28 Mart 2013

Solcu Liseli'm-Disiplin hatırası

Şimdi ben burada bir liseliye olan aşkımdan bahsedermişim falan. Yok canım. Öyle bi'şey yazmayacağım. Bugün aklıma geldi lise yıllarım. Biraz anılarımdan bahsedeceğim sizlere.

Efenim bizim lise çok ilginç bir yerdi. Sağcı-solcu tartışmalarının gırla gittiği, çılgın kavgaların olduğu, polis korteji eşliğinde dışarı çıktığımız mekandı. Çok ilginçtir ki ben o zamanlar solcu dergisinin okul içi dağıtımına yardımcı olduğum için disipline gitmiştim. Disiplin çok ilginç bir yer. Öyle hayal ediyorsunuz ki; böyle Amerikan filmlerindeki gibi yargıç rolünde bir müdür, yanda bir masaya dizilmiş juri üyelerini oluşturan öğretmenler ve siz de suçlu konumundasınız. Çatlak bir hoca da savcı falan oluyor. Avukat yok! Yani disiplin odasına giderken bu tip düşüncelerin yanı sıra "La şimdi ben eve ne dicem?" korkusu da söz konusu. İşte o an bırakıyorsun solculuğu falan. Bir Allah korkusu. Bir iman gücü. Bir imana gelmeler.. Kelime-i şahadetlerin yanı sıra kelime-i tevhidler. İmanın/İslamın şartları kafanızdan 5'er 6'şar geçip duruyor. Bildiğiniz duaların yanı sıra-bilmediklerinizi neden bilmediğinizi bile sorgular duruma geliyorsunuz.

İşte o uzunca koridordan ışığı süzülen odaya girene kadar ulvi düşüncelere dalıyorsunuz. Bunu da atlatırsam Allah'ım bi daha hiç bir siyaset işine karışmıcam. Bana mı kaldı dergi? National Geography bile okumucam lan.Hayır açıp okusaydım bi de ne yazıyor? Babam bu olayı da duyarsa beni okuldan alır, kocaya falan verir. O zamanların korkulu rüyası bu tabi. Ben daha üniversiteye gidecektim, ühüü..

Bu gibi bir sürü tribe girdim. Derken o kapı açıldı. İçerden güler yüzlü olduğu kadar benden nefret eden müdürümüz dışarı çıktı. Oldum olası sevmemişti o beni zaten. Puanımı görüp "Buraya yetmez senin puanın" demişti de kazanır kazanmaz "Hoca naber?" diye odasının kapısından gülerek bağırmıştım. Lisedeyken kanımız kaynıyor tabi, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Daha doğrusu olgun değiliz. Bildiğin çocuk. Hatta bazen bazı yaptıklarım aklıma geliyor da suratım kızarıyor utançtan. En çok utanç verici olayı anlatayım hazır elim değmişken. Arkadaşla otobüse bindik, önümüzde de bir eleman oturuyordu. Kapşonlu. Biz de çekirdek almışız, yurtta yicez. Arkadaşa dedim "aç da yiyek". Ki aslında sevmem çekirdeği yani. Yedik yedik, üstümüze biriktirdik çöpleri. Nereye atsak diye düşünürken önümüzdeki çocuğun kapşonuna boşalttık çöpleri. Çocuk inince kafasına kapattığı anı görmeliydiniz sayın izleyici. 

Neyse, nerden geldim nereye? Kendimi o an rahatlatmaya çalışıyorum. Arkadaşların falan üstüne atıcam suçu. O verdi, bu verdi. Şu şöyle yaptı falan. Olayların da içeriğini pek bilmiyorum. Hep yanlış arkadaş seçimlerinden başıma geldi zaten. Girdim odaya. Ne juri üyesi vardı, ne de  savcı falan. Az daha kassam zaten dar ağacı falan hayal edecektim de koridor Allah'tan o kadar uzun değildi. Müdür "vaaayy hoşgeldiniz küçük hanım" dedi. Zaten boy kompleksim var. Tabi o an oraya takılmadım. Hanım dediğine göre işler bayaa kötü olmalıydı.

"Al şu kağıdı, savunmanı yaz" dedi. Beyaz bir kağıt ve kalem attı masanın üzerine. Ömrümde ilk kez beyaz kağıt görmüş gibi oldum o an. Sanırım heyecandan. Kalemi ise hiç sormayın. O benim için uzaydan inmiş bir parça görünümündeydi. Nasıl kullanılacağını çözmek için epeyce mesai harcamam gerekiyordu sanki. Savunma kelimesini ise ilk kez duydum. Yani öyle gibi geldi o an. Kulaklarım uğuldadı. Saaaa, savuuuu, savuuunnn... derken kafamda o savulun falan olurken "Vurdurun kellesini!" falana döndü. 

