29 Ocak 2013

Sosyal medyayı kullanıyorum, çünkü..


Çünküsü bol bir mecra. Bi sürü sebebi olabilir bunun. Durun, izlenimlerimden bahsedeyim de görün. Sonra ağlanacak halimize hep beraber gülelim. Başta ben olmak üzere sosyal medyayı etkin kullanan hepimiz yaptığımız hareketleri suratımıza vuralım da görelim günümüzü. Hayde.!

Günümüzde evlilikler sosyal medya için yapılır oldu. Özellikle hayatımda var olan bazı insanların sırf fotoğraf paylaşmak için evlendiğine inanıyorum. Zira çekilen 150 fotoğrafın hepsinin de paylaşılmasının başka amacı yoktur heralde? Tamam anladık, evlisin, mutlusun falan. Ne gerek var abicim boy boy,post post, endam endam afiş etmene!? Senin karın mankendi de biz mi fark edemedik? Hiç mi kıskançlık duygusu yoktur sende? Gelsin elalemin adamı beğensin diye mi ekliyorsun karını, kızını, kocanı?!

Ya da geçelim bunu. Bazı insanlar da çocuklarını bu yüzden doğuruyor.Yani sosyal medyada paylaşabilmek için. Artık çocukları ana rahmine düştüğü an görüyoruz biz de. Facebook sağolsun. Tüm hamile kadınlar ya "hamileyim, yehu" durum güncellemesi yapıyor, ya da çocuğunun rahimdeki fotoğrafını paylaşıyor. He, biz de gidip beğeniyoruz o simsiyah fotoyu. Nedir mantığı çözemedim. "Ohh tıpkı babası" diye yazmamak için kendimi zor tutuyorum tabi. "Ne güzel yapmışsınız öyle, yüreğinize sağlık" falan. Nerde o padişah eşleri? Hamile kaldıklarında kat kat giyinip karınlarını gizleyen hatunlar? Hayır! Utanacak bi'şey değil bu? Ama afişe edilecek bi'şey hiç değil! Hayde çocuğunun ilk adımlarını paylaştın. Sonrasına ne gerek var? "Bakın altına yaptı"dan tutun da bez değişimi ayrıntılarına kadar gözümüzün önünde gerçekleşiyor ufaklığın yaptıkları. Misal, ben x kişisinin çocuğunun kahvaltı saatlerini, oyuncaklarını, ne zaman tuvalete çıktığını falan biliyorum. Geçen ishal bile oldu.

Bir de sevgililerimiz var ki akıllara zarar. Sırf "in a relationship with" yapabilmek adına kurulan o ilişkilerden bahsediyorum. Durumlar değiştirilir. Profil fotoğrafları beraber çekilmiş fotoğraflar olur ya hani? Heh, biliyorsun sen onları. Her adımlarını fotoğraflarlar. Diz dize, burun buruna fotoğraflarını görmekten tam gına gelmiştir ki birden durum değişir. Ayrılırlar anlayacağın. Kimse üzülmez. Çok yakıştırdığım çiftler adına üzülür, sonra "Kızım kafayı mı yedin" diye sorarım kendime. Zira 2 hafta geçmez ki, o kişi başkasıyla zaten ilişkiye başlamıştır. Değmez yani sayın izleyici. Zira sosyal medya bu; biri gider, diğeri zaten gelir.

Yediğimiz yemekleri paylaşmak için ideal ortamdır. Özellikle ben değişik bi'şey yemeye göreyim. Hemen paylaşırım. "Siz de gidin" modundayımdır genelde. "Aaa bizi de götürsene orayaaa" triplerini yedikten sonra bin pişman olurum elbet. Bunu halamın veya amcamın söylemesi hiç güzel olmaz elbet. Neyse, mevzu o değil. Bir de sırf fotoğrafını paylaşmak için yiyenler vardır ki onlar da ayrı dünyada yaşarlar. Bakarsın albümlere, sadece yemek! Sanırsın ülkenin gurmesi. Aslında bilmiyoruz fakat paralel evrende bir televizyon kanalında sunuculuk falan yapıyor. O yemekleri tatmak işi adamın. Lütfen ama.. "Mmm çok da güzeldi, ağzınıza layık"tan öteye gitmez yorumları güzel gurmemin.

