24 Şubat 2017

Biz Lisedeyken Böyle Miydi Azizim?

Bugün Eminönü'ye gittim sayın izleyici. Bir grup liseli gördüm. Liselilerden bir tanesi, bunca soğuğa aldırmadan, gruptaki diğer kıza "Ben senden hoşlanıyorum galiba" dedi. Hoşlanmanın galibası mı olur dedim o an. Ya seversin, ya sevmezsin. Ya hoşlanırsın (!),
ya da hoşlanmazsın (!)

Hoşlanmak kelimesi de hoşuma gitmedi. Sonra aralarındaki de hoşuma gitmedi. Sonra görevlendirildiğim okuldaki öğrencilere baktım. Saygısız, koridor kenarlarında birbirileri ile öpüşen, hayattan kopuk, hiç bir amacı olmayan, kendi halinde takılan veya kendisine zarar vermek için fırsat kollayan tiplerle dolu.

Hemen kendi lise yıllarımı düşündüm. Zira bir durum hakkında eleştiri yapabilmem için önce kendime bakmam lazımdı.

Ben lisedeyken, kimseye aşık olmadım. Arkadaşlarım aşkı düşünürken ben derslerimi düşünürdüm. Tabii ki hayır! Ben kısa filmler çekmeyi düşünürdüm. Elime aldığım vga pikselli telefon kamerasıyla bir sürü kısa film çektim. Bunların hepsi komedi içerikli, ufak tefek sitkomlardı. Bazen ana haberleri bile tii'ye alıyordum. Çekerken oyuncu bulmak çok kolay oluyordu. Şimdi RTS sınıfındaki arkadaşlara bakıyorum da tek dertleri doğru dürüst oyuncu bulmak. Oyunculuk bölümü dahil, bizim lisedeki saflığı hissettiremiyor izleyiciye.

Tek hayalim ciddi ciddi bir kısa film çekmek olmuştu. Senaryolar yazdım nasıl senaryo yazıldığını bilmeden. Sonra üniversitede senaryo dersi aldığımda, yazdığımın yalnızca ufak çaplı hikaye olduğunun bilincine vardım.

Ben lisedeyken bir amacım vardı ve 4 yıl boyunca hep o amaca hizmet ettim. Kısa film çekmek. Bunun için fotoğrafta çekmeye başladım. Senaryo sıkıntısı çektiğimde filmlerin sevdiğim sahnelerini canlandırırdım. Sonra o telefonun hafıza kartı arızalandı ve tüm çektiklerim gitti. Oturup ağladım sinirden 2 saat kadar. Sanat hayatı benim için oraya kadardı.

Canlandırdığımız bir sahneyi buldum lisenin sayfasında. O zamanlar akıl etmişim de, şimdi görüşmediğim bir arkadaşıma göndermişim bluetooth ile. Tek paylaşım noktamız oydu. Aaa pardon, kızılötesi vardı ama çektiğim kısa filmi göndermek için telefonların dip dibe durması gerekiyordu ve uzunca bir süre hareketsiz tutmalıydık. Uzunca bir süre, tenefüs arasına asla yetmezdi. 10 dakika neye yeter ki zaten?

Neyse işte, biz lise yıllarındayken, hocalara şaka yapma, gülme ve eğlenme derdindeydik. Bunca yıldır okuyorum ki bu 20 yıla tekabül ediyor, en güzel ve eğlenceli yıllarım lisedeydi. Kafanın rahat, derslerin zevkli ve kimsenin kimseyle alakalı olmadığı, iyi insanların , temiz kalplilerin oluşturduğu yıllardı.

Şimdi dönün ve ardınıza bakın. En çok görüştüğünüz ve en çok eğlendiğiniz arkadaşlarınız lise arkadaşlarınız değil mi? Ve eğer liseli okuyucum varsa, o tarakları bırakın. Önünüzdeki güzel günleri eğlenerek değerlendirin. Aşk yalanına acılarınızı kaptırmayın. Kendinize iyi bakın.

20 Şubat 2017

Ivır Zıvır 62


Şimdilerde Emre Aydın dinliyorum. neden bilmiyorum ama hüzünlü olduğum zamanlarda beni en çok yansıtan şarkılar Emre aydın şarkıları. aslında ben genelde klasik, jazz falan dinliyorum ama işte insan efkarlanınca eskileri anıyor be..

Bu pazar günü eskileri çokça düşündüm. ailemle o kadar mutlu zamanlar geçirmişim ki, dışarıda hiç aramamışım mutluluğu. mutluluk garip bir duygu. benim gibi yengeç burcu için hele, çok garip. olmazsa olmazım sanırım. 

hayat bize size ve onlara güzel. yani genelde öyle. geçenlerde çok moralim bozulmuş can dostum güzel insan Vildan ile buluşmuştum. bir sürü şey anlatmış, konuşmuş vatanı milleti kurtarmış Bakırköy dolaylarında geziyorduk. Pek bilmiyorum oraları, meydan gibi bir yerden geçerken sağ tarafta bir inşaat vardı. inşaata dönerek "bu ne acaba, ne yapacaklar burada, of çok sıkıldım herşeyden" dedim.Vildan beni durdurdu. Sol tarafta yükselen ağaçları gösterdi. "Şunları görüyor musun" dedi parmağını uzatarak. Ben de baktım. Gerçekten harikaydılar. Yemyeşil, o kalabalığın kirliliğin ve pasın içinde muhteşem gözüküyorlardır "Çok güzellerr" dedim ağzımı yaya yaya. "Heh işte, orası mezarlık" dedi. "Şimdi tekrar düşün, şu an yaşadığın hayata tekrar bak" dedi. Baktım. Ve ne diyeceğimi bilemedim. Mezarlık düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmeyi başardı..

Sizleri bilmem ama ölümden deli gibi korkan bir insanım ben. Sanırım henüz zamanım gelmedi, Allah gecimden versin. Gelince gitmek ister çünkü insan. Ya da asla hazır hissetmez misin? Aslında bu bir bitiş değil yeni bir başlangıç, bir kavuşma anı biliyorum. Fakat yine de bilinmezliklerle dolu olduğunu da biliyorum. düşünmemeye çalışıyorum, düşünmedikçe dünyalık işlere dalıyorum. misal oturup neden yurt dışında çeşitli ülkeleri göremedim, yeni insanlarla neden tanışamadım diye üzülüyorum.

üzülmek için sebep ararsanız mutlaka bulursunuz. bunu da kendimden biliyorum. depresyona girmek benim için çocuk oyuncağı. ama gerçek depresyon. öyle güldüğüme falan bakmayın. akşam 11 de uyuyup öğle 12 buçukta uyanıp hala uykusunu alamama depresyonu. aslına bakarsanız yataktan hiç çıkmama durumu. ya çok yeme, ya da hiç yememe sorunu. bitiyorum sanırım az kaldı..

hele bir de Ataköy de görevlendirildiğimi öğrendim ya, dedim kafayı yicem heralde az kalıcak. bakırköy ün oradaki ataköy değil. navigasyona yazdığımda sultanbeyli falan gördüm. nasıl gideceğim, gidersem nasıl döneceğim hiç bilmiyorum. 

of be, evet günlük bu. ohhhh sefam olsun, yazdım rahatladım valla.

16 Şubat 2017

Öylesine veya Böylesine Bir Yazıdır Bu.


Blog yazmak, blog yazarlığı ünvanına sahip olmak demektir. yazarlık dediğiniz iş ise, bir kaç kitap yazmakla olabilecek bir durum değildir. yazmadan edemeyen insan yazardır. akademik makaleler yazmak zorunda olduğu için yazan insan, bu makaleleri kitaplaştırmak isterse, bu adama yazar der miyiz? ben deme taraftarı değilimdir, fakat sizler isterseniz dersiniz..

blogumu açma sebebimi düşündüm uzunca bir süre. yazmayı seviyordum. yazdıklarımı etrafımdaki insanlar okumayı seviyordu. lisedeydim henüz. ders esnasında hocayı dinlemez hikayeler yazardım. ama hep hocalarımdan beslenirdim. onlardan birer cümle, anlattıkları olaylardan birer cümle derken ders çıkışı "bu kez ne yazdın" diye etrafıma doluşan arkadaşlarımla bitirirdim derslerimi. yazmayı hep sevdim. ben yazdıkça hocalarım "kızcağız dersi deli gibi dinleyip, not alıyor fakat demek ki sınavda yapamıyor" deyip yüksek notlar da verdiler hani..

burada da hep sizlerle konuşur gibi yazdım. edebi bir kaygım, yüksek cümlelerim, ağdalı kelimelerim, nitelikli yazılarım olmadı hiç. fakat hep anlatmak istediğimi tam olarak anlatabildiğime inandım. en azından aldığım değerli yorumlarınızdan bunu çıkardım. benim için derdimi anlatabilmekti mesele. belki edebi sanatlara yeterince eğilemiyordum ama tanzimat dönemi yazarları gibi sanat toplum içindir düşüncesine sahip, en azından yazdıklarımın anlaşılması taraftarı oldum..

bu güne kadar bir sürü ürün denedim. sağolsun bazı markalar blog yazan ve okuyanlara gerekli önemi gösterip ürünlerini gönderdiler. ürünlerin bir çoğunda kusur buldum. yorumlarımı yazdım. bana bu kusurlar için çok teşekkür edip, o açıdan hiç bakmadıklarını, gerekli çalışmaların yapabileceklerini söylediler. ya da o kusurların kusur olmadığını, aslında durumun şöyle şöyle olduğunu söylediler. açıkladılar, tatmin ettiler. fakat genel anlamda yaptığım eleştirilerin kendi markalarını iyileştirme adına bir adım olduğunu söylerken asla benim bu işlerden ne anladığımı falan eleştirmediler. sonuçta ben kimya mühendisi değildim. fakat eleştirdiğim şey kremin yoğunluydu veya elimi yeterince yumuşatmamasıydı. ya da bir şampuan denediğimde şampuanın saçıma etkisinden hoşlanmamıştım. içerikleri hakkında tek bir bilgim olmamasına rağmen son derece kendime güvenerek yaptım eleştirimi. 

bu şekilde negatif yorumları gerçekçi bulduklarından olacak ki, son günlerde daha da fazla ürün göndermeye başladılar. yakında onlar hakkında yazacağım.

