30 Ekim 2015

Babalar ve Kızları

Erkek çocuğu annesine, kız çocuğu da babasına düşkün olurmuş. Düşkünlük, bildiğimiz manada kullanılmaz burada. Gerçekten ağır severseniz babanızı, işte o zaman düşkün olursunuz.

Baba sevgisi bir yanadır, diğer tüm sevgiler başka bir yana. Tabii anne sevgisi de ayrıdır. Fakat babaya karşı duyulan çok daha başkadır. Babaların da kız çocuklarına..

Şimdi burada babama olan sevgimden bahsetmek isterdim fakat öyle bir dünya yok. Babam her şeyi halledebilen, her zaman arkamda olan, bana sonsuz güveni olan, beni asla üzmeyen, ilk kahramanım şu hayatta. Babamın bana olan sevgisini, kendimi bildim bileli gözlerinin bana bakınca parıldıyan karalığından hissetmişimdir. Ne zaman gözlerinin taa içine baksam, tüm sevecenliğinin farkına varıp; sevginin gerçek anlamını anlamışımdır.

Evimden her uzaklaştığımda, yatağımdan önce babamı özlerdim. Hala öyle. Eve gider gitmez babamı soruyorum. Hatta annemi aradığımda bile, babam işte de olsa ikinci cümlem babam nasıl? oluyor. Babama olan düşkünlüğümden olacak ki yetimlere ayrı bir hisleniyorum. İhh yetim programında fotoğraf çekerken, neyim var neyim yoksa onlara vermek istemiştim. Çünkü onların en önemli değeri yoktu, babaları.. Düştüklerinde kaldıracakları, ihtiyaçlarını alacak, oturup dinleyecek ve her uzağa gittiğinde arkasını dönüp baktığında onu sevgi dolu gözlerle bekleyecek bir babaları yoktu. Varımız yoğumuzla baba özlemini gidermeliydik yetimlere karşı.. Sanırım yetimler bu yüzden bu kadar önemli. Çünkü bu kadar önemli olan babaları yok.

Babamın yurt dışından geldiğinde havaalanında ma'aile beklerken tüm insanları yarıp "Kızım nerde, nerde kızım?" diye aranırken beni görüp aniden sarılıp ağlaması hala içimdedir misal. Bir baba özlemekten ağlar mı? Benim ki ağlar. Beni de ağlatır. Eve geldiğinde kapıyı açtığımda hala beni 3 yaşında kapıyı açan kızı gibi karşılayan kişidir benim babam. Hala prensesim der, hala prenses gibi hissettirir. Hala tek göz ağırısı gibi davranır. İsteklerimin baş harfini duyunca sonunu getirmeden yerine getirir. Öyle bir adamdır benim babam. Sinirlenir, bağırır bazen. Ama o kadar tatlıdır ki bağırırken, ben gülerim. Sonra aniden kahkahayı basarız. Yada odalara dağılır, 2 saat birbirimizin yüzüne bakmayız ama geçer. Çünkü baba-kız olmak bunu gerektirir.

Diyeceğim o ki,babalar ve kızları çok özeldir. Kızlar babalarını annelerinden bile kıskanır. Babalar da kızlarını. Fakat bu çok büyük sevgilerden ileri gelir. Agresif olduğunuz , birbirinizi kırdığınız günler olsa bile; babanızı çok sevin. Babanızın değerini bilin.

28 Ekim 2015

Aldatmak ve Aldanmak

Aldatmak: 
Oyalamak,avutmak.. 
Karı ve kocadan biri eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek.. 
Ayartmak, kötü yola sürüklemek, baştan çıkarmak.. 
Yalan söylemek..

Bunlar TDK'nın bizlere sunmuş olduğu tanımlardan bir kaç tanesiydi. Geçen gün bir muhabettimizde geçmişti bu konu. İnsanların aldatması için geçerli bir sebep bulamadık. Karılar kocalarını, kocalar karılarını aldatıyordu. Televizyonda gördükleri o yalan dünyalara kanıp, güzel kadınların peşinde köle oldular, güzel adamların kölesi..

Hepsi birer aldatmacaydı oysa. Çünkü bu dünya da koca bir aldatmaca aslında. Hepsi birer imtihan. Artık kadınlar veya adamlar "hak" olayını göz ardı ediyorlar izledikleri dolayısıyla. Ben ölünce eşimin gözüne nasıl bakacağım?  O hak günü geldiğinde ne yapacaklar? Tüm haklar gözler önüne serilince..  Aldatılan kadın veya adam; bunu fark etmemişlerse bile orada gördüklerinde haklarını helal edecekler mi ki? Hele ki en büyük hak eşler arasındayken.. İşte bunlar hiç düşünülmüyor. İki günlük dünyada herkesin derdi farkında olmasa da bacak arasında işliyor. Çünkü medya, reklamlar ve kapitalist sistem bizlere bunu öğretiyor. Kusursuz vücutlar, son model arabalar, paralar, pullar ve diğerleri..

Kadının birini asla unutamıyorum. Şişe çevirmece oyununda tamamen dalga geçme amaçlı "Kocanı aldatıyor musun" sorusuna hiç düşünmeden ve kendinden emin bir biçimde "Evet" deyip saçını savurmuştu. Tüm masa şok halindeyken "Neden şok oluyorsunuz ki, adam yapınca çapkın oluyor, aldatınca iyi oluyor da ben yapınca olmuyor mu?" 

Günümüz ilişkileri işte bu derece.. Adam işe diye çıkıp, başka işler peşinde koşuyor. Evinin rızkını sağda solda heba ediyor. Kadın evden kaçmak için kurslara gidip, ortamlara karışıp sözüm ona aşık oluyor. O bunu seviyor, şu bunu seviyor, sonra hepsi bahçıvana atlıyor..

Aldatmak işte böyle iğrenç bir mevzu. Kakanızı yatağınıza bırakıp, üzerinde uyumak gibi iğrenç bir şey. O pislik elbisenize,üstünüze bulaştığından asla kaçamayacağınız burun direğini sızlatan kokuyla gezmeye eş değer. 

Aldatmayın! Sevmiyorsanız def'olun gidin. Yalan söylemeyin. Çünkü bu dünya saniyelik bir mekan. Televizyonda size öğretilen sonsuzluk yok. Aldıklarınızla, o yaşadığınız iğrenç şeylerle anlık mutluluklar yaşarsınız. Diğerleri hep yalan. Dürüst olun. Birbirinizin canını yiyin.

24 Ekim 2015

Yaşlanıyorum.

Ivır zıvıra sokabileceğim bir part değil burası. Öylesine saçmalayacağım. Çünkü yaşlanıyoruz.


10 yıl önce bu zamanları düşündüm de.. Arkadaş ben 10 yıl önce diye cümleler kuracak insan mıydım? Fakat gel gör ki, geçti işte! Zaman günümüzün aşiftesi resmen! Çekip gidiyor arkasına bile bakmadan. Hiç bitmeyecek, hiç geçmeyecek dediğimiz zamanlar oluyor, hiç bitmesin dediğimiz dakikalar oluyor fakat bitiyor işte. Bitmek üzerine kurulu bir düzende yaşıyoruz resmen.

27 yaş bana o kadar uzaktı ki.. Anlatması güç. Hayallerim hep 30 yaşımdayken sona ererdi. Çünkü 30 yaşımdan sonrasını tahmin etme iq'suna sahip olamadım asla. Hayallerimin hepsini gerçekleştirmiş olamasam da 30 yaşıma 3 senem kaldı. Benim için 30 yaş hep bir dönüm noktası olmuştur. Sanırım 35 yaş şiirinden çokça etkilendim. Fakat 15 yaşıma geldiğim gün, 30 yaşıma geldiğimde öleceğimi düşünüp, tüm hırslarımı geride bırakmıştım. Paranın, kıyafetin, eşyaların ve diğer aklınıza gelebilecek her türlü maddi şeyin değerini sıfıra indirgeyebilmiştim. Ailem buna "olgunlaştı bizim kız, artık saçma sapan hareketleri yok" dediler. Ben ise ölüme yaklaşma..

Ölümü çokça düşünüp, çokça bu şekilde yaşamak, çokça büyük yanlışlar yapmanıza engel oluyor. Çünkü düşünsene abi? Seni boyun kaç olursa olsun 2 metrelik beyaz bir çarşafa sarıp, sarmalayıp bir çukura atacaklar göz yaşları içinde. Sonra yüzüne toprak gelmesin diye üzerine iki tahta parçası serecekler. Fakat gözlerinin yaşlarına bakmaksızın üzerini örtmeye başlayacaklar. Ve sen bu dünyadan kaybolup gideceksin. Arkanda bıraktığın dostların, ailen, evlerin, arabaların ve diğer her türlü seni anımsatacak her şeyin senin için bir anlamı kalmayacak. Defterin kapatılacak bir şekilde.. Yaptıklarınla uyanacaksın diğer dünyada.. Yaptıkların (!)

Neyse efenim, oralara girmek istemiyorum. Hayat gerçekten güzel düşündüğünüzde. Hele ki, kendi planlamanıza göre az süreniz kaldıysa. Yapmak istediğiniz daha bir sürü şey varsa.. Misal ben hala İtalya'ya gidip pizza yiyemedim. Massachusets'e de, Springfield'a da gitmedim. Hatta Lihtenştayn'a da uğrayıp, oradaki Türklerle tanışamadım. Gaziantep'e gidip kusana kadar baklava da yemedim, KahramanMaraş'ta dondurma da.. Şanlıurfa'daki evlerin damlarında uyumadım, Ayder yaylasında bir gece konaklamadım. En önemlisi Fırtına deresinde rafting yapmadım. Köyümün yağmurlarında yıkanmadım. He, hatırlamışken ekliyim; ben köyümü özledim..

En azından çekimler iyi gitti. Bu da videosu.

19 Ekim 2015

Blog Takip Ederken Dikkat Edilen Unsurlar

Yıllardır blog yazan biri olarak söylemeliyim ki blog takibi olabildiğince önemlidir. Geçenlerde takip ettiğim blogları tekrar gözden geçirdim. En son postunu iki yıl önce giren blogları hala takip listemde tutuyormuşum. Yada blog adresini değiştiren ve blogu bir şekilde virüse düşen blogları da. Hepsini eledim. Elimde 100 tanecik blog kaldı. 100 tanecik diyorum, çünkü bunlardan da 20 tanesi ciddi anlamda blog yazarı. Yani blog yazma işini dikkate alan insanlar o kadarcık. Tabii yazmak kadar okumayı seven bir insan olarak bu beni biraz sıkıntıya düşürdü. Yeni bloglar keşfetmeye başladım. Keşfederken de dikkat ettiğim bazı ayrıntılar oldu. Şimdi bunları sizlerle paylaşacağım:

1- Reklamsız Blog Siteleri Her Zaman Çekicidir: Reklamları Adblock ile engellemiş olsam da, yine de bloga girer girmez pop-up reklamları engelleyemiyoruz. Yanlarda yanıp, sönenler değil de o ekranın ortasına çıkanlar beni daha da rahatsız ediyor. Anlıyorum, para da kazanmak istiyorsunuz fakat işte ben çok rahatsız oluyorum bu durumdan. Emin olun gerçek okurların hepsi de rahatsız oluyordur. Çünkü bir yazıyı gerçekten okumak istiyorsanız, kitap gibi sade olmalı sayfanız. Burada kendime de laf söylüyorum tabi.

