15 Mart 2017

Vatan Borcu Nedir?


Bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yere vatan denmektedir. Vatan borcu ise, halk ağzında askerlik görevidir. Evet halk ağzında. Aslında vatan borcu o kadar değildir. 

Vatan borcu yalnızca 18 yaşını doldurmuş erkeklerin boynuna yüklenen bir ödev değildir, olamaz. Bu vatanda yaşayan, nefes alan,  bu ulusun bir parçası haline gelen, tüm toplumun görevidir vatan borcu. Bir vatan da yaşamak, doğar doğmaz başımıza gelen durumdur ve hepimiz bu vatana borçluyuzdur.

Peki ama nedir bu vatan borcu, nasıl ödenir?

Hiç merak etmeyin. Bu vatana, bu millete hayırlı evlat olmakla ödersiniz bu borcu. Madde madde sıralayalım o halde:

Vatanını sahiplenmek! Bu vatan bizim vatanımız. Bizim toprağımız. Bizim öyle ya da böyle doyduğumuz ve aynı zamanda doğduğumuz yer. İster seversiniz, ister sevmezsiniz, fakat bu vatanı sahiplenmek sizin en büyük görevinizdir. Hocamın da söylediği gibi göçebe bir topluluk Türk milleti fakat artık bu vatan bizim. Göçebileceğimiz başka bir vatanımız, başka bir toprağımız yok. Artık burası bizim ve buraya gözümüz gibi bakmalıyız.

Kırmızı ışıkta durmak! İnanması güç değil mi? Evet, kırmızı ışıkta durmakta bir vatan borcu. Düzeni korumak, trafik kurallarına uymak olarakta genişletebilirsiniz siz bunu. Bugün Beşiktaş'ta gördüm. İnsanlar kırmızı ışıktayken yola atlayıp topyekün karşıya geçtiler. Ben inatla durunca arkamdakiler itiştirip, uflayıp puflayıp yola atıldılar. Arabaların hakkı olan yolu zapt ettiler. İşte bu vatan borcunu ödeyememek demekti aslında. 

Yerlere çöp atmamak! Evet eminim çöpçülerin de yapması gereken işler vardır , boş durmasınlar diye atıyorsunuz bu çöpleri yerlere-denize. En önemlisi de denize. O atıklarınızı denize dökerken ve damıtmazken hiç korkmuyor musunuz ben bu vatana ıhanet ediyorum, ben evimde yere çöp dökmezken, kimyasal atıkları sulara katıp çocuklarıma içirmezken koskoca memlekete bir şekilde zarar veriyorum diye düşünmüyoruz. Çünkü neden? Çünkü vatan borcunu 18 yaşımızı doldurduğumuzda askere giderek ödedik!

Hayır efendim ödemedik! 

Hepimiz bu vatanın okullarında okuduk, yollarında gezdik, sokak aydınlatmalarında yürüdük, hastanelerinden faydalandık. Evet hepsi vergilerimizle oldu. Şu an aldığımız her şeye ödediğimiz o vergilerle o elektrikler yanıyor, okullarda kitaplar bedava dağıtılıyor, okullar geliştirilmeye çalışılıyor. Hepimizin hakkı olan bu vatan için aslında durmadan çalışıyoruz fakat korumasını bilmiyoruz.!

Sanırım ilk şık en önemlisi burada. Bu vatan bizim! Yerlerine çöp atmadığımız, lüzümsuz ışıkları kapattığımız, insanlara iyi davrandığımız, iyi vatandaş olduğumuz bu vatan bizim. Kamu mallarına zarar verirken milyonlarca insanın da hakkı olan bir şeye zarar verdiğimizin bilincine vardığımız, parklardaki çiçekleri koparırken aslında evimizdeki saksıdan bir çiçek kopardığımızın farkında olduğumuz, çimenlere basarken öldürdüğümüz her yeşilliğin bir nefesi kestiğini anladığımız günlerin çok da uzakta olduğunu düşünmüyorum.

Bu vatanı biz korumazsak, gelip başkaları korumaz. Vatan bilincini çocuklarımıza, insanlarımıza aşılamak, tüm kurallara uymak dileğiyle yazıyorum bu yazıyı. Mevzuyu siyasi bir yere bağlamaya çalışan yorumlara da cevap yazmayacağımı açıkça belirteyim. Burada olay vatan sevgisi, vatan borcu. Vatan borcunu ödemekte ise erkeklerden çok doğru bireyler yetiştirecek olan kadınlara görev düşmektedir. Umarım vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirip, vatanımıza hayırlı olacak icatlar yapan bireylerle dolu olur buralar. 

Dipnot: Vatan borcunu ödemek için askere giden ve orada bizi korurken şehit olan tüm şehitlerimizden Allah razı olsun ve Allah hepsine rahmet, ailelerine sabır versin.

12 Mart 2017

Bloglar arası Röportaj


Merhaba sayın okuyucu. Sevgili Annesi'nin Prenses'i -nin yapmış olduğu etkinlik olan bloglar arası röportaj a bende katıldım. Hiç tanımadığımız bloggerlar ile tanışıp röportaj yapma fırsatı bulduk. Çıkan eşleştirme sonucunda bana Özlem Kutlu çıktı. İlk kez gezindiğim blog hakkında sorular sormam gerekiyordu fakat ben dayanamadım bir sürü soru sordum. İnsan merak ediyor sonuçta :) İşte sorduğum sorular ve çok değerli blogger arkadaşımız Özlem'in verdiği cevaplar :)

1- Özlem Kutlu Kimdir, neler yapar? iş-güç-okul vs :)
1986 Üsküdar doğumluyum. Bilgisayar programcılığı ve Bilgisayar mühendisliği mezunuyum. Bir dönem yazılım uzmanı olarak çalıştım. Bir dönem meslek lisesinde ücretli bilgisayar öğretmenliği yaptım. Ama şu an farklı bir alanda çalışıyorum. Yazılıma ve bilgiislemcilige ara verdim.

2- Neleri yapmaktan hoşlanıp, nelerden nefret edersiniz?
Yapmaktan hoşlandığım seylerin basinda, kendimle başbaşa olmak var. Kendimi dinlemek, günlük yazmak ya da puzzle yapmak, veya herhangi bir hobi ile birlikte sadece kendime vakit ayırmak en sevdiğim şey şu hayatta. Kitap okumayı, bazen film izlemeyi, ilginç yerler gezmeyi, ilginç hayat hikayelerini okumayi, bazen de örgü örmeyi severim.
En nefret ettigim şey dedikodudur. Karşımdaki insanın sürekli şikayet ediyor olması da beni hayattan soğutur. Herkes kendi işine, kendi yoluna baksın isterim. Bir söz okudum geçenlerde "kendinizi geliştirmek ile o kadar meşgul olun ki başkalarını eleştirmeye vaktiniz kalmasın". Bunu herkes uygulayabilse keşke.

3-Olmak istediği şeyle, olduğu yer arasında fark var mı? (polis olmak istiyodum ama avukat oldum gibi )
İngilizce öğretmeni olmak istiyordum ama bilgisayar mühendisi oldum. Arada cok fark var. Onca yıl sonra tekrar sınava girip İngilizce öğretmenliği hayalimi gerçekleştirmeye çalıştım ama tutmadı.

4-Sevdiği müzik türü? Dinlemeden ölmemelisiniz dediği filmin ismi?
Yabancı pop severim. Ama Müslüm babayı da dinlerim, ruh halime göre değişiyor :)
İzlemeden ölmeyin diyeceğim bir film, Truman show olabilir. 

5-Kendini en çok anlattığına inandığı film veya kendini en çok bağdaştırdığı film karakteri nedir?
500 days of summer filmindeki kızın karakterini kendime benzetiyorum. Bu filmden haberimin oluşu da zaten bir kiz arkadaşımın beni ona benzetmesiyle olmuştu. Gelgitli karakteri var onun da baya. Beni en çok anlatan film de bu sanırım.

6-Asla unutamam dediğin bir anıyı anlatır mısın?
Kuzenlerimle onlarin bahcesinde oynarken yengemin bize sütlü sekerli ekmek yedirmesi :)) neden bilmiyorum ama hep aklımda.

7-Kaç kardeşsiniz?
Üç kardeşiz. Ben büyüğüm.

8-Aşka inanır mısın? Hiç aşık oldun mu?
Aşka inanırım. Evet aşık oldum, acısını da çektim. Yine çıksın yine olurum :) iflah olmaz bir potansiyel aşığım.

9- Geçmişe gitme ve tekrar yaşama şansın olsa hangi döneme gitmek isterdin?


Üniversitedeyken bir arkadaş ile ders sonrası akşam Kadıköy rıhtıma inmiştik. Kalabalığın içinde kafamıza göre takılmıştık çok keyiflidi. Üniversite zamanım eğlenceli geçmişti, o döneme geri dönmeyi isterdim.

Verdiği yanıtlardan dolayı özlem'e teşekkür ediyorum. :) Ve tabii böyle bir etkinlik düzenlediği için prenses'e de . :)

9 Mart 2017

Mekan Keşfi: Mondo Lounge


Evet sayın okuyucu. Bir mekan ile daha karşınızdayım. Bu mekan çok yeni. Açılalı henüz 15 gün olmuş fakat her şeyi ile on numara beş yıldız.

En son söyleyeceğimi ilk söyledim değil mi? Öncelikle mekanı nasıl bulduğumu anlatayım. Yine bir grupanya keşfi ile. Menüleri ve fiyatları oldukça uygundu. Hatta dışarıda aldığımız burger fiyatlarından çok çok daha iyi ve çok çok daha temiz..

Öncelikle temizliğine bakmak lazım mekanın, masaların düzeni, tabakların sunumu, bardakların su lekesizliği, yerlerin temizliği ile kesinlikle geçer not alan bir mekan burası.

Çalışanların güler yüzlülüğü, yardım severliliği ve işlerini yapmadaki titizliği ise bir harika. He evet, bu saydığın özellikler bir sürü mekanda var dediğinizi duyar gibiyim. Doğru da söylüyorsunuz. Buraya gelmek için en büyük sebebiniz kesinlikle hamburgeri olmalı..

Ben tavuk wrap, A kişisi ise hamburger menü yedi. İkisi de ayrı ayrı 19 TL. Fotoğrafta gördüğünüz gibi servis edildi. Yani içecekler dahil 38 TL verdik. Daha önce Karaköy'de yediğimiz hamburgerleri ve verdiğimiz fiyatları düşününce (hamburger başı 32 TL vermiştik) burası bize bedava gibi geldi. Açıkçası bu kadar iyi olacağını hiç de düşünmemiştim. Tabii bu grupanya fiyatı. Sanırım normalde içecekler dahil 30 TL. Herhangi bir burgerciye gidip iğrenç yağlarında pişen patatesini yiyeceğinize, harika aşçısı bulunan bu mekanı tercih etmenizi kesinlikle öneririm. Çünkü bu güne kadar (kendim evimde yaptığım dahil) yediğim en iyi hamburgerdi. Tadı damağımda kaldı diyebilirim. Hatta keşke bitmese dedim. Wrap da süperdi. Fakat hamburger mutluluktan gözden yaş getirtecek seviyede bir şeydi. Malzemeden kaçınılmamış, görsellerinde bulunan aynı hamburgeri ellerini korkak alıştırmadan hazırlamış bir mekan burası. Sırf bu yüzden fotoğraf çektim sizin için.