ve bir ara film eleştirmenliği yaptığımı biliyordur sıkı takipçilerim. bir basın gösteriminde film hakkında eleştirimi getirirken ne radyo-televizyon okuyup okumadığımı sordular, ne de aks atlamasını. hatta yönetmene sallarken yönetmenin de yanımda olduğunu bilmeden konuştuktan hemen sonra "aaa bak hiç o açıdan düşünmemiştim" dediğini de biliyorum. çünkü bir insana yapılan eleştiri, onu geriye değil, farklı açılardan bakmasına sebep olur. tabii kendisini tepelerde görüp "sen kimsin köpek" demediği sürece.

sinema eleştirmenliği yaparken hep çoluğumun çocuğumun izleyebileceği filmler ve yetişkinlerin izleyebileceği filmler diye ikiye ayırdım filmleri. ona göre yorumlar yaptım. kimisi muhafazakar yaklaşım dedi, kimisi başka bir şey. iletişim tasarım ve görsel efektlerle alakalı çalışma yapmış bir insan olarak oralara da çok dikkat ettiğimi de söylemeliyim sanırım. ama nedense insanlar yapmış olduğum teknik yorumlardan çok, ahlaki değerlere takıldığım noktalarda kaldılar. çünkü ahlaki değerlere özen göstermem nedense rahatsız edici ve hatta bu yüzden gereksiz yorumlar gibi bir kenara atıldı. 

bir şeyler hakkında yorum yapmanız istendiyse, yalan söylemeniz bekleniyor sanırım. ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü değil de pohpohlamanız ve yere göğe sığdıramamanız gerekiyor. ben öyle yapmıyorum. ürün neyse, ürünle ilgili deneyimim neyse, bana ne hissettirdiyse onu anlatıyorum sizlere. reklam için bir şey yapmıyorum. ha reklam yapmak isteyenler oluyorlar sağ olsunlar. bana basın bültenlerini gönderip, üzerinde bir değişiklik yapmadan yayınlamamı istiyorlar. yayınlıyorum. keşke olumsuz eleştirilere tahammülü olmayan, ahlaki değerlere özen gösteren insanların cümlelerini gereksiz olarak gören kişiler basın bültenlerini gönderseler de ne istiyorlarsa onu reklam adı altında sizlere sunabilsek.. reklam olmadığı sürece, kimse kusura bakmasın, ben yaşadığımı ve düşündüğümü hiç bir edebi kaygısı olmaksızın, sizlerle konuşur gibi buralarda anlatacağım. 

beni takip etmeye devam ettiğiniz ve tüm değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız!

15 Şubat 2017

Günlük 7


merhaba sayın okuyucu..

bugün başıma gelen ilginçlikler silsilesinden bahsetmek istiyorum. her seferinde "büyük konuşmayın, ben konuştum ve konuştuklarımın hepsini yaptım " deyip duruyorum değil mi? diyorum fakat yapmıyorum bu dediğimi. çünkü siz hocanın dediğini yapın, yaptığını yapmayın aman diyim..

içkili mekanlarda asla yemem-içmem diyen bir insanım ben. artık şu cümleyi tekrar kurgulama zamanı geldi: "içkili mekanlarda yiyip-içmemeyi tercih etmeye çalışıyorum..

neden mi yumuşadım? çünkü grupanya dan aldığım fırsat kodumun bulunduğu mekan içkili bir mekandı. aslında genellikle bakarım menülerine. fakat bu mekanın web sitesi yapım aşamasında olduğundan bilemedim içkili bir mekan olduğunu. evet görsellerde bar resmi de varmış, onu da göremedim. çünkü görmemem gerekiyormuş ve kınadığım şeyi yapmam gerekiyormuş..

siz siz olun, kınamayın. mekan çok ilginç bir yerdi, çok da güzel davrandılar bize sağ olsunlar, yemekler de harikaydı, erkenden kalkınca neden erkenden gittiğimizi bile sordular. o kadar zor yedim ki her şeyi. hayır parasını da önceden ödüyorsun ya, hazırlattım da rezervasyon yapıp.. yemesem olmayacaktı.. yedim ama bir sor nasıl yedim?

neyse efendim. şöyle metrobüse yakın, 3+1 otoparklı ve 0 bir daire bulursanız bahçelievler taraflarında, bana bir haber edin bea. 3+1 evi ne yapacaksınız iki kişi dediğinizi duyar gibiyim. malumunuz freelance çalışan insanım. bir çalışma odamın olması şart.!

freelance çalışmanın en güzel yanını söylüyorum: müşterini seçebilmek. geçenlerde çok iyi diyebileceğim bir iş teklifi geldi, hiç sevmediğim bir müşteriden hemen iptal ettim. zira benim için müşteri ile aynı dili konuşabilmek önemli. her söyleneni yaparım, her denileni düzeltirim -ki bize okulda bunu öğrettiler renk bilgisi olmayan insanların bize hiç olmayacak şeyler yaptırmaya çalışmasını falan-. bunlar bana normal gelir fakat karşısındaki insana çok para veriyorum diye köpek gibi davrananlara dayanamam.

freelance işler ise kısmet gibidir. bir açıldı mı ardı kesilmez, üst üste durmadan çalışıp başınızı kaşıyacak zaman bulamazsınız. sonra aniden dururlar. bu günlerde piyasa mı durgun, bilmiyorum ama 1 haftadır boş oturuyorum. her türlü görsel tasarım yapılır ağabey yazayım da belki iş düşer ha? asdkjalkj DÜŞMEDİ!

9 Şubat 2017

İstanbul'dan Çekip Gitmek


Hepimizin aklında vardır bu düşünce değil mi? İstanbul'dan çekip gitsek. Bir dağ evine yerleşsek. Şöyle kimsenin olmadığı, sessizliğin hakim olduğu. Kafamızın rahat olduğu... En önemlisi, bahçemizin olduğu.. Kendimiz yetiştirip, kendimizin yediği.. Tavuklarımızın olduğu, türlü türlü ağaçlarımızın olduğu o muhteşem bahçemizde kurduğumuz hamakta ılık rüzgarda yaşadığımızı falan hep hayal ederiz değil mi?

Benim tanıdığım herkes hayal eder. Metropol şehirlerin yegane hayalidir bu. Kafamız şişmiştir, rahat olmak istemişizdir. Son günlerde herkesin ağzında bu ülkeyi terk edip gitme sevdası.. Gidenlerin de yok efendim bu geldiğimiz ülke Türkiye'den çok iyi, orada öyle bakın burada böyle söylemleri ile tetiklenen bir Amerika ruyası..

Ben Gidiyorum!

Evet sayın okuyucu. Amerika olmasa da İngiltere'ye gitme gibi bir durumumuz var. Bunu daha aileme söylemeden buraya yazma sebebim ise, aslen gitme istememem. Ve tabi bu isteksizliğimi anlama sürecim..

Bir akşam a kişisine arkadaşı İngiltere'de yaşama fikrini, yüksek ihtimalle gideceğini  söyledi. A kişisi "bize de uyar, biz de geliriz değil mi" deyip bana döndü. Anında atladım "tabii ki" diye. Gözümün boyatıldığı o Türkiye hariç Avrupa ve Amerika ülkeleri cennet düşüncesi olabilir bu. Sonra ayrıntıları konuştuk. Her şey ile tamamdık. Biz de gideceğiz deyip kapattık konuyu. Hatta yıl sonu diye kesinleştirir gibi olduk.

Gelelim böyle bir ihtimalin düşüncesine.. Evet, düşüncesi bile bilinç altımı öyle bir korkutmuş ki; tüm gece rüyamda İngiltere'deydim, konuşamıyordum, yaşayamıyordum. Gidecek olan arkadaş o bahçeli evlerden bahsetti, kalınacak yerleri ballandırdı da durdu. Bense tüm gece rüyamda hastanelerde perişan oldum. A kişisine dönüp "Nooolur beni Türk hekimlerine emanet et" dedim de zorla uçak bileti bulmaya çalıştık. Sabah uyanır uyanmaz İngiltere'de yaşayan arkadaşıma sağlık işlerinin nasıl halledildiğini sordum. O da "sen sen ol, hastaneye yolun düşmesin. Buradaki kimse gitmiyor zaten, herkes işini kendi aldıkları ilaçlarla hallediyor" dedi.. 

İzini bilmediğim, toprağını bilmediğim, insanlarını tanımadığım, kültürümün yabancı olduğu, kültürümü ve beni tanımayan bir memlekete gitme fikri tüm tüylerimi diken diken etti. Ertesi gün üniversiteden arkadaşlarımla buluştuk. Beşiktaş'ta buluşacaktık ve otobüsten indiğim an kokusunu sevdim İstanbul'un. Hava harikaydı. Değişik bir koku vardı İstanbul'da. Beşiktaş'a tek başıma geldiğim 18,5 yaşımdaki halim geldi aklıma. Hani şu otobus duraklarına yürümüş, insanların aceleciliğine anlam verememiştim. Sonra hani şu uzun süre beklenilen ışıklardaki heyecanım geldi aklıma.. Yeşil yansa da gitseydim gideceğim yere.. 

Arkadaşlarımın yanına giderken binlerce hatıra geldi aklıma. Sonra arkadaşlarımla oturdum. Bir daha oturamayacağım fikri sardı dört bir yanımı.. Böyle istediğimiz an görüşemeyecektik. Hemen ailem geldi aklıma.. Haftada bir gün bilemediniz iki gün gördüğüm ailemi, yılda bir kez görecektim belki..

Peki ya İstanbul? Yaşadığım onca hatıra, onca insan, onca güzellik? Her gün değişen sokakları, sokaklarda yaşanan kavgaları, tartışmaları, iyi insanları, kötü insanları, sevgilileri, nefretleri ile bunca zıtlığı içinde yaşatan ve inatla gülümsemeye devam eden İstanbul'a aşık değil miydim gerçekten? 

Ben o gün anladım İstanbul'a, geçmişime ve burada yaşayacağım geleceğime aşık olduğumu.. İşte ben o zaman anladım altın da olsa kafese girmek istemediğimi. Burası özgürlük şehri. Burada ne katı kurallar var, ne inanılmaz bir düzen.. Biz burada yaşamaya alışmışız, başka yerde depresyona gireriz...

Hele o puslu havaya hiç girmedim bile. Tek tip hava bize göre değil, biz dört mevsim insanıyız ha?Yok anacım yok. Ben burada gayet iyiyim. Bir yerlere gitmeye de hiç mecalim yok. 

