29 Aralık 2014

Şeyy. Ben..

Demek bu mutlak yalnızlık! Zalim insanların doldurduğu alemde tek deli olmak. Ya da delilerinkinde tek zalim.

Son zamanlarda inanılmaz yalnız hissettiğimden dem vurmuştum zaten. İnsan bazı zamanlarda böyle hisseder dediler. Ben de onlara inandım. Geceleri rüyamda öldüğümü görüyorum kaç gündür. Sanki Allah bana "Ayağını denk al" mesajı vermek istiyor. Yanlış yapma! Yanlış yapmamaya çalış! En azından çalış.

Mutlak yalnızlık hakkında ise söyleyebilecek pek şeyim yok. Bu kadar çok seveceğimi bilseydim, bu kadar çok sevmezdim, emin olun. Sevgi ve nefret birbirine paralel duygular. Bir kez başladığınızda ucunu bucağını bulamıyorsunuz. Birinden nefret etmeye başlıyorsunuz. Sonra her söylediği ve her yaptığı batar oluyor. Daha da nefret ediyorsunuz. İşte sevgi de böyle bir şeymiş. Bir kez sevmeye başlıyorsunuz, sonra her söylediği, her yaptığını daha çok sever oluyorsunuz. Bazen o kadar çok oluyorsunuz ki..

Demek bu.,

Dememeli bunu. İnsan neden gün geçtikçe yalnız kalmak zorunda kalır ki? Gitmek istediği trilyonla yer varken, kalmak zorunda olduğu metrekarelik alanlar cehennemi andırmaz mı dünya hayatında? Peki ya yapılması gereken onca şey? O'nca şey. O kadar şeyin altından kalkabileceğini mi sanıyor insan?

Şeyy. Ben.. Ne diyordum? Ne dediğimi anlamayacağınız milyonlarca kelimeyi yan yana koyup, onlarca sayfayı dolduruyordum. İçimde kopan fırtınanın farkına, şu an görüşmediğim x kişisi varmıştı. Sanırım bundan 3 ya da 4 yıl kadar önceydi. "İçindeki fırtınaları, yüzündeki gülümsemenle gizliyorsun" demişti. Düşünmüştüm. O an ben de farkına varmıştım. Tıpkı şimdi , bu zamana kadar farkına varmadığım boşluklarımın doldurulması gibi.

Acı çekmenin mutlakiyetinden de bahsetmemi ister misiniz? Bence istemezsiniz. Çünkü ben geceleri ruyamda öldüğümde en çok da yaşamanın değerini anlıyorum. Her sabah uyandığımda ağır bir nefes alıp gözümü açıyorum. "İşte yine yaşıyorum!" diyorum. Sonra gülümsüyorum. Sonra şükrediyorum. Ve sonra..

Sonrası bana ait.

Bu yazıyı sonuna kadar okuduysan; işte ben de sana hiç bi'şey demiyorum.

Yer Keşfi:Kuymak Kahvaltı Salonu-Beşiktaş

Merhaba kahvaltı severler. Bir kahvaltı önerisinde daha sizlerle birlikteyim. Beşiktaş'ta bir çok kahvaltı salonu var bildiğiniz üzere. Bir Trabzon'lu olarak Kuymak Kahvaltı Salonuna gitmeseydim, ağlardım sanırım. Nitekim gittim de.

Mekanın adresi sitesinde mevcut. Öncelikle kuymağının tadından başlamak istiyorum. Zira çok güzeldi. Kuymağı güzel yapıyorlar fakat gerisi hikaye mekanda. Fiyatlar olabildiğince yüksek tutulmuş. Menü de yer alan kahvaltı tabağı 8 TL iken, aynı özelliklere sahip kahvaltı tabağı L  11 TL ile satılmakta. Aralarında tek fark large olan kahvaltı tabağına tereyağı ve bal eklenmiş olması.