2-Yazılarında Reklam İçeriğini Abartılmamalı: Bir de "advertorial" içerikler var. Bazı reklam ajanslarının basın bülteni gibi hazırlayıp aynen yayınlamasını istediği içeriklerdir bunlar. Arada ben de yayınlarım fark etmişsinizdir. Fakat tüm içeriği bundan olan 5 postun 3'ünü buna ayıran bloggerlar kusura bakmasınlar, çok iticiler.

3-Yazı tipi, Arka Plan gibi Tasarımsal Konulara Özen Gösterilmeli: Yazı tipinin olabildiğince ufak ya da büyük olması, arka planın siyah veya göz yorucu fotoğrafla kaplanması yazının okunabilirliğini azalttığından,genelde tercih edilmez. Takip listesine eklenmeyecek bloglardandır.

4-Blog Açılır Açılmaz Bizi Karşılayan Müzik Olmamalı: Zaten yazınla seni algılayabiliyorken, kusana kadar dinlediğin müziğinin kulaklarımı kanatması neden hoşuna gider ki insanın? Senin sevdiğin müziği ben sevmiyor olabilirim, o tarzdan nefret ediyor olabilirim ya da yazıya odaklanmam için ortam sessizliğine ihtiyaç duyabilirim. Fakat gel gör ki, sen benim duygularımı hiçe sayarak müziği yapıştırıyorsun bloga, istersen sesini kısarsın diyorsun. İstersem takibe de almam madem.

5-Evlilik, Ev hali, Kişisel Yaşantı Hakkında Derinlemesine Bilgi Verilmemeli: Blog alemine ilk girişte hepimiz rumuzlarla başlar, sonraları isimlere döner, derken fotoğraf paylaşımlarına başlarız. Evli ve çocuklu bayanların ev hallerini paylaşması, bu işi abartması, çocuğunun kocasının her ayrıntısını bilmemiz falan gerekmediğinden genelde bu bloglar fazla rağbet görmez. Hatta evlendiğimi duyurduktan sonra blog takipçi sayım gözle görülür şeklide düşüşe geçmiştir. Bu da demek oluyor ki, evliler sevilmez bu dünyada. Sevilse de spesifik olmalıdırlar. Öyle ağzını büzmek zorunda bırakacaklarımızdan değil. Ha bir de anlattıkları hep aynı doğrultuda olduğundan sıkıcıdırlardır da. Kendimden biliyorum.

6-Makyaj ve Yemek Blogları Belli Kesimlere Hitap Etmektedir: Mesela ben bu tip blogları gördüğüm an sağ üst kısımda bulunan x işaretini tercih ediyorum. Saniyemi bile geçirmiyorum bu tip bloglarda. Bu bloglar belli hedef kitlelerine sahip olduğu için, bu konuya da değinmek istedim. Eğer belli bir kesime hitap etmek istiyorsanız, doğru yoldasınız. Fakat eğer yelpazenizi genişletmek istiyorsanız makyaj postlarını azaltınız.

7- Tek Cümlelik Postlar Girilmemeli: Bazı bloglarda yalnızca bir cümle yazıp bırakan bloggerlarla karşılaştım. Ben o sayfayı bulana kadar canım çıkmışken, benim bulma çabam kadar çaba gösterilmemiş özensiz bir cümle ile koskoca postu yayınlayan blogerlara idam cezası getirilmeli.

8-Birden Fazla Yazar Grubu Olan Bloglar: Benim gibidirler. Ne üdüğü belirsiz insanlar postu yazar. Her bloga girdiğinizde başka bir yazar yazmıştır fakat siz onları tek kişi gibi algılarsınız.Sonra aradaki çelişkiden farklı insanlar olduğunu anlar da, büyük bir hayal kırıklığına uğrarsınız. O hayal kırıklığından sonra bir daha da çoklu yazar gruplarına tenezül etmezsiniz. Başıma geldi, ondan biliyorum. Benim diğer yazar arkadaş da eşim oluyor. Hiç yazmıyor fakat bir gün yazacağına inancım sonsuz olduğundan yazar listemde. Yoksa hala tekim ben burda! Saksı değilim ben!

9-Biografi Kısmına Açıklama Yaparken Dikkat Edilmeli: En çok baktığım şey kişinin profil sayfası. Orada yazdığı cümleler beni derinden etkiler. Bazen de derinden iter, bir daha o bloga uğramam. Bu yüzdendir ki blog profilinizde bulunan yazıyı kendinizi tanıtacak şekilde, düzgün cümlelerle yazmalısınız.

10-Blog Başlığı ve Açıklaması Önemlidir: İşte bunlar gerçekten önemlidir. Bir kez alındı mı değiştirilmemelidir. Hani tasarımdan sıkılıp yenileyebilirsiniz fakat isminizi asla değiştirmeyin. Çünkü biz sizleri o isimlerle tanıyoruz. Profil isimlerinden söz etmiyorum bile. İsminiz neyse o olmalıdır. Blog açıklaması ise gerçekten blogu tanımlamalıdır. Benim gibi "bağımlılık yapar" saçmalığına tenezül etmeyiniz.

11-Son Yazdığınız Yazı Her Zaman En Önemlisidir: Çünkü blog okuyucu ilk onunla muhattab olacaktır. Her yazdığınız yazı yeni okuyucu için son yazı olacağından, siz hep temkinli olmak durumundasınızdır. Çünkü bloga ilk kez gelen okuyucu mutlaka son yazdığınız yazıyı virgülüne kadar okuyacaktır. Fakat sizi takibe almasının sebebi o yazı değildir. Ondan bir önceki yazdığınız yazı ve hatta ondan da önce yazdığınız yazıdır. Gerçek takipçi mutlaka blogunuzda 4 yazıyı okur ve buna göre kararını verir. Burada okurdan çok, yazara iş düşer.

Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar. Eklemeden geçemeyeceğim, blogunda kocişimler, canımlar, hayatımlar olan insanlar da gerçekten çok iticiler. Anlıyoruz, sevgilinizle, nişanlınızla, kocanızla çok mutlusunuz ama lütfen bunca yapmacık olmayın. Yapmacık insan her zaman en iğrenç insanlardan bir tanesidir. Aşağının aşağısı olmak istemezsiniz değil mi?

18 Ekim 2015

Yahudilere Güven Hakkında


Belli inançlara sahip insanları aynı kefeye koyup,o kefe üzerinden değerleme yapmak çok aptalcadır. Fakat gelin görün ki lanetlenmiş bir kavimden söz etmekteyiz:Yahudiler. Allah kitabında O'nlar için:

“Bunlar Allah’ın lânetlediği kimselerdir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (Nisâ: 52)

“İsrâiloğullarından küfre sapanlar hem Davut’un hem de Meryem oğlu İsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir.Çünkü onlar isyan etmişler, sınırı aşmışlardı.
Onlar birbirlerini yaptıkları kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmazlardı.Yapageldikleri şey ne kötü idi!” (Mâide: 78-79)

“Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberlerini öldürenlere ve insanlardan adâleti emredenleri öldürenlere elem verici bir azabı müjdele!

Onların yaptıkları dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.” (Âl-i imran: 21-22)

Ey kendilerine kitap verilenler! Gelin yanınızda bulunan (Tevrat)ı tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Biz birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden yahut cumartesi halkını (yahudileri) lanetlediğimiz gibi onları lanetlemeden önce iman edin. Yoksa Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir. 4:47 -


(Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): "Bizim kalblerimiz kılıflıdır." dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler.  2.88

Allah kitabında bizi bir çok ayetle onlara karşı sakınmamız konusunda uyarmıştır. Gel gör ki, yine de bir türlü Müslüman Kavmi olarak kurtulamadığımız bir gerçek. Bununla alakalı Nazi Almanya'sından okuduğum bir örnekle devam etmek istiyorum.

Dünya savaşında Almanların eline düşen Rus esir günlüğüne şu satırları yazmış:

Yıl 1941,
Almanlar esir düşen bizlere derin bir çukur kazmamızı emrettiler, çukuru kazdıktan sonra ellerindeki yahudileri getirerek çukura attılar ve bizden onları canlı canlı gömmemizi istediler. Bizler bu kötülüğü reddettik.Alman komutan yahudilerin çukurdan çıkarılıp bizim çukura atılmamızı emrederek çukurdan çıkan yahudilere ise bizi canlı canlı gömmelerini söyledi.Yahudiler gözlerini dahi kırpmadan bizlerin üzerine toprağı atmaya başladılar, tam toprak bizleri yutmak üzereydi ki Alman komutan durmalarını emretti ve bizleri çıkardılar. Sonra komutan bizlere dönüp bağırarak "Sizlerin, yahudilerin nasıl bir millet olduğunu ve onları neden öldürdüğümüzü görmenizi istedik" dedi. (Numan Aygen)

Yazıyı okuduktan sonra ufak çapta düşündüm. Sizler de düşünün.

16 Ekim 2015

İşsizlik!

İşsizlik hakkında ekşisözlükte okuduğum şu yoruma hayran oldum. Aynen kopyalayıp yapıştırdım. Günahı yazanın boynuna :))



"Merhaba. ben 27 yaşındayım, adım b. evde oturmayayım diye 5 yaşında anaokuluna başladım. evde oyun oynasam ya da doya doya televizyon izlesem ya da en güzeli sabahtan akşama kadar mahallede koştursam da olurdu ama anaokulu diye bir kurum vardı ve ailem oraya yolladı. yine ben 5 yaşında sıkıntıdan okuma yazmayı çözmüştüm ama ilkokul diye bir şey yaratıldığı, beş yıl boyunca çocukları oyalamak için bir bina yapıldığı için oraya gönderildim. ilkokul birinci sınıfı bitirdiğimde basit bir şekilde matematik anlatmayı beceremeyen babam sayesinde iki bilinmeyenli denklem çözebiliyordum. ilkokulun beş yılı boyunca acayip sıkıldım. bu beş yılda defalarca dizimi kanattım, blok fülüt çalmayı öğrendim, bir kere gözümü yardım, kabakulak ve su çiçeği geçirdim, düzgün olmayan yazımı bir türlü düzeltemedim. onun dışında çok sıkıldım. bir de evde ailemin dinden hiç bahsetmemesi fakat okuldaki çocukların sürekli "allah karanlıktaki karıncayı bile görür" demesi yüzünden paranoyak oldum. bir ara babamın düşüncelerimi okuyabildiğini düşünüp yaramazlık yapamıyordum. ha bir de ilkokul beşte harket enerjisinin ısı enerjisine dönüşümünü anlatmak için kaydıraktan kayan ve poposu yanan çocuk örneğini verdiğim için dayak yedim.