Hamburgerin lezizliğinin yanı sıra, kolaların servisi de beni benden aldı. Daha önce buz ve limon atıp neden içmemişim diye kendime kızmama da sebep oldu. Yazarken hamburger yine aklıma geldi. Hamile olsam bu saatte tekrar mekana gider, bir kocaman hamburger daha yerdim. Sanırım hamileler bu konuda çok şanslı :)

Mekan Sefaköy'de bulunuyor gitmek isterseniz. Adını yazarsanız navigasyona direkt çıkıyor zaten. İki seçeneğiniz var ya Şili'deki Mondo'ya gitmek, ya da Sefaköy Şenlik Mah. Eski Halkalı Cad. No 3/14 Florya Bakırköy'de bulunuyor. Metrobusle de ulaşımı kolay sanırım. Yahu gidin buraya. :))


Facebook sitelerine baktığımda tatlılarının da muazzam olduğunu gördüm. Keşke yeseymişim, bak şimdi. Neyse giderim ben buraya yine.








Ben O kadınlardan değilim!


bizim milletin genel özelliği  her şeyi genellemek! ( burada ben de yapıyorum eleştirdiğim şeyi) yok efendim kadınlar öyle kadınlar böyle. geçenlerde evlilik kurumuna adım atacak bir arkadaş sormuştu evlilik dönemimi, nasıl geçtiğini falan. çok yıpranmışlar.. dert yanıyordu. yıpranma sebeplerini sordum da, şok oldum. kimse kimsenin anasına-babasına küfretmemişti çünkü. mevzular o kadar saçma, o kadar gereksiz ve o kadar maddi şeylerdi ki..

neymiş efendim, erkek tarafı hayallerindeki evlilik teklifini yapmamış. evlilik teklifi yaptı mı diye sorunca şaşırdı. hemen sordu a kişisi yapmadı mı diye.. evlenme düşüncemiz olmasaydı görüşmezdik zaten dedim. ciddi bir adım atmak için tanışma süreciydi bizimkisi. aaa olur muymuş öyle bir şey, o flörtmüş. yahu biz ne zaman bu kadar bayağılaştık?dedim. alakası yok dedi. yatta yaptığı teklifi beğenmiyor haspam. hayır bunu da okuyacak bir de :) haspamsın tabi.

neymiş efendim, istediği tek taşı almamış dedi bir başkası. istediğin tek taş mı vardı? diye şaşırdım. aa harbi sen neden takmıyorsun tek taş? diye şaşırarak sordu. çünkü istemedim. hiç bir özelliği olmayan, türlü zorluklarla çıkarılıp bir sürü insanın kanını taşıyan bir elmas parçasını millete hava atma veya statü gösterme sembolü gibi parmağımda taşımayacağımı söyledim. bunu a kişisine söylediğimde ağzı açık dinleyip, inan tek taş istiyorum ağlaklığına girseydin almayacaktım, çünkü aynısını düşünüyorum demişti. şimdi ellerde beş taşlar, tek taşlar, üçlü taşlar görünce cidden içsel olarak gülüyor, saçma ego tatminini üst üste taktığı elmas yüzüklerle tatmin eden insanlara biraz da acıyorum. sonra yaşayamadıklarını yaşıyor garipler diyerek gülerek geçiyorum. hele o arkadaşa yuh diyorum. adam gitmiş, beğenmiş almış. özel bir yüzük değil ama en azından sizin için özel olmalı. neymiş efendim beğendiği başka bir taşmış. yok kenarlarında altın kaplaması mı varmış neymiş. neyse, anlamam o mevzulardan, anlamakta istemem açıkçası. ama verdiğim hediye karşısında o tepkiyle karşılaşan bir erkek olsaydım, eminim yüzüğü geri alır, değerini (aldığım hediyeye verilen değer-maddi değil) bilecek bir kıza verirdim.

neymiş efendim, düğünde beline bağlanacak kırmızı kuşak öylesine bir kuşakmış. arkadaş nedir o kırmızı kuşak takıntısı. alın kızımı hediye paketi yaptım, bugüne kadar büyüttüm, hiç kimseyle de bir şey yaşamadı paketleyip veriyorum size gibi bir anlamı yok mu yani? beyaz bir gelinlik, kırmızı bir kurdele tam bir hediye paketi! bir de ağlamalar sızlamalar. yok efendim o an çok duyguluymuş. hadi be kızım, biz senin ne hikayelerini biliyoruz. bırak bu ayakları demek istiyor insan da, diyemiyor. o yüzden bir anlamı yok o kırmızı kurdelenin. takmayın şunu. hatta iğrenç bir şey bana sorarsanız.

neymiş efendim düğün bilmem ne mekanında değilmiş. yatıp kalktığım en önemli konu da bu olsa gerek. düğün istemeyen iki kişiydik.. başkalarının düğünlerine bile katlanamazken, başkalarını bu katlanılmazlık sorunsalına itmek istemediğimden asla istemedim düğün. neyse ki a kişisi de ben gibi çıktı. zaten bu düğün olayını ayı gibi abartmanın anlamını da çözemedim. yılbaşlarına, sevgililer gününe, anneler gününe falan kapitalist sistem diyen insanların hepsi çılgınlar gibi düğün organizasyon şirketleri arıyorlar. bizim düğün kültüründen uzak, saçma sapan düğünlerde buluyoruz biz de kendimizi ayıp olmasın diye. ya pasta limonata, ya da ayaküstü yenilen saçma sapan yiyeceklerle karşılaşıyoruz. mutlaka içkiden kafayı sıyırmış bir dayıyı sahnenin tozunu attırırken izleyip, bir insanın daha ne kadar alçalabileceğini falan düşünüyoruz. ah şu kadınlar..

kadınların istekleri bunlarla da sınırlı kalmıyor efendim. gelinlik mevzusu var ki, bunun bile modası çıkmış. gelinlik dediğin özel bir elbisedir -ki bana göre onun da bir anlamı yok. ama modaya uyuyor kızlarımız. bir yaz boyunca herkesin üzerinde aynı tip gelinliği görebiliyorsunuz. hele bir model vardı ki, artık görünce kusma isteğiniz mide de değil, direkt ağızdan başlıyordu. şöyle gelinin üzerine kussam da rahatlasam diyordunuz. neyse, gelinliktir her genç kızın hayalidir. fakat neymiş, markalı olacakmış. 15 bin tl ye beğendiği gelinliği almazlarsa, evlenmeyecekmiş. ulan sanki gavurdan mal kaçırıyor. iki saat giyeceğin bir elbise için 15 bin tl annenin evinde veriyor muydun diye sorarlar adama? tabii bir daha asla giyemeyeceğin, satsan satılmayacak, atsan atılmayacak bir elbise bu.

gel gelelim ayakkabısından, gelin makyajı, gelin kuaförü ve fotoğraf çekimine kadar bir sürü saçma şey. ay düşündükçe çıldırıyorum. bu kadınların dilini çözmek gerçekten çok zor bir kadın olarak. 

bugün emekçi kadınlar günü mesela. ama kadınlarımız işçi kadınların çektiği dertleri anlatmak adına sokaklarda çılgınlar gibi şarkı söyleyip dans ediyorlar. ilginç bir dışavurum tabi. ölen kadınlar, şiddet görenler, psikolojik şiddete maruz kalanlar, mobbing yaşayanlar, taciz-tecavüz görenler falan hep yarın aynı şeylere devam edecekler. 8 mart dünya kadınlar günü ile 9 mart günü arasında hiç bir fark yaşamayacaklar. 

çünkü bizim kadınlarımızın kafasındaki düşünceler çok başka. çünkü bizim kadınlarımız sırf komşu kadından daha zengin görünebilmek için, arkadaşlarına hava atabilmek için, başkalarına üstünlük taslayabilmek için yaşıyorlar. az önce okuduklarınız ufak bir düğün hazırlığında yaşattırdıkları ufak tefek şımarıklıklar. ben de yaşatıyorum saçma sapan şımarıklıklar. gereksiz isteklerle donaltılmış beyinlerimizde, yapmamız gereken en önemli şeyi unutuyoruz. "düzgün bir nesil yetiştirmek" . günümüz kadınının en önemli görevinin doğru bir nesil yetiştirmek olduğuna inanıyorum. şimdi kafanızda ne varsa durun bir düşünün. o elde etmek istediğiniz şey gerçekten sizin yararınıza mı, yoksa milletin ne diyeceğinin korkusuna mı? gerçek amacınız ne bu hayatta? elinize kat kat taşlı yüzükler takmak, çeşit çeşit elbiseler giymek, ilginç mekanlarda yemek yiyip arabayla seyahat etmek mi? evinizi ve aile kurumunuzu arkaya atıp, gönlünüzün istediği ya da başka türlü söyleyim, medyanın sizi yönettiği şekilde yaşamak mı? yoksa benim söylediğim gibi muhteşem nesiller üretip, gelecek kadınlara prensesler gibi davranacak, harika icatlar yapacak, üretimin önünü açacak çocuklar yetiştirmek mi?

tercih sizin. siz harika kadınlarsınız ve eminim kendiniz için en iyi olanı yaparsınız.

3 Mart 2017

Netflix ve Blutv Karşılaştırması


Merhaba sayın okuyucu

Sizleri de yakından ilgilendiren bir konu hakkında yazmak istedim bugün. İnternetten film izlemek.. Telif haklarına ve kopyacılığa karşı koymak adına Netflix'e üye olmuştum. Fakat içerikleri beni fazla tatmin etmemişti. Hatta son zamanlarda üyeliğimi sonladıracağımı söylüyordum. Henüz sonlandırmadan blutv ile karşılaştım. Haftalık ücretsiz deneme sürümü vardı, bir haftadır onu da kullanmaya başladım. Aralarındaki farkları ve güzellikleri sizlerle de paylaşmak istedim. Hem belki okur, gördüğüm eksiklikleri düzeltirler.

Altyazı Seçeneği

Netflix'in en sevdiğim özelliği altyazı seçeneği olsa gerek. Altyazı olarak çoğunlukla İngilizce ve Türkçe seçebiliyorken, buna Arapça'yı da eklemişler. Çoğu film Türkçe seslendirmeli olarak karşımıza çıkıyor ki benim baktıklarımın %95'i diyebilirim. Özellikle dizi izlerseniz, bir sonraki bölüme geçtiğinizde seçiminizi hatırlıyor ve eski seçtiğiniz seçime göre devam ediyor. Örneğin Gossip Girl'ü Türkçe dublaj izliyordum, ikinci bölüme geçtiğinde yine Türkçe dublaj seçeneğiyle izlemeye devam ettim.

