30 Nisan 2014

Ivır Zıvır Part 9

Yine o muhteşem sıkıntılardan bi tanesindeyiz sayın seyirci. Bugün yanımdaki x kişisine "sana kaç para versem beni öldürürsün" dedim. Önce güldü, ciddiyim diye ekleyince "valla beni 30 yıl hapishanede bakacak kadar para verirsen öldürürüm" dedi. "Harbiden öldürür müsün "diye ciddi ciddi sorunca, "yok kız, daha çok gençsin, kıyamam" dedi. 

Bazen düşünüyorum da insana en çok sevdiği insanlar en çok zararı veriyor. Sanırım verdiğiniz sevgi ve değere eş olarak canınız acıyor. ne kadar büyükse, o kadar büyük acıyo canınız. e o zaman ölümün de kıyımı olmamalı.

gittiğim yollardan, geçtiğim kaldırımlardan, sokaklardan, evden,odamdan ve diğer kullanmak zorunda olduğum her şeyden o kadar çok bıktım, o kadar çok sıkıldım ki; birisi tutup elimden uzaya fırlatsa ya da ölsem ne bileyim, oooo yeni bi mekana geldim diye sevincem. O derece.

Düşünsene, ölmüşüm. benim derdim yeni bişeylerle karşılaşmak. şu lanet olası kapitalist sisteme her gün küfreden bunca insanken, nasıl yine o kapitalist sistemin kölesi olmayı başarabildik? O kadar çok tükettik ki her şeyi, tüketecek bişi kalmayınca böyle ortalıkta kalakaldık. 

En son da nefret ettik her şeyden. Son olarak herkesten. 

Hani o bi'zamanlar eğlenen,gülen, mutlu ve umutlu insanlar vardı ya; heh işte. Artık hepsi ölü.

27 Nisan 2014

Trabzonun mutfağı mı var sanki?


Bugün inanılmaz yazasım tuttu. Böyle oturup anlatsam da durmadan konuşur gibi. Konuşmayı çok sevdiğimi söylemiş miydim? Yalnızca sessizliği bi yerde seviyorum. Onu da söylemeyeceğim. Hatta nedense o yerde fazla konuşmuyorum. Hatta neden konuşamadığımı bilmiyorum ama sadece izlemek yetiyor.

Neyse, mevzu bu değil zaten. Bir yazı gördüm az önce. Trabzonlular ne yer diye. Tabi ki kuymak ile cevaplanmış. Biz kuymak kültürünü tüm dünyaya kanıtlamış millet olarak başka şeyler de yeriz demek isterdim fakat Trabzon mutfağı öyle de geniş bir yer değil. İşte balığımız, mısır ekmeğimiz, turşumuz ve kuymak gibi baş tacımız var. Kayhanalar, kara lahana yemekleri, huliyalar dan falan hiç bahsetmicem. Zira siz anlamaz-sınız.

Geçenlerde Suriye mülteci kampına fotoğraf çekmek için gittiğimde Hatay'da bir eve misafir oldum. İlginç bir misafirlikti. Hiç tanımadığım bir evde, namaz kılmak için izin istemiştim. Sınırda olan bu evin duvarlarında kurşunlar vardı. Çatışmalardan seken kurşunlar da demişti hani. O an buralarda bir yerlerde ölmeliyim demiştim de olmamıştı be gülüm. Neyse, mevzu o değil. sabah olduğu için bize afilli bir sabah sofrası kuruldu ki ne sofra? Sonra öğlen başka bir yere davet edildik. Mekanın üst tarafı bizim için kapatıldı. Yemeklerin bir çoğunun tadına bakamadım. zira künefeye aşık olan bir insan olarak künefeye yer ayırmalıydım minik midemde. Derken o an utanılası bir laf ettim "Oha la, sofraya bak. Çeşit çeşit yemekler, soslar falan. Siz bizim memlekete gelseniz, balık ve türevlerinden başka bişey sunamayız size".

Kendimden utandım sonra. Fakat yapacak bişi yok. Bizim mavimizle, yeşilimiz var bi kere. Ayrıca sen yedin mi hiç Vakfıkebir ekmeğinin arasında miss gibi tereyağından? O zaman sus! Peki hiç tarladan mısır çalıp, deniz kıyısında yaktığın ateşte pişirip yedin mi? Çalmak dediysek, büyükbabanın mısırı canım. Peki sen hiç sürmeneye gidip o odun ateşinde pişen miss gibi pide den yedin mi? Akçabaatta köftenin tadına baktın mı? Uzungöle çıkıp balık yiyemediğin için sac tava yedin mi? Bi zahmet sus!

Neyse efenim. Yemeklerle pek arası olmayan bir insan olarak söylemeliyim ki Trabzon'a aşığım. Yemek kültürümüz doğu sofraları kadar geniş ve acılı olmasa da, idare ediyoruz be güzelim. Bizi havası suyu doyuruyor aslında.

Bir de maçlarımız var ki değmeyin keyfimize. Amaan, anlatmıcam size suyunu sevdiğim memleketimi. Sonra özenir gider de dönmezsiniz. İstanbul gibi çivisini çıkarırsınız memleketin. Kalabalıksız, kendi içinde gayet güzel oralar. Aman diyim, olduğunuz yerde oturun. Hem gittiğinizde yiyecek bişey de bulamazsınız zaten. 

26 Nisan 2014

Ben olsam bunu okumazdım!


"Ben sana mecburum, bilemezsin.
İçimi seninle ısıtıyorum..

Aylardan kasımdı,üşüyorduk
Ağacın biri bulvarda ölüyordu.

Elimden tut yoksa düşeceğim,
Yağmur götürecek yoksa beni..
Kimi sevsem sensin."

Demiş ya hani bir zamanlar Attila İlhan. Doğru demiş.

Bir sanatçı, bir yazar, yaratma gücünü güzel yapıtlar ortaya koyabileceğine olan inancını yitirdiği zaman işi ona buna sataşmaya döküyor. Aslında ne sanatçıyım, ne de yazar. Sadece yazıyorum. Sen de buradaysan, sadece okuyorsun. Okuyorsun da ne anlıyorsun?