ilkokul dört ve beşinci sınıflarda anadolu lisesi sınavına hazırlandım. çünkü iyi iş bulabilmek için iyi üniversiteye gitmek, iyi üniversiteye gidebilmek için de iyi liseye gitmek gerekiyordu. çocukluğumu ders çalışarak geçirdim. ilkokuldan sonar hazırlık okudum. bak o güzeldi. sonra ortaokul ve lise. bozulmayan sırayla ve aynı kelimelerle selçuklular, osmanlı ve cumhuriyet tarihleri öğrendim. liseden mezun olduğumda ikinci dünya savaşı hakkında hiçbir şey bilmediğim gibi birinci dünya savaşı da benim için bir sırp milliyetçisinin frand ferdinand'ı öldürmesinden ibaretti. bol bol dua ezberledim, saçma sapan matematik problemleri çözdüm, üçgenin iç açılarını ve dış açılarını ezberlemem yetmiyormuş gibi onyedigenin bir dış açısını hesaplayabiliyordum. blok fülüt çalmaya devam ettim. sandıktan takla attım. mercekte kırılan mum ışığının iz düşümünü buldum filan. bunlar hep iyi bir üniversite ve akabinden gelecek iyi iş hayatı, bol para içindi.

hayatımın en ergen yıllarını ders çalışarak geçirdiğim için manyak bir ergen oldum. çılgın gibi test çözdüm. trigonometri, türev, integral öğrenmeye çalıştım. beceremedim çünkü çok sıkılıyordum. üniversiteyi kazandım. ilerde iyi bir iş bulabilmek için anorganik kimya dersini geçmem gerekiyordu ve bunun için periyodik cetveli ezberledim. sonra sülfürik asitle elimi yaktım. bir keresinde organik kimya laboratuarında astım krizim tuttuğu için profesörden azar işttim. haklıydı, astımım varsa niye bu bölümü okuyordum? ama kimya bölümünde ne okunur, kimya mezunu ne iş yapar bilmeden o bölüme girmiştim işte. zar zor mezun oldum üniversiteden, tca siklusunu ve karbondioksitin molekül orbital şemasını çizmeyi ezberleyerek.

yaşım 24'ü bulduğundan artık ne iş yapmak istediğimi biliyordum ve yüksek lisansa başladım. genetik bölümünü kazandım, kanser çalışmak için heyecanla okula gittim tezlerin dağıtıldığı gün. maya çalışması verdiler bana. "kanser?" dedim, "maya da iyidir" dediler. yüksek lisansı bıraktım.

iş aramaya başladım sonra. istanbul'da 1+1 bir ev ve sadece elektrik faturasını karşılamaya yetecek işler teklif ettiler uzunca bir süre. halbuki ben 24 yaşıma kadar iyi bir iş bulabilmek için franz ferdinand'ı, tca siklusunu ezberlemiştim. blok fülüt bile çalmıştım! bari doğalgaz faturamı da ödeyebilseydim!

bir süre sonra tüm faturalarımı da ödeyebileceğim bir iş buldum. çünkü hak etmiştim bence. en çok sandıktan takla atarken haketmiştim! iki yıl oldu. iki yıldır allahıma çok şükür faturalarımı ödüyorum. iki yıl oldu, iki yıldır mobbing yaşıyorum. iki yıl oldu, iki yılda defalarca hıçkıra hıçkıra ağlayarak çıktım ofisten. iki yıl oldu, iki yıldır nefret ederek geliyorum işe.

merhaba, ben b. birkaç ay sonra 28 yaşımı bitirecek ve 29. yılımdan gün almaya başlayacağım. 5 yaşından beri iyi bir iş bulabilmek için saçma sapan işler yapıyorum, ama mutsuzluktan ölüyorum. hem badminton oynamayı öğrendiğim hem de ikinci dil olarak öğrenmeye çalıştığım almanca ile "ich bin acht un zwanzig jahre alt" demeyi becerebildiğim halde hayatımın 2/7'sinde geç uyanabilmek ve kahve içmeye gidebilmek için hayatımın geri kalan 5/7'sinden nefret ediyorum.

merhaba, intihar edelim mi?"

14 Ekim 2015

Ivır Zıvır Part 47

Uzun zamandır konuşmadığım bir arkadaşımla konuştum az önce. Konuşmamız bir saat kadar sürdü fakat gel gör ki, benim için 1 dakikaya eş değerdi. Eski arkadaşlar gerçekten çok başkalar. Hiç kimseye benzemezler ve sizleri herkesten iyi tanırlar. Hatta öyle ki anne-babanızdan çok. O yüzdendir ki, onlarla konuşmak bir hayli iyi gelir. Çünkü anneler gibi yaptırımları yoktur.

Un kurabiyesi diye bir şey keşfetmiş bundan yıllar önce bir pastahane. Kim keşfetmişse, iyi ki keşfetmiş. Zira hayatta asla hayır diyemeyeceğim ender şeylerden bir tanesi. Yemelere doyamıyorum. Bu konuda çocukluğuma inmem gerekirse, o zaman da yemelere doyamıyordum. Demek ki 7-70 mevzusu gerçek.

İzleyecek film bulamamaktan eski dizilere sardım. 7 numara, Avrupa Yakası, İşler Güçler, Kardeş Payı bitirdikten sonra Ayrılsakta Beraberiz'e başladım. Düşünün halimi.

Hayır efenim, depresyonda değilim. Ağlıyorsam bir sebebi var.

Geçen gün benzin istasyonundayken gözüme bu mekan takıldı. Dedim içeri girmeliyim. Son 3 yıldır kendi kendimle oturup, kendi kendimle yemek yemeye başlamışken hep kendi kendimle oturmaya karar verdiğimde bir çekince oluyor. Henüz alışmadım sanırım kendi kendimle oturmaya. Alışmak gerçekten zor zanaat. Geçtim, oturdum. Dışarda aniden belirivermiş ve insanları yakasından yakalamış, yaka paça dağıtan bir soğuk, hafif çiseleyen yağmur vardı. Sağa sola koşuşturan insanları seyredebileceğim kocaman bir camın kenarına oturdum. Aslında öğle yemeğinde annemde mantı yemiştim. Olabildiğimce toktum fakat çay içmeliydim orada. Çay istedim. Fincanda ve açık. Yanına iki de poğaça getirmelerini söyledim. Otlu ve patatesli. Mikrodalga fırında ısıttıkları poğaçayı ve çayı servis ettiler. Camın kenarına oturdum. Mekanda çalan müzikler Alternatif Rock'tı. Ama bu müzik türünün ilk ortaya ciddi anlamda çıktığı, ciddi anlamda kaliteli olan parçalar çalıyordu. Ses ne yüksek, ne de çok alçaktı. Allah'ım muhteşem bir ambianstı. Afiyetle yedim, afiyetle içtim çayımı. Sonra biraz daha izledim sokağı. Dışarı çıkarken tabağımı ve bardağımı servis aldığım kadına getirdim. Kadın inanılmaz şaşırdı. İşte ben bunu genelde yaparım. Çünkü evimde de asla yediğim masayı ortada bırakmam. Sokakta neden yapayım ki? Mutfağa girip bulaşıkları da yıkayacak değilim elbet fakat yediğim tabağı, masadakileri ve helede tepsi varsa tepsiyi geri getirmeyi severim. Deneyin, siz de seveceksiniz. Bu paylaştığım fotoğraf ise,mekanda çektiğim fotoğraf. Neyse ki tek başımaydım o muhteşem mekanda. O güzelliği kimseyle paylaşmak zorunda kalmadım.
Fotoğraf iphone ile değil, Sony Xperia Z3 ile çekilmiştir. Deep'e dip not. :)

12 Ekim 2015

Yer Keşfi: Belediye Sosyal Tesisleri

Merhaba sayın izleyiciler

Sizlere hiç ama hiç düşünmeden gitmeniz gereken yeri söylüyorum: İbb'ye bağlı sosyal tesisler.

Sosyal tesis kavramı bana olabildiğince uzak olsa da, son zamanlarda gittiğimde mutlu ayrıldığım, yemeklerinden memnun olduğum yegane yer. Özellikle paçanga böreği ve çayı bir muhteşem. Tabii fiyatları da..

Öğle yemekleri, akşam yemekleri, rahatlıkla yenilenebilecek aile mekanları sunuyor belediye bizlere. Ben Florya, İstinye Sosyal Tesislerine çokça gittim. İkisinden de çokça memnun kaldım. Kahvaltı tabağı biraz vasat olsa da 25 TL'ye karnınızı rahatlıkla doyurabiliyorsunuz. Kahvaltı tabağının fiyatı 12 TL. Tabağın içinde beyaz peynir, kaşar peyniri, salam, siyah-yeşil zeytin, salatalık,domates,kuru kayısı ve ceviz bulunuyor. Ayrıca paket halinde bal, tereyağı ve reçel de bulunmakta. Tabii yumurta ve kaymağı da unutmamak lazım. Hee bir de sınırsız çay. Benim gibi aşırı kahvaltı yapan insansanız bu saydıklarım size yetmeyebilir. Bu yüzden ben menüme paçanga, sigara böreği ve patates kızartması ekliyorum genellikle. Ve gönül rahatlığıyla yiyorum.

Öğle yemekleri ise kızartmalar özellikle olabildiğince güzel oluyor. Diğer her şey de piyasa değerinin altında seyrediyor. Tabi iç rahatlığı da artı bir puan. Tavsiye ederim. Bulduğunuz yerde gidiniz.

11 Ekim 2015

Bu yazıyı okuyun lütfen


 Bülent avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.
"Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
-Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. `Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor` diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
-Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız? - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü ona çikolata götürmek istiyorum.
-doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
-O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.
Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı.
"Acaba söyledikleri gerçek mi yoksa uyduruyor mu" diye düşündü Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. Işim yok. Günlük çalışırım ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım aksilik bu ya hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
-Oturun biraz dertleşelim bari dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
-Yokmu eşin dostun borç alacak akraban?
-Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
-Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
-Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
-Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun
Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
-Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
-Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz arabamız işimiz gücümüz her şeyimiz var ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok ama mutlusun.Para mı acaba bizi mutsuz eden?
-Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim eşim arkadaşım hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? -Öyle deme şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
-Altın tasın kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
-Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
-Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
-Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
-Küçük kızı severek.
-Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
-Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever ne kadar çok mutu edersen o kadını da o kadar mutlu edersinizin ev araba iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan ,,
--Nasıl yani ?
-Küçük kız neleri sever nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
-Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.
-Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim -Işte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
-Hiç kavga etmezmisiniz siz?
-Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
-Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda -Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
-Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
-Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan mutsuz sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
-Yine para yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur.
Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu Adam ayağa kalktı.
-Bana müsaade artık gitmeliyim karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
-Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
-Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.
Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı. sonra eşinin önüne koydu -Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri dedi.Inci hiç konuşmadı.
-Sorsana "niye" diye..
Inci kızgın kızgın: -Niye? Diye sordu.
-Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
-Bunlar senin sevdiğin meyveler senin için aldım.
-Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"
-Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım meyve alarak gönlümü alamazsın.
-Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.Bülent yere çömelmiş boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
Inci kıkır kıkır gülmeye başladı.
-Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü...