Blutv'de ise Türkçe dublajı bulunmayan Türkçe altyazı seçeneğini ayarladığım Big Bang Theory'i izledim. Bir sonraki bölüme geçtiğimde tekrar film anadiline döndü ve altyazıyı tekrar belirlemek zorunda kaldım. Başka filmlere geçtiğimde de her film kendi dilinde yayınlanıp, alt yazı seçeneğini tekrar seçmek zorunda bıraktı. Önemsiz bir özellik gibi gözükse de, mutfakta yemek yaparken dizi seyrettiğimden her bölümde tekrar bu işlemi yapmak beni sıktı açıkçası. Fakat altyazı boyutunu seçme özelliğinin olduğunu da belirtmeliyim. Netflix'de bu özellik yok.  3 farklı boyuttan birini seçebiliyorsunuz.

Hd Film Seçeneği

Netflix'de de Blutv'de de Hd film özelliği mevcut. Fakat Hd film izlerken Blutv daha yavaş kalıyor, donmalar yaşıyorum. Aynı bilgisayarda iki ayrı sekme olarak açtığım için bunun internetten veya bilgisayardan kaynaklanmadığını kullandıkları server dolayısıyla olduğunu da belirtmek isterim. Netflix bu konuda daha iyi bir servere sahip sanırım demek çok da yanlış olmaz.

Size Özel Öneri Filmler

Netflix'e üye olduğunuzda ve üye girişi yaptığınızda size bir film listesi gösteriyor ve bu filmler içinden sevdiklerinizi seçmenizi istiyor. Sonrasında giriş yaptığınızda filmleri drama,komedi,korku gibi kategorilere ayırdığı bölümde "Büşra için en iyi seçimler" kategorisi altında sevdiğiniz filmlere paralel filmler veriyor ki genelde benim izlediğim ve gerçekten çok sevdiğim filmler listeleniyor. İzlemediklerimi de izliyorum ve hiç üzülmüyorum.

Blutv'de bu tip bir kategori seçimi veya sevdiğiniz filmleri seçmeniz gibi özellikli şeyler istenmiyor. Burada da kategoriler var fakat kategoriler biraz daha farklı. Mesela "katilin uşak çıkmadığı filmler" gibi ilginç kategoriler yer alıyor ki bu benim bayaa bir ilgimi çekti. En çok da "Sevgi neydi, sevgi emekti" kategorisine güldüm diyebilirim :)) Vurdulu kırdılı filmler kategorisi gibi ilgi çekici ve bir o kadar bizden kategorilere sahip.

Otomatik Geçiş Özelliği

Netflix'in en sevdiğim özelliği bu olsa gerek. Bir dizi izlerken bölüm biter bitmez 10 saniye içinde diğer bölüme geçeceğine dair bir uyarı alıyorsunuz. Dilerseniz başka bir filme geçiyorsunuz, devam etmek isterseniz bekleyip sonraki bölüme geçiyorsunuz. Ya da play'e basıp direkt yeni bölüme geçebilirsiniz. (dediğim gibi seçtiğiniz alt yazı veya dublaj özelliği otomatik geçilen diğer bölüme de aynen yansıyor)

Blutv'de böyle bir özellik yok henüz. Bölümünüz bitince sol üst köşeden bölüm seçebilirsiniz. 

Kaldığın Yerden Devam Et Özelliği

Netflix'in beni asıl feth eden özelliği bu. Çünkü evde iş yaparken, ya da bir şeyle meşgul olurken izlediğim filmi oturup bir kere de bitiremiyorum. Durdurup başka işe devam ediyorum. Durduğum saniyeden devam etmem için bir kategori oluşturuyor. "Büşra,İzlemeye Devam Et" diyor bu kategoriye. Filmime aynen bıraktığım yerde ya web sitesinden, ya smart tv'den ya da cep telefonumdaki application'dan aynen devam edebiliyorum. Eski izlediğim filmler de aynen bu kategoride yer aldığından, izlediğim filmleri de tekrar görebiliyorum. (benim gibi isim hafızası olmayan biri için süper özellik)

Blutv'de ise filmin kaldığı yerden devam etmemi sağlayacak bir kategori oluşturuyor fakat dizilerde bu durum böyle olmuyor. Yani bir film izliyorken yarısında kapadıysanız, orada gözüküyor fakat dizilerin hangi bölümünde kaldığınızı asla göstermiyor. Kaç gündür big bang theory yazmaktan sıkıldım açıkçası. O kategoride yer almadığı ve kaldığım bölümü göstermediği için her seferinde bölüm bölüm geçip kaldığım bölümü bulmaya çalışıyorum. 

Film Çeşitliliği

Netflix'in orjinal dizileri ve filmleri oldukça fazla olmasına rağmen, çok sevdiğim filmleri fazla bulamıyorum. Hani film çeşitliliklerini biraz daha arttırsalar tadından yemeyeceğim. Dizileri Türkçe dublaj yaptıkları için geç gelmesi söz konusu oluyor. Fakat her hafta bir sürü film eklediklerini de söylemeden geçemeyeceğim. Film çeşitlilliğini her geçen gün arttırıyor olmaları benim için artı bir puan.

Blutv'yi bir hafta kullandığım için yeni eklenen filmler hakkında bir bilgim yok. Fakat hep bilindik, adını duyduğumuz ve izlemek istediğim filmlerin olduğunu söylemeliyim. Televizyonda verilen filmler ağırlıkta olsa da, film çeşitliliği konusunda buraya da kısır diyebilirim. 

Canlı Yayın İzleme

Netflix'de böyle bir özellik yok, açıkçası benim gibi televizyon izlemeyi sevmeyen biri için olumsuz bir özellik değil, öyle bişey istesem açar televizyon izlerim sonuçta

Blutv'de ulusal kanalları canlı olarak izleyebilirsiniz.

Telefon Uygulaması Özellikleri

Netflix'in de Blutv'nin de Google Play'den indirebileceğiniz uygulamaları mevcut.  İkisini de indirdim. Netflix'i zaten aktif olarak kullanıyordum. Bu yüzden ilk onunla başlayacağım. Web sayfasında kullanılan tüm özellikleri aynen buraya da aktarmayı başarmışlar. Buna artı olarak ise ağlamak isteyebileceğiniz bir özellik eklemişler "çevrimdışı izleme". dizimin üç bölümünü bu şekilde indirip, yolda giderken izleyebildim. Benim gibi uzun yolculuklar yapan insanlar için ideal bir sistem diyebilirim. Çevrim dışı izleme özelliğini kullanarak telefonunuza filmleri indirebilir, rahatlıkla izleyebilirsiniz.

Blutv'de çevrimdışı izleme özelliği maalesef yok. Web sitesinde bulunan özellikler aynen buraya da aktarılmış. Fakat çevrimdışı izleme özelliği olmadığı için application farkı ortaya konulmamış.

Liste Oluşturma

Her iki uygulama da kendinize ait liste oluşturabiliyorsunuz.

Birden Fazla Profil Kullanımı

Netflix'de birden fazla profil oluşturup kendinize özel sayfa yaratabiliyorsunuz. En başta sevdiğiniz filmleri seçtiğiniz için, size yönelik filmler gösteriliyor. Ve de daha önce de bahsettiğim gibi, kaldığınız yerden devam edebilmeniz ve izlediğiniz-izliyor olduğunuz filmleri görebilmeniz adına kişisel bir hesabınızın oluşturulması harika bir şey oluyor. Mesela a kişisinin ayrı bir profili (malum ayrı filmleri ve dizileri takip ediyoruz) benim ayrı bir profilim mevcut. Tek mail adresi ile giriş yapıp, kendi profilimize girip kendi filmlerimizi görebiliyoruz. Bunun en güzel yanı ise çocuğunuz varsa onun için de bir profil oluşturup, ona göre filmler seçebiliyor oluşunuz.

Blutv'de böyle bir kullanım yok. 

Fiyatlandırma

Netflix'in Basic, Standart ve Premium özellikli seçenekleri var. Ben Basic kullanıyorum. 
Basic: aylık 16 TL, Hd değil (öyle çok düşük bir kalite değil hd ile farkı anlaşılamayacak kadar az) aynı anda tek ekranda izleme yapabiliyorsunuz.
Standart: 28TL, Hd görüntü var fakat UItra Hd yok. Aynı anda 2 farklı ekranda izleme fırsatınız oluyor
Premium: 40TL, Hd ve Ultra Hd özellikleri mevcut. Aynı anda 4 farklı ekranda film izleyebiliyorsunuz.

Blutv tek ekranda izleme özelliğine sahip ve hd,sd özelliklerinden istediğinizi seçerek her ay 10 TL ödeme koşuluyla sahip oluyorsunuz.

Not: tek erkan, çift ekran farkı ise şöyle oluyor: mesela ben kendi bilgisayarımda bir film izlerken a kişisi başka bir bilgisayarda başka bir film izleyebiliyor. Netflix'e ilk üye olduğumda Premium ile başlamıştım ve hem televizyonda hem de telefonda farklı filmleri aynı anda izleme manyaklığını gerçekleştirmiştim. :))

Dip Not: Blutv ve Netflix üyeliğinizin olması başka yerlerde de hesabınızı açıp izleme güzelliğini sunuyor. Mesela bir filmi izlerken misafirliğe gitme durumunda kaldığınız. Eğer gittiğiniz evin televizyonu smart ise, orada hesabınızla giriş yapıp, kaldığınız yerden filminize devam edebilirsiniz :)

2 Mart 2017

Rahat Bir Nefes İçin



Merhaba sayın okuyucu.

Bugün sizlere bir ürün tanıtacağım. Breathright Lavanta..

Özellikle geceleri nefes alma sorunu yaşadığımı sıkı takipçilerim biliyorlardır zaten. Geceleri nefes alamadığım için, uykumu asla tam alamadığım yüzünden doktora gitmiş, uyku apnesi şüphesi dolayısıyla bir gece hastanede uyumuş ve başlangıç seviyesinde olduğum ortaya çıkmıştı. Burun kemiğimin iç kısma doğru büyümesi yüzünden özellikle yatar durumda olduğum zamanlarda nefes almam zorlaşıyor maalesef.

Bu yüzden breathright bantı daha önce de kullanmıştım. Bu bantın özelliği, burnunuza yapıştırdığınızda burun deliklerinizi gerilip açıyor oluşu. Yani bant burun kanatlarınızı gererek yukarıya doğru hafif çekerek, daha rahat nefes almanızı sağlıyor.

Bu yeni üründe lavanta özelliği eklenmiş. Çok da güzel olmuş. Akşam yatarken burnuma takar takmaz bir ferahlık duydum. Hemen A kişisine de taktım , "oha harikaymış" dedi. Ciddi anlamda fresh bir nefes almanızı sağlıyor bu lavanta kokusu. Lavanta kokusunu da çok severim zaten. :))

Gece rahatlıkla uyumama fırsat veren Breathright sayesinde kabus da görmedim :)) çünkü genellikle rüyamda ya suyun altında olup nefes alamayıp uyanıyorum, ya da gökyüzünden yere düşerken hava basıncını kaldıramadığımdan nefessiz kalıp uyanıyorum. Demek ki doğru nefes almayı da sağlamış.

Rahat bir nefes sloganı ile çıktığı yolda, rahat nefesi en azından bana yaşattığı için teşekkür ediyorum.