Güzel yerlerin fotoğrafını paylaşmak için de kullanılır. Bu konuda Allah instagramdan razı olsun. O olmasa napardık biz? Yıllardır görmekten bıkmadığımız boğazın milyonlarca açısından fotoğrafını göremezdik misal. Sonracıma bir kapı, bir kalabalık, bir Taksim tramwayı falan.. Onlar olmasaydı napardık biz? Bu paylaşma tutkusu nasıl bir hastalıktır arkadaş? Hele şu sokakların fotoğraflarını en çok paylaşan insan olarak en çok da kendimi kınıyorum. Özellikle twitterda falan. Takipçi heyecanla açıyor belki Büşra'yı görürüm diye. Aaa bir de bakıyor ki; manzara. Nasıl bir yıkım? Nasıl bir döküm? Tabi aynı şey benim için de geçerli. "x bir foto paylaştı" diye link atmaz mı bi'de?

En kötüsü de gittiğiniz yerleri paylaşmak için kullanmanız. Foursquare ve yer bildirimi yapan diğer mecralar bizi bizden aldı. Artık adımımızı da paylaşıyoruz. "Sinemadayım" "Tiyatrodayım" "İstiklaldeyim" "Lalezardayım" "Ağa kapısındayım" "Eyüp Camiindeyim" gibi şeyleri paylaşıyoruz ya hani? Artık nerdeyiz, herkes biliyor. Eskiden ne güzel amcam bilmezdi nerde olduğumu. Amerika'daki kuzenimle yazdan yaza görüşürdük ne güzel. Ama şimdi? O Amerika'nın hangi deliğinde biliyorum, O da benim nerde olduğumu. 3 gün check-in yapmasak mezarlık check-in lerinden aranacak duruma geldik. O derece bağımlısıyız. Hele ki annemin nerede olduğumu telefonla açıp öğrenmek yerine twitter'dan öğrendiğini de varsayarsak; bu sosyal medya aile ilişkilerimizin de içine etmiş durumda.!

Haberleşme amaçlı da kullanılır. Hiç olmadık yerde bir durum paylaşırsın. Sonra başkası atlar, o atlar, bu atlar derken; başkaları hakkında bi'çok bilgiye dahil olursun. Sonra "Hayde şuraya gidelim, ne zamandır görüşemedik" tarzında yazışmaların ardından toplu bir mesaja alınırsın. Aaa bir de bakmışsın hafta sonu uzun zamandır görüşemediğin arkadaşlarınla berabersin. Sanırım en güzel yanı bu. Hee bir de kim kiminle evlenmiş, kim kime asılıyormuş, kim aslında neymiş onları da öğrenirsin. Sen beğendin birinin durumunu, o hiç seni beğenmemiş ve buna devam ediyorsa bu arkadaşlığınıza ciddi anlamda zarar verir. Twitter'da takipçisi olduğunuz dostunuz, takibinizden çıktıysa bir daha onunla görüşmezsiniz. Zira sosyal medya arkadaşlığın pekiştiği, aynı zamanda koptuğu da yerdir.

Birbirine asılma gibi durumlar için de kullanılır. Sonra insanların farklı yüzlerini görmek için de kullanılır. Beleş biletler, ucuzluklar için de kullanılır. Aslında daha bir çok amaç uğrunda heba edilebilir. Fakat daha da yazarsam sen okumazsın sayın izleyici. Uzun yazıp seni de sıkmayayım. Kendine iyi davran. Varsa eklemek istediğin bi'şey; sana bir yorum kadar uzaktayım. Kendine iyi bak ve unutma ki; yazdıklarımın bi'çoğunu ben de yapıyorum. Yorumlarını ona göre yap yani ;)

26 Ocak 2013

Korku filmleri klişeleri.