Sana şimdi çektiğim sıkıntıları anlatsam misal. Sen beni aklı beş karış havada sanırsın, bense yer kabuğuna yaklaşmış olmanın verdiği sıcaklıkla bunalmış. Hem de o kadar bunalmış ki, artık her şeyden vazgeçmiş. Her şeyi boşvermiş. Boş vermenin vermiş olduğu o ilginç buhranın içinde debelenip dururken, oturup tüm sinirimi ondan bundan çıkaran eski moda sanatçılardan biri olmak istiyorum! 

Hadi ama. Hani en sevdiğim filmlerden bi'tanesinde ilham perisini kaltağa benzetir ya. Yine filmden örnek verdim. Tamam ıvırlı zıvırlı yazmaya devam etmem lazım..

Misal bugün viyadüğün altında beklerken durup düşündüm. Sadece otobüs bekliyordum aslında diğer tüm insanlar gibi. Önce diğer insanlara baktım kısa süreli. Kadının birinin elinde çocuk arabası, içinde zırlayan bir bebek, yan tarafta 5 yaşlarında bir çocuk daha. Muhteşem bir zamanlama yapmış diye düşündüm önce. Çocuklar arası yaş farkı falan ideal. Sonra bundan hikaye çıkmaz deyip, diğer tarafta bulunan durağın dibine yapışmış adama takıldı gözüm. Adam yaşlıcaydı. Baktım. Ama hakkında hiç bi'şey gelmedi aklıma. 2 kız daha vardı gençten. Onlar hakkında da düşünemedim. Nerede o eski hikayelerim derken birden tepemizde bulunan viyadüğe takıldı gözüm. Şimdi şuradan bir araba uçsa üstüme diye düşündüm..

Arabanın altında kalarak ölmek ne kadar da enteresan olurdu? Normalde araba ezerdi, ölürdün. Bu gayet doğaldı. Ama metrelerce tepeden üstüne düşen araba sonucu ölmek pek de havalı olurdu. Ertesi gün ki manşetleri düşündüm. Hafifçe gülümsedim. "Facia:5 ölü" gibi ciddi bir başlıkta atılabilirdi "Arabanın altında fecice can verdi " de. E bundan bize neydi? Sonra ben ölünce arkamdan ağlayacak insanları düşündüm. Oldukça fazla olduklarına inancım sonsuzdu fakat, aslında cenazemde kimse olmayacaktı. Muhtemelen parçalarımı da adli tıpta bulunan arkadaşlar toplamaya çalışacaktı. Düşünsene, ömrü boyunca 1000 parçalık puzzle ı bitirme hayali olan bir kız, puzzle olmuş toplanıyor. Araba mı bu?

Aslında parçalarım değerliydi benim. Yani bundan yıllar önce, ehliyet alırken öyleydi. Adam bana gayet ciddi bir biçimde "Organlarınızı bağışlamak ister misiniz" demişti. İlk o an düşündüm bağışlamayı. Sonra ehliyetin arkasına çentik atsam, bu geçerli olur mu diye sordum. Eğer öyle yaparsanız, ailenizden izin almak zorunda kalırız, bu belgeyi imzalayın dediler, fakat imzalamadım. Sadece ehliyet arkasına çentik attım. Belgeyi imzalarsanız, organ bağışı olduğundan, fişinizi erkenden çekerler diye bir duyum aldım sonra. En büyük korkum da bu hani. Makinelere bağlı kalıpta,ölümümü ailemin beklediği, mirasımın muhabbetinin döndüğü o günlerde tek vasiyetim var: benim fişimi çekmeyin. 

Eee, bu kadar uzunca yazıp, sonunda bir yere bağlamıyorsa bu kız, doğru yerdesin dostum: ıvır zıvır enstitüsü. 

25 Nisan 2014

Aldatmanın Rengini Bilmeyiz Biz!


Aldatmak nedir diye sorsak herkese göre göreceli bir sonuç ortaya çıkar. Biri varken, birisini düşünmekten başlar da biri varken, başka birisiyle sabahlamaya kadar gider. Ben düşünce kısmında başlar derim aldatmak. Eyleme geçmeyi, saymıyorum bile. Peki sen ne düşünürsün bu konuda?

Seni bilmem ama Emre Aydın bir şarkısında der ya hani "Aldatan kadın kadar düşman" diye. Sanırım bu cümlede anlatmak istediği, kadın asla aldatmaz, aldatıyorsa mutlaka bir sebebi vardır. Ya sizden ciddi manada nefret ediyordur, ya da ciddi manada seviyordur. Nerden mi geldik buralara?

Bir kızcağızla muhabbet ediyorken, aldatan bir kadının hikayesinden bahsetti biraz. Ağzıma alamayacağım, almayacağım şekilde gelişen bir aldatma hikayesi bu. Anlatsam, kadınlardan soğursunuz. Çünkü o derece aşık adam kadına. O derece sırılsıklam. Aldatıldığını öğrenince cehennem kesilmiş dünya başına. Sonra bir daha da hiç bir kadına güvenmemiş. Nasıl güvensin ki? Aldatılmak bu.

Aldatmanın kokusu, rengi veya diğer herhangi bi'şeyi var mıdır bilmem ama hissedilir diyorlar. Adam o kadar eminmiş ki kadından, asla yapmaz benim ki demiş. Hani öyle böyle değil. Arkadaşları "gözümüzle gördük abi" deselerde, vardır bir açıklaması demiş. Açıklaması varmış kadının. Elle tutulamayacak kadar yumuşak ve çirkef. Verilen değeri, güveni ve de en önemlisi sevgiyi hak etmeyecek bir kadın. "Ee ben olsam dalardım ağız burun" dememek için kendinizi zor tutacağınız anlardan bahsediyorum. Adam "Peki o zaman, size mutluluklar" diyebilecek kadar soylu. Kadın "Affet beni ama böyle olmak zorundaydı" diyecek kadar soysuz.