8 Ekim 2015

.

Artık hiç bir şey eskisi gibi değil.
Ben de öyle.
Çok dikkat etmiyorum uzun süredir kendime.
Kılığıma kıyafetime...
Çorapsız da basıyorum artık yere.
Eskisi gibi de korkutmuyor beni ne grip ne nezle.
Nâne limonun iyi gelmediği daha büyük sıkıntılarım var herkes gibi benim de.
Takılmıyorum artık şu her kış ve bahar şişen bademciklerime.
Çok sıcak yada soğuk şeyler yiyip içmem, hepsi hepsi bir kaç gün gene.
Olur biter
Geçer gider.
Ama canımı yaka yaka yutkunduğum şeyler var.
Olup bitmeyen,
Geçip gitmeyen.
Zaman zaman yine uykusuzluk çekiyorum ama...
Çokta takılmıyorum artık bu uyku konusuna,
Uyuyunca geçmeyen şeylerin olduğunu anladığımdan bu yana..
-Câhit Sıtkı Tarancı

6 Ekim 2015

Yağmurları Seviyorum.!


Aslında ben yağmurlardan nefret ederdim. Fakat bugün yağmurları sevdiğimin farkına vardım. Eski günlere sık sık döner oldum bu günlerde. Mesela Emre Aydın'dan Belki Bir Gün Özlersin'i dinliyorum. Ah o günler.. Tüm acıların dile gelmiş hali bu şarkılar. O halde : Ah bu şarkıların gözü kör olsun! Dinlemek isterseniz yukarıda mevcut

Eklemem gerekirse, yağmurda delice ıslandım. Çamur birikintileri gözüme takıldı. Yine andım o eski günlerimi. Lisedeydim, yurtta kalıyordum. Okuldan çıkmış, yurdun son giriş saatine yetişmeye çalışıyordum. Bileniniz bilir, Kağıthane-Şişli yolu özellikle yağmurlu havalarda kitlenir. Kesinlikle ilerlemez. 3 arkadaş aynı odada kalıyorduk. En sevdiğim dostlar: Sıdıka ve Fatma. Fatma ile arkadaşlığımızı kesmiş olsak da, o günleri hatırlayınca gülümsemeden edemiyorum. Eyh gidi günler.

Yurdun akşam yemeğini kaçırdığımız için indiğimiz duraktan döner aldık fakat oturarak yiyecek zamanımız yoktu. Son hızla dönerleri yiye yiye yağan yağmurda ilerledik. Bu gün olduğu gibi o günde çamur birikintisi ilgimi çekti. Etrafta onlarca insan vardı. Birikintiye doğru gri kürküyle yaşlı bir teyze geliyordu. Fatma'yla göz göze geldik. Genelde böyle olduğunda mutlaka benden saçma bir hareket beklerdi. Kapşonumu kapadım. Dönerimle birlikte atladım birikintinin içine. Tekmeler savurmaya başladım. Fatma'ya atıyor gibi yapıp kürklü kadının kürkünü mahvettim. Kadının çığlıkları hala kulağımda. Yaşlılığına istinaden yapmış olduğu bir ton makyaj kesinlikle yüzündeki çizikleri gizleyemiyordu. Sinirlendikçe çizgileri daha da sertleşiyor, az sonra beni kolumdan tutup karakola getireceğini hissediyordum. Üzerime hırsla yürüdü. O kadar hızlı koştum ki, Süreyya Ayhan yanımda halt etmiş.

Dönerimde çamur olmuştu fakat yemesi muhteşemdi.Ağzım, yüzüm, burnum her yerim çamur içindeydi fakat inanılmaz mutluydum. Sokaktan geçen diğer insanlar da o çamurun tadını almıştır, eminim. O gün bu gündür, çamur birikintisi görünce içine atlamamak için kendimi zor tutarım. Özellikle de kalabalık caddelerde. Islanmaktan korkmam, ıslatmaktan da.. Yanımdan hızla geçen arabanın çamuruna bulanmak da beni rencide etmez. Aksine, oralarda yürüyüp, hala asit yağmadığına dua ederim.

Aslında hayat güzel be güzelim. Bakma biz bakmasını bilmiyoruz, göremiyoruz.

O halde bin şükür!

5 Ekim 2015

Böyle bi olay geçmişti başımdan.

Eski günleri hatırlar ya insan bazen. Ben de bugün hep eskilerdeydim.

Tıp okuyan bir arkadaşın ağır ısrarı sonucunda Body Worlds'e gitmiştim. Hatta buralarda bir yerlerde hakkında yazı da yazmıştım, bilirsiniz. Deli bir doktorun yaptığı bir sergiydi bu. Ölen insanların tüm organlarını parçalarına ayırıp, özel hazırlamış olduğu ilaçlarla çürümelerini engelliyordu.

Adam çılgın olabilirdi evet, fakat gerçekten faydalı bir durumdu bu. Özellikle doktorlar için. Mesela ömrü boyunca sigara içen birinin ciğeri ile, hiç içmeyen insanın ciğerini görebiliyordunuz. Ya da spermin anne rahmine girdikten sonraki haftalık hallerini. Ellerini, kollarını, organlarının oluşumunu.

Organizasyonda yer alanlardan bir tanesi de arkadaşımdı. Sağolsun bizi orada çok güzel karşılamış, başlarından geçen olaylardan bahsetmişti. Şehir efsanesi dönüyordu ortalıkta "Ölüler kokuyordu". Ölüdür bu, kokar diyordum içimden. Sonuçta ölüm her zaman ilgimi çeken bir konuydu. Hele ki o zamanlar Allah beni yanına almakta neden bunca bekliyor diye düşünürken.

Derilerinden ayrılan insan vucutları olabildiğince ilginçti. Bu ilginçliğe kapılan bir genç kız orada gezerken kokudan etkilenmiş güya. Sonra hafifçe başı dönmüş. Gidenler bilir, ölüler bir camın arkasında değil, dokunabileceğiniz kadar yanınızda. Hatta çoğu insan dokunmak istiyor fakat üzerlerinde dokunmayınız falan yazmıyor. Çünkü ölü oldukları için herkeste bir korku hakim. Bir de tabi ortamın loş havası bize hep morgu anımsatıyordu. Onca ölü ya mezarda, ya morg da olur ne de olsa. Neyse, kızcağız "başım dönüyor" demiş, arkadaşları daha dönmeden düşüvermiş. Düşerken de gariban ölü adamın cinsel organına eli çarpmış.  Başta bahsettiğim üzere tüm organlar özel ilaçlarla çürümemesi için işlem görüyor ve yine özel ilaçlarla yapıştırılıyor. Fakat o yapıştırıcı 404 değil tabi ki. Pat diye elinde kalıyor adamın cinsel organı. Adam ölmüş fakat zulmü bitmemiş, yazık.

Arkadaş bunu anlatırken, biz onca ölüye saygısızlık olmasın diye gülmemezlik yapamadık. Hatta o abinin yanına gidip, "yazık ya of" diyerek kahkayı bastık. Neden böyle bir şey yaptık bilmiyorum. İnsan bazen aptallaşıyor tabi.

Neyse efenim, organa ne oldu diye merak edeniniz vardır belki. Buz dolabına paketlenip konulmuş. Tüm vucutlar geri döndüğünde ülkesine, doktor tarafından tekrar yapıştırılacakmış. Ama eminim o kızın unutamayacağı olayların ilk 5'inde bu da vardır. Benim için öyle misal.

1 Ekim 2015

Bence Ben Bigün Ölmeliyim!


Bi'gün filmi geldi aklıma yazınca. Bir gün bir yerde biten bir hayat.. Bence ben de bi'gün ölmeliyim. Özellikle bunca kötülük varken..

Lisedeyken bunun bilincine varmam benim için olabildiğince ağır olmuştu. Liseye gidiyordum ve bir sürü saçma, gereksiz, kötü insana şahit oldum. Birbirlerine kötülük yapıyorlarken beni koruyan bir güç her daim vardı: Allah. Beni her daim koruması ve kollamasını hissettiğim an, hayatın anlamının bittiği andı.

Ben yaşamamalıyım dedim çoğunlukla. Aileme göre ergenlik depresyonuydu bu ve ilaçlarla tedavi edilmesi gereken bir hastalıktı. Psikiatristle görüştüğümde, ilaçlık değil, gerçekten çok zeki bir kız olduğum sonucuna varıldı. O günden sonra akıllı kız sıfatının altına sığınarak, yanlış yapmamaya çalıştım. Yanlış yapan insanları gördükçe insandır yapar dedim fakat kötülüğü içine işlemiş insanları görünce yine ölmek istedim. Onlar yaşarken, bunca kötülük yaşanırken ve ben tüm bunlara seyirci olurken yaşamak o kadar da kolay değildi, olmamalıydı..

Ben yaşamaktan, insanları tanıdıkça vazgeçtim. Aldatmalarını, yalanlarını, oyunlarını, entrikalarını, aşk deyip arkasında yaptıkları günahları, günahkarları, masalbazları ve diğer her tür şeytani varlığın yapmamızı istediği fakat yapmamız için bizi zorlamadığı her şeyi gördüm. Artık şeytan bile insanla uğraşmıyordu. Gerek duymuyordu çünkü. Ailesine yalan söyleyen insanlar, iş arkadaşının kuyusunu kazanlar, yalanlar söyleyenler, işlerini savsaklayanlar,kendini ifşa etmeye bayılan kadınlar,filmlerde dönen dolaplar, dizilerle karartılan hayatlar, reklamlarla yönlendirilen tüketim toplumu artık şeytana iş bırakmıyordu.

Şeytan bile "banane" diyor artık insanlık için. Bıraktı kendi haline insanı, insan zaten cehennemin yolunu bulabilecek seviyede nasıl olsa dedi.

Ve hayat benim için açıkça bitti. Tüm insanlardan nefret ettim o gün bugündür. Sokağa çıkmaktan, insanlara güvenmekten, insanlarla bir şeyler paylaşmaktan da..

Hayat gerçekten olabildiğince zor. Ve bence , ben bi'gün ölmeliyim.

30 Eylül 2015

Ivır Zıvır Part 46


Bugünlerde havalar muhteşem! Aslında ben sıcak hava çocuğuydum fakat bu son bahar inanılmaz güzel geldi bana. Dışarı çıkıp, yağmurda dolaşırken sırılsıklam olmak o kadar güzeldi ki, şemsiye alamadım. Hayır, elime aldım fakat parasını ödeyemedim. Islanmak daha cazip geldi. Asit yağmaya başlamamışken hazır, sizlerde ıslanın. Gerçekten muhteşem bir şey.