Hani 11 TL ile 8 TL arasında bir fark vardır yine diye düşünüyorsunuz fakat gerçekten bir fark yok. 8 TL verip, doyamıyorsunuz da maalesef. Çünkü masalara konulan ve kişiye özel reçel tabaklarına konulan en fazla bir yemek kaşığı reçellerle doymak zorundasınız. İki çeşit reçel, tahin-pekmez ikilisi,zeytin (6tane), domates ve salatalık, kibrit kutusu büyüklüğünde beyaz peynir ve iki ince dilim kaşar peyniri. Eğer obez iseniz ve doktorunuz size sıkı bir diyet yazdıysa mekana gidip gönül rahatlığıyla karnınızı doyurmayabilirsiniz. Zira ben kahvaltıyı sıkı yapmayı sevenlerdenim. Açıkça konuşmak gerekirse, beni kesinlikle doyurmadı.

6TL'ye aldığınız soslu sosis ise lezzetliydi. İçinde 6 parça,(muhtemelen 2 sosisin 3'er parçaya bölünmesi ile oluşmuş)sosisler vardı. Ustaları olabildiğince maharetli fakat, serviste cimri olunmasa. Bir İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Tesislerinde servis edilen kahvaltı tabaklarını sevmedim, bir de bunu. Yapacak bir şey yok. Fakat güzel bir yanı var. Hiç bir şey çöp olmuyor. Yokluktan her şeyi yemiş oluyorsunuz. Bak bu da güzel.

Kuymak yemek istiyorsanız, mekana uğrayın derim. Kahvaltı tabaklarına yönelmeniz yerine, diğer seçeneklerden bir şeyler yaptırın. Zira o şekilde aynı paraya daha çok doyarsanız. Ben bir daha gittiğimde öyle yapacağım misal.

Not: Görsel, Google Görsel'lerden alıntıdır.

27 Aralık 2014

Ivır Zıvır Part 33


"Moralim bozuk" "Canım sıkkın" gibi cümleleri sarf ettiğimde, "Noolur anlat, ne oldu, hadi ama" diye üzerime geldikten sonra; zorla da olsa ağzımdan laf alan insan "Amaan, salla. Boşver" dediğinde, ağzını burnunu kırmak istiyorum. Çünkü benim için önemli. Çünkü benim canımı sıkmayı başarmış. Çünkü moralimi bozmuş. Çünkü sallayamıyorum. Sen umursamaz tavırla dinledikten hemen sonra "Bunu mu kafana takıyorsun yea" diye de aşağılıyorsun ya derdimi, heh işte, işte o an hayat daha bir cehennem kesiliyor başıma.

Sanatsal bakış açımızı arttırmak adına Akbank Sanat Beyoğlu'ndaydık. Mutluluktan ölebilirdim. Ama ölmedim. Fakat gerçekten çok mutlu oldum. Cafe'sinden tutun da, kütüphanesine kadar her şeyine aşık oldum. Daha önce Joan Miro'nun sergisinden ağlayarak çıktığımı hatırlıyorsunuzdur. Bu kez, tam benlik bir yerdeydim. Hevesimi alamadım. Tekrar gideceğim. Siz de gidin.  "Dijital Sonrası Tarihçeler: 1960'lar ve 1970'lerin Medya Sanatından Kesitler" Serginin ismi. Sanırım Şubat sonuna kadar orada olacaklar. Girişte ve üst katta sergi alanı. Kısa filmleri asla izlemeyeceğim dediğim anda duvara yansıyan videoart'ın içinde buldum bir an kendimi. Oturup çözümleyecek kadar içine hapsetti beni. Aslında film izlemem yasaktı ve gerçekten bana uygun olmayan bir filmdi. Fakat işte gel gör ki, izledim. Muhteşemdi.

Ve bazen insan kendini ciddi anlamda yalnız hissediyor. Bu da ciddi anlamda sinir bozucu olabiliyor. İşte o an ölümü düşünüyor insan. Doğarken yalnız olan insan, ölürken neden yalnız olmayı istemez ki?

Yer Keşfi:Lotus Kahvaltı Evi-Ortaköy

Selam çok değerli okuyucularım. Size öyle bir mekan tanıtacağım ki, gidip gidebileceğiniz en iyi kahvaltı mekanlarından bir tanesi.