Aldatmaya yönlendiren etmenleri anlattıkça mantığınıza yatabileceği yerlerin varlığı, karşınızdaki kişiyi aptal yerine koymayı açıklamıyor maalesef. Sanırım adamın kaldıramadığı en ağır darbe de bu olsa gerek. "aptal yerine konmak". Sen hayallerini kurarken, senin hayalini kurduğun kadının başkasının hayalinde yer alıyor olması.. Hadi ama, bunu kimse hak etmez. Bunu kimse hak etmemeli.

Eee sonuç? Sonuç: lanet olası pislik dünyasında debelenen, kirlenmiş hayatlar. Çamura basmayalım o halde, ayağımızın altı bile kirlenmesin!


Görsel: adminpanpa sitesinden alıntıdır.

Vialand Tema Park Yeni Sezon İçin Kapılarını Açtı, Dünyanın Eğlencesi Başladı!



120 bin metrekarelik alanda kurulu, 30 eğlence ünitesi ve 15 bin kişilik kapasitesiyle VIALAND Tema Park, 7’den 77’ye her yaşa sınırsız eğlence sunuyor.

Bu yıl tüm dünyada ses getirecek yeni ünitelerle yeni sezona 'merhaba' diyen VIALAND Tema Park, 3 saniyede 110 km hıza çıkarak dünyanın en fazla adrenalin yaratan 4'üncü Roller Coaster'ı olan 'Nefeskesen' ile Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethini insansı robotlarla anlatan 'Fatih'in Rüyası' üniteleri herkese unutamayacakları bir deneyim yaşatacak.



Saatte 900 kişilik kapasiteye sahip olan Nefeskesen, aynı zamanda adını Alman savaş pilotu Max Immelman tarafından geliştirilen pikeden almış olan dünyaca ünlü Immelman burgusuna da sahip. Maceraperestlerin Nefeskesen’de yaşadığı 4G kuvveti, sadece Formula 1 araçları ve F16 uçaklarında hissediliyor.



Çocuklar kadar yetişkinler tarafından da ilgiyle takip edilen SüngerBob’un denizaltı macerası da yeni sezonda VIALAND Tema Park’ta olacak. En iyi animasyon, en iyi ses düzenlemesi gibi birçok alanda 9 Emmy ödülü sahibi Süngerbob’un 4 boyutlu simulasyon gösterisi, uluslararası 26 farklı ödüle de sahip. Bir diğer eğlence ünitemiz de tamamen çocuklara yönelik Kaşif Dora olacak. Dünyada anaokulu çağındaki çocukların en çok ilgi gösterdiği karakterlerden olan Kaşif Kız Dora ile 4 boyutlu sinema keyfi yaşayacak olan çocuklar, Kaşif Dora ile eğitici bir maceraya çıkacaklar.

Dünya çapında büyük bir üne kavuşmuş ve tüm yaş gruplarından hayran kitlesine sahip Bruce Airhead de sezon boyunca VIALAND Tema Park’ta yapacağı gösterilerle ilgi odağı olacak. Dev bir şişme balonla yaptığı büyüleyici şovlarla Bruce Airhead, VIALAND Tema Park’la ilk kez Türkiye’ye geldi.

VIALAND'ın maskotları olan Kaptan Gaga, Vega ve Apostrof karakterleri bu yıl hikaye kitapları ile canlanıyor. Karakterlerin çizgi filmleri de yakında çocuklarla buluşacak.

VIALAND Tema Park, biletlerin online dahil birçok kanal üzerinden satışının gerçekleştirildiği yeni bilet satış ve sadakat sistemini, yeni internet sitesi www.vialand.com ile hayata geçirdi. Eğlence dünyasını erken rezervasyonla tanıştırarak binlerce kişiye uygun fiyatla eğlenme şansını yakaladı. Vialand’in erken rezervasyon kampanyası ise yoğun ilgi nedeniyle 30 Haziran’a kadar sürecek.

VIALAND Tema Park ziyaretçilerine farklı seçeneklerde eğlence imkanı tanırken, isteyen herkes tek biletle tüm ünitelerden sınırsız faydalanabiliyor. Grup, çocuk ve bireysel kart seçenekleri olan VIALAND Kart ile de sezon boyu sınırsız giriş, sınırsız eğlence hizmeti veriliyor.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

rme

RME de nedir diceksiniz şimdi? En sevdiğim yazarlardan bi'tanesidir kendisi. Recaizade Mahmut Ekrem. Hayır! yazdıklarını pek sevmem aslında. Tamam Araba sevdası güzeldi. Başka bişeyini de okumadım zaten. E nasıl mı en sevdiğim oluyor? Recaizade demeyi seviyorum. Bu da görseli olsun:

20 Nisan 2014

Alıntı Hikaye

Mutlaka okumuşsunuzdur fakat aranızda okumayanlarınız vardır diye paylaşıyorum. Aşağıda okuyacağınız yazı internette karşılaştığım, yazanın anonim olduğu ve viral reklam diye düşündüğüm paylaşımdır. Buyrun:

Bim'de Eski Sevgiliyle Karşılaşmak!

Zordur bir zamanlar sevdiğiniz kişinin Blume tuvalet kağıdı aldığını görmek, çok zordur onun Le Cola içtiğine şahit olmak, çok zordur...Hani pek samimi olmadığınız birisiyle yan yana yürümek zorunda kalırsınız ya, işte öylesine zordur.

"Hayatın nereye doğru yol aldığını kestiremiyoruz. Aslında insan gözü kapalı yaşıyor bence. Nereye gittiğini bilmeden öylece savruluyor. Bazen açıyor gözünü, bir bakıyor aşık olmuş. Sonra yine kapıyor açtığında bakıyor terkedilmiş veya terketmiş. Sonra yine kapıyor, açtığında görüyor ki yaşlanmış. Şuursuzca geçiyor yıllar. Kırışan bir yüz. Ben miyim diye bakıyorsun aynaya. Evet evet benim galiba".

Romanım aslında harika gidiyordu. Baş karakterim Filip bu düşünceleri aslında kendi kendine söylüyor gibi gözükse de topluma çok saf bir şekilde yaşıyorsunuz mesajı veriyordu. Mükemmel metaforlarla okuyucuyu kendinden geçirtecektim. Daha ilk günden romanı yarılamıştım, hızlı yazıyordum. Aslında bu gazla bitirirdim akşam ezanına kadar ama bir de baktım ki bana güç veren iki dostum da bitmiş. Patito ve Le Porta.