Evime gelen herkesin başı dönüyor. Evim olabildiğince renkli. Duvarlarımın kırmızı olması sorun sanırım. Birde rengarenk koltuklarım var. Bir de sarı ve yeşil duvarlarım var. Bir odam ise gıpgri. Fakat onu henüz kimse görmedi. O gizli oda. O yüzden gri zaten. Yoksa bana kalsa turuncu olurdu o da. İnsanlar renkleri neden sevmiyor bilmiyorum. Ben de beyazı sevmiyorum.

Renklerden konu açılmışken geçen gün abime kız istemeye gittik. Ablanız görümce oldu. Geline gelinlik de yaptırttım hani. Kahve yapılırken aniden mutfağa girip "Abimin kahvesine tuz atmayın sakın haa" dedim. Onlarda "Sen atmadın mı eşine" dediler. "Ben öyle gerzekçe şeyler yapmam" demek istedim ama "Ben öyle saçma şeylere bulaşmadım" dedim. Onlar da kahveye tuz atmadılar ama suyuna atmışlar. Beterin beteri bu olsa gerek. :) Neyse ki abim ufak bir yudumdan sonrasını içmedi.

Gelenekler görenekler falan olabildiğince beni sinir ediyor. Neyse ki uyumlu bir ailem vardı ve beni bu konuda hiç bir sıkıntıya düşürmedi. Nişan alışverişi, bohçası falan hiç uğraşmadım ben misal. Ya da yok çeyiz sermesi, yok donlarını başkalarının görmesi gibi ritüeller de olmadı hiç. Allah a şükür geçtim o günleri. Şimdi abimin başında fakat o olabildiğince mutlu. Bir insan 10 kişiyle alış verişe çıkmaktan nasıl mutlu olabilir ki? Beraber iç çamaşırı almaktan falan. Mecburi hizmet olarak ben de gideceğim işin ilginç kısmı. Kendiminkine bile gitmemişken.

Evlilik zor zanaat. Gün geçtikçe insan bunu daha iyi anlıyor. Ama her bekar arkadaşın ilk sorusu "Evlenelim mi?" oluyor. Valla sevgililik hayatı yaşayacağınıza evlenin bence. Çünkü sevgililik olayından çok daha rahat ve huzurlu. En azından bu konuda bana güvenebilirsiniz. Fakat bekarlık kadar kolay bir hayat değil. Valla lale devriymiş o zamanlar. İşte o zamanların kıymetini bilin diyen evli arkadaşlarımın cümlelerini şimdi daha iyi anlıyorum ve kesinlikle bilin!

Bir de işler güçler var ki, şu zamanlarım olabildiğince karmaşık.

Bir de bu günlerde cep telefonu ile fotoğraf çekmek olabildiğince sevdiğim bir şey oldu. Yukarda paylaştığım fotoğraf bana ait. Bundan sonra böyle şeyler görebilirsiniz blogumda. Ha, video işi ise hala aklımda. Çok yakında! :)

Ülker Bayram Hediyesi

Ülker bayram için böyle bir kutu hazırlamış. Henüz dün elime ulaştı. Kutu olabildiğince güzeldi. Genelde böyle kocaman kutulardan ufacık hediyeler çıkardı. Fakat ülker bunu yapmamış. İçine bir sürü ürünü muhteşem bir biçimde sığdırmayı başarmış. Teşekkürler ülker! Yıllardır vazgeçemediğimiz tad sen olsan da benim için şimdilerde Torku'nun yeri başka.


28 Eylül 2015

Blog Hakkında

Ne zamandır yazdığım hakkında kesin bir bilgim yok. Hep söylerim, yine söylüyorum: ben kendimi bildim bileli yazarım. Taa küçükken başladı yazma olayım. Okuma yazma bilmediğim zamanlardan bahsediyorum. Babam bana bir papağan aldı. Ben de onu eğitmek için başına gelip günlerce konuştum. Hiç duymadığım hikayeler uydurmaya başladım. Anlattıkça anlattım, konuştukça konuştum. Derken, ilkokula gittiğimde yazmanın o muhteşem tılsımını hissettim. O gün bugündür yazdım. Gördüğüm, duyduğum her bir yere hem de.

Derken bu günlere geldik. Şimdi ne görsem, ne duysam yazasım geldiğim o günlere geri döndüm. Yeniden başlıyoruz!!

Başlamadan önce mail yoluyla gayet agresif bir biçimde benimle iletişime geçen bir blogger dan bahsetmek istiyorum. Blogunu: 
 "Heyy! Heyecanlı
mısın?! korkma,okudukça geçer.! Ben öyle yapıyorum kararsız bir
karakterim var,bir satranç şampiyonuyum ama kararsız bir şampiyon."

şeklinde tanıtıyor bizlere. Mailimi dikkate alınız! diyor ilk mailinde. Ben tüm mailleri okuyorum. Mutlaka yanıtlıyorum mantık çerçevesinde. Blogunu biraz karıştırdım. Sizler de bakın. Eğlenceli yazılar mevcut. Tavsiyemdir buyrun: http://anonimzolucan.blogspot.com.tr/

20 Eylül 2015

Bazı sözler çok güzel

"Gereksiz ihtiyaçlardan oluşan koca bir dağ yarattık.Bir şeyler satın alıyoruz sonra çöpe atıyoruz. Aslında boşa harcadığımız şey hayatlarımız. Bir şeyler satın aldığımda veya siz aldığınızda ödemeyi parayla yapmıyoruz. Ödemeyi yaşamımızdan , para kazanmak için harcadığımız zamanla yapıyoruz. Aradaki fark ise şu hayatı satın alamazsınız, hayat geçip gider.. ve hayatınız boşa harcayıp özgürlüğünüzü korkutmak korkunç bir şeydir."

demiş bir devlet adamı, çok da güzel demiş.

19 Eylül 2015

Güven Duygusu İlginç

Geçenlerde bir yazı sonucu aklıma düştü bu. Güven gerçekten ilginçti. Öyle bir şeydi ki, güneşte eriyen şeker gibi yavaşça içinize işliyor, asfalta yapışan şeker minarelleri gibi yapışıp zamanla sizinle bir oluyordu. Bundan asla vazgeçemeyeceğiniz sonucuna varıyorsunuzdu.

Yazıda evli bir kadın uykusunu emanet ettiği eşinden bahsediyordu. Uykuyu emanet etmek.. Sanırım mevzu bu.

16 Eylül 2015

Ivır Zıvır Part 45

Merhaba sayın okuyucu,

bir ıvır zıvırla daha karşınızdayım.

Inside Job filmini izledim bugün. Her biriniz izleyin de feyz alın. Kesinlikle "haram" denen o faiz lobiciliğinin nasıl işleyip hayatları nasıl mahvettiğine adım adım hakim olun. Amerika'da yaşanan 2008 krizinin asıl sebeplerinin ortaya serildiği muhteşem belgesel aslında bizim şu an ülkemizin bulunduğu duruma da bir çeşit ayna tutuyor. Bizler bankalarla ilişiğimizi kesmediğimiz sürece, bankalar tüm ekonomimizin sonu olacak. Tarımı, üretimi ve diğer her türlü şeyi bitiren bankalar; en sonunda bizim sistemimizi de çökeltecek. Faizler ve krediler hayatlarımızı mahvedecek. Bir Tc nize bakan o krediler varya, heh işte o kredilerin sonunda neler olacağına varın bu filmle siz bakın. O faizlerin birilerinin fuhuş ve eroin zevkine nasıl gittiğini izleyin. İzlanda gibi satışa çıkacağız belki biz de ülkece.

Oldum olası bankacılıktan ve bankalardan nefret ettim zaten. Müslüman bir ülkede var olmaması gereken oluşum olduğuna inandığım bu bankacılık sektörünü bir şekilde hayatımızdan çıkaralım. Bunun yanı sıra yine müslümanların çoğunluğunun yaşadığı bu ülkede vergilerin de alınmaması gerekir.

İçimde kalan tüm siyasetimi yaptığımı sanıyorsunuz değil mi? Hayır efenim öyle değil. Yine siyaset konuşuyorken hazır, eklemeden edemedim. Bu devirde başınız kapalıysa eğer Akp'lisiniz. Akp'yi eleştirirsen, cemaatçi. İkisi de değilim desem inanmazsınız misal. Çünkü daha çok cemaate laf sokuyorum. Çünkü eğer bir siyaset partisi yanlış yaparsa, ondan daha iyisini bulur, ona dahil olursunuz. Daha iyisini bulana dek, onunla idare edersiniz. Fakat eğer bir cemaate gönül bağı ile bağlıysanız, onun yaptığı yanlış sizi güvensizliğe, nefrete ve hayal kırıklığına uğratır. Bunu şu sebeple sonuçlandırabiliriz; partiler her ne kadar dini baz alarak konuşsalarda dinsel kurumlar değildir fakat cemaatler oluşumları ve yaptırımları dolayısıyla olabildiğince dinsel kurumlardır. Sen eğer dinsel bir kurumsan, yanlışları görüp üzerlerini örtüp; aranda anlaşmazlık çıktığında "aslında bunlar öyleydi böyleydi" dersen işte; ne olursan ol, güvenini kaybedersin, sana olan bağlılığımın da içine edersin. Kusura bakma ama sana olan nefretim, bir zamanlar ki sevgimin çokluğundandır.

Buna ek olarak gezme yazılarıma bir yenisiyle daha devam edeceğim bilgisini ekleyeyim. Yapmak istediklerim listeme baktım da, ohhoo..

Son zamanlarda çokça fotoğraf çekiyorum Instagram hesabımda paylaşıyorum. İsteyenler takip edebilirler. https://instagram.com/busrabairam/

Bir de Yeşeren Yapraklar adlı blogger dostumuzu gördükçe "acaba ben de vlog işine girsem mi" diye de düşünmüyor değilim hani. Gittiğim yerlerde ufak tefek videolar da görebilirsiniz artık. Hem sizler için daha bilgilendirici olacağı düşüncesindeyim. İyi günler dilerim madem.

4 Eylül 2015

Türkçe'den Çekinme Sorunsalı

Türkçe Balkanlardan başlayan ve Hazar Denizi'ne kadar tüm bölgede konuşulan bir dildir. Altay ailesindendir. Yaşı en eski hesaplara göre 8500'dür. Günümüzde Dünya dilleri arasında en eski yazılı belgelere sahip dildir. Düşünün ki çivi yazılı Sümerce tabletlerde ki alıntılar dahil. Bunun yanı sıra yapılan araştırmalara göre dünyada en fazla konuşulan 5. dildir.

Bunca wiki açıklamasının ardından hemen konuya girmek istiyorum. Türkçe konuşmak neden bu kadar acı veriyor? En çok da Türkçe'yi konuşmayan, umursamayan fakat ülkemize gelip güzelliğimizi sömüren ve adına turizm diyen turistlerin karşısında neden ezilip büzülüyoruz? Adam tenezül edip de "Şuraya nasıl gidebilirim?" cümlesini bile öğrenmemişken, gelip İngilizce'siyle size soru sorduğunda neden kendinizi suçlu hissediyorsunuz ki? O ülkemize geldiyse, O ülkemizin kurallarını bilecek! Dilimizi öğrenecek! Kendisini ikame edebilecek kadar kelimeleri yan yana koyabilecek! Siz Amerika'ya gittiğinizde Türkçe birine bir şey sorduğunuzda karşınızdaki eziliyor mu? Suratınıza bön bön bakıp "i dont know" deyip çekip gidiyor. Siz neden eziliyorsunuz?