6 Şubat 2017

Günlük-9


bugünlerde olabildiğince üzgünüm sayın okuyucu. sebebini bilmiyorum, sanırım işsizlik olabilir. işe yaradığım günleri hatırlayıp özlüyor da olabilirim. neyse efendim, bu günlerde iş arıyorum delice.. işin ilginci bulamıyorum. :(

ne mi yapıyorum. bir web sitesi ile uğraşıyorum. o bitince babama da yapacağım bir tane. 

çılgınlar gibi oyun oynuyorum..

en ama en önemlisini söylüyorum, yazamıyorum!

fakat çok güzel okuyorum. uzun zamandır okumak istediğim tutunamayanlar ı okuyorum. aynı sırada yine uzun zamandır okumak istediğim yaban'ı bitirdim. Ve tabii ki yanı sıra kramazov kardeşler i okuyorum. bu günlerde hep okumak isteyip, çok bilindik romanlar diye uzak durduğum yerlere yaklaşıyorum. hadi bakalım hayırlısı.

30 Ocak 2017

Yaşanmış Hikayeler - 7

Daha önce mutlaka yazmışımdır. Fakat yine yazmak istedim. Bu hikaye benim başımdan geçen bir hikayedir. Mutlulukla okumanız dileğiyle paylaştım, buyrunuz :)


"Ayakkabım yok diye üzülüyordum, ta ki ayaksız bir adam görene dek." Arap Özdeyişi

Şükürsüz insanlarız vesselam. İlla başımıza kötü bi'şey gelecek ki, geçmişteki o güzel anlarımızı özleyelim. Evet, hep bir özlem içindeyiz. Ya geçmişe ya da geleceğe. Aslında bugünü yaşıyoruz ve özlem içinde kaçırıyoruz içinde bulunduğumuz anı.

Şimdi kafama dank eden bir konuyu dile getireyim hazır parmaklarım değmişken. Efendim, ben bir organizasyon dolayısıyla yetim çocuklarla birlikte oldum. "Baba" kavramını çok daha damarlarımda hissetmiş olsam da; anlatacağım mevzu çok farklı boyutu. Somali'li çocuklarla birlikteydik. Bir hemşire arkadaş edindim organizasyon sonucu. İyi de anlaştık. Kendisi çok bilgili ve bir o kadar da samimiydi. Tabi yardımseverliği ve Allah rızası zihniyetini de söylemeden geçemeyeceğim..

Beraber yolculuk yapıyorduk. Sanırım Bursa'ya gidiyorduk. Aylardan Haziran'ı Temmuz'a bağlayan o sıcak günler. Nasıl sıcak var Allah'ım. Sanki beynimin içi kaynıyor gibiydi. Sıcakla buluşan yolculuk sıkıntısı ve tanımadığım insanlarla epeyce bunaldım. Yanımdaki koltukta oturuyordu yardımsever hemşire. Çantasından bi'kaç bi'şey çıkardı, bana uzattı. Yedik. Yememle birlikte susadığımı hissettim. Çantamdan suyumu çıkardım bende. Bir yudum aldım. Sıcacıktı. Kaynar değildi fakat sıcacıktı işte. Ben de yaz/kış buz gibi su içmeyi seven insan. "İyyy, bu ne yaaa?!" dedim refleks sonucu.

Hemşire gayet düzgün bir ses tonuyla konuşmaya başladı. Beni kırmamak için sarfettiği o ince cümleleri, o bakışlarındaki anlamı görmeniz gerekiyordu. Muazzamdı. "Ben Somali'ye de gönüllü hemşire olarak gitmiştim." dedi. Aniden dikkat kesildim. Yalnızca yan koltuğumda oturan organizasyon arkadaşımdı. Muhabbetimiz de yoktu "Merhaba"dan öte. Ne anlatacak diye merak ettim. Sanırım oradaki hastalardan bahsedecekti.. Devam etti:

"Somali çok enteresan bir yer. Çok geri kalmış demek geri kalmış ülkelere ayıp olur sanırım. Bizim kurum gitmeden önce su kuyuları da yokmuş. Bir çok su kuyusu açıldı. Açıldı fakat orada böyle su yok. Çamurlu, isli bir su. Hani yağmur yağarda bazen şebekeden öyle bulanık bir su akar ya onun gibi birşey." Hemen atıldım: "İçme suyu mu o yani?" Cevapladı: "İçme suyu mu? Tabi ki öyle. Zaten el yıkama suyu bulamıyorsun. Ben sabah namazında aldığım abdest ile akşama kadar nasıl sabrederdim. Su olmadığı için çoğunlukla teyemmüm de ediyorduk. Ya da ufak su şişelerimiz vardı. Benim görev yaptığım hastane de çeşmelerden su o kadar cılız akardı ki.. Temiz de değildi zaten. Kaldığım otelinki nazaran daha iyiydi. O yüzden orada hallederdim her işimi."

İçimden öyle şeyler geçiyordu ki o an. Az önce verdiğim tepkiden bırakın utanmayı; yerin dibine girip tüm mağmalarda yanasım, en son çekirdeğe selam çakasım geldi. Sanki oralara gitmişim gibi de suratım kızardı. Beni utandırdığını hissedecek ki biraz sustu. Devam etmesini istedim. Anlattıkça vicdan muhasebesi yapıyor, su bulamayan insanlar varken beğenmediğim şeyleri aklımdan geçiriyordum. Almak istediğim o saçma varlıkları. Aslında hiç ihtiyacım olmadığı, sırf almak için alacaklarımı. Ya da moda diye alıpta giymediğim elbiseleri. Elbiseye kadar gidemiyorum oralar için. Zira "su" söz konusu.. Su bulamıyorlar ki elbise düşünsünler.

"Orada çok kilo verdim. Şişmandım ben daha çokça. Tabi hastalandım da. Yaklaşık 15 gün kendimi bilmeden yatmışım." Muzipçe gülümseyerek ekledi "Sözde biz yardıma gittik. İstanbul'a döndüğümde ailemle görüşmeden önce 7 gün daha yattım. Beni o halde görseler bir daha gitmeme izin vermezlerdi. Gitmek istiyorum. Çünkü harika duygular hissediyorsun. İhtiyacı olan insanlara yardım için sebep oluyorsun. En önemlisi, işe yaradığını hissediyorsun. He bir de suyun ne kadar önemli olduğunu. Buraya gelince musluğu açıp altına soktum hemen kendimi. Şebeke suyu içtim, inanabiliyor musun? Asla içmezdim normalde. Ah ne kadar da lezzetliymiş."

Ah evet, ne kadar da lezzetliydi. Biz öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, televizyonda bize neler gösterilip, neler empoze ediliyorsa ona inanıyoruz. Ona güveniyoruz. Halbuki öyle hayatlar, öyle sıkıntılar var ki.. Hiç birini bilmiyoruz ki üzülelim. Görmüyoruz. Çünkü kör ediliyoruz markalarla, filmlerle, alışverişlerle.. En önemlisi şükretmiyoruz. Görebildiğimiz gözlerimize, yürüyebildiğimiz ayaklarımıza, konuşabildiğimiz ağzımıza, duyabildiğimiz kulaklarımıza, içebildiğimiz sularımıza. 

Bir yerden duymuştum: "Mutlu olmak istiyorsan, kendinden alçaktakilere bakacaksın; yüksektekilere değil." O halde şükür Ya'Rabbim.

25 Ocak 2017

Ayrışmaktan Vazgeçelim Mi Artık?

Yoksa siz hala ötekileştirilemediklerimizden misiniz?


Zira ben oldum olası öteki olmaya mahkum gibiydim. mesela ilk okuldayken ne olmak istiyorsun sorusuna öğretmen,polis,pilot cevapları verilirken ben araba tamircisi olmak istiyorum dediğimde ötekileşmiştim arkadaşlarımdan. Parmağıyla beni gösterip gülen perihan'ı asla unutamadım mesela. sonra ne olmak istiyorsun diye sorduklarında öğretmen dedim ki, bir daha öteki tarafta parmakla gösterilmeyim. sonra ne yalan söyleyim, gerçekten öğretmen olmak istedim ama bu öteki tarafta bulunduğumdan mı, yoksa öyle olması daha mantıklı geldiğinden mi, konuşmayı sevdiğimden mi, bilemem..

ötekileştirmeler asla bitmedi. daha yeni ötekileştik mesela geçen. mezhep denen bir şey dediler müslümanlıkta, seni beni onu bunu ayırdılar. arkadaşımın annesinin cenazesine katıldık. daha doğrusu katılmadık, çünkü bizler "hanefi" idik. yani öyle diyorlar. onlar ise "caferi". ev ziyaretine gittik biz de. orada es kaza biri sordu nerede kıldınız cenaze namazını diye, "bizim camii de aşağıda caferi camiisi var ya" dedi arkadaşım. bir keresinde caferii camiinde namaz kılmıştım. birden onu hatırladım. kadınlar beni köşeye yönlendirmiş, namazımı orada kılmamı söylemişlerdi. çünkü ben caferi değilmişim, cemaatlerine de uyamazmışım. camii değil mi burası?dedim, evet dediler. sanki başka bir dindenmişim gibi ötekileştirildim.

önce camiileri ayırdılar. sonra insanlarımızı. sen caferisin, sen hanefisin yok sen başka bir şeysin deyip müslümanlığı bölük pörçük yaptılar. aslında müslümanlık böyle bir şey değil di kitapta. hepimiz aynıydık. hepimiz yalnızca Kur'an-ın söylediklerini yapıyorduk, Hz Muhammed (sav) bizim peygamberimizdi, diğer tüm peygamberlerimiz gibi. O son'du, O'ndan sonra peygamber gelmeyecekti. Bizler de onun elçiliği ile getirilen kitaba inanacaktık değil mi? E o zaman madem kitap 1'di, bizler neden bölündük? 

en büyük hatayı işte burada yaptık. birbirimizi ötekileştirilerek. sadece din de değil. Howard Gardner'ın çoklu zeka kuramından yola çıkacağım. O zekaları çeşitlere ayırdı. çocuklarda belli zekaların baskın olduğunu söyledi. Misal bazı çocukların resim yapma yeteneğinin olması gibi. bu görsel zekanın gelişmiş olduğunu göstermekteydi. ya da sayısal derslerde zeki olan çocuğun sayısal zekasının, müzik aletlerini hiç bir eğitim almadan çalabilen çocuğun ise işitsel zekasının daha ileri olduğunu söyledi.  daha ilk okuldayken, görsel zekası üstün olan çocuğun elinden boya kalemi alındı ve "geçinmek istiyorsan ilerde, resim yapmamalısın, matematik çalış" dendi. eğer sözelci iseniz, ötekileştirildiniz. Çünkü sayısal zekası üstün olan öğrenci her zaman zekiydi. siz aptallar sınıfıydınız. yetenekleriniz göz ardı edildi, ötekileştirildiniz. yeteneğinize göre bir şeyler yapmadığınız ve yanlış zekanın üzerine gittiğiniz için ise hep başarısız oldunuz.