Patito yerken kendimi muazzam bir hayal havuzunda buluyorum nedense. Bana güç veriyor ve kuruyan bogazımı nemlendirmek için içtiğim Le Porta sayesinde de daha bir coşuyordum. ama işte Filipin de dediği gibi hayat hiç de istediğimiz gibi gitmiyor.

Son Patitoyu da attım ağzıma ve BİM'e doğru yola çıktım. Zaten iki adım ötesi BİM. Annemin terliklerini giyip çıkayım lan dedim, kim iki saat şimdi bağcık bağlayacak. Ama olgun bir erkek insanda eğreti duran şeylerin başında anne terliği geliyormuş canlar ben bunu anladım.

BİM her zamanki gibi sakindi. Klima çalışıyor ama soğutmuyordu. Nasıl bir klima lan bu diyerek incelemeye başladım. Ama görevli beni balici sandı, çünkü ayaklarımda da acayip terlikler altımda çamaşır suyu sıçrayıp da rengi atmış bir pijamayla pek de güzel bir gaspçı havası veriyordum.

"Abi bu klima üflemiyor galiba" dedim. Ama cevap vermedi, işine döndü. Ben de doğruca Patitoların olduğu yere gittim. Aman Allahım bu ne güzellik. Bissürü Patito yan yana. Gel de alma. Hemen iki paket aldım. Zaten sudan ucuz. Bir de Le Porta almak lazımdı. Gittim onu da aldım.

Tam arkamı dönüp gidecekken tanıdık bir ses duydum. Pek bir tanıdık. Sanki bir zamanlar kulağıma "Aşkım" diye yankılanan bir ses şimdi "Süt de alalım. Dost süt olsun" diyordu. bir zamanlar kulağıma "Seni seviyorum" diye yankılanan bir ses şimdi "Yok Muratbey kaşar alalım o daha ucuz" diyordu. Yavaşça arkamı döndüm. Patitolar ve Le Porta elimden yere düştü. Evet, eski sevgilimdi bu.

Bir zamanlar sevdiğim kadındı. Bir zamanlar elele tutuşarak mal gibi gezdiğimiz kadın. Şimdi nişanlısıyla BİM'e gelmiş alışveriş yapıyordu. Bir zamanlar aşık olduğum kadındı bu. Ve alışveriş arabasında Le Cola, Blume, Dost süt, Dost peynir, Muratbey kaşarları gibi bir sürü ürün vardı. Evet bir zamanlar uğruna canımı verebileceğim kadındı bu.

Ben şaşkınlıktan elimdekileri yere düşürünce bunlar birden irkildiler ve hemen arkalarını döndüler. Ben, beni görmesinler diye hızlıca aşağıya eğildim ama lanet olası BİM'de raf diye bir şey yok ki. Tansaş olsa arkadaki adam seni göremez ama raf yerine kolilerde ürün sergileyen BİM sayesinde saklanamadım.

Peki size sorarım. Siz arkanızı döndüğünüzde, deve kuşu gibi saklandığını sanan ama ayağında ufak numara anne terlikleriyle sıçar gibi çömelmiş ve kıç çatalı gözüken bir adam görseniz ne yaparsanız? İşte onlar da öyle yaptılar. Bastılar kahkahayı. Yavaş ve gururu yıkılmışça ayağa kalktım. Le Portam mahzunca yerden bana bakıyordu. Ben gibi yıkılmış, öylece yatıyordu.

Gözlerine baktım. Le Portanın değil lan, eski sevgilimin. Bana baktı, mahzun bir bakış görmek isterdim ama alay ediyordu resmen. Ayaklarıma bakıyordu. Anne terliği giymiş, parmakları ucundan çıkmış bir ayak. Buydum işte. Sen bu adamla bir zamanlar çıkmıştın. Şimdiki sevgilin çok iyi giyinmiş ama bir bak bakayım ona. BİM'de bu şıklık? Sence de biraz samimiyetsiz değil mi? Ben en azından yakışıyorum buraya. İçimden geldiği gibiyim.

Böyle düşündüm ama sonra hass.ktir dedim. Adam kapmış kızı, ben de lavuk gibi pijamayla terlikle geziyorum. Kim naapsın lan beni. "Nasılsın görüşmeyeli?" dedim. "İyiyim" dedi. "Ne güzel" dedim. "Hıhı" dedi. Gittikçe gerginleşiyordu ortam. Yeni sevgilisi kıllandı mı acaba diye baktım ama "Nasıl olsa bu lavuktan bir zarar gelmez" düşüncesi hasıl olduğundan zerre s.kinde değildim herifin. Adam en ucuz kangal sucuğu seçmekle meşguldü.

"Niye böyle olduk biz?" der gibi baktım. "Ne diyorsun?" der gibi baktı bana. "Niye böyle olduk diyorum?" der gibi tekrar baktım. "Ne diyorsun anlamıyorum" der gibi tekrar baktı bana. "Neyse s.ktir et" der gibi baktım. S.ktir etti alışverişe devam etti. Bir güle güle demeden.

Gözyaşlarımı saklayarak iki poşet Patitoyu ve Le Portamı yerden aldım ve kasaya gittim. Bir de Blume peçete aldım yüzlük paket, gözyaşlarımı silmek için. Kasadaki görevli yine baliciymişim gibi baktı bana, "Paran var mı" der gibi baktı bana, bana bakmasın artık kimse. Al lan paranı der gibi uzattım, para üstü beklemeden çıktım ama sonra hemen geri dönüp şahsiyetsizce aldım paranın üstünü. Tam çıkacakken fiş almayı unuttuğum aklıma geldi. Dönüp onu da aldım .mina koyim, bir romantizm de yaşayamadık be.

Eve giderken Serkan geldi yavaşça yanıma. Tek dostum, yoldaşım, üzgün olduğumu anlayabilen tek insan.

"Abi bir şey diycem. Pijamanın kıçında delik var, kıçın gözüküyor, baya bir büyük"



O günden beri evdeyim. BİM'e de kapıcıyı yolluyorum. Serkan'la da ara sıra mesajlaşıyoruz.