İngilizce'yi öğrenme aşkının başlangıcı ülkeyi turizm kelimesinin altında sömüren o insanlara hizmet yatıyor. Aman birisi sana soru sorarsa ona nasıl anlatacaksın ile başlıyorsunuz ilkokuldan bile öğrenmeye. Benim ülkeme gelecek, resmi dilim Türkçe olacak ve ben İngilizce konuşmak için skill dersleri alacağım. Ağzımı yamultarak konuşmazsam, arkadaşlarım dalga geçecek üstüne. Konuşmayacağım efenim. Geçenlerde bir turist yol sordu. Türkçe olarak anlattım güzelce. Yüzüme boş boş bakmaya devam etti. İngilizce olarak "Dilimizi neden öğrenmedin hiç?" dedim. "İngilizce biliyor musun" dedi. "Bilmek zorunda değilim, senin ülkende de değilim, fakat sen benim ülkemdesin ve bilmek zorundasın" dedikten hemen sonra yolu tarif ettim. Ona eminim ders olmuştur.

Olacak tabi efenim. Biz dilimize sahip çıkmazsak, elin gavurları mı çıkacak? İki kelime bildiğiniz ingilizce ile "i am here, i am there" falan yazıyorsunuz. He ya he. Sen ordasın evet! Senin bırak İngilizce'yi Türkçe'nin dil bilgisine hakim olmadığını tüm arkadaşların biliyor? Kime bu afralar tafralar? Bu şekilde hava attığını mı sanıyorsun? Hayır canım rezil oluyorsunuz. Çünkü hepimiz biliyoruz İngilizce'den bir halt anlamadığını ve ezbere konuştuğunu.!

Biz Onların dilini iş kullanmak için öğrenelim. Yarın öbür gün yurt dışına açılmak istediğimizde lazım olur diye öğrenelim. Ya da belki biz de turizm kelimesi altında sömürmeye gideriz onların ülkesini. Rahatlıkla sömürebilmek adına öğrenelim. Birilerine hava atma aracı olmasın İngilizce! Güzel kullanılan Türkçe'm olsun. Çoluğu çocuğu ağzını yamultmadan İngilizce konuşamıyor diye aşağılamak yerine, 90 kelimenin üzerine çıkamadığı Türkçesiyle üzelim. Üzelim ki bilsin diğer tüm kelimeleri. Cümlelerinde kullansın futursuzca. Eğlensin Türkçemle. Biz köklü bir diliz. Bizim dilimiz sondan eklemeli ve her eylem farklı anlamlara çıkabilir. İngilizce gibi saçma bir dili baş tacı etmeyin! Ettirmeyin!

Konuşmayın gelen turistle İngilizce! Çeksin sıkıntısını gitsin öğrensin dilimi? Ben nasıl onun ülkesinde o rahatlıkla dolaşamıyorsam, o da dolaşmasın benim ülkemde! Bırakın bu batı aşkını! Oyunlarda, sokaklarda, iş yerlerinde İngilizce zorunluluğunu kaldırın. Benim dilim gibisi yok çünkü. En güzeli, en köklüsü ve en muhteşemi Türkçe'me sahip çıkın. Turistin yüzüne bakın, gülümseyerek "iki kelime öğrenseydin be güzelim" deyin. Öğrenecektir! Gülümsemeyi elden bırakmayın ama. Çünkü bir Türk, güzel Türkçesini gülümsemesiyle gösterir.

2 Eylül 2015

Yer Keşfi: Karaaslan Alabalık & Kamping Tesisleri

Evet sayın okuyucu. Uzun zamandır yazamadığım yazıyı yazmaya şu an niyetlendim. Umarım bitiririm. Bu yaz tatil için plan yapamadık malumunuz. Normal çiftler gibi güneye inmek de istemedik. İstanbul'a yakın, kafa dinleyebileceğimiz, sakin bir yer aradık. Uzun arayışlar sonunda Karaarslan Kamping ile karşılaştım.

Yuvacık Barajı'na yakın bir yerde kurulan Kocaeli'ne bağlı alabalık ve kamping tesisinden bahsetmek istiyorum. 3 gün kalabildiğimiz mekan için puanım 9/10. Tam puan neden vermediğimi bilmiyorum. Çünkü mekanda yarım pansiyon kalmamıza rağmen çaylar şirkettendi. Demlikle masamıza geliyor, içebildiğimiz kadar içebiliyorduk.



Öncelikle pansiyon olayına girelim madem. Tam pansiyon ve yarım pansiyon şeklinde kalabiliyorsunuz. Tam pansiyonda üç öğün yemek,yarım pansiyonda iki öğün yemek yiyorsunuz. Yemekte ne yiyeceğinizi kendiniz belirliyorsunuz. Mesela biz üç gün kaldık. Yarım pansiyon olduğumuz için 6 öğün yemek hakkımız vardı. İstediğiniz gibi harcayabilirsiniz dediler. Fakat öyle ki, tatlı meyve ve çaylar şirketten olunca ikinci öğünü bile zor yiyorduk. Oranın havası zaten doyuruyor sizi. Bir de biz çiftler olarak pek yemeyi sevmiyoruz sanırım.

Ormanın ortasında, nehrin kenarında ufak ufak bungalov evlerde kaldık. Arada nehrin şırıltısı eşliğinde uyuduk. Orman havası geceleri o kadar soğuk oluyordu ki, bu yaz günü yorganla uyuduk. Uyandığımızda ise, mutlu ve temiz havanın verdiği huzur içindeydik. Kahvaltımızı gidip nehrin üzerine kurulmuş köprüdeki masada yedik. Kahvaltı da yok yoktu. Normal kahvaltılıkların yanı sıra börek, kuymak, menemen, patates kızartması ve peynir eritmesi yer alıyordu. Çay sınırsız. Huzur için başka kelimelere ihtiyaç yok sanırım.

Hee bir de nehrin üzerinde masalar vardı. Böyle ayaklarınız su da yemek yiyordunuz fakat biz beş dakika dayanamadık o buz gibi nehre. Baktım çoluk çocuk içinde oynuyor, insanlar ayakları içindeyken rahatlıkla yiyebiliyor, gel gör ki ben dayanamadım. Dayanabilene aşk olsun.

Ormanlık alana kurulmuş salıncaklara ne demeli? Hele bir salıncak vardı ki, nehre karşı sallanıyorsunuz. Aman ne muhteşemdi. Ve tabi bir de nehir sesi ve o ılık rüzgar eşliğinde var olan hamaklar.. Oradaki keyif,hiç bir yerde yoktu. Öyle gözlerinizi kapatıyorsunuz huzurla, üzerinizi örtüyorsunuz, ohh miss. Orman sesleri, nehir sesine karışırken, o ürpertici rüzgar teninizi dinçleştiriyor resmen.

Gelelim mekanın personeline. Her biri harika insanlardı. Muhteşem bir şekilde karşıladılar bizi ve yine muhteşem bir şekilde konaklamamıza yardımcı oldular. Gecenin 1'inde herkes bungalovlarına çekilince biz dışarı çıkıyorduk. Canımız bir şey isteyince çat diye koşarak getiriyorlardı. Mısır patlamasına kadar her bir şeye yardımcı oluyorlardı. He bir de Karadeniz insanıydı hepsi. Lazca konuşmaların arasında bana memleket özlemi yaşatmadılar sağolsunlar.

Kesinlikle kafa dinlemek için ideal bir yer. Fakat hafta içi. Hafta sonu iğne atsanız yere düşmüyor mekanda. Çünkü Kocaeli yerlisi de yemeğe-alabalığa falan geliyor. Bu yüzden hafta içi gitmenizi, görmenizi tavsiye ederim. Bu da mekanın linki. http://karaaslankamping.com/

Kendinize iyi bakın efenim.

Ivır Zıvır Part 45

İnsanlardan nefret ediyorum. Bugün liseden bir arkadaşım o günlerde yazmış olduğum bir yazıyı gönderdi. O günlerde bilincine varmışım iğrenç insanların. O günlerde nefret kusmuşum, kin dolmuşum. Dün otobüste giderken yoldan geçen kadına yiyecek gibi bakan öküz erkekler midemi bulandırdı. Erkeklerin kadına bu derece cinsel meta gibi bakması, evlendikten sonra daha da sinirimi bozmaya başladı. Kadınların vucutlarını ifşa etmesinin sebebini asla anlayamadım. Yani yarı çıplak sokakta yürürken ve etrafta bunca öküz varken ben dışardan bunca rahatsız olurken, onlar olmuyorlar mı acaba? Yabancı bir erkeğin, o iğrenç bakışları altında huzursuz olmuyorlarmı? Bence oluyorlar. İşte bu kesinlikle özgürlük değil!

Kadınların poposu, bacakları ve göğüsleri üzerinden dönen yan masa muhabbetlerine ne demeli? Memlekette müslüman kalmamış resmen. Nerede o müslüman erkekler? Kendisine ait olmayan kadınları çekiştirmenin günah olduğunun bilincinde olan, başkasının karısıdır-kızıdır düşüncesine sahip, namuslu, şerefli adamlar neredeler? Allah günah yazmıyordur umarım bana, isim vermedim çünkü. Genele konuşuyorum! Öküz gibi bakmayın kendini ifşa eden kadınlara. Gerçekten iğrenç gözüküyorsunuz yürüyen kadının ardından mal gibi bakarken. Hatta dönüp dönüp tekrar baktığınızda daha da iğrenç oluyorsunuz. Olayın başka boyutlarına girmeyeceğim hiç.

Sonra Büşra neden nefret ediyorsun bu insanlardan? Nesini seveyim? Güvenilecek bir yanınız mı kaldı? İnsan yolda yol sormaya çekiniyor bu devirde. Selam veremiyorsun kimseye. Konuşmanın bile hata olduğu bir devirde yaşıyoruz. Birisi hapşırsa çok yaşa diyemiyorsun. 

Mutlu olun! Tüm pisliğinizi sokaklarımıza serdiniz. Taksimin sokaklarının duvarlarında tek günlük ev kiralama afişlerinizi astınız zevkle. Duvar diplerini idrar kokuttunuz. Sokaklarda huzur bırakmadınız. Bu derece bel altı yaşayarak, beyni kullanacak hücre bırakmadınız ne kendinizde,ne etrafınızda. Filmlere bulaştırdınız, dizilere bulaştırdınız. Adına "aşk" dediniz. Kakaladınız ne kadar iğrenç şey varsa. Kadınları 90-60-90 bedenlere hapsettiniz. O bedene sahip olmayanları olana kadar zorladınız. Kadına doğum yaptırdınız, yaptırdıktan hemen sonra 60 kilo olmasını beklediniz. Vücudu çatlayınca laf ettiniz. Bir gün saçını taramasa dışladınız. Makyajsız çıksa karşınıza boşadınız.