Beni tanıyan herkes korku filmlerini ne kadar sevdiğimi bilir. Bilmiyorsa da bilsin bi zahmet. Az önce 3 korku filmini peş peşe izleyip, psikolojimi bozdum demek isterdim ama hayır! Bozmadım sayın izleyici. Aksine, klişeler gözüme takıldı. Hep aynı şeyler..

Mutlaka baş rol donuk bir tiptir. Hani sen ben gibi normal bir hayatı yoktur onun. Bir yaşanmışlığı vardır. Psikolojisi bozuktur. Ya ailevi bi'şeyler yaşamıştır, ya da geçmişinde kaçtığı bir olayı vardır. Bu yüzden asla gülmez. Hep somurtur. Eğer çocuksa bu, mutlaka saçma sapan resimler çizer. Ulu orta anlamsız cümleler kurar. Uzaklara dalar..

Ayçiçeği tarlası kullanılır. İzlediğim 5 filmde de bunun kullanılması gerçekten şaşırtıcı. Ay çiçeklerinin esprisini çözemedim bi türlü. Muhtemelen boyları uzun olduğu için tercih ediliyor. Fakat itici.

Ev 3 katlı olmak zorundadır. Bu olmazsa olmaz. Koskoca evde yaşar bizim mağdur ailemiz. Ve hep yeni taşınırlar o eve. Eve güle oynaya gelirler fakat ertesi günden başlar o garip olaylar. Mutlaka o evin alt katına inen bir kapısı vardır. O kapı hep bir koridordan geçer. Oradan sesler gelir ve her seferinde geri zekalı başrol oraya doğru ilerler. İlk ilerlemesinde asla karşısına öcü çıkmaz. Mutlaka ikincisinde falan çıkar. Bolca efekt ve ses kullanılır. Zaten korku filmlerinden korkma sebebi, o seslerdir. Asla gördükleriniz değil!

Bir kere müstehcen sahne olmak zorundadır. Gideri bu şekilde olur heralde korku filmlerinin. Başrolümüzün başına gelecekler hep ondan sonra başlar. Kurgunun gelişmesi ve sonucuna uzunca bir yolculuk başlar.

Karanlık bir yere girildiğinde hep ellerindeki fenerin pili biter. Pili bitmese bile önce kesik kesik, sonra tamamen gider o ışık. Nedense hep bozuktur ve yıl olur 2013 ve hala cep telefonu yoktur korku filmindeki insancıkların. 3 katlı ev alacak parayı bulurlar ama bir ayfon alamazlar.

Mutlaka yerler gıcırdar. Duvarlar eskidir. Bir yerlerden su sızıntıları vardır.

Kapı arkaları, dolap içleri, sandık içleri çok tehlikelidir. Hep oralarda pusu kurmuş bir varlık vardır. Ya da aynadaki yansımada da olabilir o. Ya da başrolün ensesinde bir nefes olarak da karşımıza çıkar. O korkutucu varlık mutlaka emekleyerek yürür. Böcek gibi sürünür. Duvarlardan çıkar. Karanlıktan gelir.

Korkutucu olduğuna inandıklarından olsa gerek, hep yüz beyazdır. Korku filmlerinin rengini de canlı yapmazlar. Kontrast ayarlarıyla sağlam oynanır. 

Bataklık, çukur, kuyu, deniz, göl gibi yerler çokça kullanılır. Ev dağ başındadır. Mutlaka ipsiz sapsız bir yerdesinizdir. (39. Dosya , Halka  ve Şeytan hariç ) 

Eğer es kaza cep telefonu varsa başrolün, mutlaka şarjı yoktur veya çekmez. Orası henüz Turkcell'in çekim gücünden habersiz tabi, normal.