19 Nisan 2014

Eee Sonra?

"Derler ki bazı hayatlar zaman içinde bağlıdır birbirine, çağlar içinde yankı bulan eski bir çağrı ile zincirlidir ötekine."

Hep bu benim hayat felsefemdir derim ya, o yüzdendir sanırım: karşılaştığım hikayeler bunu destekleyecek niteliktedir. 

Geçenlerde arkadaşlarla oturmuş kahvaltı yapıyorduk. Öyle ya da böyle mevzu kader-kısmet ve mukadderat üçlüsüne geldi. Olan her şeyin hayırlısının olduğu, kötülüklerden de iyilik çıkarılması gerektiği ve şükretmenin önemini kavramamız gerektiği şu günlerde size bununla alakalı bir olay anlatayım.

Anlatan arkadaşımın arkadaşının başına gelmiş bir olay bu. Ama gerçekten öyle. Ben yaşayıpta arkadaşımın üzerine atmış değilim mevzuyu. 

Kız arabasında güzelce gidiyormuş. Sonra aniden dikkat eksikliği sonucu önündeki araca çarpmış. Öndeki araçtan adam sinirle inmiş. Araçlara bakmışlar fakat ikisinde de bir sorun yokmuş. Hafif çizikler ve sıyrıklarla atlatmışlar. Fakat diğer arabanın sahibi olan adam inanılmaz sinirliymiş. Durmadan bağırıyormuş. Kızcağız da ne diyeceğini şaşırmış. Cevap verememiş. Derken yoldan geçen bir adam olaya karışmış. "Karşındaki kadın, saygılı ol!" demiş. Sonra bu iki adam birbiri ile tartışmaya başlamışlar. Fırsattan istifade kızcağız da atlayıp arabaya kaçmış.

Ben burada büyük bir kahkaha patlattım. İki adamı birbirine düşüren kızın arabaya atlayıp kaçması.. İronik güzel. E sonra ne mi olmuş? Kız bir gün markete gitmiş. Markette yoldan geçen ve kazaya karışan adamla karşılaşmış. Adam hemen yanına gelip "Sizin yüzünüzden tartıştım, insan bir teşekkür ederdi" demiş. Kız o kadar çok utanmış ki, adama kahve ısmarlamayı teklif etmiş. Sonra bir kaç kez daha görüşmüşler ve şimdi nişanlanmışlar.

Diyeceğim o ki, hayat ilginç paradigmalar, nedenler ve sonuçlar üzerine kurulu. Kaza,korku ve diğer olan herşey aslında size başka hayatlara itebiliyor. Bu kızcağız da öncesinde çok ağır bir depresif ilişkiden kurtulmuş bu arada. Yani o zamanlar çok üzülüyormuş fakat şimdi geçmişe mazi diyebilecek kadar çok seviyormuş nişanlısını. Hayat gerçekten enteresan bir yer. Değerini bilin!

18 Nisan 2014

s.o.s.

yazmayı unutmadığım ile başlamak isterim. inanması güçtür belki ama ben yine yeni bir kitaba başladım. daha önce yazdıklarımı sildikten hemen sonra pişmanlık gözyaşlarına boğulmuş olsam da bu kez kararlıyım. hikayen ne üzerine, ne anlatıyorsun diye sorduklarında hiç bir cevap veremiyorum. bu kez hikayenin akışına kendimi bıraktım. bir planım yok, bir stratejim de. oturuyorum, yazıyorum. o an ne gelirse. işin en ilginç yanı ise sonra okuduğumda kopukluk olmaması..

fazla film izlediğimi söylüyor herkes. filmlere kaptırdığım o muhteşem zamanlarımı şimdilerde kitaplara boğuyorum. uyumadan önce bir film bitirmezsem olmuyor fakat. keşke bunca film izlemesem.

keşke dediğim şeylerin yanı sıra, iyi ki lan dediğim şeyler de var. bunca olan kötü şeyin içinde, bunca üstüme gelen hayatın altında, bu sıkıldığım gökkubbe de iyi ki bişeyler var.

16 Nisan 2014

En kötüsü.

En kötüsüde ne biliyor musun? Kendini en kötü hissettiğinde anlatabileceğin kimsenin olmaması. 

Güven önemli..

Güvenmek çok daha önemli..

Güvenip anlatabilmek ise en önemlisi..

Bazen cehennem kesilir ya dünya başına.. Hani her şey ile birlikte olan herkes üşüşür ya kafana. Milyonlarca bakışın altında ezilirsin, büzülürsün.. Tutunmak istediğin dalın ise kırık olduğunun bilincine varırsın ya hani.. İşte o an, ne yapacağını bilemezsin..

Uçurumun kenarında ayaklarımı boşluğa sallandırarak hiç bi'şey düşünmeden mutlu-mesut yaşıyordum ben oysa. Kafamda mutluluk esintileri, sevgiler ve diğer her şeyler. Sonra aniden gelip sırtımdan boşluğa doğru ittiler beni. İten ellerin hepsini iyi tanıyordum. Fakat tanımak hiç bi'işe yaramıyor, yapabileceğin bi'şeyin yokken. Aniden kocaman bir dala takıldım. Sımsıkı sarıldım. Beni uçurumdan kurtaracak, koruyacak ve hatta kahramanım olacaktı. Taa ki aslında onun da çatlak olduğunu ve beni taşıyamayacağını anlayana dek. 

Kafanın içindeki dal her nerede ise, işte o kırıldı. Geçmiş olsun.

14 Nisan 2014

.

Keşke her şey bu kadar karmaşık, her şey bu kadar saçma, her şey bu kadar anlamlı, her şey bu kadar anlamsız olmasaydı.

Sessizliğin başladığı yerlerde mi ölümler başlar? Yoksa ölümlerin başladığı yerlerde mi sessizlik?

13 Nisan 2014

Bu film korku filmi değildir!

