26 Nisan 2013

Filmler!

Kimse çekmedi benim şu filmlerden çektiğim kadar! Zira benim kadar film izleyip ağlamaklı olan var mıdır bilmiyorum. Eminim yoktur. Harcadığım zamana mı ağlıyorum yoksa yaşadığım hayal kırıklığına mı bilmiyorum. 

Bilmediğim çok şey var, farkındayım. Neyse konuya geçelim. Uzak durmanız gereken filmlerden bahsediyorum şu an. Gördüğünüz yerde arkanıza bakmadan kaçın. Dünyanın 7 muhteşem hatasından bir tanesini yapmayın. 


Ye Sev Dua Et: Efenim bu filmi izleyip, ayy muhteşemdi diyen birisi var mıdır ? eminim yoktur. Çünkü filmde ne amaç var ne de başka bi'şey. Konusu bile yok. Yemek yemenin faidelerinden bahsetse yine bi derece dicem. Ama hayır! O da yok. Bizim Ayna programı bile ondan çok daha ileri, çok daha güzel, çok daha akıcıdır. Filmde ahanda kopacak, bi'şeyler olacak sanıyorsunuz fakat ı-ıh. Hiç bi'şeysi yok.



Dehşet Kapanı (The Cabin in The Woods): En çok izlenen korku filmleri diye arattığınızda bunun karşınıza çıkması gerçekten dehşete düşürüyor insanı. Zira ne kapan var, ne dehşet. Gerizekalı bir yapım. Harcadığınız zamana yazık. Herşeyin bir oyundan ibaret olduğu filmi Türkler çekmiş olsaydı film yerden yere vurulur, oyuncuları yolda görüldüğünde yüzüne tükürülürdü. Bu kadar saçma-salak bir film olamaz. Filmin sonunda "yuh! 96 dakikam rezil oldu" diyorsunuz. Hee bir de anlıyorsunuz ki eroin kullanmak aslında o kadar kötü bi'şey de değilmiş. Sanırım filmin bilinçaltı tohumlaması bu yönde.

Mezarına tüküreceğim: Korku filmi meraklısı kuzenin açmış olduğu ve korkudan çok "Fatmagül'ün Suçu Ne" tarzı bir iğrençlikle karşılaştığımız o berbat ötesi film. Tecavüze uğrayan genç yazarın aldığı intikam size "Ohh iyi de yaptı, süper yapmış" gibi tepkiler vermenize sebep oluyor olsa da, izlemek tamamen zaman kaybı. Getirdiği bi'şey olmadığı gibi, sinir bozucu da aynı zamanda.


Tersyüz: Anlayamadığım, defalarca izlediğim ve her zaman yarısında uyuyakaldığım saçma sapan bir film. Ne gerek var izlemeye?! Üzerine konuşamıyorum bile, o derece berbat.

İşaretler: Korku filmi diye oturup, gülerek kalkacağınız bir film. Öyle uzaylı mı olur? Uzaylı gelir sizin tarlaya mı eder? tarzında soruların vuku bulduğu, saçmalık timsali filmlerin ana-babası. Zaman kaybı fakat efektlerle toplamışlar filmi, orayı karıştırmayın.

Git başımdan: İzlenme oranı yüksek olmasına rağmen, hiç bir heyecanı olmayan, hay bi'şey oldu olacak derken bişey olmayan; gereksiz yapımlardan bi'tanesi. Başroldeki şişman amcaya biraz takılıyorsunuz fakat kadınsı hareketleri olabildiğince itici kılıyor filmi. Uzak durun muhakkak.

One Day: Namı değer bir gün. Film boyunca bir aşktan bahsediyorlar fakat en sonunda o aşkın içine ediyorlar. Duygusal insanlar "ayy çok güzeldi" dese de bana olabildiğince saçma geldi. Yani bir hatun başkasıyla gezip tozan, yatıp kalkan bir adamı o kadar yıl beklemez. Sonra sevgilisi olduğu halde onu terk edip gitmez. Sonra en sonunda da ölür öyle işte! Ohh iyi oldu diye nefes alasınız geliyor, o derece. 