Asla korku filminin başrolünü erkek olarak göremezsiniz. Hep bilinçaltına verilmek istenen imaj korkan, ezilen ve güçsüz kadın veya çocuklar kullanılır.

Yürürken aniden boşluğa düşmek veya birden ekranın kararması gibi bi'çok klişe söz konusu. İşte bu yüzdendir ki korku filmleri sevilmez. Hee bir de hayvanların kullanıldığı ve benim 12 yaşında(olabildiğince geç) yüzmeyi öğrenmeme sebep olan Pirana gibi filmler vardır ki bunlar akıllara zarardır. Derin denizlerde hala ayaklarımı bi'şeyler kemirecek korkusu da vardır. Genelde köpek balıkları kullanılır.

Eee hala neden mi korku filmi izliyoruz? Yok efenim. Ben artık izlemiyorum. Çünkü hepsi birbirinin tekrarı, çalması vs'si.

12 Ocak 2013

İlk 10 Film!

İzlenmesi gereken 10 filmimden bahsediyorum sayın izleyici. Bunları izlerseniz, pişman olmazsınız. En azından ben olmamıştım. Zira ben çok zor film beğenirim. Bağlayıcı filmlerimden ilk 10. Aslında 50'ye kadar yolu var bunların ama abartmayım dedim. Buyrun:

10-ÖLÜM FISILTISI

Filmde ufak bir çocuğu kaçıran kişilerin başına gelen ilginç ölümler söz konusu. Çocuk çocuk değil, şeytan adeta. Aslında filmi izlerken şeytan kulağa nasıl fısıldarmış, nasıl kötülükleri içine işlermiş insanın farkına varıyorsunuz. İçiniz ürperiyor ani çıkışlarda. Ani ölümler ise tınısıyla çok hoş. Korku-gerilim seviyorsanız ve izlemediyseniz; izleyin.

9-BÜŞRA FİLMİ

Büşra olan herkesin izlemesi gereken film. Her izleyen arkadaşımın beni arayıp "AAAaa aynen sen" dediği film. Beni yansıttığı için olsa gerek çok seviyorum. Filmde kapalı bir genç kızın, tamamen farklı dünyadan birine aşık olması işlenmiş. İşlenmiş ama içimize işliyor resmen. Kapalıların da, açıkların da aşırılıklarını gözümüze soksa da, ben göz kırpmadan izlemiştim. Benim için önemli olan akıcılık. Hee ben filmdeki Büşra kadar aptal değilim, o ayrı.

8-23 NUMARA

Filme başlarken inanılmaz sıkılıyorsunuz. Karanlık ve sıkıcı. Fakat ortalara geldiğinizde inanılmaz içine alıyor sizi ve en sevdiğimiz şey oluyor. Sonunda aslında herşey başka çıkıyor. Biraz Zindan Adası havası olsa da o filmi de seviyorum zaten. Film boyunca varlığını sürdüren 23 numaranın hayatınız olduğunun farkına varıyorsunuz ki enteresan.

7-KELEBEK ETKİSİ

Nefes almadan bi'film izlemek istiyorum derseniz işte bu! Filmde zamandan zamana atlıyorsunuz fakat öyle atlayışlar oluyor ki hayatınızda "keşke" demenin ne kadar gereksiz olduğunun farkına varıyorsunuz. O keşkeler gerçekleştiğinde hep daha kötüsüyle karşılaşıyorsunuz çünkü. Hep daha kötüsü.. Muazzam bir kurgusu var ve sizi etkisi altına alıyor. Genç bir çocuğun, hafıza oyunlarının hayata adapte olabilmesini anlatan süper bir film.

6-KÜÇÜK KIYAMET

Türk yapımı bir filmi nasıl beğenirsin?! Hem de korku! Dediğinizi duyar gibiyim. Hayır, bu filmi izlememişsiniz. İzlerken film sizi içine alıyor. Çünkü bir aile söz konusu. Ailenin başına gelen korkunç olayların sonucunda izleyenleri çok büyük bir süpriz bekliyor. Bu tip filmleri sevdiğimi söylemiştim değil mi?