26 Şubat 2017

Merhaba! Ben Kapitalizm


Ben Kapitalizmim ve kızlarınızı Barbie'lerle büyüttüm, sizden estetik operasyon için para istiyorlarsa bu şaşılacak bir durum değil

Ben Kapitalizmim ve çıkarlarım uğruna üstünüze moda endüstrisini saldım!Sonuç: 17 yaşındaki kızların %78'i dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim ve bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücuduna duyduğu memnuniyetsizliği %50 artırmaya yetiyor!

Ben Kapitalizmim ve işyerlerinde çalışıyor olmak yerine protesto gösterilerine katılan insanlar beni çıldırtıyorlar!Dünya çapında yükselen anarşi, bu inatçı protestolar da neyin nesi? Yeni Apple ürünlerini beğenmediniz mi?

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız ve elitist bir CEO'nun hayat hikayesi sizin için "azim ve başarı hikayesi".

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1'inizin ihtiyacı olan makineleri ucuz işçilerle üretmekte çok mahirdi.

Elbette bütün kapitalistler birer "aziz" gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz.

İnsan haklarını falan unutup kapitalizme iyice dalın! Fred Shuttlesworth da Steve Jobs gibi dün öldü ama hanginiz onu tanıyorsunuz ki?

Ben Kapitalizmim ve dün en mutlu günlerimden birini yaşadım, bencil bir kapitaliste, gaddar bir patrona aziz muamelesi yapmanız müthişti!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.

Hepiniz birer yalancısınız çünkü kendinize istediğiniz şeyi elde edince mutlu olacağınızı söyleyip duruyorsunuz.

Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yediklerinizi eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve temin eden bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

Ben Kapitalizmim ve Batı dünyasından her yıl 3.5 milyon kişi Uzak Doğu'ya seks turlarına gidip çocuklarla ilişkiye giriyorlar!

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200$ gibi  bir miktarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve "serbest piyasa ekonomisi" dünyanın en büyük yalanı.

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların %24'ü eğer milyarder olmaları için gereken bu olsaydı bütün ailelerini reddedebileceklerini söylüyor.

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum! Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria's Secret'a koşun.

Victoria's Secret ülkelerime Türkiye de ekleniyor, incecik bir parça çamaşıra 80$ verince çok çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim ve bütün zavallı kölelerim yarın akşam Vogue Fashion's Night Out'un tadını çıkaracaklar mı?

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim ve Madonna'nın sadece Londra'da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.

Ben Kapitalizmim ve Tayland'da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin %90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene 8.5 milyar $ değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar...

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız, Hindistan'da 1 milyon kişi günde sadece 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretirken.

Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64'ü kokain bağımlısı.

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!!!

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kabe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar kutsal topraklarına gittiklerinde bile alışverişe koşarken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hristiyan bayramı Noel'i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için "kutlarken"?

ABD'de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV'de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun %50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %1'ine sahip.

Dünya nüfusunun %1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %50'sine sahip.

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların %85'i ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte kapitalin gücü!

Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik, zavallı tüketim bağımlıları!

Ben istediğim kadını elde ederim, biraz altın, biraz pırlanta, biraz şan şöhret, birkaç güzel vaat, tamamdır.


Anonim Alıntıdır.

24 Şubat 2017

Biz Lisedeyken Böyle Miydi Azizim?

Bugün Eminönü'ye gittim sayın izleyici. Bir grup liseli gördüm. Liselilerden bir tanesi, bunca soğuğa aldırmadan, gruptaki diğer kıza "Ben senden hoşlanıyorum galiba" dedi. Hoşlanmanın galibası mı olur dedim o an. Ya seversin, ya sevmezsin. Ya hoşlanırsın (!),
ya da hoşlanmazsın (!)

Hoşlanmak kelimesi de hoşuma gitmedi. Sonra aralarındaki de hoşuma gitmedi. Sonra görevlendirildiğim okuldaki öğrencilere baktım. Saygısız, koridor kenarlarında birbirileri ile öpüşen, hayattan kopuk, hiç bir amacı olmayan, kendi halinde takılan veya kendisine zarar vermek için fırsat kollayan tiplerle dolu.

Hemen kendi lise yıllarımı düşündüm. Zira bir durum hakkında eleştiri yapabilmem için önce kendime bakmam lazımdı.

Ben lisedeyken, kimseye aşık olmadım. Arkadaşlarım aşkı düşünürken ben derslerimi düşünürdüm. Tabii ki hayır! Ben kısa filmler çekmeyi düşünürdüm. Elime aldığım vga pikselli telefon kamerasıyla bir sürü kısa film çektim. Bunların hepsi komedi içerikli, ufak tefek sitkomlardı. Bazen ana haberleri bile tii'ye alıyordum. Çekerken oyuncu bulmak çok kolay oluyordu. Şimdi RTS sınıfındaki arkadaşlara bakıyorum da tek dertleri doğru dürüst oyuncu bulmak. Oyunculuk bölümü dahil, bizim lisedeki saflığı hissettiremiyor izleyiciye.

Tek hayalim ciddi ciddi bir kısa film çekmek olmuştu. Senaryolar yazdım nasıl senaryo yazıldığını bilmeden. Sonra üniversitede senaryo dersi aldığımda, yazdığımın yalnızca ufak çaplı hikaye olduğunun bilincine vardım.

Ben lisedeyken bir amacım vardı ve 4 yıl boyunca hep o amaca hizmet ettim. Kısa film çekmek. Bunun için fotoğrafta çekmeye başladım. Senaryo sıkıntısı çektiğimde filmlerin sevdiğim sahnelerini canlandırırdım. Sonra o telefonun hafıza kartı arızalandı ve tüm çektiklerim gitti. Oturup ağladım sinirden 2 saat kadar. Sanat hayatı benim için oraya kadardı.

Canlandırdığımız bir sahneyi buldum lisenin sayfasında. O zamanlar akıl etmişim de, şimdi görüşmediğim bir arkadaşıma göndermişim bluetooth ile. Tek paylaşım noktamız oydu. Aaa pardon, kızılötesi vardı ama çektiğim kısa filmi göndermek için telefonların dip dibe durması gerekiyordu ve uzunca bir süre hareketsiz tutmalıydık. Uzunca bir süre, tenefüs arasına asla yetmezdi. 10 dakika neye yeter ki zaten?

Neyse işte, biz lise yıllarındayken, hocalara şaka yapma, gülme ve eğlenme derdindeydik. Bunca yıldır okuyorum ki bu 20 yıla tekabül ediyor, en güzel ve eğlenceli yıllarım lisedeydi. Kafanın rahat, derslerin zevkli ve kimsenin kimseyle alakalı olmadığı, iyi insanların , temiz kalplilerin oluşturduğu yıllardı.

Şimdi dönün ve ardınıza bakın. En çok görüştüğünüz ve en çok eğlendiğiniz arkadaşlarınız lise arkadaşlarınız değil mi? Ve eğer liseli okuyucum varsa, o tarakları bırakın. Önünüzdeki güzel günleri eğlenerek değerlendirin. Aşk yalanına acılarınızı kaptırmayın. Kendinize iyi bakın.

20 Şubat 2017

Ivır Zıvır 62


Şimdilerde Emre Aydın dinliyorum. neden bilmiyorum ama hüzünlü olduğum zamanlarda beni en çok yansıtan şarkılar Emre aydın şarkıları. aslında ben genelde klasik, jazz falan dinliyorum ama işte insan efkarlanınca eskileri anıyor be..

Bu pazar günü eskileri çokça düşündüm. ailemle o kadar mutlu zamanlar geçirmişim ki, dışarıda hiç aramamışım mutluluğu. mutluluk garip bir duygu. benim gibi yengeç burcu için hele, çok garip. olmazsa olmazım sanırım. 

hayat bize size ve onlara güzel. yani genelde öyle. geçenlerde çok moralim bozulmuş can dostum güzel insan Vildan ile buluşmuştum. bir sürü şey anlatmış, konuşmuş vatanı milleti kurtarmış Bakırköy dolaylarında geziyorduk. Pek bilmiyorum oraları, meydan gibi bir yerden geçerken sağ tarafta bir inşaat vardı. inşaata dönerek "bu ne acaba, ne yapacaklar burada, of çok sıkıldım herşeyden" dedim.Vildan beni durdurdu. Sol tarafta yükselen ağaçları gösterdi. "Şunları görüyor musun" dedi parmağını uzatarak. Ben de baktım. Gerçekten harikaydılar. Yemyeşil, o kalabalığın kirliliğin ve pasın içinde muhteşem gözüküyorlardır "Çok güzellerr" dedim ağzımı yaya yaya. "Heh işte, orası mezarlık" dedi. "Şimdi tekrar düşün, şu an yaşadığın hayata tekrar bak" dedi. Baktım. Ve ne diyeceğimi bilemedim. Mezarlık düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmeyi başardı..

Sizleri bilmem ama ölümden deli gibi korkan bir insanım ben. Sanırım henüz zamanım gelmedi, Allah gecimden versin. Gelince gitmek ister çünkü insan. Ya da asla hazır hissetmez misin? Aslında bu bir bitiş değil yeni bir başlangıç, bir kavuşma anı biliyorum. Fakat yine de bilinmezliklerle dolu olduğunu da biliyorum. düşünmemeye çalışıyorum, düşünmedikçe dünyalık işlere dalıyorum. misal oturup neden yurt dışında çeşitli ülkeleri göremedim, yeni insanlarla neden tanışamadım diye üzülüyorum.

üzülmek için sebep ararsanız mutlaka bulursunuz. bunu da kendimden biliyorum. depresyona girmek benim için çocuk oyuncağı. ama gerçek depresyon. öyle güldüğüme falan bakmayın. akşam 11 de uyuyup öğle 12 buçukta uyanıp hala uykusunu alamama depresyonu. aslına bakarsanız yataktan hiç çıkmama durumu. ya çok yeme, ya da hiç yememe sorunu. bitiyorum sanırım az kaldı..

hele bir de Ataköy de görevlendirildiğimi öğrendim ya, dedim kafayı yicem heralde az kalıcak. bakırköy ün oradaki ataköy değil. navigasyona yazdığımda sultanbeyli falan gördüm. nasıl gideceğim, gidersem nasıl döneceğim hiç bilmiyorum. 

of be, evet günlük bu. ohhhh sefam olsun, yazdım rahatladım valla.

16 Şubat 2017

Öylesine veya Böylesine Bir Yazıdır Bu.