Neden mi? Hepsi o lanet olasıca anlatılan, öğretilen mükemmeliyetçi düşünce sistemi yüzünden. Filmlerde izlediğiniz o kadınlara benzemeye çalıştığınızdan kendinizden uzaklaştınız. Mutsuz milyonlarca insan oldunuz.Mutluluğun emek, iyilik olduğu günler hep Alyazmalım lı günlerde kaldı şimdi. Çünkü sizin için mutluluk kadının muhteşem bedeni, bel altı düşünceleriniz ve diğer her ne varsa o. 


25 Ağustos 2015

DUYURU!

ne zamandır yazmadığımı fark edip buraları özledim.
o yüzden gelip iki satır bir şeyler yazayım dedim.
günlerim karmaşa içinde geçtiğinden ne desem yalan olur sayın izleyici.
sizler beni izlemeye devam edin.
işler güçler dolayısıyla yer keşfini anlatamıyorum ama size süper bir tatil yeri anlatacağım.

DUYURU: İÇ YAPMADIĞIM BİR ŞEY YAPIYORUM VE İLK KEZ BLOGUMA BİR YAZAR KABUL EDİYORUM. A KİŞİSİ DE ARTIK BURADA BENİMLE BİRLİKTE YAZACAK. ONU DA OKUMAYA DEVAM EDİNİZ :)

18 Ağustos 2015

Yer Keşfi: Lalezar Cafe-Beyazıt

Süleymaniye'de çok güzel yerler var gerçekten. Hangi birinden başlayım diye düşünürken, en çok gittiğim mekanı önereyim dedim. Lalezar cafe.

Lalezar Cafe, Süleymaniye camii'sinin ön kapısından girmeden hemen solda yer alan bir mekan. Şu kurufasülyecilerin bitiminde, sur içi gibi bir yerde yer alıyor. Kapısından girer girmez aşağı doğru uzunca bir merdivenden inmeniz gerekiyor.

Her akşam saat 21.00'da eski Türk filmlerini projeksiyonla beyaz perdeye yansıtıyorlar. Filminizi izlerken çayınızı yudumlayabiliyor, dilerseniz nargilenizi içiyorsunuz. Yiyecek olarak patates kızartması ve bizim meşhurumuz olan köfte ekmeği de atlamamam gerekiyor sanırım. Birde dondurmasına hastayım son günlerde. Dondurması da gerçekten güzel. Ayrıca Uludağ Limonata'da buz gibi servis ediliyor. İçmeden olmazlarımdan.

Ben saatlerce oturduğumdan mekanda, her söylediğimden yiyip içiyorum. Toplamda 50TL bırakıyoruz iki kişi en fazla. Daha fazla ödeme yaptığımız olmadı. Bu yüzden tek tek fiyatlarını ne söylesem yalan olur. Fakat cebinizi yakmayacağına emin olabilirsiniz. Özellikle benim gibi Türk filmi aşığı iseniz, akşam güzel bir ortamda hem filminizi izleyip, hem de arkadaşlarınızla rahatça sohbet edebileceğiniz bir mekandır kendisi. Her ne kadar arkadaşlarım bana "Gitme artık oraya yeter!" deseler de, ben gitmeye devam edeceğim. Bence sizde bir gidin. Ha, mekanın kapanış saati 01.01

11 Ağustos 2015

Yerli Üretimin Gururu Vestel!

Çok değerli okuyucum.

Mekan önerilerimin yanına bir de kendini Yerli Üretimin Gururu olarak tanıtan Vestel'i anlatmak isterim. Aslında yerden yere vurmakta isterim. Zira kendileri beni illet ettiler son 3 ayda.

Bildiğiniz üzere 3 ay kadar önce evlendim. 2012 yılında çıkarmış olduğu renkli dolaplarına aşık olduğum Vestel o gün bugündür hep kafamdaydı. Sonra çat diye Retro serisi çıkardı ki, akıllara zarardı. Evim olduğunda aldığım ve aşık olduğum ilk ürünüm kendisiydi.

Beyaz eşya olayına Vestel'den giriş yapınca, tüm beyaz eşyayı oradan almaya karar verdik. Davlunbaz dahil, herşeyi oradan aldık.

Dolabım geldiğinde kapının iç kısmında boyanın çizik olduğunun farkına vardı eşimin annesi. Kurulumu yapan servise bunu söylediğinde fabrikasyon bir hata olabileceği söylendi. Dolabın fotoğrafları çekildi. Merkeze gönderilip gereğinin yapılacağı söylendi. Bizi arayacaklarını eklediler. 1 ay geçti, bir ses gelmedi. Eşim dolabın soğutmadığını farketti. Tekrar servis çağırdık. Gelen adam eğer soğutmasaydı, buzluk kısmının buz kaplayacağını, böyle bir şikayet olmadığına göre soğuttuğunu iddia etti. Adam gittikten 3 gün sonra söylediği oldu ve buzluk kısmı buz kapladı. Tekrar servis çağırdık. Bu kez soğutmadığına ikna oldular. Fakat şu aşamada değişim için yazışmalar sürdüğünden bir şey yapamayacaklarını söylediler, gittiler. Dolabıma derece koyduk. Max soğutması 13 derece oluyor. Yemeklerim bozuluyor, aldığım her şey ekşiyor. Şu an 3 ay geçmiş durumda ve en sonunda aramalarımız ve şikayetlerimiz bir işe yaramış olacak ki, önümüzdeki bir hafta içinde yeni buz dolabını getireceklerini söylediler. Fakat insanın tabi ki inanası gelmiyor. Önümüzdeki hafta ne zaman geleceği belli olmadığından, geleceğine inanamıyorum.

Bitti mi? Elbette bitmedi. Çamaşır makinem'den inanılmaz sesler geliyor yıkama esnasında. Servise bunu söylediğimde 1200 devirlik makineyi 800 devirde çalıştırmamı söyledi. Gerek yokmuş o kadar devire. O yüzden ses yapıyormuş. Devir sorunuymuş. İç haznesi yerinden kopacakmış gibi sesler yapıyor demiş olsam da yine iplenmedim. Baktılar sağına soluna, yine gittiler. Makine her çalıştığında tangır tungur sesler geliyor. Hele bir sıkmaya girişi var ki, sanırsınız THY'nin uçağındayız da iniş takımları açılmış inişe geçiyoruz. 6 motor aynı anda yere ivme kazandırıyor gibi bir ses veriyor. Gel gör ki anlat servise. Yok efenim anlatamıyorum..

Aldığım bulaşık makinesi ise lekeli bırakıyor bardakları. Üzerlerinde su lekesi var hep her ne kadar parlatıcı kullansam da. Tablet deterjan kullandım, jel kullandım yine de olmadı. Üzerinde finish kullanmam gerektiği yazıyor. Finish'in ne kadar deterjanı varsa hepsini denedim fakat bu durum düzelmedi. Bunun için servis çağırmadım ama çağırasım da yok açıkçası. Çünkü gelen servislerinden hiç ama hiç memnun kalmadım.

Gelelim klimamıza. Klimanın takılması tam bir fiyaskoydu. Klimayı kurmaya gelen servis elemanı duvarı delmeye başladı. Sonra duvarın perde duvar olduğunu ve delmesinin çok zor olduğunu söyledi. Ne yapabiliriz dediğimde usta çağırıp özel bir aletle duvarın delinmesi gerektiğini söyledi. Eğer duvarı delerse akşama kadar işi bitmezmiş, eve gidemezmiş bey efendi.Ertesi gün duvarın deldirildikten sonra hemen çağırdığımızda geleceklerini ekledi.Aptal kafam kurulumun ücretsiz olduğunu söylemeyi akıl edemedi. Usta çağırıp delik için 100 TL ödedik. Sonra adamları aradık o gün gelemeyeceklerini iki gün sonra geleceklerini söylediler. Eşim başka yerleri arayarak ertesi gün için randevu aldı. Sonra gelen elemanlar takıp gittiler klimayı. Klimayı çalıştırdık. Yarım saat kadar sonra alt kısmında musluk suyu gibi su akıtmaya başladı. Tekrar çağırdık servisi. Meğersem gelen bey efendi dış hortumu düzgün bağlayamamış. Su tahliyesi eve boşalmış haliyle. En son gelen servis gerçekten bu işin ustasıydı. O yaptıktan sonra bir sorun çıkmadı fakat o açılan koca delik sağolsun, içeriye dün böcek girdi. Bir daha usta çağırtıp, o deliğin kenarlarını kapatmak zorunda kalacağım.

Klimanın kurulumu konusunda şikayetimi belirttim müşteri hizmetlerine. Duvarı delmenin kurulumun içinde olup olmadığını sordum: her türlü alet-edavatla gelmeleri gerekirdi, delmek bizim sorumluluğumuzdu dediler. Şikayetçi olduğumu ve bu konuda yaptırım yapılması gerektiğini söyledim. Şikayet dilekçesi oluşturdular ve hala bir yanıt gelmedi. Benim bildiğim 3 gün içersinde bu tip sorunlara cevap verilir. En azından haksızsak haksızsınız denir.

Diyeceğim o ki; Vestel'den bir ürün alacaksanız eğer kalitesi konusunda oturup bir düşünün. Kalite: verdiğiniz fiyat fazlalığı ile ölçülmez. Almak istediğiniz hizmeti en yüksek seviyede almanız ile ölçülür. Size yardımcı olamayacak bir servisi, müşteri hizmetleri olduğunu göz önünde bulundurun. Size kuruluma gelip, ama ben burayı delemiyorum yeaa gidin bir usta çağırın deldirin de diyebilirler çünkü. Ya da 3 ay buz dolabınızdaki çizik yüzünden değiştireceğiz deyip değiştirmez, bozuk olan kısmını tamir etmez, yemeklerinizin bozulmasına da neden olabilirler. 1200 devirlik makine çıkarıp "ama size gerek yok 800 devirde yıkasanız da yıkanır çamaşırlar" da diyebilirler.

Türk malı, yurdum malı diye aldım. Beni sinir harplerine soktular. Teşekkür etmiyorum efenim.

Not: Fotoğraflar netten alıntıdır.

Yer Keşfi: Erenler Nargile -Beyazıt

Çok değerli izleyiciler tekrar bir yer keşfi ile karşınızdayım.

Burası herkesin kendi hikayesini yazdığı yer: Erenler Nargile. Çorlulu Ali Paşa Medresesinin içine kurulmuş iki cafe'den bir tanesi ve Beyazıt'ın en ünlüsü.

Nargile sever bir insansanız eğer mutlaka buraya gelmişsinizdir. Çünkü buranın naneli elma nargilesi muhteşem. Nargilenin fiyatı 20 TL. Durmaksızın devam eden bir çay servisi bulunmaktadır. Sedirlerle oluşan oturma yerlerinde dip dibe oturarak yanınızdaki insanların muhabbetlerine ortak olabilir, sosyalleşebilirsiniz. Ya da kendi başınıza oturup nargilenizi içebilirsiniz.