Lotus Kahvaltı Evi. Kendisi Ortaköy'de bulunmaktadır. Ortaköy'ün tam merkezine oturmuş, muhteşem bir mekan. Muhteşemliğini elbette servis ettiği muhteşem şeylerden alıyor. 2 Kişilik serpme kahvaltının içinde: Domates, salatalık, salam, jambon, hindi füme, kavurmalı ekmek, kaşarlı simit, peynir çeşitleri (yaklaşık 5 tane), zeytin çeşitleri, tereyağ, reçel çeşitleri (yaklaşık 3 tane) bal, nutella, eski kaşar, taze kaşar, sigara böreği, Lotus Böreği, Paçanga böreği, incir-ceviz-kayısı, acılı ezme, biber kavurması ve çay.

Yazarken ben yoruldum. Bir sürü de yeşillik mevcuttu bunun yanı sıra. Ekmek kesme tahtası gibi tahtalarla servis edilen malzemelerin kalitesinden kesinlikle kaçınılmamış. Elleri de bayaa bol mekanın. Olabildiğince çok servis ediyorlar. Her şey sıcacık geliyor. Özellikle ekmekler. Hemde kavurmalı ekmekler. Öyle birer dilim değil, bir kaç dilim yer alıyor tahtanın üzerinde.

Mekandayken fotoğrafını çekmiştim masanın. Aynı kadraja tüm masayı alamadığımdan, ciddi sıkıntılar içine girmiştim. Format sonrası telefonumdan kaybolmuş. Bu yüzden nette bulduğum fotoğrafla idare edin. Fiyatlar biraz uçuk olabilir ama lezzet için değer. Ayrıca mekanın şarküteri olduğunu rezarvasyon yapıp, para ödedikten sonra öğrendiğimi de eklemeliyim.

26 Aralık 2014

Can Bonomo ile Rocco'lu Ev Oturması Blogumda Canlı Yayınlanacak!

Her zaman genç, renkli, eğlenceli ve dinamik olanların tercihi Rocco’dan Can Bonomo hayranlarına büyük sürpriz! Ev konserleri konseptiyle, canlı olarak online yayınlanacak olan “Can Bonomo ile Rocco’lu Ev Oturması”, Can Bonomo hayranlarını müziğe doyuracak…

Sıcacık ev ortamında eğlence ve müzik dolu dakikalar sunacak olan Can Bonomo ile “Rocco’lu Ev Oturması” konserlerinin ilki 28 Aralık günü saat 20:30’da gerçekleşecek. Bu benzersiz konser serisine katılmak isteyen Can Bonomo hayranlarının tek yapması gereken ise Rocco’nun Twitter, Facebook, izlesene.com ve Vine hesaplarında gerçekleşecek yarışmaları kazanmak olacak.

Can Bonomo’nun, doğal ev ortamında gerçekleştirdiği ve canlı olarak benim blogumda da izleyebileceğiniz bu konserler için sizleri bol sürprizli ve eğlenceli yarışmalar bekliyor. Can Bonomo hayranları Facebook, Twitter, izlesene.com ve Vine kanallarından duyurumu yapılacak yarışmalara katılarak ev konserlerine katılma şansına sahip olacaklar.  Son konser ise yine bu yarışmaları kazanan bir talihlinin evinde gerçekleşecek. Rocco’nun renkli ve eğlenceli dünyası, gençlerin, yeni ve yaratıcı paylaşımlarıyla daha da renklenecek, Can Bonomo’yla ev oturmaları herkese keyif verecek. “Rocco’lu Ev Oturması” konserleri serisinde Can Bonomo’nun eşsiz performanslarına canlı tanıklık edemeyecek hayranları içinse tüm konserler Rocco’nun izlesene.comFacebook hesapları ve de benim blogum üzerinden online olarak canlı yayınlanacak.

28 Aralık Pazar günü saat 20:30’da aşağıdaki ekranda konseri canlı olarak izlemek için burada buluşalım!


Bir boomads advertorial içeriğidir.