Blog yazmak, blog yazarlığı ünvanına sahip olmak demektir. yazarlık dediğiniz iş ise, bir kaç kitap yazmakla olabilecek bir durum değildir. yazmadan edemeyen insan yazardır. akademik makaleler yazmak zorunda olduğu için yazan insan, bu makaleleri kitaplaştırmak isterse, bu adama yazar der miyiz? ben deme taraftarı değilimdir, fakat sizler isterseniz dersiniz..

blogumu açma sebebimi düşündüm uzunca bir süre. yazmayı seviyordum. yazdıklarımı etrafımdaki insanlar okumayı seviyordu. lisedeydim henüz. ders esnasında hocayı dinlemez hikayeler yazardım. ama hep hocalarımdan beslenirdim. onlardan birer cümle, anlattıkları olaylardan birer cümle derken ders çıkışı "bu kez ne yazdın" diye etrafıma doluşan arkadaşlarımla bitirirdim derslerimi. yazmayı hep sevdim. ben yazdıkça hocalarım "kızcağız dersi deli gibi dinleyip, not alıyor fakat demek ki sınavda yapamıyor" deyip yüksek notlar da verdiler hani..

burada da hep sizlerle konuşur gibi yazdım. edebi bir kaygım, yüksek cümlelerim, ağdalı kelimelerim, nitelikli yazılarım olmadı hiç. fakat hep anlatmak istediğimi tam olarak anlatabildiğime inandım. en azından aldığım değerli yorumlarınızdan bunu çıkardım. benim için derdimi anlatabilmekti mesele. belki edebi sanatlara yeterince eğilemiyordum ama tanzimat dönemi yazarları gibi sanat toplum içindir düşüncesine sahip, en azından yazdıklarımın anlaşılması taraftarı oldum..

bu güne kadar bir sürü ürün denedim. sağolsun bazı markalar blog yazan ve okuyanlara gerekli önemi gösterip ürünlerini gönderdiler. ürünlerin bir çoğunda kusur buldum. yorumlarımı yazdım. bana bu kusurlar için çok teşekkür edip, o açıdan hiç bakmadıklarını, gerekli çalışmaların yapabileceklerini söylediler. ya da o kusurların kusur olmadığını, aslında durumun şöyle şöyle olduğunu söylediler. açıkladılar, tatmin ettiler. fakat genel anlamda yaptığım eleştirilerin kendi markalarını iyileştirme adına bir adım olduğunu söylerken asla benim bu işlerden ne anladığımı falan eleştirmediler. sonuçta ben kimya mühendisi değildim. fakat eleştirdiğim şey kremin yoğunluydu veya elimi yeterince yumuşatmamasıydı. ya da bir şampuan denediğimde şampuanın saçıma etkisinden hoşlanmamıştım. içerikleri hakkında tek bir bilgim olmamasına rağmen son derece kendime güvenerek yaptım eleştirimi. 

bu şekilde negatif yorumları gerçekçi bulduklarından olacak ki, son günlerde daha da fazla ürün göndermeye başladılar. yakında onlar hakkında yazacağım.

ve bir ara film eleştirmenliği yaptığımı biliyordur sıkı takipçilerim. bir basın gösteriminde film hakkında eleştirimi getirirken ne radyo-televizyon okuyup okumadığımı sordular, ne de aks atlamasını. hatta yönetmene sallarken yönetmenin de yanımda olduğunu bilmeden konuştuktan hemen sonra "aaa bak hiç o açıdan düşünmemiştim" dediğini de biliyorum. çünkü bir insana yapılan eleştiri, onu geriye değil, farklı açılardan bakmasına sebep olur. tabii kendisini tepelerde görüp "sen kimsin köpek" demediği sürece.

sinema eleştirmenliği yaparken hep çoluğumun çocuğumun izleyebileceği filmler ve yetişkinlerin izleyebileceği filmler diye ikiye ayırdım filmleri. ona göre yorumlar yaptım. kimisi muhafazakar yaklaşım dedi, kimisi başka bir şey. iletişim tasarım ve görsel efektlerle alakalı çalışma yapmış bir insan olarak oralara da çok dikkat ettiğimi de söylemeliyim sanırım. ama nedense insanlar yapmış olduğum teknik yorumlardan çok, ahlaki değerlere takıldığım noktalarda kaldılar. çünkü ahlaki değerlere özen göstermem nedense rahatsız edici ve hatta bu yüzden gereksiz yorumlar gibi bir kenara atıldı. 

bir şeyler hakkında yorum yapmanız istendiyse, yalan söylemeniz bekleniyor sanırım. ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü değil de pohpohlamanız ve yere göğe sığdıramamanız gerekiyor. ben öyle yapmıyorum. ürün neyse, ürünle ilgili deneyimim neyse, bana ne hissettirdiyse onu anlatıyorum sizlere. reklam için bir şey yapmıyorum. ha reklam yapmak isteyenler oluyorlar sağ olsunlar. bana basın bültenlerini gönderip, üzerinde bir değişiklik yapmadan yayınlamamı istiyorlar. yayınlıyorum. keşke olumsuz eleştirilere tahammülü olmayan, ahlaki değerlere özen gösteren insanların cümlelerini gereksiz olarak gören kişiler basın bültenlerini gönderseler de ne istiyorlarsa onu reklam adı altında sizlere sunabilsek.. reklam olmadığı sürece, kimse kusura bakmasın, ben yaşadığımı ve düşündüğümü hiç bir edebi kaygısı olmaksızın, sizlerle konuşur gibi buralarda anlatacağım. 

beni takip etmeye devam ettiğiniz ve tüm değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız!

15 Şubat 2017

Günlük 7


merhaba sayın okuyucu..

bugün başıma gelen ilginçlikler silsilesinden bahsetmek istiyorum. her seferinde "büyük konuşmayın, ben konuştum ve konuştuklarımın hepsini yaptım " deyip duruyorum değil mi? diyorum fakat yapmıyorum bu dediğimi. çünkü siz hocanın dediğini yapın, yaptığını yapmayın aman diyim..

içkili mekanlarda asla yemem-içmem diyen bir insanım ben. artık şu cümleyi tekrar kurgulama zamanı geldi: "içkili mekanlarda yiyip-içmemeyi tercih etmeye çalışıyorum..

neden mi yumuşadım? çünkü grupanya dan aldığım fırsat kodumun bulunduğu mekan içkili bir mekandı. aslında genellikle bakarım menülerine. fakat bu mekanın web sitesi yapım aşamasında olduğundan bilemedim içkili bir mekan olduğunu. evet görsellerde bar resmi de varmış, onu da göremedim. çünkü görmemem gerekiyormuş ve kınadığım şeyi yapmam gerekiyormuş..

siz siz olun, kınamayın. mekan çok ilginç bir yerdi, çok da güzel davrandılar bize sağ olsunlar, yemekler de harikaydı, erkenden kalkınca neden erkenden gittiğimizi bile sordular. o kadar zor yedim ki her şeyi. hayır parasını da önceden ödüyorsun ya, hazırlattım da rezervasyon yapıp.. yemesem olmayacaktı.. yedim ama bir sor nasıl yedim?

neyse efendim. şöyle metrobüse yakın, 3+1 otoparklı ve 0 bir daire bulursanız bahçelievler taraflarında, bana bir haber edin bea. 3+1 evi ne yapacaksınız iki kişi dediğinizi duyar gibiyim. malumunuz freelance çalışan insanım. bir çalışma odamın olması şart.!

freelance çalışmanın en güzel yanını söylüyorum: müşterini seçebilmek. geçenlerde çok iyi diyebileceğim bir iş teklifi geldi, hiç sevmediğim bir müşteriden hemen iptal ettim. zira benim için müşteri ile aynı dili konuşabilmek önemli. her söyleneni yaparım, her denileni düzeltirim -ki bize okulda bunu öğrettiler renk bilgisi olmayan insanların bize hiç olmayacak şeyler yaptırmaya çalışmasını falan-. bunlar bana normal gelir fakat karşısındaki insana çok para veriyorum diye köpek gibi davrananlara dayanamam.

freelance işler ise kısmet gibidir. bir açıldı mı ardı kesilmez, üst üste durmadan çalışıp başınızı kaşıyacak zaman bulamazsınız. sonra aniden dururlar. bu günlerde piyasa mı durgun, bilmiyorum ama 1 haftadır boş oturuyorum. her türlü görsel tasarım yapılır ağabey yazayım da belki iş düşer ha? asdkjalkj DÜŞMEDİ!

9 Şubat 2017

İstanbul'dan Çekip Gitmek


Hepimizin aklında vardır bu düşünce değil mi? İstanbul'dan çekip gitsek. Bir dağ evine yerleşsek. Şöyle kimsenin olmadığı, sessizliğin hakim olduğu. Kafamızın rahat olduğu... En önemlisi, bahçemizin olduğu.. Kendimiz yetiştirip, kendimizin yediği.. Tavuklarımızın olduğu, türlü türlü ağaçlarımızın olduğu o muhteşem bahçemizde kurduğumuz hamakta ılık rüzgarda yaşadığımızı falan hep hayal ederiz değil mi?

Benim tanıdığım herkes hayal eder. Metropol şehirlerin yegane hayalidir bu. Kafamız şişmiştir, rahat olmak istemişizdir. Son günlerde herkesin ağzında bu ülkeyi terk edip gitme sevdası.. Gidenlerin de yok efendim bu geldiğimiz ülke Türkiye'den çok iyi, orada öyle bakın burada böyle söylemleri ile tetiklenen bir Amerika ruyası..

Ben Gidiyorum!

Evet sayın okuyucu. Amerika olmasa da İngiltere'ye gitme gibi bir durumumuz var. Bunu daha aileme söylemeden buraya yazma sebebim ise, aslen gitme istememem. Ve tabi bu isteksizliğimi anlama sürecim..

Bir akşam a kişisine arkadaşı İngiltere'de yaşama fikrini, yüksek ihtimalle gideceğini  söyledi. A kişisi "bize de uyar, biz de geliriz değil mi" deyip bana döndü. Anında atladım "tabii ki" diye. Gözümün boyatıldığı o Türkiye hariç Avrupa ve Amerika ülkeleri cennet düşüncesi olabilir bu. Sonra ayrıntıları konuştuk. Her şey ile tamamdık. Biz de gideceğiz deyip kapattık konuyu. Hatta yıl sonu diye kesinleştirir gibi olduk.

Gelelim böyle bir ihtimalin düşüncesine.. Evet, düşüncesi bile bilinç altımı öyle bir korkutmuş ki; tüm gece rüyamda İngiltere'deydim, konuşamıyordum, yaşayamıyordum. Gidecek olan arkadaş o bahçeli evlerden bahsetti, kalınacak yerleri ballandırdı da durdu. Bense tüm gece rüyamda hastanelerde perişan oldum. A kişisine dönüp "Nooolur beni Türk hekimlerine emanet et" dedim de zorla uçak bileti bulmaya çalıştık. Sabah uyanır uyanmaz İngiltere'de yaşayan arkadaşıma sağlık işlerinin nasıl halledildiğini sordum. O da "sen sen ol, hastaneye yolun düşmesin. Buradaki kimse gitmiyor zaten, herkes işini kendi aldıkları ilaçlarla hallediyor" dedi.. 

İzini bilmediğim, toprağını bilmediğim, insanlarını tanımadığım, kültürümün yabancı olduğu, kültürümü ve beni tanımayan bir memlekete gitme fikri tüm tüylerimi diken diken etti. Ertesi gün üniversiteden arkadaşlarımla buluştuk. Beşiktaş'ta buluşacaktık ve otobüsten indiğim an kokusunu sevdim İstanbul'un. Hava harikaydı. Değişik bir koku vardı İstanbul'da. Beşiktaş'a tek başıma geldiğim 18,5 yaşımdaki halim geldi aklıma. Hani şu otobus duraklarına yürümüş, insanların aceleciliğine anlam verememiştim. Sonra hani şu uzun süre beklenilen ışıklardaki heyecanım geldi aklıma.. Yeşil yansa da gitseydim gideceğim yere.. 