5-ANESTEZİ

Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar modunda bir film. Çok ünlü ve genç bir iş adamının kalp nakli esnasında uyanıp, bilinçaltında aslına başına gelen olayları algılaması üzerine yapılmış psikolojik gerilim filmi. Psikolojinizi bozuyor, evet. Kimseye güvenmek istemiyorsunuz. Zira güvenilen dağlara yağan karı kalp nakli sırasında öğrenmek süper. Özellikle ameliyat sahnesi falan süper. Yok kalbim dayanamaz demeyin, izleyin.Konulu ve aile boyu izlenecek film her ne kadar +13 olsa da.

4-PERS PRENSİ

Fantastik filmlerden nefret ederdim Pers Prensi ile tanışmadan önce. Oyunuyla cep telefonumda tanışıp, bilgisayara taşıdığım ve filmi de merak ettiğim o muazzam karakter. Tamam, karaktere aşığım fakat orada var olan aşka daha bir aşığım. Film "Derler ki, bazı hayatlar zaman içinde bağlıdır birbirine.. Çağlar içinde yankı bulan eski bir çağrıyla zincirlidir ötekine" Film zamanı geri alabilen bir kum üzerine kurulmuş olsa da, hayatların bağlantılı olması, başrollerin ölümleri ile sizi sizden alacaktır. Nefessiz bitireceğiniz, akıcılığın dibi, tüm kötü tarafların bi yana bırakılıp sadakat ve sevgi üzerine kurulan hayat.. Bunu izleyin!

3-CHARLİE'NİN ÇİKOLATA FABRİKASI

Çocuk musun sen?! dediğinizi de duyar gibi oldum. Hayır, değilim. Zaten sevdiğim kitapların başında da "Küçük Prens" gelir. Çünkü çocuksu duygular unutulmamalıdır. Çocuk-büyük herkesin izleyebileceği bir film bu. Fakir olan Charlie'nin başına konan talih kuşu karşısında ailesinden vazgeçmeyişi, aile bağları, çocukların şımarıklığı karşısında başlarına gelenler gibi pek çok konuya ev sahipliği yapıyor. Çocuğunuz varsa, izletmeden büyütmeyin.!

2- FORREST GUMP

Bunu yazmasam olmaz. Bu bir klasik. Bunu izlemiş olduğunuzu varsayıyorum. Her koşana "koş forrest" her uzun süreli otobüs beklediğinizde "Forrest oldum yaa" tribine gireceğiniz muazzam film. Bi sürü olay tek bir adama bağlanmış fakat öyle çok sırıtmamış. Uzunca bi film olmasına rağmen Tom Hanks'in muazzam oyunculuğu sizi filmden asla uzaklaştırmıyor. Bir adam koşarak ne kadar uzaklaşabilir, izleyip görün.

1-BEASTLY

Türkçesini bilmiyorum filmin. İzleyeceksiniz alt yazılı izleyin. Bu filmi izleyin. Çok yakışıklı bir adamın, bir cadıyı aşağılama hatasına düşmesine şahit olacaksınız. Cadı bu, boş durur mu?! Kendisini çirkinlikle cezalandırıyor. İnanılmaz yakışıklı olan adamı inanılmaz çirkin olarak görüyorsunuz filmde fakat inanılmaz çirkin haline aşık oluyorsunuz. Kişilik terbiyesini saniye saniye izleyeceğiniz bu filmi asla ve kat'a kaçırmayın. Hee izlediğim ender aşk filmlerindendir bu arada. "Böyle bir aşk hayal edebiliyor musun?" der başrol tatlı kızımıza.

Bunlara ek olarak My Name is Khan, Zindan Adası, Kör nokta, Equilibrium gibi bi sürü film daha sayabilirim sanırım. Mesela Şeytan korku filmi klasiğidir. Sonra Korkunç Bir Film serilerinden özellikle 1 ve 2 si kaçırılmamalıdır. Kemik Koleksiyoncusu süper bir polisiyedir. Susturun beni daha da yazmıyım.