22 Aralık 2014

Kızlar ve Özellikleri

Kızlar.. Kızlarımız.. O kadar klişeyiz ve o kadar klişeyiz ki, neremizden tutup çekip anlatsam bilemiyorum. Fakat inatla erkekler "Biz bu kızları anlayamıyoruz yaa" diye ağlayıp duruyorlar. Anlamadığım, anlamayacak ne var? Kompleks bir yapımız yok. Çok standartız aslında. Kız dediğin;

Trip atar: Trip atmıyorum diyen kız varsa, alnından itinayla öpünüz. Onu camekana koyup Dolmabahçe Sarayı'nda sergileyiniz. Çünkü öyle bir şey yok. Kız trip atar evet, ama bir sor neden atar. Muhtemelen erkek kişisi sinirini bozacak bir hareket yapmıştır. O yüzden trip atılıyordur. Durduk yere hiç bir kız trip atmaz. Muhtemelen "Bugün çok kilo almışsın, uyumadın mı sen, x kişisi hakkında olumsuz bir yorum yaptı" gibi cümleler sarf ettiyseniz, o tribi afiyetle yersiniz anacım. Hiç kusura bakmayın. Dua edin ağzınız burnunuz kırılmadı.

Depresyondadır: Kadın cinsi için yaratılmıştır bu depresyon sanki. Havuz misali "Atla bana" der resmen. Kadınlar da .99 TL'lik indirim kuponları gibi üzerine saldırırlar. Depresyona girmek için milyonlarca sebepleri vardır. Ya 500 gramlık fazlaları (ki her kadının en az 2kg fazlası vardır), ya almak istedikleri ayakkabı, ya da erteledikleri bir iş. Kuaförde son bulan depresyon krizi, kuaför krizi sonucu daha kötü duyguları tetikler. Aynaya bakamayacak durumda olan kadın en çok da bu zamanlar şefkate muhtaçtır. Depresyondaki kadın, hiç bir şey yapmak istemez. Evinden dışarı çıkmaz.

Diyettedir: Kadınlar 7/24 diyette olma özelliğine sahiptirler. Diyette olmayan bir kadın düşünülemez. Diyette olmasına rağmen, fazlaca yiyip, yedikten sonraki pişmanlığını sizden çıkarması kaçınılmaz bir gerçektir. Pazartesi başlanan diyetleri meşhurdur.Cumartesi günleri JAdore önündeki kuyrukları oluşturan kişiler yine aynı kadınlardır.

Kıskanır:"Seven insan kıskanır" cümlesini ant gibi içmiştir. Kıskanmaktan nefret etmekle birlikte kıskanmayı da elden bırakmaz. Fakat kıskandıkça, soğumaya başladığı da koskoca bir gerçektir. Kadın güvenmek istediğinden, kıskanma duygusu üzerine oynanması aptalca olur. Kıskanmak yerine, sonsuz güveni tercih eder çünkü.

Merak Eder: Kadın merak eder. Eğer sizi merak etmiyorsa, umursamadığındandır. Ya da merak edilecek başka bir şeyler vardır. Bu erkekler tarafından rahatsız edici bulunsa da, kızlar tarafından değer unsuru olarak kabul edilir.

Çok Özler: Özleme duygusu olabildiğince kuvvetlidir.

Söylediklerinin Kabul Görmesine Aşıktır: Kadınlar onaylanmayı sever. Söylediği şeyleri kabul etmiyorsanız bile, kabul ediyormuş gibi görünün. 2 gün sonra tatlı dille kendi istediğinizi yaptırabileceğinize emin olabilirsiniz. Öyle de merhametlidir kadınlar.

Yıllar süren araştırmalarım sonucu bu cümlelere vardım. Devamı da var. Çok yakında yazarım yine. Kadınları üzmeyin, sevin, ilgi gösterin. Kadınlar da sizi çok sevsin, ilgi göstersin. Çünkü dünyanın sevgiye gerçekten ihtiyacı var. Allah hepimizin sonunu hayır etsin. Kendinize iyi davranın o halde.

20 Aralık 2014

Yer Keşfi:Şehristan Cafe

Takibimde iseniz, kahvaltıları ne kadar çok sevdiğimi zaten biliyorsunuzdur. Bu yüzden İstanbul'da gezilmedik kahvaltı evi bırakmadık neredeyse A kişisi ile. Bu kez Vildan ile gittik Şehristan Cafe'ye. Bu Cafe, Bakırköy'e bağlı, Marmara Forum'un yanında yer almakta. Şimdi gözlemlerime geçelim.