Arkadaşlarımın yanına giderken binlerce hatıra geldi aklıma. Sonra arkadaşlarımla oturdum. Bir daha oturamayacağım fikri sardı dört bir yanımı.. Böyle istediğimiz an görüşemeyecektik. Hemen ailem geldi aklıma.. Haftada bir gün bilemediniz iki gün gördüğüm ailemi, yılda bir kez görecektim belki..

Peki ya İstanbul? Yaşadığım onca hatıra, onca insan, onca güzellik? Her gün değişen sokakları, sokaklarda yaşanan kavgaları, tartışmaları, iyi insanları, kötü insanları, sevgilileri, nefretleri ile bunca zıtlığı içinde yaşatan ve inatla gülümsemeye devam eden İstanbul'a aşık değil miydim gerçekten? 

Ben o gün anladım İstanbul'a, geçmişime ve burada yaşayacağım geleceğime aşık olduğumu.. İşte ben o zaman anladım altın da olsa kafese girmek istemediğimi. Burası özgürlük şehri. Burada ne katı kurallar var, ne inanılmaz bir düzen.. Biz burada yaşamaya alışmışız, başka yerde depresyona gireriz...

Hele o puslu havaya hiç girmedim bile. Tek tip hava bize göre değil, biz dört mevsim insanıyız ha?Yok anacım yok. Ben burada gayet iyiyim. Bir yerlere gitmeye de hiç mecalim yok. 

6 Şubat 2017

Günlük-9


bugünlerde olabildiğince üzgünüm sayın okuyucu. sebebini bilmiyorum, sanırım işsizlik olabilir. işe yaradığım günleri hatırlayıp özlüyor da olabilirim. neyse efendim, bu günlerde iş arıyorum delice.. işin ilginci bulamıyorum. :(

ne mi yapıyorum. bir web sitesi ile uğraşıyorum. o bitince babama da yapacağım bir tane. 

çılgınlar gibi oyun oynuyorum..

en ama en önemlisini söylüyorum, yazamıyorum!

fakat çok güzel okuyorum. uzun zamandır okumak istediğim tutunamayanlar ı okuyorum. aynı sırada yine uzun zamandır okumak istediğim yaban'ı bitirdim. Ve tabii ki yanı sıra kramazov kardeşler i okuyorum. bu günlerde hep okumak isteyip, çok bilindik romanlar diye uzak durduğum yerlere yaklaşıyorum. hadi bakalım hayırlısı.

30 Ocak 2017

Yaşanmış Hikayeler - 7

Daha önce mutlaka yazmışımdır. Fakat yine yazmak istedim. Bu hikaye benim başımdan geçen bir hikayedir. Mutlulukla okumanız dileğiyle paylaştım, buyrunuz :)


"Ayakkabım yok diye üzülüyordum, ta ki ayaksız bir adam görene dek." Arap Özdeyişi

Şükürsüz insanlarız vesselam. İlla başımıza kötü bi'şey gelecek ki, geçmişteki o güzel anlarımızı özleyelim. Evet, hep bir özlem içindeyiz. Ya geçmişe ya da geleceğe. Aslında bugünü yaşıyoruz ve özlem içinde kaçırıyoruz içinde bulunduğumuz anı.

Şimdi kafama dank eden bir konuyu dile getireyim hazır parmaklarım değmişken. Efendim, ben bir organizasyon dolayısıyla yetim çocuklarla birlikte oldum. "Baba" kavramını çok daha damarlarımda hissetmiş olsam da; anlatacağım mevzu çok farklı boyutu. Somali'li çocuklarla birlikteydik. Bir hemşire arkadaş edindim organizasyon sonucu. İyi de anlaştık. Kendisi çok bilgili ve bir o kadar da samimiydi. Tabi yardımseverliği ve Allah rızası zihniyetini de söylemeden geçemeyeceğim..

Beraber yolculuk yapıyorduk. Sanırım Bursa'ya gidiyorduk. Aylardan Haziran'ı Temmuz'a bağlayan o sıcak günler. Nasıl sıcak var Allah'ım. Sanki beynimin içi kaynıyor gibiydi. Sıcakla buluşan yolculuk sıkıntısı ve tanımadığım insanlarla epeyce bunaldım. Yanımdaki koltukta oturuyordu yardımsever hemşire. Çantasından bi'kaç bi'şey çıkardı, bana uzattı. Yedik. Yememle birlikte susadığımı hissettim. Çantamdan suyumu çıkardım bende. Bir yudum aldım. Sıcacıktı. Kaynar değildi fakat sıcacıktı işte. Ben de yaz/kış buz gibi su içmeyi seven insan. "İyyy, bu ne yaaa?!" dedim refleks sonucu.

Hemşire gayet düzgün bir ses tonuyla konuşmaya başladı. Beni kırmamak için sarfettiği o ince cümleleri, o bakışlarındaki anlamı görmeniz gerekiyordu. Muazzamdı. "Ben Somali'ye de gönüllü hemşire olarak gitmiştim." dedi. Aniden dikkat kesildim. Yalnızca yan koltuğumda oturan organizasyon arkadaşımdı. Muhabbetimiz de yoktu "Merhaba"dan öte. Ne anlatacak diye merak ettim. Sanırım oradaki hastalardan bahsedecekti.. Devam etti:

"Somali çok enteresan bir yer. Çok geri kalmış demek geri kalmış ülkelere ayıp olur sanırım. Bizim kurum gitmeden önce su kuyuları da yokmuş. Bir çok su kuyusu açıldı. Açıldı fakat orada böyle su yok. Çamurlu, isli bir su. Hani yağmur yağarda bazen şebekeden öyle bulanık bir su akar ya onun gibi birşey." Hemen atıldım: "İçme suyu mu o yani?" Cevapladı: "İçme suyu mu? Tabi ki öyle. Zaten el yıkama suyu bulamıyorsun. Ben sabah namazında aldığım abdest ile akşama kadar nasıl sabrederdim. Su olmadığı için çoğunlukla teyemmüm de ediyorduk. Ya da ufak su şişelerimiz vardı. Benim görev yaptığım hastane de çeşmelerden su o kadar cılız akardı ki.. Temiz de değildi zaten. Kaldığım otelinki nazaran daha iyiydi. O yüzden orada hallederdim her işimi."

İçimden öyle şeyler geçiyordu ki o an. Az önce verdiğim tepkiden bırakın utanmayı; yerin dibine girip tüm mağmalarda yanasım, en son çekirdeğe selam çakasım geldi. Sanki oralara gitmişim gibi de suratım kızardı. Beni utandırdığını hissedecek ki biraz sustu. Devam etmesini istedim. Anlattıkça vicdan muhasebesi yapıyor, su bulamayan insanlar varken beğenmediğim şeyleri aklımdan geçiriyordum. Almak istediğim o saçma varlıkları. Aslında hiç ihtiyacım olmadığı, sırf almak için alacaklarımı. Ya da moda diye alıpta giymediğim elbiseleri. Elbiseye kadar gidemiyorum oralar için. Zira "su" söz konusu.. Su bulamıyorlar ki elbise düşünsünler.

"Orada çok kilo verdim. Şişmandım ben daha çokça. Tabi hastalandım da. Yaklaşık 15 gün kendimi bilmeden yatmışım." Muzipçe gülümseyerek ekledi "Sözde biz yardıma gittik. İstanbul'a döndüğümde ailemle görüşmeden önce 7 gün daha yattım. Beni o halde görseler bir daha gitmeme izin vermezlerdi. Gitmek istiyorum. Çünkü harika duygular hissediyorsun. İhtiyacı olan insanlara yardım için sebep oluyorsun. En önemlisi, işe yaradığını hissediyorsun. He bir de suyun ne kadar önemli olduğunu. Buraya gelince musluğu açıp altına soktum hemen kendimi. Şebeke suyu içtim, inanabiliyor musun? Asla içmezdim normalde. Ah ne kadar da lezzetliymiş."

Ah evet, ne kadar da lezzetliydi. Biz öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, televizyonda bize neler gösterilip, neler empoze ediliyorsa ona inanıyoruz. Ona güveniyoruz. Halbuki öyle hayatlar, öyle sıkıntılar var ki.. Hiç birini bilmiyoruz ki üzülelim. Görmüyoruz. Çünkü kör ediliyoruz markalarla, filmlerle, alışverişlerle.. En önemlisi şükretmiyoruz. Görebildiğimiz gözlerimize, yürüyebildiğimiz ayaklarımıza, konuşabildiğimiz ağzımıza, duyabildiğimiz kulaklarımıza, içebildiğimiz sularımıza. 

Bir yerden duymuştum: "Mutlu olmak istiyorsan, kendinden alçaktakilere bakacaksın; yüksektekilere değil." O halde şükür Ya'Rabbim.

25 Ocak 2017

Ayrışmaktan Vazgeçelim Mi Artık?

Yoksa siz hala ötekileştirilemediklerimizden misiniz?


Zira ben oldum olası öteki olmaya mahkum gibiydim. mesela ilk okuldayken ne olmak istiyorsun sorusuna öğretmen,polis,pilot cevapları verilirken ben araba tamircisi olmak istiyorum dediğimde ötekileşmiştim arkadaşlarımdan. Parmağıyla beni gösterip gülen perihan'ı asla unutamadım mesela. sonra ne olmak istiyorsun diye sorduklarında öğretmen dedim ki, bir daha öteki tarafta parmakla gösterilmeyim. sonra ne yalan söyleyim, gerçekten öğretmen olmak istedim ama bu öteki tarafta bulunduğumdan mı, yoksa öyle olması daha mantıklı geldiğinden mi, konuşmayı sevdiğimden mi, bilemem..

ötekileştirmeler asla bitmedi. daha yeni ötekileştik mesela geçen. mezhep denen bir şey dediler müslümanlıkta, seni beni onu bunu ayırdılar. arkadaşımın annesinin cenazesine katıldık. daha doğrusu katılmadık, çünkü bizler "hanefi" idik. yani öyle diyorlar. onlar ise "caferi". ev ziyaretine gittik biz de. orada es kaza biri sordu nerede kıldınız cenaze namazını diye, "bizim camii de aşağıda caferi camiisi var ya" dedi arkadaşım. bir keresinde caferii camiinde namaz kılmıştım. birden onu hatırladım. kadınlar beni köşeye yönlendirmiş, namazımı orada kılmamı söylemişlerdi. çünkü ben caferi değilmişim, cemaatlerine de uyamazmışım. camii değil mi burası?dedim, evet dediler. sanki başka bir dindenmişim gibi ötekileştirildim.