Hadi tüm başarısızlıklarımızı bizi etiketleyen büyüklerimize, etiketleyen kültürümüze, etiketleyen zihniyetimize bağlayalım. insanları düşünceleri, inançları, farklılıkları ile dışlamayalım, ayrıştırmayalım. çünkü esas konu farkındalıkların bilincinde olup, bu farkındalıkları etiketlemeden olumlu yönde geliştirebilmek.

Kendinize iyi bakın .

22 Ocak 2017

Allah Utandırmasın Kardeş

Sağol dostum sağol. Peki ama neden?


Sizler de karşılaşıyor musunuz bilmiyorum ama nişanlanan, sözlenen veya evlenen insanlar fotoğraflarını paylaştıklarında bu yorumu alıyorlar "Allah utandırmasın".

Kızcağız evlenmiş, en özel günü ile alakalı bir fotoğraf paylaşmış. O gün olabildiğince heyecanlı ve güzel geçmiş. Aklına kötü bir şey getirmeyen, getirmek istemeyen, hayatla alakalı tüm olumsuzlukları arkasına atan kız, yeni bir hayata merhaba demeye karar vermiş. Karşılıklı sevmişler birbirlerini falan. 

Sonra garip niyetlinin biri gelip "Allah utandırmasın kardeş" demiş. Çok yerde karşılaştım, bu yüzden çokça düşünme fırsatı buldum. O dönemlerime döndüm, bana kimse dememişti. Fakat şimdilerde herkesin ağzındaydı bu laf. Peki ama ne demekti?

- Meal 1: Hani ilk gün var ya, heh o mevzu işte, Allah utandırmasın kardeş. 

- Meal 2: İyi geçinin, birbirinize iyi davranın ki, ayrılma gibi bir durum olmasın. Ay çok utanç verici bir durum bu çünkü. O yüzden Allah utandırmasın kardeş.

- Meal 3 : Ailelerinize de iyi davranın, saygıda kusur etmeyin, kimseye saygısızlık yapmayın ki Allah utandırmasın kardeş.

- Meal 4 : Çoluğa çocuğa karışırsanız da, iyi evlatlar yetiştirin ki, Allah utandırmasın kardeş.

-Meal 5: Umarım sonunda iyi işler başarırsın, Allah utandırmasın kardeş.

Bu cümleyi kuranlardan aldığım cevaplar bunlar sayın seyirci. Yani onlar bu niyetlerle söylüyorlarmış. Fakat niyet okuma makinem olmadığı için ben ilk iki meali baz alarak okuyorum cümlenizi. Ne kadar iyi niyet olarak yazsanız da bence tamamen kötü niyetli veya kötü niyetlerinin iyi niyetle cilası bir durum söz konusu. Kötülükleri düşünüp "inş öyle olmaz" canım demek gerçekten çok saçma. 

Allah mutluluğunuzu daim etsin, Allah yuvanızdan huzuru eksik kılmasın, Allah bi yastıkta kocatsın, Allah hayırlara vesile etsin gibi sözler varken, uzak durmanız gereken kelime Allah utandırmasın kardeş. En azından benden uzak dursun, isteyen yine kullansın.

19 Ocak 2017

Yaşanmış Hikayeler - 6

Evet sayın okuyucu. Şimdi sizlere bir arkadaşımın kendi ağzından anlattığı hikayeyi sunuyorum. Ben okudukça sinir oldum, bu kadarı da fazla dedim. Ama naparsınız, bazı şeyler yaşanıyor işte.. Buyrun o halde:

Uzun olacak ama okunmaya değer hikayeler uzun olur.
Size bir aşık olduğum, bir de sevdiğim kızı anlatacağım. İsim vermek istemiyorum çünkü yazı yayılırsa cevap hakkı doğacak ve ben bir daha onlarla uğraşmak istemiyorum. Umarım bu yazdıklarım genç erkeklere ibret olur.

Aşık olduğum kız ile otobüste tanıştık. Yanına oturmuştum ve kitap okuyordum. Birkaç defa bana iyi akşamlar dileyip indiği olmuştu otobüsten. Bir türlü tanışma fırsatı bulamamıştım ve açıkçası pek de ilgilenmiyordum. (Korkak olduğumdan) Kitap okurken kız beni dirseğiyle dürttü ve dimi dedi. Ben de hee evet öyledir dedim. Ayakta duran bir arkadaşla konuşurlarken sohbete beni bu şekilde dahil etti. (O arkadaşla hala görüşürüz ve sıkı dostuzdur) Eski Şişli adliyesinin önünde otobüsten indik ve telefon numaraları alınmış oldu.

İlk zamanlar kız beni hep arardı. Konuşurduk. Otobüste öyle bir muhabbet ederdik ki indiğimizde bile bir süre ayakta dikilir, muhabbeti bitirmeye gayret ederdik. Hatta bazen eve kadar yürüdüğümüz de olurdu. (Kağıthane merkezden Hamidiye Mahallesine)
Bu süre zarfında kıza aşık oldum tabi. Günlerim onun hayaliyle geçerdi diyebilirim. 6. Hissim olmuştu. Bir yere gittiğimde orada olacağını adım gibi bilirdim çünkü onu hissederdim.
Zaman zaman uzaklaştığımız da olurdu. Ben onu nereye davet etsem gelmek bilmezdi. Hep bir işi çıkardı. Ben de aptal aşık olduğum için inanırdım.

Yalın’ın konserine gidecektim ve kendisini davet etme amacıyla değil, en sonunda hayalim gerçekleşiyor babında konuyu açtım. Aaa ne güzel ben de geleyim dedi. Artık huyunu bildiğim için saatime baktım (8:35) ve dedim ki saat 2 gibi vazgeçer. Hatta emin misin bile demiştim. Tabi ben havalarda uçuyorum sonunda bir yere gidebileceğiz diye. İçimde kuşku var ama bastırmaya çalışıyorum. Her şeyi ayarlamışım. Biletler, ulaşım vs. Bu sefer olacak dedim. Çalıştığım ofiste herkes biliyor, hadi yine iyisin diyorlar. Cuma günü namazdan geldim, ofiste yemeğe oturdum ve mesaj geldi.

Kız gelemeyeceğini ve benim eğlenceme bakmamı söyledi. Çevremde bir sürü kişi var, yemek masası dolu öyle bir sinirlendim ki masaya vurdum lanet olsun diye bağırdım. Yemeği bıraktım, yazdıklarım ilk günkü gibi aklımda. “Senin benimle eğlendiğin kadar eğleneceğimi sanmıyorum. Benimle sakın bir daha konuşma. Hep aynısını yapıyorsun. Yettin artık.” Mesaj attı. Cevap vermedim. Tam 1 ay küs kaldık. Karşılaşıyoruz yüzüne bile bakmıyorum. Onu sosyal medyada da silmiştim. Silince takibe aldı. Ne yazsam beğeniyor falan. Doğum günümde profilinde bir şiir paylaşmıştı ve tam da beni anlatıyordu. Mesaj attım yarın sabah otobüste görüşelim diye. Küs kaldığımız sürede facebook hesabı matem yerine dönmüştü. Ertesi sabah geldi, işaret ettim, yanıma oturdu. Özür diledi. Neden özür dilediğinin farkında mısın dedim. Evet dedi. Bir daha olursa yüzümü görmezsin dedim. Tamam dedi.

Bu olayın ertesinde bir gün Kerem müze kart al ikimize gezelim dedi. Gittim 1 saat sırada dikildim kartı aldım ikimiz için de. Tahmin edin ne oldu? E hadi gidelim dedim, sen kendin de gidebilirsin çocuk değilsin Kerem dedi. (Egona s.çayım senin) Kendim gittim gezdim müzeleri. O sözünden sonra bir süre sessiz kalmayı tercih ettim.

Hem sever hem nefret eder hale gelmiştim. Bulunduğum ilçede bir siyasi partinin gençlik grubuna katıldığını ve benim de gelmemi istediğini söyleyen bir mesaj aldım. Gittim. Ben gruba girdim, o gruptan çıktı. (Yine dalgasını geçmişti ama çok güzel insanlar tanıdım)
Bir gün evime giderken otobüste yanımda ayakta duran bir kız düşecekti ve onu kolundan tuttum. Salı günü kolundan tuttum ve Cuma günü dayağını yedim. Dişlerim kırıldı, kolunu tuttuğum elimi kestiler ve hakaretlerin ardı arkası kesilmiyordu. Tam yarım saat 3 kişiden bu yaptığım iyiliğin dayağını yedim. Hiçbirini tanımıyorum ve beni takip edip bir yerde kıstırıp dövmüşlerdi. Ayağa kalkıp polis karakoluna doğru yolumu tuttum. O sırada aşık olduğum kızın kardeşi gördü beni. Lanet ettim o güne, lanet. Dedim sakın çağırma ablanı, sen de git evine, ben kendi başımın çaresine bakarım. Geldi, beni o halde gördü. Yüzüm şişmiş, her tarafım kan içinde. Yüzüme pansuman yaptı, kendi elleriyle sildi. O akşam nefretim dindi ona karşı. Bir daha deneyeyim dedim.

Bir akşam bir program vardı kültür merkezinde. Dedim araba var bende seni eve bırakayım. Tamam dedi. Gidiyoruz, telefon açtı arkadaşlarına yoldayım geliyorum diye. Bana dedi beni şuraya bırak. Bıraktığım yerde bir minibüs, içinde 3 tane erkek ve geldiğimde öğreniyorum. Üstüme yürüdüler kim bu diye. Size anlattım ya dayak yiyen çocuk dedi. Evet o benim dedim ve arabaya hızlıca atlayıp gittim. İnanın o akşam tüm ilçe kullandığım arabanın asfalttaki lastik seslerini duymuştur. Sinirden bir hal oldum. Direksiyonu yumrukluyorum. Eve geldim annem o kız dimi dedi. Evet dedim. Olayı anlatmadan bana şunu dedi “oğlum o kızdan sana eş olmaz” . İşte o an gözlerim açıldı ve ertesi sabah son bir konuşma ve onu yere batırma için bekledim. Otobüste karşılaştık. Yanına oturdum ve hiç konuşmadım. Otobüsten indik. Konuşucam ve sen dinleyeceksin dedim.