Öncelikle ulaşım oldukça rahat. Metrobüs ile gidecekseniz, Zeytinburnu durağında inip yürüyorsunuz Marmara Forum'a doğru. Zaten direkt mekanın önüne düşüyorsunuz. Arabanız var ise, park yeri de mevcut. Park gibi bir alana kurulmuş olan mekan, olabildiğince çekici. Nargilenin yanı sıra, okey-tavla gibi oyunlar da mevcut. Tahta yerleri ve tasarımı ile köy yerine gitmişsiniz havasını yaratıyor.

Biz arkadaşımla serpme kahvaltı tercih ettik. Sigara böreklerimiz ve fırın patateslerimiz sıcacık geldi. Bu tip şeylerin sıcak sunulması benim için tercih meselesidir. Ve bir de yumurta vardı. Sanırım 4 yumurta kırmışlardı ve olabildiğince lezzetliydi. Beyaz peynirin ve kaşarın kalın dilimlerle ve çokça servis edilmesi ise olabildiğince güzeldi.

Nargilesini bilmem ama, kahvaltısı ve servisi olabildiğince güzeldi. Et bakımından fakir olan serpme kahvaltıda yalnızca salam dilimleri mevcuttu. Fakat börekle patatesler o kadar lezzetliydi ki, ona pek takılmadık. Zaten Vildan sucuk, salam ve sosis üçlüsünden uzak kaldığı için hepsini afiyetle yedim. Yalnızca serviste beni rahatsız eden konu balın içine atılmış tereyağ dilimleriydi. Çünkü ben tereyağını yalnızca bal ile yemem. Peynirle ve reçelle birlikte de yemeyi çok severim. Bu yüzden ayrı servis edilmesi yanlısıyım.

Sonuç olarak uygun fiyatıyla önerebileceğim bir yer. Dost-arkadaş-sevgili, rahatlıkla tercih ediniz.

Not: Fotoğraflar internet sitesindendir.

19 Aralık 2014

Cemaat Bu Sorulara Cevap Verebilir Mi?

"17/25 Aralık operasyonları yapıldığı günden bu yana yazdığım her yazıdan önce vicdan terazisine çıkıp, kendimi sorguladım.

Yazdığım her satır öncesi, Ergenekon soruşturmasından dolayı içeri alınanlar aklıma geldi. Bu soruşturmada içeri atılan bazı kişilerden 5 yıl sonra özür dilemek zorunda kaldım. Bir kez daha aynı utancı yaşamamak için mümkün mertebe hassas davranmaya çalıştım.

Yaşanan her olay sonrası kendisine hizmet hareketi diyen camianın gazetelerine ve televizyonlarına dikkat kesildim. "Biz her olayda onları suçluyoruz ama, acaba onlar kendilerini nasıl savunuyor?" sorusunun cevabını aradım her seferinde...

Karşıma hep aynı manzara çıktı.

Camiaya hizmet eden tüm yayın organlarının, isnad edilen bütün suçları kabul edercesine yayın yaptıklarına şahit oldum.

Birkaç örnek verecek olursam...

Kavgadan önce Uludere'de devletten yana tavır koyan camianın, kavgadan sonra Uludere'den dolayı AK Parti'yi suçladığını gördüm...

Kavgadan önce Gezi eylemcilerini lanetleyen camianın, kavga sonrası hükümeti yerin dibine soktuğunu ve gezicileri kutsadığını gördüm.

Kavgadan önce gezicilerin camide alkol aldığını iddia eden camiaya bağlı yayın organlarının, kavga sonrası tam tersi yayın yaptığını gördüm.

Kavgadan önce CHP ve MHP gibi partileri yerin dibine sokan camianın, kavga sonrası kapı kapı dolaşarak bu iki parti için oy istediklerini gördüm.

Kavgadan önce tüm yazarlarıyla birlikte Erdoğan'ı yere göğe sığdıramayan elemanlarının, kavga sonrası aynı Erdoğan'a "Diktatör, Yezid, Ebu Cehil" dediğini gördüm.

MİT tırlarına yapılan alçakça operasyonu manşetten övdüklerini, o tırların IŞİD isimli terör örgütüne silah taşıdığı yalanını köpürttüklerini gördüm.

"Hiç birini tanımıyoruz" dedikleri cuntacı polis ve savcılara, "Onlar vatan kahramanı" diyerek methiyeler dizdiklerini gördüm.