10 Ocak 2013

CMYLMZ mı?


Bilip bileceğiniz en iyi stand-up'çıdan bahsediyoruz. En azından Türkiye'nin gördüğü. Bugün kendisinin sinemasını izlemeye gittik. Yeni bir akım başlamış oldu böylelikle. Anam sinema filmi desem değil, stand-up desem hiç değil. Ne izlediğimi bilmiyorum fakat işte adamın biri geldi beyaz perdede; bir koltuğa otura-kalka bi'şeyler anlattı ve gitti.

Hayır efenim, o kadar da kolay değil bu işler. Öncelikle uzunca bi'süre bağladı bize oraya. Bi'sürü şeye güldüm fakat şu an neye güldüğümü hatırlamıyorum. Komedyenliğin en güzel yanı bu olsa gerek. Sana bi'sürü insan gülüyor fakat salondan çıkınca neye güldüğünü anımsamıyor. Olay bu kadar anlık anlayacağınız. O kadar kısa. Hayatı resmediyor sanki..

Hele bir yere gülerken karnıma ağrı saplandı diyebilirim sayın izleyici. Sonra çıkınca düşündüm, düşündüm ve bulamadım. Bulsam anlatıcam sana ama yok yani. Cem Yılmaz'da korku da söz konusu. "Benden iyisi çıkar mı?" dan çok "Başka stand-upçılardan tüneyecek mi?" korkusu. Zira Atalay'ı da biz severek izliyoruz. Galiba komedyenlerin de sahnede ömrü belli bir yere kadar. Fakat Cem Yılmaz artık bir marka, kabul edelim.

Simsiyah tshirtü ile karşıladı bizi yine. O kadar ince ki o giydiği, rahatsızlık verici. Ben takıntılı bir insan da değilim fakat sağ kolunun alt tarafının söküklüğü sinirimi bozdu. Hatta bi ara anlatırken "Umarım kolunu kaldırmaz da tekrar görmem" moduna girdiğimi itiraf etmeliyim. Sanki uzaya açılan deliği görecem? Ne korkusuysa bu?

Genel anlamda kadınları el üstünde tutan bir çizgi çizmiş. Erkeklere ise acıdım filmden çıkınca. Yazık ya. Gerçi hep acırım fakat hani daha bi üzüldüm. Bu kadar mahrem olayların sahnede izlenmesi yer yer utandırıcı. Utanç verici diyeceğim de doğru kelime mi bilemedim. E zaten bel üstü 3 saat sahnede eğlendirerek zaman geçirten komedyen gösterin; ben de size okula gitmek için can atan öğrenci.

Kendimi biraz zorlayınca yarama parmak basılan mevzuyu anımsadım. "Yanlış mesaj" Cem Yılmaz gösterisinde diyor ki: "Siz hiç yanlış posta gönderildiğini hatırlıyor musunuz? Ay pardon kusura bakma yanlışlıkla sana 5 sayfa yazı yazdım, zarflayıp üzerine pul yapıştırıp gönderdim, diyen oldu mu? Olmaz tabi, fakat günümüzde?" Benim kadar yanlış yerlere mail atan, mesaj atan insan olarak çok doğru bir tespitti. Kusura bakmayın, bunu da kuzenim yazdı zaten. 

Gülmek, eğlenmek, az zaman geçirmek için gidecekseniz; tavsiyemdir. Ama yok, mahremler önemli derseniz gitmeyiniz. Hatta mümkünse hemcinsinizle gidiniz. Erkeklerin özel hayatı bizi bu kadar da ilgilendirmemeli diye düşünmekteyim. Yanlış düşünüyorsam da geri kafalılığıma verin efendim. Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.

7 Ocak 2013

Kıskanmıyorsan yoksun!