Nereye davet etsem önce geleceğini söylüyorsun sonra dalga geçiyorsun. Seni sinema, tiyatro, sohbet, müze tarzı şeylere davet ettim her seferinde kimi zaman sen gidelim dediğin halde dalga geçer gibi kıvırıyorsun. Bak kızım ben seni seviyorum, bunu sana hep belli ettim ama sen dalganı geçtin durdun. 2.5 sene git gel git gel yetti artık. Anneni babanı öne sürdün izin vermediler diye, annen ve baban gecenin bir vaktinde Taksim’de bir erkekle barda olmana izin verdiler mi?( Senin onu görmemen lazımdı dedi, facebookta o fotoğrafları benden gizlemişti) Ya da saat 23:35 de biten maç için bir erkekle olmana da mı izin verdiler!( Evet dedi, yalan söylüyorsun dedim, sustu) Ben senin gibi bir yalancı ve ikiyüzlü ile bir daha konuşmak istemiyorum, hayatımdan çık git dedim. Kerem özür dilerim dedi, ağladı. Ben senin artık yedeğin değilim, defol git dedim. O günden sonra o kızla ilişiğimi kestim.

Şunu da belirteyim kız TERAZİ burcu idi. Uzak durun!

Evlendi, gitti.

Bundan sonra kızlara karşı inanılmaz derecede önyargılı yaklaşıyorum. Konuşmuyorum. Birine yardım ettim dayağını yedim ve mahkeme 2.5 sene sürdü. Haklı olduğum halde ceza almadan ellerini kollarını sallaya sallaya gittiler. Birini sevdim ve benimle oynadı durdu. Kimsenin yüzüne bile bakmak istemiyorum. O derece.

Sonra sevdiğim kız ile tanıştım.
Facebookta arkadaş değiliz ama o benim paylaşımlarıma ilgi gösteriyor. Kızı ekledim, konuştuk. Sohbetler güzel gidiyor, alttan alta hoşlanma belirtileri gösteriyor. İkimiz de yaralıyız. Ben hala unutamamışım aşık olduğum kızın kazıklarını ve inanılmaz derecede güvensizim. Kız beni bir mekana kahve içmeye davet etti gitmedim. Dedim istediğim yere gelirsen, istediğim zamanda o zaman buluşuruz dedim. Kız o haftasonu Düzce’ye gitti okuluna. 1 ay beklicem kızı. Aslında bu daveti çevirerek kıza ayıp ettim ama güvenemiyorum. Davam sürüyor, tehditler alıyorum, bir oyun da olabilir diye düşünmüştüm.

Tuzla’dan dönerken bir otobüs durağında ilk kez onu aradım ve konuştuk. İkimiz de birbirimizin sesini ilk kez o zaman duyduk ve bir heyecan var. Kız o konuşmadan sonra ben bu çocukla evlenirim demiş. Arkadaşları itiraf etmişti.

Kız geldi. Pazar sabahı otobüs durağında buluştuk. Eminönü’ne gittik ordan Bostancı sahil. Vapurda kız omzunu başıma yasladı. El ele gidiyoruz. Bir sohbet, bir muhabbet inanılmaz eğleniyoruz. Tüm sahili dolandık. Çiçekçi teyze beni 50 TL çarptı. Kendince fal baktı, evlilik gözüküyor dedi. Biz gülüyoruz tabi. O günden sonra aramızdaki şeye bir ad koyduk ve tam 3 sene sürdü. Ablasıyla tanıştım, Düzce’ye gittim arkadaşlarıyla tanıştım, annemle, babamla, kardeşlerimle tanıştırdım, patronumla tanıştırdım, akrabalarımdan bazıları bile biliyordu kızı. Niyetim ciddi idi.

Seviyordum. Sabah Düzce’ye gidip onu görüyordum, akşamına İstanbul’a dönüyordum. Sayısını hatırlamıyorum kaç kere gittiğimin. Ona da aşık olmuştum. Okul balosu oldu. İşten çıkmışım. Cebimde 5 kuruş param yok. Gitmem elzem. Gitmesem kız beni tavana asar. Babamdan utana sıkıla istediğim para ile kıza Cevahir’in önündeki çiçekçiden çiçek aldım, metrobüs, tramvay ile otogara geçtim, otobüse bindim ve Düzce’ye yanına gittim. Bir erkek yüzlerce kişinin gözü önünde çiçek götürüyor. Bunu ancak seven bir erkek yapar. Aptal bir aşık yapar. O derece seviyorum yani.

Bu 3 yıllık süre zarfında kız benim sözümü bir kere bile dinlemedi desem garip gelir değil mi? İşine geleni dinledi, işine gelmeyeni dinlemedi. Zamanla düzelir diye hep erteledim durdum kimi sorunları. Ailesi beni 3.senesinde öğrendi. O öğrenmeden sonra kızda bir değişimler oldu. Beni çok zorluyordu. Yeni bir yerde işe başlamışım. 100 kere aradı, mesajlar vs. Resmen bıktırmak için uğraşıyor. Rica minnet yeni bir işe başladım, lütfen bırak işimi yapayım diyorum. İnat üstüne inat, o telefon açılacak vs. Kapat lanet telefonu dedim ama akşamına oklavayı yiyicem hissediyorum.

Akşam oldu. Otobüste karşılıklı oturuyoruz. Yanımda kız var. Nasıl oturulacağını, kalkılacağını bilen birisiyim ve kendisi tarafından bir zamanlar tescil edilmiş adamlık belgem var. Sen kimseye bakmazsın Kerem belgesi. Onaylı. Noter yemin etti o derece. Yorgunum biraz gözlerimi dinlendireyim konuşuruz dedim. Gözlerimi kapattım. Her zaman kullandığım otobüs hattı. Bacağımı dürtüyor, çek o bacağını diye bağırıyor. Otobüste herkes bize baktı. Kıza bacağın değdi diyor. Öyle bir şey yok tabii ki. Beni yerin dibine batırmak için trip ve kıskançlık kasıyor. O gün bitti dedim.

Ben 3 sene boyunca aileme kızı anlattım, ailem istemedi siz onu tanımıyorsunuz dedim ve mücadele ettim. Defalarca beni ailenle tanıştır dedim, tanıştırmadı. Ailesi bizi öğrendi. Babanla konuşayım, evlenelim işte dedim. Ailesi beni öğrendikten sonra bana dünyayı dar etti. Annesi bana tipsiz demiş, kız kardeşi benim için daha iyisini bulursun demiş (kızkardeşine okulunda bir dersten 100 aldırdım, ders malzemesi götürdüm, yardımcı oldum) bunları telefonuna bakınca gördüm ve hiçbir şey demediğini de gördüm. Beni hiç dinlemiyordu artık. Ailesine karşı eziliyordu. Tanışayım dedim. Dinletemedim. Bunları düşününce ve o otobüsteki kıskançlık hareketi de gelince bitirdim.

O günden sonra (9 Şubat) birkaç ay onunla hiç konuşmadım. Ona ait ne varsa attım. Unutmaya çalıştım. Tabi bu sırada onu rüyamda görüyorum, hala seviyorum ama çok incinmişim. Gidemiyorum.

Bu noktadan sonra bir kız silah nasıl doldurulursa öyle doldurulur arkadaşlar.
Aylar sonra kıza mesaj attım. Konuşmak istediğimi söyledim. Gayet saygı ve sevgi kuralları çerçevesinde konuşmaya çalışıyorum ama karşımda başka bir insan var artık. Noter tescilli adamlığım arkadaşlarının dolduruşuyla yerini şerefsiz, adi, yüzsüz, ikiyüzlü gibi şeylere bırakmış artık. Annem haklıymış, adam değilmişsin. Ben güçlüyüm, mutluyum vs. Kız öyle bir yazıyor ki makinalı tüfek gibi. Eline silah verseler benden kurtulacak o derece nefret etmiş. Ben alttan alıyorum, konuşalım, olmuyor böyle, sen de unutamadın beni falan diyorum. Kız diyor ki ben seni unuttum, çoktan sildim, sen kimsin vs. Sen Fettah Can-Olan Bize Oldu şarkısını dinle dedi. Şarkı başka diyor, kız başka diyor.

Denedim. Seviyorum, 3 yıldan sonra neden ayrıldık hiç düşündün mü dedim. Senin yüzünden dedi. Yine ben, yine ben arkadaş. Sonra kıza gelişine yapıştırdım tabi. Seni ailem, akrabalarım biliyordu. Babamla da tanıştın. Seninle beyaz eşya bile baktık. Ben seninle evlilik planları yaptım, sen ailen öğrendikten sonra benden uzaklaştın. Elin sözüne geldin, benim sözüme değil. Beni hiç dinlemedin. Sonra kalktın benim gibi birisine otobüste sapık muamelesi yaptın. Bana sahip çıkmadın. Bundan ayrıldık kızım dedim. O da sen hiçbir şey yapmadın. Hiçsin sen. Yoksun. Daha ne konuşuyorsun yüzsüz dedi.

Bakın benim de hatalarım oldu. Olmadı değil. Özür dilemesini bildim. Kimse ile karşılaştırmadım. O her seferinde şunun erkek arkadaşı şunu yapmış sen neden yapmıyorsun demesini bildi. İstanbul’dan Düzce’ye çiçekle gidecek kadar sevdim, sen bir hiçsin dedi. Ailesiyle tanışmak için can attım, oyaladı durdu. Arkadaşları bana bir yüzükle gelirse hazır değilim, evet diyemem dediğini anlatmıştı.
İşin özü şu ki çok uzatmayın arkadaşlar. İlişki sarpa sarıyor. Birileri araya giriyor ve size karşı cephe alabiliyor en sevdiğiniz. Kızlar hep dışarı bakar. Özenir. Sizden elinizdekinden hep bir fazlasını yapmanızı bekler. Ben şartlarımı yeterince zorladığımı düşünüyorum. Sırf gönlü olsun diye haksız olsa bile benim özür dilediğim zamanlar bile oldu. Yapmayın. Burnunu sürtün. Egosunu tavan yaptırmayın. Vazgeçilmez olduğu hissini vermeyin. Sizi kaybedebileceğini düşünsün.