“Korku filmi” denince aklınıza, ilikerinize kadar korkacağınız bir film geliyordur mutlaka. İliklere kadar inmese de arada bir titremek istersiniz. Eğer bir korku filmi severi iseniz, bu en doğal hakkınızdır.
“Hayaletli Ev” filmi başlarken 13+ ambleminin yanı sıra şiddet,korku içeren bir 101 dakikayı vaad ediyor olsa da, yok öyle bir dünya. Filmde Lisa’nın bir gününü en az 7 kez izliyeceksiniz. Bu da ne demek olacak biliyor musunuz? Sıkıntı. Yalnızca sıkıntı. Aynı sahnelerin bir kaç kez verilmiş olması kurgudaki acayip saçmalığın yanı sıra, bir merakı da yanında getiriyor. Yani diyorsun ki, eğer bu sahneleri aynen izlediysek sonunda mutlaka bu film bizi bir yerlere getirecek. Fakat maalesef gidebileceğiniz yer, o kapıdan çıktıktan sonra görünen sis perdesi.
hayaletli ev16. yaşını kutlayacak olan Lisa, hayalet olduğunu anladıktan sonra evin gizemini çözmeye çalışır. Çocuk aklı ile çözmeye çalıştığı bu gizemin sonunda evin seri bir katilin evi olduğunu anlar. Bu seri katil kız çocuklarını kaçırdıktan sonra cesetlerini evin alt katında yakmaktadır. Aynı zamanda kendi anne ve babasını öldüren bu katil yaşlanıpta öldükten sonra kötü bir ruh olmuştur. Bu evde yaşayan herkesi öldürmektedir. Bunun bilincine varan Lisa, evin yeni sahiplerini bu konuda uyarmaya çalışır.
Kendi içinde tekrarlara çokça yer veren, içinde hiç bir korku unsuru barındırmayan filmin türünün korku ve gizem olması oldukça şaşırtıcıydı. Bana sorarsanız film dram filmiydi. İsmi de “Bir Hayaletin Hatıratı” falan olmalıydı. Bunun yanı sıra korku unsurları yine de kullanılmıştı. İşte merdiven sonunda bulunan bir kapı, aniden kapanan dolaplar, ışıkların yanıp-sönmesi, 2 kez görünen korkunç yüz. Haricinde mevzuya sesi de eklemek isterdim fakat maalesef ki en büyük korku unsuru olan “ses” bu filmde kullanılmamış.
Filmin sonu ise havada kalıyor. Hatta filmden çıkınca “Eee biz ne anladık şimdi bu filmden?” diye düşünmek zorunda bırakıyor. Hatta korku filmlerinden de soğutuyor. Siz gelin, beni dinleyin. Korku filmi olduğuna inanarak gitmeyin bu filme. Bir dram izleyeceğim, arada bir korkar gibi olacağım düşünceleri ile giderseniz, belki hayal kırıklığına uğramazsınız. İyi seyirler dilerim.

11 Nisan 2014

Paylaşımlarınıza Başlıyorum!


Çok sinirliyim sayın izleyici. Artık burama kadar geldi. (Burada yazar boynunu gösteriyor ve artık tak ettiğini anlatmaya çalışıyor) Tak etti çünkü. Yeter artık, bizler de insanız!

Siz gençlerin deyimiyle "sosyal medya" biz işin içinde olanların değimiyle "yeni medya" nın çivisi çıktı artık. Bu kadar olmaz arkadaş! Bu kadar iğrençlik, bu kadar pislik, bu kadar..

Neyse efenim, içinizdekileri aleni görüyor olmamız hakkınızda olan iyi düşüncelerimizi de silip süpürmüş ve yanlışlıkla güvenmemizi engellemiş oldu böylece. Konumuz yeni medya paylaşımları. Neden bu kadar sinirlendiğimi anlatayım hemen.

Facebook: Sanırım tüm abazaların ve içindeki abazayı dışarıya çıkarmayı düşünenlerin bulunduğu ortam kendisi. İnsanlara bir adres yetmiyor, 3-5-7-9 derken kendi içinde tutarlı bir takım sayılara gidebilecek kadar mantıksız adreslere sahip oluyorlar. Bir de tek adresi olup illallah ettirenler var ki, sormayın gitsin. Bunlar tüm ev işlerini bizimle paylaşıyor. Akşam ne yediklerini. Eşleriyle ne yaptıklarını. Eşlerinin osurma sesinden tutun da, bebeklerinin boklu bezine kadar her şeyi paylaşıp duruyorlar. Artık öyle bir paylaşım meraklısı oluyorlar ki beğeni sayılarına falan bakıyorsun ki hiç bi^şey yok. Muhtemelen arkadaşı olan insanlar zaman tünelinden paylaşımlarını gizlemiştir. Hee ben neden mi gizlemiyorum? İşte bu yazılar nasıl yazılıyor sanıyorsunuz?
En önemli günlerini, en özel zamanlarını paylaşıyorlar misal. Kıza sevgilisi evlilik teklif ediyor, öyle bir fotoğraf paylaşımı yapmış ki olayı belgesel niteliğinde sürmüş albümle piyasaya. İşte oğlanın elini ayağını nereye koyacağını şaşırdığı o pozlar. Yok efenim tek taş yüzük. Oğlanın ona yazdığı özel şiir. Yaptırdığı pasta ve diğer özel olan fakat artık amele-vari gözümüze sokulmuş tüm o ince, düşünülmüş, paylaştıkça değeri düşen güzel hareketler. İyi de bana ne?
Zaten olayın özü bu. İyi de bana ne? Bu mevzu tıpkı okey oyununa benziyor. Okey de dakikalarca renkli taşları bir düzene sokarsın. Bitirirsin çat diye. Herkes bir şok geçirir. İstemsiz olarak birbirine gösterirler ıstakaları. Aslında kimsenin umrunda değildir diğerinin ıstakası. Ama inatla işte mavi 5 bekliyodum, kırmızı 7 neden gelmedi, lanet olası siyah 13 dersiniz de kimse umursamaz!
Ve een ilginç olanı da nedir biliyor musun sayın izleyici, karısının kızının akşam ev halini gözler önüne seren adam. 