Daha sayabilirim sanırım. The pianist gibi, Breaveheart gibi, Green Mile (Yeşil Yol) gibi, Forrest Gump gibi, In Time gibi, Equilibrium gibi, V for Vandetta gibi, İnception gibi, Kelebek etkisi gibi yapımların yanında ağlayarak izlemeyin o filmleri. Bunları izleyin. Konularını elbet anlatmıyorum. Kendinize iyi bakın. Görüşürüz. 

18 Nisan 2013

Bir kanserin günlüğü

Selam. Benim adım kanser. Aslında bir ismim vardı fakat artık onu unuttum. Eskiden ismimle muhattab olan insanlar artık kanserimle muhatap. Ben de ismimi kanser yaptım. Artık kanserim ben.

3 cümlede sarfedilecek bir duygu bu. Ağır fakat anlatması imkansız. Yaşaması ise bir o kadar zor. Durun size anlatayım. Hiç yoktan yere -ki siz ona boktan deyin- doktora gittim. Baş ağrısı, baş dönmesi ve buna bağımlı olarak mide bulantılarıydı sebebim. Bir de aşırı uyku hali. Halsizlik yani. Yok canım, bi'şeyim yoktu aslında benim. Olmamalıydı en azından..

Doktor kağıtları eline aldı: "Kaç yaşındasın?" dedi. Fakat cümleyi kurarken dudaklarının titremesinden anladım kötü bi'şeyler gördüğünü. Fakat asla aklıma kanser gelmedi. Tüm aile fertlerimi alıp götüren kanser gelmedi aklıma. Şeker olmalıydı, tansiyon olmalıydı fakat kanser olmamalıydı. "Pek de gençsin" dedi. İşte gözlerinin buğulanmasından anladım. Anlayamadığım tıbbi bir cümle kurdu. "Yani?" dedim tüm korkumla. "Kansersin" dedi. İnsanın suratına çat diye "yavaş yavaş öleceksin" denmesi ne kadar da kolaymış.

Kansersin kelimeleri dökülürken kafam hemen saçlarıma gitti nedense. Kemoterapi olunca saçlarımı kazıtacaktım ya hani? Sonra iyileşince farklı çıkacaktı. Hep öyle söylüyorlar. Acaba kaşlar da dökülecek mi korkusunu yaşadım o an. Bir de bünyem kaldırabilir miydi ki? "Ne olacak şimdi peki?" dedim yine tekrar. "Yapılacak bi'şey kalmamış kızım" dedi babacan tavrıyla. Fakat o an o bana sökmezdi. İnsan öleceği zamanı kafasında çok ilginç hayal ediyor. Ne bileyim. İşte yanarak ölürüm, aniden bir araba çarpar yere böcek gibi yapışır ölürüm. Serseri bir kurşuna hedef olurum. Evlenirim, çocuğum olur. Eşimin ellerini tutarken ve çocuklarım ayakucumda ağlarken gözlerimi kapatır ve bir daha uyanmam..

Hayallerim en azından öyleydi. En azından. Ölüm benim için olabildiğince uzakken, olabildiğince yakın oldu. Doktor ekledi "Baş ağrıların daha da artacak, çok acı çekmeye başlayacaksın. Acılarını azaltmak için ilaç tedavisi yapacağız fakat yine de sen hazırlıklı ol"

Zaten gerisini duymadım. Gerisi uğultu. Hastaneden çıkıp eve geldiğimde kimseye bi'şey söyleyemedim bi'kaç  gün. Kimseyle konuşmadım, görüşmedim. Fakat neden sonra insan alışıyor ölüme de. En azından ne yüzünden öleceğimi biliyorum. Neler yapamayacağımı da. Sanırım insanların her birinden daha çok anlıyorum yaşamın ne kadar değerli ve bir o kadar da değersiz olduğunu. Ölürken anlıyorum bunu fakat yapıyorum işte. Yapacak ilginç şeyler bulmaya başlıyorum. Gitmediğim, görmediğim yerleri görmeye çalışıyorum. Sanki daha büyük ve gelişmiş bir yere gitmeyecekmişim gibi. Ölmeyecekmişim gibi.. 