Kendi ülkelerini Batı'ya, "Bizim ülkemiz teröristlere silah yardımı yapıyor" yalanıyla şikayet edecek kadar ihanet içinde olduklarını gördüm.

Suriye ile ilgili çok özel toplantıda konuşulan ulusal güvenliği ilgilendiren konuşmaları hiç tereddüt etmeden dünyaya yaydıklarını gördüm.

Sosyal medyada Erdoğan ve çevresindekilerle ilgili belaltı kaset yayınlayan herkese tam destek verdiklerini, bu kasetlerin içeriğinin yayılmasında öncü rolü oynadıklarını gördüm.

Bu listeyi uzattıkça uzatabilirim ama gerek yok.

Demem o ki ne kadar iğrenç iddia, ne kadar yüz kızartıcı mesele, ne kadar ihanet hikayesi ve ne kadar hain var ise cemaat bunların hepsini savunup sahiplenerek bu suçları bizzat kabul etti. Bugün gelinen kötü noktada ise inkar yolunu seçiyor, "Bizim ilgi ve alakamız yok" diyorlar.

Yazının başında da söyledim ya, her yazı öncesi kendimi sorguluyor ve haksızlık yapmamaya gayret gösteriyorum. Ancak aklıma takılan bazı soruları savuşturmayı bir türlü başaramıyorum.

Bu soruların cevabını bilen birileri varsa, beni aydınlatırsa sevinirim.

Soru 1: Yaklaşık 12 yıldır yasadışı dinlemelerden şikayet edip duruyoruz. Ortaya çıkan listelere bakılacak olursa dinlenenlerin sayısı yüzbinleri buldu. Peki siz bu listelerde hiç cemaati savunan bir tek isme rastladınız mı?

Soru 2: Türkiye'de geçtiğimiz 12 yıl içinde şu kadar operasyon yapıldı. Kitabı basılmayan gazeteciler ve bazı farklı cemaat mensupları içeri atıldı. Siz hiç cemaatin yayın organlarında çalışan bir gazeteci veya cemaate bağlı bir şakirt gördünüz mü?

Soru 3: Yüzbinlerce insan kendilerinden himmet adı altında para alındığını iddia edip duruyor. Cemaat bunları almadığını söylüyorsa, bunca dershane, gazete, televizyon, banka, holding ve 14 ülkede faliyet gösteren okullar hangi parayla yapıldı? Yok eğer cemaat bunları aldığını kabul ediyorsa o zaman bu alınan paraların karşılığında kesilen bir fatura ve ödenen bir vergi makbuzu var mı? Var ise niye görmüyoruz? Yok ise vergi kaçırmak da hırsızlık değil midir?

Soru 4: Cemaatin tüm yayın organları son dönemlerde hükümetin vatana ihanet suçu işlediğini, terör örgütü temsilcileriyle ülkeyi bölmek için masaya oturduğunu yazıp duruyor. Eğer durum gerçekten böyle ise yerel seçim döneminde Güneydoğu'da kapı kapı dolaşıp PKK'nın siyasi temsilcisi HDP'ye oy istemek de vatan hainliği değil midir?

Soru 5: Cemaat yaklaşık 12 yıldır iktidarda olan AK Parti'nin yolsuzluk, haksızlık ve hırsızlığına 17 Aralık'tan önce hiç mi şahit olmadı?  2010 ve 2011 yıllarında şahit oldukları yolsuzlukları neden 2013'ün sonunda afişe etti? Dersanelerin kapatılması gündeme gelmese, yolsuzlukların olduğu sizce yine gündeme getirilecek miydi?

Ve cevabını en çok merak ettiğim soruyu cemaati savunanlara sorayım:

Nasıl oldu da 90 yıldır laiklikten asla ve kat'a ödün vermeyen din ve inanç düşmanı CHP'yi bir çırpıda cemaatçi yapmayı başardınız?"

