle en baştan başlamak gerekiyor sanırım. Uçağımız sabah 7 uçağı olduğundan ve Sabiha Gökçen'den kalkacağından arkadaşlarımıza kalmaya gittik. Beraber yolculuğa çıkacağımız için, oldukça eğlenceli bir akşam oldu bizim için. Sabahın erken saatlerinde (sanırım 5'ti) zorla herkesi kaldırıp yollara döktüm. İçim içime sığamıyor nedense yola çıkacağım zaman. Hep bir uçağı kaçıracağım korkusu.Neyse ki erkenden gittik. Diğer arkadaşlar da oradaydı. Toplamda 7 kişiydik. 

Trabzon havalimanına indiğimde, yine o harika duygular karşıladı beni. Bilirsiniz, çok severim. Kaçmak için, mutlu olmak için felan hep giderim. Yaklaşık 2 yıldır gitmediğimden olacak ki, yıllardır göremediğim sevgilimi görmüşlüğün heyecanı vardı bende..


Neredeyse inince taşını toprağını öpecektim, o derece. Hayır yani, nedir bu aşk bilemiyorum. Neyse, hemen havalimanından araba kiraladık. 7 kişilik araç bulmak için önceden bildirmek gerekiyormuş, neyse ki bizimkiler bildirmişti. Eğer bizler gibi yaylaya çıkmak istiyorsanız, araç kiralarken mutlaka bunu da göz önünde bulundurun. Yayla yolları gerçekten çok engebeli ve tehlikeli.

İlk durağımız Artvin oldu. Artvin'e giderken bizim evin önünden geçtiğimizden bir inip kapısını bacasını kontrol ettim. Büyükbabam öldüğünden beri, kapalı kapısı. Çocukluğumu anımsayıp ağlayasım gelse de ; orada ağlamak pek mümkün değil sayın okuyucu.

Artvin'e giderken yolda acıkıp bir yerde durduk. Yemeğimizi istedik, beklerken bir de ne göreyim? Benim dominique appia duvarda! Hemen fotoğrafladım.


Mençuna Şelalesi yol ayrımını görüp, dönüşte gitme kararı alarak yolumuza devam ettik. Çünkü bizim hedefimiz Borçka'ydı. Borçka da Adaş Dağ evine rezervasyon yapmıştık. Gittiğimiz zaman Karadenizin muhteşem misafirperverliği ile karşılaştık. Oldukça memnun olduk.
Odalar oldukça güzeldi. Tabi tüm tahta evlerde olduğu gibi yan odaların sesi geliyordu fakat rahatsız edici şekilde değildi. Odalarda banyo vardı. Bu özellik mi sende amaaan diyenleriniz çıkacaktır mutlaka. Durun bence, fazla aceleci olmayın :) Odaların perdelerine bittim.


Hepsinde farklı bir hava vardı. 2 kişilik oda istesekte, tek kişilik iki yatak, çift kişilik de bir yatak vardı. Dolap da yoktu. Biz tek gün kalacağımızdan bizim için sorun teşkil etmedi.
Yerleştikten hemen sonra Karagöl'e çıktık. Karagöl şansımıza harikaydı. Normalde üzerini sis kaplarmış fakat biz gittiğimizde tüm renkleri görebilecek kadar güzel bir hava ile karşılaştık. 


Şu an koruma alanlarından biri olduğundan etrafında hiç bir yapı yok. Umarım sonu Uzungöl gibi olmaz. Burayı henüz kimse keşfedememiş ya da keşfedilmesine havası izin vermiyor ama iyi yapıyor bence. Hatta hep böyle yapmaya devam edebilir. Gölde kayıkla gezebilirsiniz. Dakika başına 1 tl alıyorlar. Bizler gezecektik fakat şöyle bir yürüyelim dedik ve tüm gölün etrafını dolaşırken bulduk kendimizi :) Harika yeşil-kırmızı-turuncu ve sarı cümbüşü var. Maviyi de unutmayalım tabi..

Karagölden bakınınca görünen bir yayla var bir de. Orası da oldukça ilginç gözüküyor olacak ki A kişisi tutturdu oraya da çıkalım diye. Karagöl de çay yapan bir abi var, ona sorduk. O da oraya şimdi çıkamayacağımızı, tüm yayla sakinlerinin hava dolayısıyla aşağıya indiğini söyledi. Fakat bu bizi durdurdu mu? Hayır! Arabaya atlayıp başladık tırmanmaya. Yaklaşık 2500 rakımdaki bu yaylaya ulaştık. Aman Allah'ım ne manzaraydı ve ne sessizlikti o öyle? Kulağınızın içindeki suyun sesini duyabileceğiniz bir sessizlikten bahsediyorum. Hani bazı yazarlar inzivaya çekiliyorlar ya, onun gibi bir şey yapmak için ideal ortamdı. Biraz korkunçtu ama harikaydı. Çıkışı oldukça zor olan dağın, inişini düşünmek beni o zevkten mahrum etmeye yetse de; tekrar gitmek isteyeceğim yerdi. Ha bu arada çıkan arkadaşlar da "ben buraya tek gelseydim hayatta çıkamazdım" deyip durdu. Sanırım hep birbirimizden destek alarak çıktık bu yolu.