Ölüyorum.. Bazen günlerce uyuyorum. Ağır uykularımdan öldüm korkusuyla uyandırılıyorum. Yüzüm bembeyaz kesiliyor. Kriz gibi bi'şey geldiğinde ağlıyorum ve anneme "Beni toprağa gömmeyin" diyorum. Sonra o da ağlıyor. O cümleyi neden kurduğumu da bilmiyorum fakat korkuyorum sanırım. Kesinlikle korkuyorum. Nereden geldiğimi bilmiyorum, nereye gideceğimi de? Sonra gülüyorum. Siz insanların yalancı hayatlarına, boş zamanlarına, kafasına taktıkları saçmalıklara, aşklarınıza, eğlenme anlayışınıza, birbirinizi yaralamanıza, hor görmenize, aşağılamanıza -sanki karşınızdaki dağı yırtabilecekmiş gibi,üstün görmenize, ezmenize, ezilmenize, acı çektirmenize gülüyorum. İşte ben bu yüzden hep gülüyorum. Ölüyorum fakat gülüyorum.

"Bu da Kafasını saçma-salak şeylerle ve dünyayı büyüten herkese gelsin. Aslında hepimiz kanseriz biliyorsunuz değil mi? Hee ben değilim fakat şu yazıyı yazmak için çok uzağa gitmeme gerek kalmadı.Çünkü ben çok gencim. "

17 Nisan 2013

Sosyal Medya Aldatmacası


Sosyal medyayı tanımlamamız gerekirse;  kişinin kendi ürettiği mesajı yayınladığı ve paylaştığı her türlü platformun genel adıdır. Kişiler kendileri ürettiğinden olacak ki yollarından sapmakta, olmadıkları gibi olmakta ısrarcıdırlar. Durun anlatıyorum:

Olmadığı kişi gibi görünme:  Sosyal medya da insanlar olduklarından uzun, olduklarından zayıflar.. Herkes ilişki koçu. Hepsi çok güzel. Hepsi inanılmaz iyi. Sanırsın ki hiç tuvalete gitmiyorlar. Hepsi birer kahraman. Yardımsever, iyilik timsalleri. Ya da çok fazla müslüman. Kendisiyle alakası olmayan programlarda boy gösterme amaçlı koşuşturmalar. Herkes sosyal medyada fazlaca duyarlı. Yolda düşen bir adamı görse, dönüp elinden tutup kaldırmaz; fakat adamın teki yanlış mı yapmış, onu yerden yere vurmayı kendine bir vatandaşlık görevi edinir. Ya da birine yardım etmez asla (anne-babası dahil) fakat yardım kuruluşlarının twitlerini RT etmekten asla geri kalmaz. Sanırsın yardım kuruluşunun genel başkanı.

Aniden Galeyana gelme: Gün geçmesin ki sosyal medyada bir olay daha patlak vermesin. Ve sonra o olayı anlamadan bilmeden, sırf moda diye altını üstüne getiren bi sürü klavye kahramanı ile karşılaşmayalım. 

Fotoğraf aldatmacası: Bunca yıldır fotoğraf çekiyorum, ben anlam veremedim abi şu fotojenik çıkma olayına. Misal, hatuna bakıyorsun -ki genelde hatunlarda oluyor bu: bakmaktan vazgeçiyorsun. Paylaştığı fotoğraflara bakıyorsun ki, kendisiyle uzaktan yakından ilişkisi yok. Çok masumane. Çok tatlı. Çokça güzel. Ve işin en kötü kısmı ise photoshop kullanıldığının o kadar da belli olması: şekil 1a benim blogun duvar fotosu.

Laf sokmalar: Bir cümle yazıyorsun, yazıyorsun ama yazdıktan sonra "acaba kim alınacak" diye beklemeye başlıyorsun bir noktadan sonra. En çok da kendimden biliyorum. Çok fazla insanla içli dışlı olmasamda, tanışıklığı olan bir insanım. Çok da konuşurum zaten. Konuşmalardan etkilenip bir cümle atarım ortaya. Olmadık yerlerden olmadık alınmalar çıkar karşıma. Abi senin ne alakan var o olayla diye açıklamaktan göbeğim çatlar. Sonra anladım ki normalde insanlarımız eski sevgililerine laf sokmak, sinir oldukları birine laf atmak için falan kullanır oldu sosyal medyayı. Hatta hangisi alınacak diye düşünür oldular da, genele atıp; özele gönderme konusunda tümdengelim hakkında ihtisas yaptılar. Veyahut görmüş geçirmiş insanlara sosyal ortamda laf çarpmayı amaç edindiler. 