Twitter: Rahmetli Birand'ın "ishal oldum" twitinden sonra tüm Türkiye'de kullanılmaya başlayan bir mecra kendisi. Tüm millet gelmeden önce, özellikle belli "team" ler olmadan önce çok elit kesimdik orda. Sütlü kahveler içer, boynumuzda şallarla egzantirik sohbetler ederdik. Fakat gel gör ki, şimdi yok öyle bir dünya. Yalnızca yalan haberlerin bulunduğu, eski fotoğrafların yeniymiş gibi gösterildiği, olay çıkarmak için kullanılan bir mecra oldu. Yurt dışında ise yabancı artizlerin laf sokmak için kullandığı yer olsa da , ülkemize bunu eski sevgiliye laf çarpma yeri olarak çevirebiliriz sanırım. Ya eski sevgiline ağlarsın, ya hayallerine ağlarsın ya da tüm sıkıntılarını anlatırsın. Ya da ben gibi durmadan eleştirirsin herkesleri. Burada da özellerimizi paylaşmaktan geri kalmayız yalnız. Aleni herkesin görebileceği şekilde fotoğraflar paylaşılır, gerek özel yaşam, gerekse genel yaşam gözler önüne serilir. Reklam twitleri vardır misal. Beni takip edeni takip ederim ile işe şu açılışta boy gösterdik arasında hiç bir fark yoktur. Hepsi birbirisinin aynı.

Instagram: Hala buraya bir hesap açmamış olmam beni bu dünyadan dışlamış olmuyor mu? Oha ben gibi birinin burada hesabı yok. Neden mi? Fotoğraf çekmeye ara verdiğimden olabilir. Fakat gördüğüm ve paylaşımların gerek Twitter'a gerekse Facebook'a düşmesi sebebiyle söyleyebilirim ki dünya ile alakası yokmuş. İnstagram'daki kızlar Angelina Jolie, erkekler Brad Pitt iken gerçek dünya da öyle insanlar yokmuş. İnstagram da yediğiniz yoğurt bile beşamal sosu oluyormuş. E ayranınız yok içmeye, iphone la gidersiniz ya sıçmaya. O meselenin sonucu bunlar. Iphone alan instagram indirir, onu gören samsung kullanıcısı hiç boş durur mu o da katılır, derken sony falan. Bakarlar fotoğrafla anlatamıyoruz derdimizi, artık beğenilerimiz düştü, o zaman vine a sıçrama yapıp bir de orada denerler şanslarını. Fenomen olacağım diye açmadıkları yerleri kalmaz, bir de o yerleri saksılarla kapatırlar. Ah çivin çıktı be güzelim!

Google +: Sanırım en sevdiğim mecra burası. Hala olabildiğince elit. Paylaşımlar yalan haber üzerine veya birilerine bi'şeyler ıspatlama üzerine değil. Kimsenin özeli de kimseyi ilgilendirmiyor, bu yüzden kimse özelini paylaşmıyor. Haber almak, medyadan haberdar olmak gibi şeyleri burada karşılayabiliyorsunuz. Blog takipleri yapıp, gerçek insanlardan gerçek düşüncelerini de alıyorsunuz. Burayı seviyorum fakat lütfen henüz içimize girmemiş olan girmesin. Biz böyle güzeliz.

Bunlara daha çok ekleme de yapabilirim fakat sonuç olarak evinizde yediğiniz yemeklerden, yemek yerken çıkardığınız seslerden, eşlerinizin osuruğundan, çorap parmaklarının kaçıklığından, bebeğinizin bezinden, biten pudranızdan, evlilik tekliflerinizden, tek taşlarınızdan, kına gecelerinizden, sümüklü komşu çocuğunuzdan, sevgilinizle ellerinizi sımsıkı tutuşunuzdan, yatak hallerinizden, yatmayan hallerinizden, öpüşünüzden, kavganızdan, kaynananızdan, gelininizden, poponuzdaki pişikten, ishalinizden, diş ağrınızdan falan çok bıktık. İşin ender bulunabilecek ve söylenmesi gereken son cümlesini kuruyorum : "bunların hepsinden bize ne?!"

Şimdi paylaşımlarınızı yaparken, bir kaç kez daha düşünün. Özel günlerinizi paylaşmak istiyorsanız da 1 tane paylaşın, emin olun biz sizi anlarız. Yani düğün fotoğraflarınızın, doğum günü fotoğraflarınızın ya da akşam eşinizle mısır patlatıp film izlediğinizin her ayrıntısını görmesekte emin olun biz inanıyoruz size. Bunu fotoğraflarla, çeşitli açılardan çekerek göstermek zorunda değilsiniz. Ve emin olun artık o bir zamanlar kızdığım "elit arkadaş listesi" zihniyetine gitmeye zorluyorsunuz beni. Pis timeline'lardan koruyun bizi. Hadi geçmiş olsun!

10 Nisan 2014

Mutluluk neydi?


"Ve her şeye rağmen şuna inanıyorum: Eğer mutluluktan ölünüyorsa, bu benim başıma gelmeli" dedi uzunca zaman önce Kafka dostum. Ben de O'na o zamanlar hak vermedim. Çünkü yoktum. Fakat şimdi düşününce inandım ki, adam haklıydı beyler.!

İşte mutluluk böyle bir şey. Kimi yanında arıyorsan önce içinde bulacaksın diyor ya hani Duman bir şarkısında. İçinde bulduğunun yanında mutlusundur işte, ötesi de yoktur ya hani.

Mutluluk zorla yakalanılan bir duygu olmasına rağmen bir o kadar da kolay kaybedilen bi'şey ne yazık ki.. Eğer güveniyorsanız, mutlusunuzdur. Mutluluğun temel yapı taşı budur. Güveniniz hafif bir sarsılmaya görsün, işte o an mutsuzluk iksirinden içmiş olursunuz. Ve o iksir o kadar berbat bir tada sahiptir ki; her fırsatta içine çekebilecek bir bağımlılığı vardır. İşin en kötü kısmı ise bu dakikadan sonra gelir. Mutsuzluğa alışırsınız. O'nunla yaşamaya..