"Hocam ne yapcam, anlamadım?" dedim. Ama bunu böyle okuduğun gibi söylemedim sayın izleyici. Sanırsın az önce sütünü dökmüş kediyim ben. O nasıl bi'şey bilmiyorum fakat anlatabilirim. Sesim ipince.. Sanki hiç bi'şeyden haberi olmamış yeni doğmuş bebeğim. Karşımda dev adamlar var da ben ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Çok farklı bir paralelden iletişime geçmeye çalışıyorum. Hoca "Yaz işte, nerden aldınız? niye sattınız?" dedi..

İş satmaya dönünce, lan dedim noluyoz? Tamam sağcı solcu kavgaları vardı okulumuzda ama alıp-satma olayları yoktu. Uyuşturucu işine mi adım karıştı dicem ama okulda bi çok insanı tanıyordum ve asla yoktu öyle bir olay. Bizimkilerin işi 80'lerden kalma sağcı-solcu muhabbetiydi. "Ne satması hocam?" dedim. "Dergiyi satmışlar x liraya,hazırlıktan çocuklar seni de onlarla görmüş. Arkadaşlarının isimlerini ver yeter. Okul içinde böyle şeyler yasaktır kızım. Para ile bi'şeyler alınıp satılmaz. Ticarethane değil burası!" deyince ben bir ohh çektim. Sonra düşündüm ki bizim müdür kendisine rakip çıktığı için bizimkilerin başını yakacak. "Bi'şey bilmiyorum ben hocam" dedim. "Hepiniz aynısınız zaten" dedi. Ekledi "Senin suçun yok zaten, arkadaşlarının isimlerini ver yeter."

Ben o an düşünüyorum. Hangi arkadaş, kimin nesi falan. Öyle ölümüne bağımlısı olduğum Sıdıka diye bir arkadaşım vardı ki; sınıftaki en spesifik isimli insan olduğu için onunla takılıyordum. Çok sağlam kopyacıydı. Onun haricinde inanılmaz iyi bir insandı. -ki hala görüşüyorum kendisiyle, geçen yıl nikah şahidi oldum. Diğer arkadaş denilen şahısların hepsi sadece bir tanıdıktan ibaretti. İsimlerini bile bilmezdim bir çoğunun, çünkü umursamazdım. 

Bilmiyorum, biliyorumlu cümlelerin sonucunda hoca harbiden bilmediğime inandı. Sonra öğrendim ki, bizim sınıfı komple disipline göndermişler. Ben gibi sesi çok çıkanları ise ayrı ayrı sorguya çekmişler. Okuldan atılan 3 kişinin de hiç birini tanımıyordum zaten. Ama o korku bana yetti işte. Sonra dedim ki, sağ her zaman hayırlıdır arkadaş. Sağcı insanlarla takılmaya başladım. Disiplinlik bir olayımız da olmadı. Sonra çok duruldum. Sakin, durgun bir insan olup çıkıverdim. Efenim beynini kimler yıkadı bu kızın diye araştırıp durdular beni. Yıkamadılar! Bak olanları anlattım işte. Bazen aklıma gelir, gülümserim. İşte tam da bu noktada insanın aklına gelen tek şey: her işte bir hayır vardır. 

8 Mart 2013

Django Unchained (Zincirsiz)


Ben kovboy filmlerini sevmem aslında. Yahşi Batı'yı bile Cem Yılmaz'ın hatrına izlemişliğim vardır fakat bu film beni tüm ön yargılarımdan alıp başka yargılara doğru emin adımlarla ilerletti. Güzeldi, kesinlikle öyle..

Özellikle başrollerinde olan Dr King Schultz karakteri sizi kendine hasta ediyor. Adam öldürmek bir insana bu kadar mı yakışır ve bu kadar mı soğukkanlı olunur. Filmi abimle izledim. İzlerken abime dönüp "Filmde bu adam ölürse harbi üzülürüm" dedim. O derece enteresan bir tip. Özellikle diyalogları çok güzel yakışmış amcamıza..

Başrolümüzde zenci Django varken Leonardo DiCaprio'yu yardımcı rolde görmek beni inanılmaz şaşırttı. Köle ticaretinin berbatlığını ve geri kalmışlığını anlatan filmde, Amerika'da yaşamak aslında bir ruya değil de kabus olduğunu anlıyorsunuz. Ki ben hala Amerikan ruyalarına inanmıyorum. Sonuçta rüya gibi her hatıra..