Sosyal medyayı iyi yönde kullananlar da var elbet. Durun ben kötü yanlarını sayıyorum daha. Yalan söyleyen milyonlarca insanlardan sadece bi'tanesiyim sonuçta. Başka cümleleri alıp "tırnak" içinde kullanmayan insanlar gördüm. Benim cümlelerimi başka yerlerde de gördüm. Sevindim ne yalan söyliyim. Sonuçta benim o cümleler, ben biliyorum, ohh canıma değsin.

Ne demiştik? Sosyal medyada kimse kendisi değil. Evliler bekar, bekarlar evli, evsizler dul, dullar çocuklu, çocuksuzlar evsiz gibi bi sürü paradoksa sürükleyebiliriz konuyu. Olduğu gibi görünmekten korkan insanlar başka kimliklerin arkasında gizleniyorlar. Değişik isimler alıp, farklı kişilikler yaratabiliyorlar. (bu lafımı sosyal medya uzmanı olanlar, yani olayı uzmanlaştırarak yapanlar alınmasın lütfen.) Bak her yazdığımdan gocunur oldum. Belki de bu yüzden korkuyorlar. Onlarada hak vermek lazım. Fakat madem öyle bir derdin var, neden kendine ait bir adresin, millete laf sokmak için ikinci bir adresin var. Hadi twitter'ı anlarım.Zira benim için orası hala el değmemiş, pardon kro görmemiş bir yer. Gelselerde tutunamayanlar romanına uygun bir biçimde çekilip gidiyorlar. Fakat facebook'ta birden fazla hesabın neden var arkadaşım? Neyin peşindesin? Hele ki nette tanıştığı insanları ayrı adreslere, normal arkadaşlarını ayrı adreslere ekleyen insanlar bilirim ben. Neyin kafasıdır çözemezsiniz , ben şahsen çözemedim.

Yahu hazır sosyal medya demişken şu cümleyi etmeden bitremicem konuyu. "Allah'ım sen bizi aynı hesabı kullanan sevgililerle imtihan etme". O nedir abi ya? Bu aldatmanın anası ve hatta babası. Şimdi atıyorum: "Ahmet Ayşe Yılmaz" (bunlar işte çift olan şahısların ortak adresi) sana yazıyor dese Facebook'ta ben bi saat düşünüyorum. Acaba yazan Ahmet mi yoksa Ayşe mi? Ayşe'yse neden yazmış, neden böyle konuşuyor. Ya da fotoğrafıma yorumu atan hangisi? Geçen laf sokmuşlar bir fotoğrafımızın altına, ikisiyle de yüz yüze geldim böyle çiftli adresi olan arkadaşların; ikisi de inkar etti. İkisi de yazmamış. Al bir de buradan yak!

Sosyal medya kullanıyorsanız ayağınızı denk alacaksınız. Haşır neşir olmadan, kendinizi kaybetmeden, düzgün, seviyeli konuşacaksınız. Hee bu arada twitter da falan yazılanlar yüzünden hapis cezası falan çok saçma geldi bana. Eğer ortada bir insanın ayıbı varsa, örtelim. Örtemiyorsakta ayıplayalım. Millet birbirini öldürüyor, ilk önce onların cezasını verelim. Sonra düşünceleri ceza ile değil, konuşarak değiştirelim.

Kendinize iyi bakın millet. Sosyal medya hakkında ne zaman yazsam başım yanıyor. Şimdi bu yazıdan bi'sürü alınan, bi sürü gücenen olacaktır mutlaka. Bezdım da bezdım!

16 Nisan 2013

Patates Çorbası Nasıl Yapılır?

Efenim insan yalnızken hep yemek yapası geliyor. Ah bir de yiyen olsa. Ailemden ayrı kaldığım şu günlerde kendimi mutfağa kapattım. Sonra dedim ki arkadaş neden bloga yazmıyosun? Çorba bile yapamayanlar vardır sonuçta. Ivır Zıvır yazan insansın, anlatsana!