Buranın tarihçesi hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Çorlulu Ali Paşa Lale Devri'nde 3. Ahmet zamanında dört yıl kadar sadrazamlık etmiş bir devlet adamıdır. En parlak yıllarında Mimar Davud'a Beyazıt'ta yaptırdığı bu medrese, şu an kapalı Çarşı'dan Çemberlitaş yönüne yürürken solunuzda kalmaktadır. Çorululu Ali Paşa Rus-Osmanlı savaşında başarısız olunca Kefe'ye sürgün edilmiş. Sonrada idam edilmiş. Bunun üzerine bu medrese hep hüzünlü havası ile anılmıştır. Fakat günümüzde restorasyon geçiren mekan, nargilecilik hayatının vazgeçilmezi olmuştur.

Daha medresenin önünden geçerken, sizi kokusuyla karşılar Erenler Nargile. Bir şehir efsanesine göre ise; mekanın ortasında bulunan taşın üzerinde Çorlulu Ali Paşa idam edildikten hemen sonra bir leke çıkmış, iç kısmından dışına doğru göz yaşı şeklinde akmıştır. Restorasyon sonucu kapanan bu lekenin yerinde şimdi balıklar var. Taşın üzerine konumlanmış , huzur veren bir akvaryum yer almaktadır.

Tekrardan mekanın günümüzdeki haline dönecek olursak, elma çayını kesinlikle tavsiye ederim. 2TL'ye servis edilir ve şekersiz içilir. Acıktıysanız yiyecek bir şey bulmanız pek mümkün değil. Daha çok buraya içmeye gelinir. Nargile içersiniz, kahve içersiniz, çay içersiniz. Özellikle Türk Kahvesini dibek şeklinde yapıyorlar. Bolca köpüklü olan bu kahve 5TL değerindedir. Geldiyseniz kesinlikle tavsiye ederim.

Ayrıca girişte sağda bir simitçi abimiz var. Nargile közleri ile simiti ısıtıp satıyor. Oradan simitimizi alıp, içerde çay+simit yapıyoruz. Abimizden isterseniz peynir de satın alabiliyorsunuz. Değmeyin bu üçlünün keyfine. Sıcak çay,sıcak simit ve muhteşem karper peyniri. Aman Allah'ım mutluluktan ölebilirsiniz.

3 Ağustos 2015

Yer Keşfi: Çınaraltı Kebap

Çok sevgili okuyucum.

Artık gezip, gördüğüm, yediğim tattığım şeylerden daha çok bahsedeceğimi söylemiş miydim? Artık söyledim.

Her neyse. Şimdi ise size Çınaraltı Kebap'tan bahsetmek istiyorum. Yıldız Teknik Üniversitesi-davutpaşa Kampüsünün içinde bulunan bu mekanda iki kez bulundum. İlkinde kavurmalı kaşarlı pide yedim. İkincisinde de. Fiyatlar makul'e yakın. 17 TL pidenin fiyatı. Yanına kola veya ayran alırsanız 3 TL vermeniz gerekiyor. Öncesinde şöyle bir servis karşılıyor sizi.

 İlk gittiğimde tereyağı ve lavaş ekmekte vardı. İkinci de bunları atladılar. Fakat en önemlisi servis ettikleri minik lahmacunu da servis etmediler. Ara saatte gittiğimden olsa gerek. Çünkü kampüs dışında bulunan mekanda o minik lahmacunlardan vardı.

Neyse efenim. Mekanın ambiansı olabildiğince güzel. Bu yüzden size bir de mekan fotoğrafı da çektim. Menünün fotoğrafını çekmedim fakat fiyatlar 17-25 TL arasında değişiyor bilgisini vereyim.
Bu da mekanın web sitesi: http://www.cinaraltikebap.com/

31 Temmuz 2015

An İtibariyle!

Saat 04.50 oldu ve biz hala çalışıyoruz A kişisiylen. Uyku dediğiniz çalıştıkça kaçıp giden saçma bir şey. Hepsi bu kadar.


26 Temmuz 2015

Ivır Zıvır Part 44

Efenim ne zamandır ıvır zıvır yazmıyordum canım çekti. Oturup yazayım dedim. Sizler okuyun diye yazıyoruz biz bunları.

Son zamanlarda olan her şeyi paralel devlete bağlamadan edemiyorum. Aslına bakarsanız gökten taş yağsa, sebebini yine onlar sanırım. Çünkü başlarında bulunan şahıs sağolsun bizlere öyle beddualar etti ki..

Bunca olayın içinde bazı insanlar var ki ufak şeyler derdinde. Hala kız kavgası yapıp, yok twitleri kopyalama, yok çalma yok laflar sokma falan uğraşıp duruyorlar. Ne gerek var oysa ki.  Yaşanan yaşanmış ve bitmiştir.

Ben geçenlerde Lalezar Cafe'deydim. A kişisi orayı çok seviyor çünkü. Yıllardır gittiği tek yer orası çünkü. Bir kaç gündür peş peşe oradaydık. Artık o kadar içli dışlı olduk ki mekanla, adam çaylardan bir tanesini getirmeyi unuttu. "İçin işte aranızda bölüşün" dedi. Bir ara Alper gidip mutfaktan çayını,limonatasını alıyordu. O derece. İnsanın kendini rahat hissedebileceği, nargilenin tadının ise bir başka olduğu mekanı şiddetle tavsiye ederim. Hem belki ben de oralarda olurum. Akşamları 21.00'da Türk filmi de projeksiyonla duvara yansıtılıyor. Aman Allah'ım mutluluktan ölesi geliyor insanın..

A kişisi yerine Alper diyivermişim. Neyse efenim yılların A kişisini böylelikle tanımış oldunuz siz de. Bu da mekandan fotomuz. Tabi ki biz yokuz.

21 Temmuz 2015

Namaz Kılmayla Başladı Her Şey

19:59 -Sonra bunların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terkettiler, heva ve heveslerine uydular; onlar bu taşkınlıklarının karşılığını mutlaka göreceklerdir. (Cehennemdeki "Gayya" vadisini boylayacaklardır.)

5:55 -Sizin asıl dostunuz Allah'tır, O'nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir.

4:77 -Kendilerine, "Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?" derler. Onlara de ki: "Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez."

24:37 -Birtakım insanlar (Allahı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.

29:45 -Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.

Demiş Allah kitabında. Benim bunu öğrenmem biraz geç oldu. Yani bize Kur'an hep Arapçasıyla okutuldu. Uzunca bir süre anlayamadığım bu harfleri öğrenmeye çalıştım. Öğrendim de. Okudum. Okudum fakat hiç bir şey anlamadım. İşte Müslüman'ın yapmaması gereken şeylerden bir tanesi de buydu. Okuyordum, anlamıyordum, anlamadığım için hayatıma bir türlü endekse edemiyordum.

Asr suresinin anlamını okuyunca, aslında her harfin başka bir anlamı olduğunun bilincine vardım. Asr suresinin bu yüzden başka bir anlamı vardır bende. Diğer sureleri öğrenmeye başladım.Namaz kılmaya merak saldım. Sonra namaz kılınca namazın değerini başka bir anladım. Söylediğim duaların anlamını bilince daha fazla zevk aldım..

Anlatmaya çalıştığım, ne dediğinizi bilinçli olarak söyleyince daha güzel, daha huzurlu yaşıyorsunuz. Kur'an da Allah bizim kötülüğümüze hiç bir şey söylemediğini anlayıp, buna ayak uydururak yaşarsanız, dünyada da ahirette de kazanıyorsunuz. Dünyasından eminim fakat ahiretime de Allah a güveniyorum. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.

15 Temmuz 2015

Sevgili'm Günlük!

Çok değerli okuyucum;

Bunca zamandır öyle yada böyle beni takip etmektesindir. Biliyorum sizleri. Beni ciddi manada takip eden izleyicilerimi tek tek tespit edip, ilerde kitap yazdığımda memnun edeceğim.

Neyse, mevzumuz şu an bu değil. Bazı blog yazarlarına bakıyorum da; hayatlarındaki erkekleri öyle bir anlatıyorlar ki, off yani. Tamam anladık. Gerçekten mutlusunuz, gerçekten ayaklarınız yere basmıyor. Fakat bunu bunca ifşa etme neyin nesi? Facebook'ta yapılan paylaşımlara kızıyorken, hiç tanımadığı insanlara hayatlarını ifşa eden blogger'ları atlamak istemedim.

Yaptıkları her bir şeyi anlatan, sevgililerin sürprizlerini gözümüze sokan, yaptıkları evlilik hazırlıklarını anlatan insanlardan falan inanılmaz bıktım. Banane seni istemeye geldiklerinde sunacağın tepsiden, fincandan, hediyeliklerinden? Banane senin sevgilinle yaptığın o gayri meşru tatilinden? Banane senin aşk kokulu öpücüklerinden..

Bu kadar sinirlenmemin bir sebebi ise, insanlar o kadar ifşa etmeye ve edilmeye alıştı ki, ifşa etmediğiniz zaman sizi mutsuz sanıyorlar. Geçenlerde bir arkadaşım tüm iğrenç samimiyetsizliği ve o pislik biçimde takındığı sırıtışıyla "Tatlım sen evlendin ama mutsuzsun galiba, tek bir fotoğraf paylaşmıyorsun Facebookta felan" dedi. "Biz özeliz" dedim. Fakat inanmayan gözlerle baktı gözümün içine.  Çünkü alışılagelmiş bir durum söz konusu. Millet osurunca paylaşmaya alışmış. Ben paylaşmayınca mutsuz oldum.

İşin ilginç kısmına gelecek olursak, mutsuz olmamız mutlu olmamızdan daha çok insanların hoşuna gidiyor. Çünkü mutsuzluktan bir pay çıkarıyorlar nedense. Galiba "ben daha iyi durumdayım neyse" falan diyorlar. Bilmiyorum. Bu yüzden mutluluğu paylaşmamak en güzeli. Varsınlar beni mutsuz sansınlar. Evet, sizler gibi tatillere çıkmadım. Balayı denen Amerikan dayatmasını da yapmadım. Düğün denen batılı özentiliğine dönüşmüş o kimsenin gitmek istemediği, en ince ayrıntısına kadar düşünmeye bayıldığınız o saçmalıktan da yapmadım. Çünkü beynimin kıvrımlarını nikah şekeri seçmekten çok, yapacağım projelere yönlendirip, insanlara nasıl faydalı olurum kısmıyla doldurmayı düşünüyorum.

Her zaman söylüyorum. Bir müslüman için düğün amaç olmamalı, araç olmalı. Amacımız belli projeleri gerçekleştirmek ise eğer, bunu doğru adam/kadınla yol arkadaşlığı kurarak yapmalıyız. Zira hayal kırıklıkları da hep bu tip abartıların sonucudur.

Son olarak, kendinize iyi bakın. Güzelliklerinizi gözümüze sokmayın!