Bu iki ilişkiden sonra kızlar hakkında gözüm öyle bir açıldı ki kimseyle konuşamıyorum J
Halinden, hareketinden ego kastığını, oyalamak, dalga geçmek amacıyla yaklaşanı anlıyorum ve ne yazık ki geneli oyun derdinde.

Son bir uyarı ile yazımı sonlandırayım.
Ailenize söyleyin ve evlenin kardeşim. Bundan gayrısı hep kalp kırıklığıdır. Gerçi ailem bana evlen artık diyor ama kızlardan öyle bir soğumuşum ki sakın diyorum.
Saygılarımla.


18 Ocak 2017

Ürün Deneyimi: Nescafe White Choco Mocha

Çok değerli okurlarım

Geçenlerde Fikri Mühim "nescafe white choco mocha hediye kiti" ni bana gönderdi. Öncelikle gelen paketi çok beğendiğimi söylemeliyim. Son günlerde kahve bağımlılığım artmışken, rüya gibi geldi bana. 

Öncelikle  beyaz çikolata aşkımdan bahsetmeliyim sanırım. Oldum olası severim beyaz çikolatayı. Beyaz çikolatalı kahve görünce afişlerde, tüm marketlerde bu ürünü aradığımı da itiraf etmeliyim sanırım. Gerçekten tadını oldukça merak ediyordum. Ve heyecanla yaptım kahveyi. Merakıma değdi, inanılmaz sevdim. Gerçekten harika bir tad. Hatta sizin o meşhur kahvecilerinizde bulunan, ağzınızı yamulta yamulta söylediğiniz "vaayytt çaaklıtt mokaaa" dan hiç bir farkı yok. 


Bu yüzden #EviniCafeyeÇevir etiketi ile çıktıkları bu yolda, kesinlikle aynı yolun yolcusu olduğumuzu söylemeliyim. Çünkü diğer ürünleri de denedim tek tek. İlk önce siyah çikolatalı mocha'yı denedim. O da inanılmaz lezzetliydi. Cappuccino ise yıllardır aradığım köpüktü. Reklamlarda gördüğünüz kadar çok köpürüyor ki, bu benim için inanılmaz ekstra bir özellik. Fakat tüm bunların için gözdemi açıklıyorum: CremaLatte sütlü ve köpüklü.. Köpüğüne, sütüne ve diğer tüm özelliklerine bitiyorum bu ürünün.. 

Bence siz istediğinizden birini alın. Onca para verip dışarda içeceğinize evinizde miss gibi kahvenizi yudumlayın. Nescafe bu işi biliyor kesinlikle. :) Ha bu arada yolladıkları bez poşet ve arkadaşlarıma dağıtmak üzere verilen kahveler için teşekkür ederim. Kahveleri denettiğim eşim, arkadaşlarım ve annem ile babam çok beğendiler. Bence siz de deneyin bi.

17 Ocak 2017

Günlük-8


Bugün kafamın içi tam anlamıyla pekmez diyebilirim sayın okuyucu. En ama en korktuğum sınav idare eder bir biçimde geçti-gitti. Lisans yıllarındaki ineklik büşra notları, yerlerini geçsem yeter'e bıraktı. Kendimden utanıyor muyum ne?

Ah değerli okuyucum, bu blog hayatı çok iyi insanları karşıma çıkardı. Örnek veriyorum:sessiz prenses . Kendisi bana harika hediyeler gönderdi. yani bir insanı bu kadar yüz yüze tanımayıp, bu kadar güzel hediye gönderebilen biri daha görmedim. özellikle cüzdan ciddi anlamda ihtiyacımdı :) şimdi huzurlarınızda kendisine bir kez daha teşekkür ediyor, benim gibi yüz yüze gelmediği bir insanı, yüzünü görmeden mutlu ettiği için Allah razı olsun diyorum :) ayrıca blogunu kapatıyormuş, üzüldüğümü de ekliyorum.. :(

bu kadar güzel cümlelerin ardından hepinize sağlık ve mutluluk da diliyorum. yarın ki sınavlarım iyi geçsin, kurtulayım şu dertten. hadi size de iyi geceler dostlar :)

13 Ocak 2017

Yardım Edemeyen İnsan Modeli

Ah sayın okuyucu ah. Gün geçmiyor ki başıma ilginç bir olay gelmesin. Ve yine gün geçmiyor ki ben bu olayı gelip burada anlatmayım..

Bugün dedemlere kahvaltıya gidecektim. yolda başıma gelmeyen kalmadı. kar erimesi dolayısıyla arabalar ortada kalmış, bir sürü araç burun buruna bekliyordu. trafik kitlendiğinden, başka durağa yürümek zorunda kaldım. yürürken sağanağa tutuldum. zar zor kendimi mecidiyeköy'e attım. mecidiyeköy e geldiğimde herkes kupkuru iken ben sırılsıklam perişan haldeydim.. 58n hatlı otobüs geldi. akmerkez den geçiyordu. fakat normalde 58a'ya biniyorum çünkü tam kapının önünden geçiyordu. akmerkez'den 1 durak sonra bizimkilerin evi. ben de üşeniyorum biraz 5 dakikalık yolu yürümeye. arkada da 58r veya a var. gözlerimin uzağı görmediğini orada fark ettim. uzağı görememek nasıl bir duyguymuş çok iyi anladım. son günlerde biraz bilgisayarda fazla çalışıyorum ve çokça okuma yapıyorum diye heralde, gözlerimde aşırı yorgunluk var. genelde yorgun olduğumda uzağı göremem, ya da ben ona yormak istiyorum, öyle olsun çünkü. neyse, yanda duran kadına "pardon şu arkadaki otobus 58r mi yoksa a mı" diye sordum. "göremiyorum da, ayırt edilmiyor" dedim. kadın suratıma öyle bir baktı ki, sanki annesine babasına gelmişine geçmişine küfretmişim gibi. "ben de göremiyorum" dedi hiç bakmadan. yanındaki kadın da duydu, o da cevap vermedi. o kadar kötü hissettim ki, yani bu insanlar bu kadar mı duyarsız, bu kadar mı karaktersiz olabilir dedim kendi kendime..

bak yine moralim bozuldu.. siz siz olun, insanlara yardım edin. hani yol kesip, yalandan yol parası isteyen bile olsa durup dinliyorum ben. sonra bozuğum yok kusura bakmayın deyip gülümsüyorum karşımdakine. karşımdakinin insan olduğunu asla unutmuyorum. lütfen siz de unutmayın, kim olursa olsun.. Çünkü yardım etmek gerçekten can yakmıyor.

Bu günlerde kimse kimseye yardım etmiyor. Karakış varken, adamın teki arabasından bir şeyler almış, kapıyı kapamış fakat kapının önündeki kara saplanmıştı. yaşlıcaydı.. baktım yere kapaklanıyor. hemen yanına koştum, kolumu uzattım "buradan tutunup benden destek alıp çıkın" dedim. adam sanki ona dünyaları bahşetmişim tarzında baktı suratıma, hiç beklemiyordu böyle bir hareket. kardan kurtulduğunda öyle içten teşekkür etti ki... çünkü artık o kadar yalnızlaştık, dışarıya karşı o kadar yozlaştık ve o kadar nefretle dolduk ki, kimse kimseye yardım etmiyor, kimse kimseyi umursamıyor. ordaki adam düşerse düşsün, banane diyor. ya da çekip gidiyor yanından..

az duyarlılık, az yardımseverlik, az umursama lütfen.. bizi biz yapan değerler bunlar çünkü.. bari bunları kaybetmeyelim.

10 Ocak 2017

Yaşanmış Hikayeler-5

Bugün sizlere efsane bir aşk hikayesi ile merhaba diyorum. Bu hikayeyi anlatan kişiye isimsiz mi yazayım, isimle mi paylaşayım diye sormadım. Ama bazı şeyler saklı kalmalı ha? Buyrun o halde, 

Uzun zaman önceydi. Üniversiteye başladığım yıl. Zaten o zamanlarda herkeste yeni insanlar tanıma hevesi oluyor, gerçi ben her daim arkadaş canlısı bir tip olmuşumdur. İlk günlerdi bir ders ya da sınıfla ilgili bir sorunum vardı. Kiminle konuşacağımı bilemeden bakınıyordum etrafa, sonra yanıma o geldi. Elini uzatıp adını söyledi. Sorunumu çözdükten sonra ise "ne zaman bir şeye ihtiyacın olursa beni bulabilirsin." Dedi, gerçekten her sorunum olduğunda çözdü. Söylediğinde ciddiydi, Okulun tanıtım ekibi yada her neyse onlardan biriydi işte. Ondan sonra çok fazla insanla tanıştım. Okul başkanları, tıp fakültesi öğrencileri, ya da kızların okulda en yakışıklı bulduğu adamlar. Hepsiyle bir bir tanıştım ama hiçbiri üzerimde aynı etkiyi oluşturmadı.

Günler geçmeye başladı, okula, arkadaşlarıma, ona alışmaya başladım. Yüzünü görmediğim her gün benim için işkenceye dönüyordu. Sınıf arkadaşlarım bile benim bu tek taraflı aşkımdan nasiplerini alıyorlardı. Ben ciddiydim, hayatımın aşkını bulmuştum. Alay konusu dahi olmuştum, onun geldiğini görünce birden ayağa fırlıyordum, hala sebebini bilmiyorum. Onunla her şekilde iletişimde olmaya vardım. Okulda konuşuyorduk, facebookta konuşuyorduk ara sıra telefonda konuşuyorduk. Bir şekilde iletişimimiz günden güne artıyordu. Onun dahil olduğu abuk subuk okul gezilerine katılıyordum, arkadaşlarımı da sürüklüyordum. Şehirler arası bir geziye dahi katıldım onunla olmak için. Otobüste herkes uyuduğunda  koridorun bittiği uçta şoförün yanındaki boşlukta oturan onun yanına gittim. Her zamanki gibi içimi ısıta ısıta bakmıştı gözlerimin içine. Tabi ki şehirler arası yolun soğuğundan da eser kalmamıştı içimde. Koluna girip omzuna yattım. Dedim ya aramız hep iyiydi ama birer arkadaş olarak. Gözlerimi kapattığımı görünce konuşmasına sessiz sessiz ama coşkulu bir biçimde devam etti. O zamanlar her şeyi onunla beraber yaşayabiliyordum. Ne garip bambaşka birisi sevinirken ben de içimde hissedebiliyordum. Şimdilerde hiç böyle olmuyor. O yolculuk hayatımın en güzel anlarını barındırır yani.