Neyse efendim. Eğer kandan ve eziyetten hoşlanmıyorsanız yüreğiniz kaldırmayabilir. Günümüzde sokaklarda o eziyetleri gören insanlar yok mu sanki? Hala yanı başımızda "savaş" sıfatı altında zaten bi sürü insana eziyet ediliyor. Bence yüreğiniz kaldırabilir. O kadar da değil. Ve işin en ilginç yanı filmde tek öpüşme sahnesi bile olmaması. Rahatlıkla izlenebilecek; aslında aile boyu film. Seviyorum böyle temiz filmleri. Özellikle Django'nun karısına olan aşkı takdire şayan. Keşke herkes öyle sevse karısını, sevgilisini, hayatında önem gösterdiği ne varsa.. Bir köyü yerinden söküp atacak kadar..

Neyse film hakkında başka bi'şey söylemiyorum. İzleyin görün derim. İmdb puanına da baktım bu arada: 8.6
Bana kalırsa kaçmaz ;)

6 Mart 2013

Bu okuduğunuz bir aldatma hikayesidir.!


Efenim lafa nereden nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Zira çok sinirliyim. Nasıl olabilir böyle bir şey derken anlatıyorum; o halde varım. 

Ben aldatmadım! Ben aldatmam. Çünkü asla o kadar ufalmadım kendi gözümde veya başkasında. Ama küçülenleri gördüm. Ufacık olanları. Yerin dibine giripte çıkamasacıları. Yok efenim, yerin bile kabul etmeyecekleri tanıdım. 

Geçen gün yolda giderken bir çift dikkatimi çekti. Adam telefonla konuşurken bir kaç adım önde yürüyordu. Kadın ise arkasından tripli tripli devam ediyordu. Önce anlam veremedim. Bildiğimiz kadın tribi diye geçirdim içimden. Sonra yanlarına yaklaşınca hikayesini anladım. Adam yalnızca karşı sesi dinliyordu. Kadın anlattıkça anlatıyordu. Sonra adam yanındaki kadına telefondakini dinletti. Hani birisi dırdır eder de onu dinletirsin ya, heh işte öyle. Sonra el kol yaptılar, gülüştüler ama telefondakine çaktırmadan. Sonra biraz daha dalga geçer gibi konuşup kapattı adam. Neden sonra kadın adamın karısından rahatsız olduğunu dile getirdi. Sonra diğer arkadaşları da işe girişip saçma sapan gülüştüler..

Büyültülecek bir şey yoktu belki. Her gün olan şeylerdi bunlar fakat işte o an benim o telefonu adamın elinden alıp yere fırlatasım geldi. Sonra parçalayıp adama yutturmak istedim. Şeytan benle çok pis uğraştı fakat yapmadım. Yalnızca geçerken kadına kocaman bir omuz attım. Ah bi'şey söyleseydi de ilk vuran kazansaydı o an. Ama hayır, adam hemen kadını yan tarafa çekti benden korurcasına.

Şimdi aldatılan kadının neler hissedeceğini söyleyim size. Kendini berbat hissedecek. İğrenç hissedecek. Çirkin, kötü ve diğer tüm olumsuz şeylerin de içinde bulunduğu tüm duyguları pekiştirerek kendinden iğrenecek. Hayır! Çok yanlış yapacak. Çünkü aldatan bu sıfatların hepsine yakışıyordur. Çünkü aldatan iğrençtir. Aldatan pisliktir ve en önemlisi aldatan şerefsizin önde gidenidir.

Ben kadınların kocalarını aldattığını da gördüm. Adamların karılarını aldattığını da. Hep şöyle 3. tekil şahıs olarak seyirci kaldım olaylara. Dişlerimi sıktım. Ağızlarını kırasım geldi. Karını veya kocanı artık sevmeyebilirsin. Söyle.! Söyle ve ayrıl. Sonra istediğin yerde istediğin kimseyle istediğin şeyi yap. Ama kandırma evde seni bekleyen sevgilini veya karını/kocanı. Yapma bunu. Kandırma. Yalan söyleme ve aldatma.!

Aldatan adam ve kadınlar için öyle kötü duygularım var ki içimde. Kusacak olsam tüm dünya zehirlenir de nefes almakta sıkıntı çekebilirsiniz. Aldatmanın hiç bir mantıklı yanı yok çünkü bana göre. Daha da bi'şey söylemeyeceğim bu konuda. Yalnızca sinirliyim. O kadar.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...