Arabamız bu kadar ilerleyebildi, o karşı ki evlerin oraya yürüme gittik. Oranın manzarası, dağların arasına düşen sis ve bulutlar fotoğraflarla anlatılamayacak kadar güzeldi.

Buradan zorla olsa da indik. Akşam olmaya başlamıştı ve yolda aydınlatmayı bırakın ağır bir sis vardı. Yaşadığımız en eğlenceli anlardan bir tanesiydi. Tabi benim "yahu bizim burada ne işimiz vardı?" bağrışlarım hariç :)

Otele 2 günlük rezervasyon yapmamıza rağmen 1 gün kaldık. Orada gezecek başka yer bulamadık çünkü. Hemen rotayı Mençura Şelalesine çevirdik. Burası da bir doğa harikasıydı.


Bu doğa harikasını mahvetmeyi başaran insanlardan da bahsetmek istiyorum. Buraya da tırmanmak sanırım 1000 metrelik yürüme falandı. Yol boyunca sağda solda çöpler vardı. Bizim insanlarımız gerçekten çok pis. Çöp kutularını söküp, yerlerine çöpten dağlar oluşturmuşlar. Sakızımın kağıdını bile atmaya kıyamadım oraya. Kıyılmayacak kadar harikaydı. Şelalenin tepesinde, sağ tarafında bal petekleri dikkatimizi çekti. Aşağı inince oradaki abiye sorduk. Kendisinin olduğunu söyledi. Oraya nasıl tırmanabildiğini bilmiyorum. Daha doğrusu oraya tırmanıp bal peteklerini oraya yerleştirmek nasıl aklına geldi bilmiyorum fakat öyle bir bakış atmışım ki sanırım "Ohooo oralar ne ki, biz daha nerelere çıkıyoruz?" dedi. Karadeniz insanının azmine bir kez daha hayran oldum.

Burdan sonra rotamızı Rize'ye döndürdük. Yol üzerinde yine bir yerde yemek yedik. Oranın ismini de bilmiyorum, tam olarak yerini de. Artık araba beni tuttuğundan mı nedir, orada yemek de yiyemedim zaten. 

Ve Rize'de Gito Yatlasına çıktık. İsimler de beni benden aldı hani orada.  Burada Hozboncuk Dağ evi'nde kaldık. Burası dağcılar için yapılmış bir yer. Aile yeri olarak görmüyorum çünkü odalarda tuvalet ve banyo yok. :) Üç katlı otelin giriş katında mutfak ve oturma grubu var.



Burası da harika bir yerdi. Sadece biz vardık. Malum sezon kapanmıştı. Odalar tahta olduğu için kapıyı açıp kapasanız bile ses yan odaya gidiyor. Akşam yattığımızda birbirimizle odalar arası rahatlıkla muhabbet edebildik. :) Oldukça eğlenceliydi. Bir de beni benden alan özelliği ise eve ayakkabı ile girilmiyor oluşu. Çok mutlu oldum, tertemiz uyuduk. Her yer tertemizdi. Ben yere yalınayak basamadığımdan terliklerle Bihter Ziyagil gibi dolaştım evde. 



Bu kadar odası var fakat o tahta kokusu bir harika. Tabi yattığınız yerden yıldızları izlemekte ayrı bir tad. Gerçekten harika bir deneyimdi. Özellikle akşam otel sahibi abinin oğlu arkadaşlarıyla bize tulum ziyafeti verdi. İnanılmaz beğendim. Sobayı da yaktık, ohh miss. 

Buranın rakımı ise 2100 metre. Harika manzaralarının yanı sıra kapısının önündeki salıncakla az da olsa yükseklik korkumu yendim diyebilirim. Zor oldu evet ama yendim sayılır.



Benim için harika bir geziydi diyebilirim. Sonraki gün ise Trabzon'a geçtik. Meşhur Karpi'de pide yedik. Ve Trabzon'un en kötü yanı tekrar karşıma geldi: İstanbul'a dönüş :(
Dönüşü düşününce bile insana monotonluk ve mutsuzluk geri dönüyor. Misal şu an :(

Neyse efenim, tüm sosyal medya mecralarında varım. Takip etmek isterseniz:

Snacphat: busrabayrame

12 Ekim 2016

Ben Döndüm!


Merhaba sevgili okuyucum, biliyorum bir kaç gündür yoktum buralarda. Yazmayı inanılmaz özledim, tabii okumayı da :) En kısa zamanda sizlerin de bloglarını tek tek okuyacağım. Yokluğumda bize katılan yeni blogger'lar ile de tanışacağım..

Gelelim, nerelerdeydim ben? Efenim geziyordum. Artvin, Rize ve Trabzon üçlüsünü iliklerimize kadar yaşadık. Allah'ım ne harika yerler. Henüz heyecanımı kaybetmeden, konuyla alakalı yazı ve fotoğraflar paylaşacağım. Zira kaçırmamanız gereken yerler buralar. Gerek insanıyla, gerek doğasıyla ve gerekse deniziyle. Kalpli göz smileyim olsa da buraları doldursam onunla. Hayır, kesinlikle memleketim olduğundan söylemiyorum ama; insana mutluluk enjekte ettiği kesin.

Arada gidin nefes alın derim ben. Durun yarın yazacağım yazılarımı. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...