Geçen zaman içinde okulda herkes bizi tanır hale gelmişti. Tabi benim tek taraflı aşkımda gayet aşikardı ancak 40 senelik evliler gibi atışıp durmamızdan birlikte olmasak dahi sürekli yan yana gezmelerimizden insanlar da anlayamıyordu tam olarak hatta yıllar sonra öğrendiğime göre arkadaşları bile sorup duruyormuş "neden sevgili değilsiniz? Beğenmiyor musun? İstemiyor musun?" Diye onlara bile bir cevap verememiş. Bana da vermedi zaten.

Ben yine böyle aşık aşık ortalarda dolaşırken doğum günü geldi çattı. Tam da sınav zamanı. Çok heyecanlıyım tabi, hafta sonu geçmiş, pazartesi geçmiş görememişim öyle internetten kutlayamam doğum gününü sarıldım telefona aradım hemen. Mutluluktan ağlayacağım nasıl tatlı konuşuyor. Telefonu kapatıp göğsüme bastırdım. Bu adam dedim, benim aşık olduğum adam.
Beş dakika sonrasında Facebook'ta ilişkisini ilan ettiğini gördüm. Okulda bir kez rastladığım bir kızla. Sonrasında onu aldattığını öğrendiğimiz bir kızla. 

Yıkıldım. 

Toparlanmam aylarımı aldı. Bu yolda bana aşık olan başka bir adamın kalbini dahi kırdım. Ama vazgeçemedim. Taki bir gün kalbimi çok derinden kırıncaya kadar. Hala ne yaptığının farkında bile değil.

Benimse hala onu gördüğümde içim titriyor. Artık karşılaşmıyoruz bile ama benim kişisel tarihimin en büyük yenilgisi olarak kayıtlara geçmiş halde. 

9 Ocak 2017

Yaşanmış Hikayeler-4

Evet sayın okuyucu. Yine çok ilginç bir hikaye ile karşınızdayım. İsmini vermek istemeyen bir arkadaşımız tarafından paylaşılan bu yazının belli bir kısmını biliyordum zaten. Fakat okuyunca tekrar etkilenmeden edemedim :/ Bir de siz buyrun:

Ağustos-Eylül 2008. Şubeleri olan özel bir şirkette 2. yılımdı. Ruhsal anlamda çalkantılı bir dönemdeydim, birine ihtiyacım vardı. Bana kollarını açsın, sığınağım olsun, beni anlasın, sevsin istediğim birine. O sıralar bir rüyamda bir adam görüdüm ama yüzünü bir türlü göremedim. İşte O'nunla tanışmamız da bu rüyanın peşi sıra oldu. Ben merkezde çalışıyordum O ise şubede. Haftada bir yüzünü görüp, hemen her gün raporlar sebebiyle sesini duyduğum biri. İş dışında hiçbir muhabbetimin olmadığı, sadece adını bildiğim personelden öte biri değil. Sonra işimin en yoğun olduğu bir gün bir eşek şakası yaptı ve işimin aksamasına neden oldu. Çok sinirlenmiştim ama o benim sinirlenmemi komik bulmuştu. Yaptığı şeyden zevk almış ve amacına ulaşmış gibiydi. Ve amacına ulaşmıştı da, onu farketmemi sağlamıştı. Bütün akşam hatta gece mailleştik. Ertesi gün adıma cam fanus içinde sarı güller gelmişti. Eşek şakasının telafisi için. İşte böyle başladık. Bir ay boyunca birbirimize bey/hanım diye hitap ettik. Bir ayın sonunda bir bayram sabahı bana ilk kez "Aşkım" diye hitap ettiğinde hayatımın en büyük hediyesini almıştım. Beni kendine aşık etti ve onun da bana aşık olduğunu gözlerinde görebiliyordum. Görüşmeye başladıktan yaklaşık 2 ay sonra bir gün, nar suyu içerken beklemediğim bir anda bana evlenme teklif etti. Tereddütsüz anında kabul ettim. 

İşte yıkım bundan sonra başladı. Ailem özellikle de annem bu birlikteliğe karşıydı. Annemle aramızda büyük bir çatışma başlamıştı. Annemin davranışları O'nu da etkiliyordu. İster istemez annemden soğuyordu. Bu çatışmanın cepheleri çoğalmaya başladı. Annem ve O. Annem ve ben. İki tarafı idare etmeye çalışırken arada ben. İşin tuhafı O'nun ailesi beni öyle bir bağrına basmış, öyle sevmiştik ki birbirimizi O'nun ailesinden biri oluvermiştim. Sonra O'ndan hayatımı derinden etkileyecek teklif geldi. "Gizlice evlenelim." Bunu da tereddüt etmeden kabul ettim.

Şubat 2009. Herkesten gizli evlendik. Ama hiç evlenmemişiz gibi nikahtan sonra evlerimize döndük. Bir hafta sonra cesaretimi toplayıp aileme söyledim, o da söyledi. Kıyamet koptu. Annem bunu da kabul etmedi. Ayrılmamız için diretti. Direndik. İkimizin ailesi dışında kimse öğrenmedi nikah yaptığımızı. Hiçbir şey olmamış gibi söz, nişan, düğün sürecine girmeyi kabul ettirdik aileme. Ama annem ısrarcıydı, pes etmedi. Nisan 2009 annem kazandı. Yaklaşık 1,5 yıl, yanımda aileden biri olmadan dışarı çıkamam yasaktı. Telefonsuz, internetsiz 1 yıl geçirdim. Aylarca kimseyle konuşmadım, konuştuğum zamanlarda ağzımdan çıkan tek söz "Baba dayanamıyorum artık, O'nu çok özlüyorum." oldu. O yıl depresyon tedavisi gördüm. 

Mayıs 2010. Boşandık. Onu gördüğüm sonra yer mahkeme salonuydu. Benden nefret ediyordu. Ve ben herkesi O'nu unuttuğuma ve artık iyi olduğuma inandırdım. 

Haziran 2011. Bütün cesaretimi toplayıp O'nunla iletişime geçtim. Beden hala nefret ediyordu ve bir başkasıyla evlenmek üzereydi. Artık O'nu içimden terketmem gerektiğine karar verdim. 

Eylül 2012. Başka biriyle evlendim ama imzayı attığım anda hayatımın en büyük hatasını yaptığımı anladım. Eşimi sevmiyordum. Vicdanımı biraz olsun rahatlatan tek şey evlenmeden önce onun bunu bilmesiydi. Ama onu sevmiyor oluşumun bir bedeli vardı. Hayatımı cehenneme çevirerek bana bu bedeli ödetti. Cinsel ve psikolojik şiddet uygulayarak 3 ayda beni intihar noktasına kadar getirdi ve beni evden kovdu. 

Aralık 2012. Baba evine geri döndüm.

Şubat 2013. Evlenmemiş olmasını dileyerek O'nunla tekrar iletişime geçtim. Evlenmişti, üstelik baba bile olmuştu ve benden hala nefret ediyordu. 

Nisan 2013. Bu kez o benimle iletişime geçti. Psikolojik olarak ikimiz de berbat haldeydik ve henüz hesaplaşmamıştık. (Ve asla tam anlamıyla hesaplaşamayacaktık, çünkü ikimiz de çok şey kaybetmiştik ve bunun için birbirimizi suçluyorduk.) 

Haziran 2016. Bu tarihe kadar benim için aşık bir sevgili dışında her şey oldu. Arkadaş, dost, abi, baba.. En zor zamanlarımda sığınağım, sırdaşım, hüznüme ve sevincime ortak. O olmasaydı girdiğim bunalımdan asla kurtulamazdım. Bu bir aldatma hikayesi değildi. Kötü giden bir evliliği olsa da o eşine daima sadıktı. Ve ben de onun evliliğine.. Geçmişte aşık birer sevgili olmayı başaramamıştık fakat zemini sağlam olmasa da dost kalmayı başarabilmiştik. Ama bu dostluk artık acı veriyordu. Çünkü dile getirmesek de içten içe birbirimizi hala aşkla sevdiğimizi biliyorduk. Birinin buna bir son vermesi gerekiyordu. Bana o fırsatı verdiği anda ben de kullandım ve yine ben terk eden bırakıp giden, o ise terk edilen oldu. 

Şimdilerde benden yine nefret ediyor olmalı. 
Sağlık olsun. 

Ivır Zıvır Part 61

Bu hikaye olayı gerçekten çok ilginçmiş. Bir sürü hikaye var elimde :) Hangisini ilk paylaşacağımı bilemiyorum. Bazılarını okuyunca, gerçekten yaşanmış mı bunlar diyorum.. Ve gerçekten şok oluyorum. Sizlerle de yavaş yavaş paylaşacağım. Fakat sadece hikaye paylaşımı olmasın diye, gecenin bu saatinde bu ıvır zıvırı yayınlıyorum :)

Bildiğiniz üzere kar İstanbul'u teslim aldı. Umarım tüm pislikleri silip süpürür. Biz de nasibimizi aldık tabii kar dan. a kişisi beni yuvarlayıp durdu, ağzıma burnuma kar atıp durdu. Ben pek kar sevmeyen bir yapıya sahip olduğumdan, sadece kayma işini sevdim. Yoksa kar a ayak bile basasım olmuyor genelde. Hatta uykumu getiriyor, yoruyor beni kar. Sizleri yormuyor mu gerçekten?

Fakat İstanbul bembeyazken başka güzel. Hani bu da yadsınamaz bir gerçek.

Gerçek olan bir şey var ki, o da oyun oynamanın çok zevkli olduğu.. Benim kadar oyunkolik bir kız daha var mı diye araştırdığımda bundan para kazananları gördüm, şok oldum. Biz hala tasarım bıdı bıdısı yapalım..

Bu arada önceki yazıdaki tasarım bana ait. Can sıkıntısından yaptım. Bundan sonraki hikayelerde yine yapacağım sanırım. Nedense başkalarının işlerini yaparken daha çok özen gösteriyorum.