Malzemelerimiz:

  1. 3 orta boy patates
  2. 4 su bardağı su
  3. 1 çorba kaşığı un
  4. 1 tatlı kaşığı tereyağ
  5. 1 su bardağı süt
  6. Tuz,pulbiber ve dereotu


Efenim patateslerin kabuklarını soyup, 4'e falan bölüp 4 su bardağımız su ile kaynatıyoruz. Normal bildiğimiz hani şu bıcak saplayınca parçalanır ya, heh öyle işte. Patateslerimizi blendırdan geçiriyoruz. Ayrı bir yerde de un ve tereyağını kavuruyoruz. Sütümüzü de az az ekledikten hemen sonra patatesleri de ekliyoruz. Tuzunu da ekleyip 5 dakika daha pişiriyoruz. Eğer çok katı ise, suyla sulandırabiliriz. Üzerine de pul biberi ilen dereotu ekledik miydi? Ohh afiyet olsun.

Sonuç: Patatesi seviyorum. Çorbasını da seviyorum. Dereotu sevmeyen olabilir diye tabağa ekliyorum fakat dereotuyla pişince daha bir güzel oluyor. 

12 Nisan 2013

Hepimiz Fotoğrafçıyız!


Ah şu fotoğraf makineleri yok mu? Hani eline alanın kendisini profosyonel zannettiği o muhteşem makinelerden bahsediyorum. Verdiğin paranın  bilincine varınca "Fotoğraf çekmek harici takla da atıyordur heralde abi" dediğin o muazzam aletler. Yada vazgeçtim. O kadar da harika değil.

Çok ilginç değil mi? Fotoğraf çekerek para kazanan bir insan için söylenmeyecek laflar olmalı bunlar. Fakat öyle. Bana bi'şey oldu sayın izleyici. Bildim bileli fotoğraf çekerim ben. İlk makinemi 9 yaşımda elime almıştım. Babamın genlerini taşıdığımdan olacak ki, ondan geçmiş. Kendi parasıyla biriktirip aldığı bisikletini, yurt dışından gelen 8 pozluk fotoğraf makinesine değiştiren adamın kızıyım ben. Hem de 11 yaşındayken yapmış bunu. 

Fotoğrafçılık denklanşöre bastığım anda kafamda çekilen o pozlarla aşkını ilan etmişti bana. Her zaman önde çektiğim değil de, arkadakilere odaklanmıştım. En sevdiğim şey o arka planlardı. Çünkü çekmek istediğim şahıslar veya objeler poza girerlerdi fakat arkası doğal olurdu. Sonra "imaj fotoğrafçısı" oldum ki, asla durağanlığı fotoğraflamadım. Çiçekler değil de, çok korktuğum böcekler dikkatimi çekti. Apartmanlar değil de, apartmanın camından bakan arap kızı dikkatimi çekti. Manzara değil de, manzaranın içindeki kuş dikkatimi çekti. Ben durağanlıklardan asla haz etmem çünkü..

24,5 yaşındayım ve şimdilerde çektiğim hiç bi' fotoğrafı beğenemiyorum. Çekilen hiç bi' fotoğrafı da. Eskiden boş zamanlarımda fotoğraflara bakar, onları çözümlerdim. Işığın gelme açısını eleştirir veya bi sürü kulp takardım. Şimdilerde fotoğraflara bakamıyorum. Sokaklarda fotoğrafta göremiyorum. Birisi gelip fotoğraf fişimi çekmiş gibi hissediyorum. Makinem elimde, yanımdakiler çekerken canım acıyor bildiğin. Yıllardır yaptığım işi, hiç yapamıyorum. "Aaa beni çek" diyeni çekerken içim bir sıkılıyor ki.. 

Dolayısıyla kendimi göremiyorum fotoğraflarımda. Silkelenip, kendime gelmem gerekiyor. Fotoğraf görmem gerekiyor. Asla vazgeçemediğim tek hobimden vazgeçmek istemiyorum bu kadar sevmişken. Hayır, olmaz! Bunu da niye anlattım bilmiyorum. Amaaan bi' sürü fotoğrafçı var zaten di mi?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...