Mutlu günler hep gerilerde bir yerlerde kalır o zaman. Size yalnızca mutsuzluk ve yanında getirdiği en berbat duyguları kalır. Oturun, mutluluğunuzu düşünün şimdi. Tam olarak mutluluk neydi ve nerede bırakmıştınız onu? Kime güvenmiştiniz de yalan söylemişti size? Kime güvenmiştiniz de üzmüştü sizi? Kime güvenmiştiniz de sizi hayal kırıklığına uğratmıştı? Kimdi o mutsuzluğun kaynağı? Peki o mutluluğunuzu geri getirebilecek miydi tüm o samimiyetsiz kelimeleriyle? Ben cevap veriyim: hayır.

8 Nisan 2014

I'm Back!


Ne havalı oldu ama. Geri döndüm diyemedim de i'm back dedim. Çünkü o kadar iyi ingilizce biliyorum ki sormayın.! Yds'de bir paragraftaki bir cümleyi dahi anlayamayacak kadar. Sonuç nedir biliyor musunuz? Ben de bilmiyorum fakat nedense içimden 37 alsam yeter geçiyor. Yada 38. 

Ösym'ye söyleyecek o kadar çok lafım var ki. Bunu en çok da ben hak ediyorum diye düşünüyorum. Çünkü sonu S ile biten tüm sınavlarına girdim. Şimdi de Ales çıktı başıma. Sabah-akşam derken çalışma meraklısı bir insan oldum. Kütüphaneden çıkmıyorum. Kütüphanede yeni bir arkadaş ortamı kurdum ki hepsi tıpçı. Tıp insanları ilginç oluyor gerçekten. 

Tıp öğrencisi türbanlı bir hatuna hangi bölümü seçmek istediğini sordum. Önceden cerrahi istediğini fakat artık bunun muhafazakarlığına uygun olmadığını düşündüğünden değiştiğini söyledi. "Ne alaka?" dedim hemen. "Çünkü ameliyathaneye girerken bone takmak zorunda kalıyoruz. Bone ile saçlarım falan gözükmüyor tamam, fakat diğer tesettürsüz arkadaşlarımdan da bir farkım kalmıyor. Onlar gibi oluyorum" dedi. Açıkçası hiç bu kadar ince düşünmek aklıma gelmemişti. Takdirledim.

Sonra oturduk alzheimer dan tutun da bir sürü beyin hastalığına kadar konuştuk. İlgi alanlarımdan bir tanesi de tıp sanırım. Boş zamanlarımı kütüphanelerde değerlendirirken azcık tıp derslerinde de değerlendiriyorum. Bazen de hukuk. Kamu yönetimi bilgilerim tazelensin diye yapıyorum bunu. Bir de aptal ve kendini geliştirememiş insanlara dayanamadığımdan. Oturup kitap bitiriyorum. Bazen günde bir taneyi buluyor. Geceleri film izliyorum. Ve bir cümle geliyor aniden aklıma. Hangi filmde ya da hangi kitapta olduğunu anımsayamıyorum. Fakat gerçekten iyi cümleler. Hepsi alıntı. Fazla mı yükleniyorum, yoksa yüklendikçe genişletiyor muyum, yoksa genişlettikçe boşaltıyor muyum kafamı bilmiyorum . Bi'şeyleri öğrenmek ciddi manada hobim olmuş durumda. 

Şimdi sizlerden "okumadan ölme", "izlemeden ölme", "dinlemeden ölme" diyebileceğiniz öneriler bekliyorum. Hayat güzel. Okuyun, izleyin ve dinlenin.

3 Nisan 2014

Allah bizi hayra yorsun!

O daktilo benim olmalıydı!

Siz hiç hayal kırıklığı yaşadınız mı? Eminim yaşadınız. Ben de yaşadım. Bu sabah aniden kalktım ve annemle şöyle bir konuşma geçti aramızda.

Ben: Anne, bu güne kadar inanılmaz bir biçimde almak istediğim fakat almadığım bi'şey var ve ben kafaya koydum bugün gidip onu alcam
Annem: Senin mi?
B: Evet, hem de çocukluktan beri.
A: Hayatta inanmam, ne ki o?
B:Ben boş zamanlarımda ne yaparım?
A: Kitap okursun (Hayır bunu cv'me yazsam kimse inanmaz. Gelin anneme sorun! yazıyorum bu yüzden)
B: Başka ne yaparım?
A: Yazı yazarsın.
B: Heh,onla ilgili.
A: Daktilo mu alcan?

Bu kadını işte bu yüzden çok seviyorum. Beni inanılmaz iyi tanıyo. Ne de olsa yıllardır aynı evde yaşıyoruz. Neyse efenim. Geçenlerde Eminönü'de turuncu bir daktiloya aşık olmuş , fiyatı dolayısıyla anlaşamamıştık. Eve gelip daktilo fiyatlarını gördüğümde kafamı duvarlara vurmuş olsam da bugün gidip almaya karar verdim. ne hayaller kurdum benim olmayan o turuncu şeyle! Fakat gel gör ki ne zaman bişe hakkında böyle hayaller kursam, asla gerçekleşmiyor. Benden önce birisi gidip almış! 70 milyonun takip ettiği bir blog olduğum için buraya yazayım dedim. O daktiloyu kim aldıysa geri getirsin! Q klavyesi vardı onun ve turuncuydu. Çok da güzeldi, tertemiz. Çocukluk hayalim o benim bi kere. Kitap yazcam onla ben.

Bir de böyle kırmızı çevirmeli telefon hayalim var, biliyosunuzdur zaten.Taksim'deki antikacılar artık benden illallah demiş olmalı ki, kapılarına "illallah" yazdılar. Yazmadılarsa da yazacaklardır. Duydum, Kadıköy'de de varmış. Temiz, az kullanılmış bir kırmızı çevirmeli telefon arıyorum. Çok şey mi ha?!  Derken yeni versiyon çevirmeli telefon buldum. Fakat adam çalışmıyor dedi. Çalışmayan şeyle napcam derken adam patlattı cevabı "Zaten kimse ev telefonu  kullanmıyor ki. Al çevir kendi kendine oyna işte, hevesini alırsın". Ne desem bilemedim. Adam haklı beyler, dağılıyoruz.

1 Nisan 2014

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...