önce camiileri ayırdılar. sonra insanlarımızı. sen caferisin, sen hanefisin yok sen başka bir şeysin deyip müslümanlığı bölük pörçük yaptılar. aslında müslümanlık böyle bir şey değil di kitapta. hepimiz aynıydık. hepimiz yalnızca Kur'an-ın söylediklerini yapıyorduk, Hz Muhammed (sav) bizim peygamberimizdi, diğer tüm peygamberlerimiz gibi. O son'du, O'ndan sonra peygamber gelmeyecekti. Bizler de onun elçiliği ile getirilen kitaba inanacaktık değil mi? E o zaman madem kitap 1'di, bizler neden bölündük? 

en büyük hatayı işte burada yaptık. birbirimizi ötekileştirilerek. sadece din de değil. Howard Gardner'ın çoklu zeka kuramından yola çıkacağım. O zekaları çeşitlere ayırdı. çocuklarda belli zekaların baskın olduğunu söyledi. Misal bazı çocukların resim yapma yeteneğinin olması gibi. bu görsel zekanın gelişmiş olduğunu göstermekteydi. ya da sayısal derslerde zeki olan çocuğun sayısal zekasının, müzik aletlerini hiç bir eğitim almadan çalabilen çocuğun ise işitsel zekasının daha ileri olduğunu söyledi.  daha ilk okuldayken, görsel zekası üstün olan çocuğun elinden boya kalemi alındı ve "geçinmek istiyorsan ilerde, resim yapmamalısın, matematik çalış" dendi. eğer sözelci iseniz, ötekileştirildiniz. Çünkü sayısal zekası üstün olan öğrenci her zaman zekiydi. siz aptallar sınıfıydınız. yetenekleriniz göz ardı edildi, ötekileştirildiniz. yeteneğinize göre bir şeyler yapmadığınız ve yanlış zekanın üzerine gittiğiniz için ise hep başarısız oldunuz.

Hadi tüm başarısızlıklarımızı bizi etiketleyen büyüklerimize, etiketleyen kültürümüze, etiketleyen zihniyetimize bağlayalım. insanları düşünceleri, inançları, farklılıkları ile dışlamayalım, ayrıştırmayalım. çünkü esas konu farkındalıkların bilincinde olup, bu farkındalıkları etiketlemeden olumlu yönde geliştirebilmek.

Kendinize iyi bakın .

22 Ocak 2017

Allah Utandırmasın Kardeş

Sağol dostum sağol. Peki ama neden?


Sizler de karşılaşıyor musunuz bilmiyorum ama nişanlanan, sözlenen veya evlenen insanlar fotoğraflarını paylaştıklarında bu yorumu alıyorlar "Allah utandırmasın".

Kızcağız evlenmiş, en özel günü ile alakalı bir fotoğraf paylaşmış. O gün olabildiğince heyecanlı ve güzel geçmiş. Aklına kötü bir şey getirmeyen, getirmek istemeyen, hayatla alakalı tüm olumsuzlukları arkasına atan kız, yeni bir hayata merhaba demeye karar vermiş. Karşılıklı sevmişler birbirlerini falan. 

Sonra garip niyetlinin biri gelip "Allah utandırmasın kardeş" demiş. Çok yerde karşılaştım, bu yüzden çokça düşünme fırsatı buldum. O dönemlerime döndüm, bana kimse dememişti. Fakat şimdilerde herkesin ağzındaydı bu laf. Peki ama ne demekti?

- Meal 1: Hani ilk gün var ya, heh o mevzu işte, Allah utandırmasın kardeş. 

- Meal 2: İyi geçinin, birbirinize iyi davranın ki, ayrılma gibi bir durum olmasın. Ay çok utanç verici bir durum bu çünkü. O yüzden Allah utandırmasın kardeş.

- Meal 3 : Ailelerinize de iyi davranın, saygıda kusur etmeyin, kimseye saygısızlık yapmayın ki Allah utandırmasın kardeş.

- Meal 4 : Çoluğa çocuğa karışırsanız da, iyi evlatlar yetiştirin ki, Allah utandırmasın kardeş.

-Meal 5: Umarım sonunda iyi işler başarırsın, Allah utandırmasın kardeş.

Bu cümleyi kuranlardan aldığım cevaplar bunlar sayın seyirci. Yani onlar bu niyetlerle söylüyorlarmış. Fakat niyet okuma makinem olmadığı için ben ilk iki meali baz alarak okuyorum cümlenizi. Ne kadar iyi niyet olarak yazsanız da bence tamamen kötü niyetli veya kötü niyetlerinin iyi niyetle cilası bir durum söz konusu. Kötülükleri düşünüp "inş öyle olmaz" canım demek gerçekten çok saçma. 

Allah mutluluğunuzu daim etsin, Allah yuvanızdan huzuru eksik kılmasın, Allah bi yastıkta kocatsın, Allah hayırlara vesile etsin gibi sözler varken, uzak durmanız gereken kelime Allah utandırmasın kardeş. En azından benden uzak dursun, isteyen yine kullansın.

19 Ocak 2017

Yaşanmış Hikayeler - 6

Evet sayın okuyucu. Şimdi sizlere bir arkadaşımın kendi ağzından anlattığı hikayeyi sunuyorum. Ben okudukça sinir oldum, bu kadarı da fazla dedim. Ama naparsınız, bazı şeyler yaşanıyor işte.. Buyrun o halde:

Uzun olacak ama okunmaya değer hikayeler uzun olur.
Size bir aşık olduğum, bir de sevdiğim kızı anlatacağım. İsim vermek istemiyorum çünkü yazı yayılırsa cevap hakkı doğacak ve ben bir daha onlarla uğraşmak istemiyorum. Umarım bu yazdıklarım genç erkeklere ibret olur.

Aşık olduğum kız ile otobüste tanıştık. Yanına oturmuştum ve kitap okuyordum. Birkaç defa bana iyi akşamlar dileyip indiği olmuştu otobüsten. Bir türlü tanışma fırsatı bulamamıştım ve açıkçası pek de ilgilenmiyordum. (Korkak olduğumdan) Kitap okurken kız beni dirseğiyle dürttü ve dimi dedi. Ben de hee evet öyledir dedim. Ayakta duran bir arkadaşla konuşurlarken sohbete beni bu şekilde dahil etti. (O arkadaşla hala görüşürüz ve sıkı dostuzdur) Eski Şişli adliyesinin önünde otobüsten indik ve telefon numaraları alınmış oldu.

İlk zamanlar kız beni hep arardı. Konuşurduk. Otobüste öyle bir muhabbet ederdik ki indiğimizde bile bir süre ayakta dikilir, muhabbeti bitirmeye gayret ederdik. Hatta bazen eve kadar yürüdüğümüz de olurdu. (Kağıthane merkezden Hamidiye Mahallesine)
Bu süre zarfında kıza aşık oldum tabi. Günlerim onun hayaliyle geçerdi diyebilirim. 6. Hissim olmuştu. Bir yere gittiğimde orada olacağını adım gibi bilirdim çünkü onu hissederdim.
Zaman zaman uzaklaştığımız da olurdu. Ben onu nereye davet etsem gelmek bilmezdi. Hep bir işi çıkardı. Ben de aptal aşık olduğum için inanırdım.

Yalın’ın konserine gidecektim ve kendisini davet etme amacıyla değil, en sonunda hayalim gerçekleşiyor babında konuyu açtım. Aaa ne güzel ben de geleyim dedi. Artık huyunu bildiğim için saatime baktım (8:35) ve dedim ki saat 2 gibi vazgeçer. Hatta emin misin bile demiştim. Tabi ben havalarda uçuyorum sonunda bir yere gidebileceğiz diye. İçimde kuşku var ama bastırmaya çalışıyorum. Her şeyi ayarlamışım. Biletler, ulaşım vs. Bu sefer olacak dedim. Çalıştığım ofiste herkes biliyor, hadi yine iyisin diyorlar. Cuma günü namazdan geldim, ofiste yemeğe oturdum ve mesaj geldi.

Kız gelemeyeceğini ve benim eğlenceme bakmamı söyledi. Çevremde bir sürü kişi var, yemek masası dolu öyle bir sinirlendim ki masaya vurdum lanet olsun diye bağırdım. Yemeği bıraktım, yazdıklarım ilk günkü gibi aklımda. “Senin benimle eğlendiğin kadar eğleneceğimi sanmıyorum. Benimle sakın bir daha konuşma. Hep aynısını yapıyorsun. Yettin artık.” Mesaj attı. Cevap vermedim. Tam 1 ay küs kaldık. Karşılaşıyoruz yüzüne bile bakmıyorum. Onu sosyal medyada da silmiştim. Silince takibe aldı. Ne yazsam beğeniyor falan. Doğum günümde profilinde bir şiir paylaşmıştı ve tam da beni anlatıyordu. Mesaj attım yarın sabah otobüste görüşelim diye. Küs kaldığımız sürede facebook hesabı matem yerine dönmüştü. Ertesi sabah geldi, işaret ettim, yanıma oturdu. Özür diledi. Neden özür dilediğinin farkında mısın dedim. Evet dedi. Bir daha olursa yüzümü görmezsin dedim. Tamam dedi.

Bu olayın ertesinde bir gün Kerem müze kart al ikimize gezelim dedi. Gittim 1 saat sırada dikildim kartı aldım ikimiz için de. Tahmin edin ne oldu? E hadi gidelim dedim, sen kendin de gidebilirsin çocuk değilsin Kerem dedi. (Egona s.çayım senin) Kendim gittim gezdim müzeleri. O sözünden sonra bir süre sessiz kalmayı tercih ettim.

Hem sever hem nefret eder hale gelmiştim. Bulunduğum ilçede bir siyasi partinin gençlik grubuna katıldığını ve benim de gelmemi istediğini söyleyen bir mesaj aldım. Gittim. Ben gruba girdim, o gruptan çıktı. (Yine dalgasını geçmişti ama çok güzel insanlar tanıdım)
Bir gün evime giderken otobüste yanımda ayakta duran bir kız düşecekti ve onu kolundan tuttum. Salı günü kolundan tuttum ve Cuma günü dayağını yedim. Dişlerim kırıldı, kolunu tuttuğum elimi kestiler ve hakaretlerin ardı arkası kesilmiyordu. Tam yarım saat 3 kişiden bu yaptığım iyiliğin dayağını yedim. Hiçbirini tanımıyorum ve beni takip edip bir yerde kıstırıp dövmüşlerdi. Ayağa kalkıp polis karakoluna doğru yolumu tuttum. O sırada aşık olduğum kızın kardeşi gördü beni. Lanet ettim o güne, lanet. Dedim sakın çağırma ablanı, sen de git evine, ben kendi başımın çaresine bakarım. Geldi, beni o halde gördü. Yüzüm şişmiş, her tarafım kan içinde. Yüzüme pansuman yaptı, kendi elleriyle sildi. O akşam nefretim dindi ona karşı. Bir daha deneyeyim dedim.

Bir akşam bir program vardı kültür merkezinde. Dedim araba var bende seni eve bırakayım. Tamam dedi. Gidiyoruz, telefon açtı arkadaşlarına yoldayım geliyorum diye. Bana dedi beni şuraya bırak. Bıraktığım yerde bir minibüs, içinde 3 tane erkek ve geldiğimde öğreniyorum. Üstüme yürüdüler kim bu diye. Size anlattım ya dayak yiyen çocuk dedi. Evet o benim dedim ve arabaya hızlıca atlayıp gittim. İnanın o akşam tüm ilçe kullandığım arabanın asfalttaki lastik seslerini duymuştur. Sinirden bir hal oldum. Direksiyonu yumrukluyorum. Eve geldim annem o kız dimi dedi. Evet dedim. Olayı anlatmadan bana şunu dedi “oğlum o kızdan sana eş olmaz” . İşte o an gözlerim açıldı ve ertesi sabah son bir konuşma ve onu yere batırma için bekledim. Otobüste karşılaştık. Yanına oturdum ve hiç konuşmadım. Otobüsten indik. Konuşucam ve sen dinleyeceksin dedim.