Mevzu budur. Tıpkı düşünüyorum o halde varım gibi. Kıskanmıyorsanız eğer, yoksunuzdur. Olmamalısınızdır. Zira seven inanır, seven kıskanır..

Kıskançlık; bazı ileri görüşlü, medeniyet düşkünü diye tabir edebileceğimiz ve batının yalnızca kötü yönlerini alan insanlar için son derece gereksiz bi'şeydir. Evet ama biz batılılar gibi domuz eti yemiyoruz ki! Yemiyoruz değil mi?! Zira yapılan araştırmalara göre, domuz eti yemenin faydalarından bi'tanesi de domuzlaşmakmış. Ve kainatta kıskanmayan tek canlı da domuzmuş. Olay bu kadar sert.!

Kıskançlığımın aşırılığından da dem vuracağım birazdan. Hiç ile çok arasında bulunan o muazzam çizgi de asla olamadım ben. Keşke olabilsem. Aşırılıkları sevmez oysa benim dinim. İnancım. Kendime bir çeki-düzen vermeliyim.

Çok kıskanan insan nasıl mı olur? Benim gibi bunaltıcı derecede çok kıskanç olur. Hee, sevdiğini kıskanır insan. Sevmediğini, tabiri caizse, yoldan geçen herhangi birini neden kıskansın ki? Bence kıskançlık tamamıyla paylaşımsızlıktır. Sevdiğini başkasıyla paylaşamazsın ki bu da egoizme bağlanabilir. Her fırsatta insanın fıtrat gereği egoist olduğunu söylediğimi de biliyorsunuzdur zaten. Zira öyleyiz. Egolarımızın tavan yaptığı o muazzam durumda ise kıskançlık karşımıza çıkan muhteşem engel.!

Çünkü kıskançlık yalnız gelmiyor. Kuşku ile düşüyor insanın beyni ile kalbi arasında varsayılan o bağların içine, sonra içine de etmeden bırakmıyor. Hep düşünceli hallerde ve hep o asla ağzımıza sığmayacak olan fakat her abartmada kullandığımız 32 dişin sıkılmasına sebep oluyor. Dişlerinizi sinirden sıkıyorsunuz evet.! Kıskançlık siniri,stresi de yanınıza getiriyor. Sonrasında karşınızdaki insancıklara da kötü davranmaya başlıyorsunuz. Ne zaman ki yoruluyorsunuz bu durumdan; işte o zaman ne sevgi kalıyor, ne güç; terk edip gidiyorsunuz.

Kıskançlığın anatomisini okumadınız sayın izleyici. Kıskançlığın insanı ne kadar saçmalatabileceğini okudunuz. Zira seven insan kıskanır. Sevdiğinin başkasıyla tokalaşmasını bile kaldıramaz, o derece. Bırakın tokalaşmayı, bazen öyle bir duruma gelir ki bu sevgi çılgınlığı ; yolda yanından geçenlerden kıskanırsınız. Evet, hastalık derecesi bu. Ve tabi belli bir noktadan sonra "Acaba ne düşünüyor?" un hemen ardından "Acaba başkasını mı düşünüyor?" dersiniz. Zira aldatmakta alınmayan bir hediye gibidir. Düşünmek yeter.

Eğer kıskançlığınızın tavan yapmasını istemiyorsanız, karşınızdaki insanların üzerine fazla düşmeyiniz. Fazla düşünmeyiniz. Çok fazla kendinizden ödün vermeyiniz. Çok fazla bağlanmayınız, bağlatmayınız. Her hali düşünüp, ona göre adımlarınızı atınız. Vazgeçemeyeceğiniz kişi ise karşınızdaki, alınız karşınıza; insan gibi konuşunuz. Kendi kendinizi yiyip, bitirmeyiniz. Tüm nedenlerinizi anlatıp, sonuçlarınıza varınız. Ve en son da diyiniz ki; kelliğin ilacı var mıdır? Ve hiç kıskanmayan insan yoktur.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...