Bu fotoğrafı da a kişisi çekti. Ben eskisi gibi fotoğraf çekemiyorum.. Daha doğrusu telefonla fotoğraf çekemiyorum. Elimle lensine ışığına müdahale edemediğim sürece hiç bir şey çekesim gelmiyor. Sonra tek gözle bakacağım vizörden. Öyle ortalık yerde her yerini görmeyeceğim fotoğrafın. Odaklayacağım noktayı seçeceğim ve basacağım denklanşöre. Sonra pat! işte benim fotoğrafım o olmalı. Fakat makinem annemin evinde olduğundan hiç bişey çekmedim bu sene. uzun zaman oldu ha?

denebunu kutusu geldi bana bu ay. denedim her şeylerini. her birisi harika ürünlerdi. özellikle eti puf un karamellisi. karamelli dedim de aklıma geldi; cafe latte karamelli çıkmış, onu da deneyin süper. Bepanthol el kremi ise facia. hiç de anlattıkları gibi değil, elim çatur çutur.

başka ne ürün kaldı size bahsetmediğim şöyle ayak üstü. hmm, nivea nın eski kremleri varya hani mavi metal kutuda. ondan aldım. yoğun kremi özlemişim resmen. evet nemlendirici krem sorunum var, varsa kullandığınız ve gerçekten memnun kaldığınız bir ürün lütfen önermekten çekinmeyin.

bir de son olarak reis marka patlamış mısır almayın! gerçekten lezzetli değiller. bim den aldığım ve markasını hatırlayamadığım patlamış mısır daha harika oluyor. hemde fiyatı çok uygun. patlamış mısır derken hani evde patlattığınız, patlamaya hazır mısır.

çikolata orucuna da girdim. bu günlerde yine eskiye dönüp durmadan çikolata yediğimden olacak, çıldırıyorum yemediğim zamanlarda. neyse bugün puding yaptım kakoolu yedim, umarım orucum bozulmamıştır.

kendinize dikkat edin, kar lastiği olmadan dışarı çıkmayın. hatta raylı sistemler ve metrobüs ile yolculuk edin. sıkı giyinin. En önemlisi: kafayı üşütmeyin!

8 Ocak 2017

Yaşanmış Hikayeler - 3

Evet sayın okuyucular. Şimdi sizlere Moustache rumuzlu bir arkadaşımızın hikayesini paylaşıyorum. Heyecanla okudum,ve şok ile bitirdim. Ve buyrun:


Birden pencereme vuran arabanın farının ışığı adeta yatak odamı aydınlatmıştı. Ben de
eşimin geç geldiği günlerden biri olduğu için uyur uyanık arası yatağımda durmaya devam
ettim. Anahtar sesinin duyulmasıyla siyah parlak kundurasının topukları parke
merdivenleriyle ses çıkartmamak için adeta yarışıyordu ama ne yazık ki bu sesle daha da
irkilip yastığımdan hafifçe başımı kaldırıp doğrulunca eşimi gördüm. Geniş omuzlarına tam
oturmuş ceketini gördüğümde bir kez daha iyi ki ona aşık olmuşum derken bir yandan da
aklıma son zamanlardaki ilgisizliği gelmiş ve öylece bakakalmıştım ona. Önce ceketini sonra
kravatını ardından gömleğini çıkardı. O sırada ona duyduğum haz giderek artarken bir kez
daha bana karşı o olumsuz tavrı takınacağını düşünerek o hissimi ondan gizledim.
Odadan çıktı. Her zamanki gibi gidip kızımıza öpücük kondurup geri geldi. Döndüğünde
gözlerini sanki bir saniye daha kapalı tutsa ağlayacak gibiydi.

Küçük bir öpücük de bana kondurdu fakat zorlama bir öpücük gibiydi
benimki;samimiyetsiz,gereksiz... Dudakları sadece dudaklarıma dokunmuştu. Öpmemişti
aslında beni... Sanki öpmek istiyor ama içinden gelmiyor gibiydi...

Sabah olduğunda onu işe kızımı da okula gönderdim. Rutin işlerimi yaparken gece olanları
sürekli aklımdan çıkaramıyor ve defalarca aynı şeyi izliyordum. Artık karar vermiştim. Beni
aldatiyordu kesin.

Bir dönem issiz kalmıştı ve tam ümidi kesip eşimin ailesinin yanına taşınmaya karar
vermişken bir anda şuan çalıştığı işi bulmuştu. Bu iş yerinin patronun bir kadın olması benim
canımı ne kadar sıksa da katlanmak zorundaydım. Fakat kadından en ufak bir şüphe
duymamıştım.

Bir gün eve bir ayakkabı gelmişti. Ama 41 numara. Eşimin pek de zevki olmayan bu
ayakkabının onun olamayacağını ayrıca eşimin ayak numarasının 43 olduğunu söyleyerek
ayakkabıyı geri yolladım.Ertesi gün yeni alınmış bir saatin faturası,başka bir gün akıldan
numara girerek atılan mesajlar... Patronuyla yaşadığı ilişkilerini sanırım eline yüzüne
bulaştırmışlardı. 

Ertesi gün eşimle konuşup medeni bir şekilde ayrılmaya karar verdim. Bir sürü neden
saydım. Bir sürü şey söyledim,saatlerce dil döktüm. Cevabı ise sadece “tamam” olmuştu.
Kızımızla oturup ona olan biteni anlattık. Bunun bir eksiklik değil hatta onun için artı bir
durum olduğundan,istediğin zaman her ikimizde de kalabileceğini söyledik.

Eşim, hayatında biri olduğunu evi terk edeceği gün söyledi. Aslında pek şaşırmadım çünkü
tahmin ediyordum. Bunun üzerine önce kızım ve babasının vedaslamasi isteyip onu hafta
sonu tatili için ablama yolladım. Babasının evden ayrılışını görmesin istedim. Ardından
patronunu arayarak eve gelmesini rica ettim. Kadın gayet rahat bir şekilde kabul etti
davetimi. Yüzsüz bir kadın olduğunu düşündüğüm sırada eşim valizini hazırlamış
merdivenlerden iniyordu. Salonda da kendine ait birtakım eşyaları aldı. Kapıya yöneldiği
sırada patron da tam arabasını park etmiş eve doğru geliyordu.

Eşim şaşkın bir şekilde kapıdan çıkarken patronu eşimin elindeki valizi görerek şaşkınlık
içindeydi.

O sırada evin önüne bir araba daha geldi. Tam olarak içinde kimin oturduğu görünmüyordu.
Fakat aynı şirketten olduğu plakadan anlaşılıyordu. Eşim bana giderken “özür dilerim ben bu
insanı seviyorum” diyerek ilk önce bagaja valizi koydu. Ardından kapıyı açıp ön koltuğa
oturdu.Araba yavaş yavaş ilerken benim içim içimi kemiriyor beni tercih ettiği kişiyi hem
merak ediyor hem de çok kızıyordum.

Araba biraz daha ilerleyince önce cam yavaş yavaş açıldı. Ardından şöfor koltuğundan bir el
uzandı. İşte an boğazım kurudu,nefes alamadım,kalp atışım la tüm bedenim de hareket
ediyordu...

Çünkü camdan uzanan el beyaz gömlekli,siyah çizgili ceketi olan,kolunda kalın gümüş bir
saat olan erkek eliydi...

7 Ocak 2017

Yaşanmış Hikayeler - 2

Merhaba çok değerli okuyucu. Aşk hikayeleri serimize devam ediyoruz. Çok tatlı bir arkadaşımın başından geçen yeni bir hikaye ile karşınızdayım. Fazla söze gerek yok, buyrun:

Aslında nasıl başlanır bilemiyorum. Ben pek aşık olamayan, aşkı çok derin yaşayabilmiş biri değildim. Hani şu tek derdi kariyer olan evlenmeyi düşünmüyorum diyen kadınlardandım. Evlilik denildiğinde köşe bucak kaçan...

Ta ki Yeni bir okula başlayana kadar.

Yeni bir okul heyecanı ile kendi halimde gidip gelirken okula o çıktı karşıma. İlk kez okulun girişinde karşılaştık el sıkıştık, o gün benim mutsuzluğumun ilk günüymüş. Bilemedim. Her şey çok normal bir şekilde ilerledi, o bana yazdı ben ona tanıştık.

Aslında Herkes beni uyarmıştı. Onu tanıyan tüm insanlar. Ona güvenilmez demişlerdi, o seni üzer...
Yaşayıp görmek istedim. Onu iliklerime kadar yaşamak istedim. Belki de yanlış tanıtmıştır kendini belki de o mavi gözlü bir melektir dedim.

Aşk öyle pat diye gelir derlerdi pis pis sırıtır geçerdim.
Öyleymiş.
Konuştukça anladım ki o benim hayatımın erkeği. "İşte bu" dediğim kişi. Hayatıma hayat katabilecek tek insan.

Ve aşık oldum. Aşık olmak ne kelime sevdim ben onu SEVDİM.

Çok mutlu 4 ay geçirdim. Belki hayatımın en mutlu 4 ayıydı. Ve ömrümün sonuna kadar hatırlayıp acıdan gebereceğim 4 ay.

Evlenmem derken, onunla aynı evi paylaşmayı istedim.

Ben Ne olduğunu anlayamadan ...

Kopmalar başladı. Birden bire o mavi gözlü melek, umursamaz bir canavara dönüştü.

Çok uğraşmama rağmen olmadı eskiye dönemedik.

beni Adeta bir prenses gibi el üstünde tutarken birden çekiverdi o eli. Yere yapıştım. Yapıştım ve orada kaldım.

Mecburdum çünkü mutsuzdum.

O umursamaz oldu ben de nedenini anlayamadığı için her gece ağlayan bir zavallı oldum.
Ayrıldık. Ayrıldım.
Beni umursamadığı zamanlarda zaten umursadığı biri varmış.
Köpek gibi severken ayrılmak zorunda kalmak nasıl bir duygu hiç tattınız mı?
Aylar sonra umursamazlığın nedenini öğrendim.
Zaten hayatında 6 yıldır başka bir kız varmış.
Ben ikinci kızmışım.
Bıçak yedim sırtımın sol tarafından.
Neden aşık oldum? Neden ilk aşkımı böyle bir adamla harcadım.
Hayatımdaki en büyük hayal kırıklığımı işte o zaman yaşadım.

Üstünden 2 yıl geçti neredeyse ... o hala o kızla birlikte. Ben ? Ben o günden sonra bir daha kimseyi sevemedim.
İki günce önce hayat bana dur dedi daha senin sınavın bitmedi. Biriyle tanıştım. İki sene sonra ilk kez birinden hoşlandım.
Adı "onunkiyle" aynı...