Nereye davet etsem önce geleceğini söylüyorsun sonra dalga geçiyorsun. Seni sinema, tiyatro, sohbet, müze tarzı şeylere davet ettim her seferinde kimi zaman sen gidelim dediğin halde dalga geçer gibi kıvırıyorsun. Bak kızım ben seni seviyorum, bunu sana hep belli ettim ama sen dalganı geçtin durdun. 2.5 sene git gel git gel yetti artık. Anneni babanı öne sürdün izin vermediler diye, annen ve baban gecenin bir vaktinde Taksim’de bir erkekle barda olmana izin verdiler mi?( Senin onu görmemen lazımdı dedi, facebookta o fotoğrafları benden gizlemişti) Ya da saat 23:35 de biten maç için bir erkekle olmana da mı izin verdiler!( Evet dedi, yalan söylüyorsun dedim, sustu) Ben senin gibi bir yalancı ve ikiyüzlü ile bir daha konuşmak istemiyorum, hayatımdan çık git dedim. Kerem özür dilerim dedi, ağladı. Ben senin artık yedeğin değilim, defol git dedim. O günden sonra o kızla ilişiğimi kestim.

Şunu da belirteyim kız TERAZİ burcu idi. Uzak durun!

Evlendi, gitti.

Bundan sonra kızlara karşı inanılmaz derecede önyargılı yaklaşıyorum. Konuşmuyorum. Birine yardım ettim dayağını yedim ve mahkeme 2.5 sene sürdü. Haklı olduğum halde ceza almadan ellerini kollarını sallaya sallaya gittiler. Birini sevdim ve benimle oynadı durdu. Kimsenin yüzüne bile bakmak istemiyorum. O derece.

Sonra sevdiğim kız ile tanıştım.
Facebookta arkadaş değiliz ama o benim paylaşımlarıma ilgi gösteriyor. Kızı ekledim, konuştuk. Sohbetler güzel gidiyor, alttan alta hoşlanma belirtileri gösteriyor. İkimiz de yaralıyız. Ben hala unutamamışım aşık olduğum kızın kazıklarını ve inanılmaz derecede güvensizim. Kız beni bir mekana kahve içmeye davet etti gitmedim. Dedim istediğim yere gelirsen, istediğim zamanda o zaman buluşuruz dedim. Kız o haftasonu Düzce’ye gitti okuluna. 1 ay beklicem kızı. Aslında bu daveti çevirerek kıza ayıp ettim ama güvenemiyorum. Davam sürüyor, tehditler alıyorum, bir oyun da olabilir diye düşünmüştüm.

Tuzla’dan dönerken bir otobüs durağında ilk kez onu aradım ve konuştuk. İkimiz de birbirimizin sesini ilk kez o zaman duyduk ve bir heyecan var. Kız o konuşmadan sonra ben bu çocukla evlenirim demiş. Arkadaşları itiraf etmişti.

Kız geldi. Pazar sabahı otobüs durağında buluştuk. Eminönü’ne gittik ordan Bostancı sahil. Vapurda kız omzunu başıma yasladı. El ele gidiyoruz. Bir sohbet, bir muhabbet inanılmaz eğleniyoruz. Tüm sahili dolandık. Çiçekçi teyze beni 50 TL çarptı. Kendince fal baktı, evlilik gözüküyor dedi. Biz gülüyoruz tabi. O günden sonra aramızdaki şeye bir ad koyduk ve tam 3 sene sürdü. Ablasıyla tanıştım, Düzce’ye gittim arkadaşlarıyla tanıştım, annemle, babamla, kardeşlerimle tanıştırdım, patronumla tanıştırdım, akrabalarımdan bazıları bile biliyordu kızı. Niyetim ciddi idi.

Seviyordum. Sabah Düzce’ye gidip onu görüyordum, akşamına İstanbul’a dönüyordum. Sayısını hatırlamıyorum kaç kere gittiğimin. Ona da aşık olmuştum. Okul balosu oldu. İşten çıkmışım. Cebimde 5 kuruş param yok. Gitmem elzem. Gitmesem kız beni tavana asar. Babamdan utana sıkıla istediğim para ile kıza Cevahir’in önündeki çiçekçiden çiçek aldım, metrobüs, tramvay ile otogara geçtim, otobüse bindim ve Düzce’ye yanına gittim. Bir erkek yüzlerce kişinin gözü önünde çiçek götürüyor. Bunu ancak seven bir erkek yapar. Aptal bir aşık yapar. O derece seviyorum yani.

Bu 3 yıllık süre zarfında kız benim sözümü bir kere bile dinlemedi desem garip gelir değil mi? İşine geleni dinledi, işine gelmeyeni dinlemedi. Zamanla düzelir diye hep erteledim durdum kimi sorunları. Ailesi beni 3.senesinde öğrendi. O öğrenmeden sonra kızda bir değişimler oldu. Beni çok zorluyordu. Yeni bir yerde işe başlamışım. 100 kere aradı, mesajlar vs. Resmen bıktırmak için uğraşıyor. Rica minnet yeni bir işe başladım, lütfen bırak işimi yapayım diyorum. İnat üstüne inat, o telefon açılacak vs. Kapat lanet telefonu dedim ama akşamına oklavayı yiyicem hissediyorum.

Akşam oldu. Otobüste karşılıklı oturuyoruz. Yanımda kız var. Nasıl oturulacağını, kalkılacağını bilen birisiyim ve kendisi tarafından bir zamanlar tescil edilmiş adamlık belgem var. Sen kimseye bakmazsın Kerem belgesi. Onaylı. Noter yemin etti o derece. Yorgunum biraz gözlerimi dinlendireyim konuşuruz dedim. Gözlerimi kapattım. Her zaman kullandığım otobüs hattı. Bacağımı dürtüyor, çek o bacağını diye bağırıyor. Otobüste herkes bize baktı. Kıza bacağın değdi diyor. Öyle bir şey yok tabii ki. Beni yerin dibine batırmak için trip ve kıskançlık kasıyor. O gün bitti dedim.

Ben 3 sene boyunca aileme kızı anlattım, ailem istemedi siz onu tanımıyorsunuz dedim ve mücadele ettim. Defalarca beni ailenle tanıştır dedim, tanıştırmadı. Ailesi bizi öğrendi. Babanla konuşayım, evlenelim işte dedim. Ailesi beni öğrendikten sonra bana dünyayı dar etti. Annesi bana tipsiz demiş, kız kardeşi benim için daha iyisini bulursun demiş (kızkardeşine okulunda bir dersten 100 aldırdım, ders malzemesi götürdüm, yardımcı oldum) bunları telefonuna bakınca gördüm ve hiçbir şey demediğini de gördüm. Beni hiç dinlemiyordu artık. Ailesine karşı eziliyordu. Tanışayım dedim. Dinletemedim. Bunları düşününce ve o otobüsteki kıskançlık hareketi de gelince bitirdim.

O günden sonra (9 Şubat) birkaç ay onunla hiç konuşmadım. Ona ait ne varsa attım. Unutmaya çalıştım. Tabi bu sırada onu rüyamda görüyorum, hala seviyorum ama çok incinmişim. Gidemiyorum.

Bu noktadan sonra bir kız silah nasıl doldurulursa öyle doldurulur arkadaşlar.
Aylar sonra kıza mesaj attım. Konuşmak istediğimi söyledim. Gayet saygı ve sevgi kuralları çerçevesinde konuşmaya çalışıyorum ama karşımda başka bir insan var artık. Noter tescilli adamlığım arkadaşlarının dolduruşuyla yerini şerefsiz, adi, yüzsüz, ikiyüzlü gibi şeylere bırakmış artık. Annem haklıymış, adam değilmişsin. Ben güçlüyüm, mutluyum vs. Kız öyle bir yazıyor ki makinalı tüfek gibi. Eline silah verseler benden kurtulacak o derece nefret etmiş. Ben alttan alıyorum, konuşalım, olmuyor böyle, sen de unutamadın beni falan diyorum. Kız diyor ki ben seni unuttum, çoktan sildim, sen kimsin vs. Sen Fettah Can-Olan Bize Oldu şarkısını dinle dedi. Şarkı başka diyor, kız başka diyor.

Denedim. Seviyorum, 3 yıldan sonra neden ayrıldık hiç düşündün mü dedim. Senin yüzünden dedi. Yine ben, yine ben arkadaş. Sonra kıza gelişine yapıştırdım tabi. Seni ailem, akrabalarım biliyordu. Babamla da tanıştın. Seninle beyaz eşya bile baktık. Ben seninle evlilik planları yaptım, sen ailen öğrendikten sonra benden uzaklaştın. Elin sözüne geldin, benim sözüme değil. Beni hiç dinlemedin. Sonra kalktın benim gibi birisine otobüste sapık muamelesi yaptın. Bana sahip çıkmadın. Bundan ayrıldık kızım dedim. O da sen hiçbir şey yapmadın. Hiçsin sen. Yoksun. Daha ne konuşuyorsun yüzsüz dedi.

Bakın benim de hatalarım oldu. Olmadı değil. Özür dilemesini bildim. Kimse ile karşılaştırmadım. O her seferinde şunun erkek arkadaşı şunu yapmış sen neden yapmıyorsun demesini bildi. İstanbul’dan Düzce’ye çiçekle gidecek kadar sevdim, sen bir hiçsin dedi. Ailesiyle tanışmak için can attım, oyaladı durdu. Arkadaşları bana bir yüzükle gelirse hazır değilim, evet diyemem dediğini anlatmıştı.
İşin özü şu ki çok uzatmayın arkadaşlar. İlişki sarpa sarıyor. Birileri araya giriyor ve size karşı cephe alabiliyor en sevdiğiniz. Kızlar hep dışarı bakar. Özenir. Sizden elinizdekinden hep bir fazlasını yapmanızı bekler. Ben şartlarımı yeterince zorladığımı düşünüyorum. Sırf gönlü olsun diye haksız olsa bile benim özür dilediğim zamanlar bile oldu. Yapmayın. Burnunu sürtün. Egosunu tavan yaptırmayın. Vazgeçilmez olduğu hissini vermeyin. Sizi kaybedebileceğini düşünsün.

Bu iki ilişkiden sonra kızlar hakkında gözüm öyle bir açıldı ki kimseyle konuşamıyorum J
Halinden, hareketinden ego kastığını, oyalamak, dalga geçmek amacıyla yaklaşanı anlıyorum ve ne yazık ki geneli oyun derdinde.

Son bir uyarı ile yazımı sonlandırayım.
Ailenize söyleyin ve evlenin kardeşim. Bundan gayrısı hep kalp kırıklığıdır. Gerçi ailem bana evlen artık diyor ama kızlardan öyle bir soğumuşum ki sakın diyorum.
Saygılarımla.