Süleyman Özışık/internethaber

Yazıyı okuduğum zaman ciddi ciddi düşündüm ben de. Ne tamamıyla cemaatçi olabildim, ne de tamamıyla hükümetçi. Din'den başka hiç bir şeye körü körüne bağlanamayan bir yapım var ne de olsa. İnsandır karşımdaki, hata yapmak üzere kurgulanmıştır; hatasız olduğunu asla iddia edemem. Hatasız olduğunu bildiğim bir insanın da her dediğini doğru, her yaptığının arkasında olduğunu da söyleyemem. Bu yazıyı yayınladım ki, cemaatle alakalı soru işaretleri bende de belirdiğindendir. Bir de bunun hükümet tarafını bulup paylaşacağım. Elbette cemaat yazarlarından birinden. Fakat ne kadar paylaşabilirsem bileyim, asla bir tarafta bulunmayacağım. Allah sonumuzu hayır etsin duasından ötesine gitmeyeceğim. İyi günler.

16 Aralık 2014

Ivır Zıvır Part 32


Selam! Yine anlatıyorum, sizler dinliyorsunuz. Amaç bu zaten.

Yarın okulda bir kermes varmış. Bunun için daha önce bir kez denemiş olduğum simit - poğaça dan yapacağım. Eğer güzel olursa, paylaşcam bu kez tarifi sizlerle. Bazı arkadaşlar bundan rahatsız olsa da, güzel oluyor ya. Sizler de sebeplenin.

Paralel ve devlet arasında gelip giden muhabbetten sıkıldım. Kim bilir nereye 4. köprü projesi yapılıyor bu sırada.

Perşembe sabahı çok ilginç bir yere kahvaltıya gideceğiz bir kız arkadaşımla. Aslında A kişisi ile gidecektik fakat kendisi şimdilerde o kadar yoğun ki, görüşemiyoruz bir türlü. İnsan özlemeden edemiyor. Neyse, mevzu bu değil. Mekana gidip, fotoğraflar çekip, yine paylaşacağım sizlerle.

Britney Spears'tan Overprotected dinleyin. Güzel parça

Bu saatte uyumak istiyorum aslında.

Metrobüsler hala çok kalabalık.

Hava bahar havası mı kış havası mı bir karar versin lütfen.

Köri ve soya soslu tavuklar birer can'lar.

En kısa zamanda Jadore'ya gidelim lütfen. Geceleri rüyamda görüyorum yediğim cheese cake'i. Bu cümle tamamen Zeynep arkadaşıma göndermedir!

Sıradaki göndermem de her akşam içki masasını grupta paylaşan arkadaşa gelsin. Sokakta buldukları boş şişeleri bir masaya yığıp "İçiozz biz yeaa" diyorlar. Umarım öyledir. Yoksa, zıkkımın integralini içsinler.

12 Aralık 2014

Bu Bir Eleştiri Yazısıdır. Kalbi Olan Okumasın!


Bugün burada oturup dini konularda ahkam kesmek istedim. Fakat sonra kendime bakıp, doğruluğum hakkında düşündüm. Bir müslümanın başka bir müslümanı eleştirmeye hakkı var mıydı? Ya da onu bırakalım, bir insanın başka bir insanı eleştirmeye hakkı var mıydı? Tabi ki yoktu.

Gel gör ki, kendimi tutamadım. En azından, yapmadığım şeyler hakkında eleştiri yapabilme hakkını edindim hemen. Eleştiriden ziyade, düz mantık kuracağım fakat bu işleri yapanlar elbette eleştiri olarak alacak ve bana kin kusacak. Yapacak bir şey yok. Biz de böyle.

İçki içilmesi konusunda konuşuyorken "O mekan içkiliyse girmem" dedim gayri ihtiyari. "Ben böyle şeylere sinir oluyorum ya, benim için önemli değil içki içilirmiş mi, içilmezmiş mi? Öyle burnu havadılık yapmam" dedi karşı taraf. Hiç düşünmeden "Allah'ın haram kıldığı şeyi, benim de istememiş olmam gayet normal değil mi?" dedim.

Çünkü gayet normal. Allah kitabında açıkça belirtmiş içkinin haram olmasını. Şimdi oturup içki içenlere bir şey dediğim yok. Fakat benim düşünceme saygısızlık ediyorsan, senin dayandığın noktayı merak ederim. Ya benim Allah'ıma, ya da kitabıma inanmıyorsundur. İnanıp, söylenenleri yapmıyorsan; bu senin seçimindir. Fakat, inanıp söylenenleri yapanları aşağılar gibi burnunu kıvırtarak konuşursan işte bu senin suçun olur.

İnsanlar bu dünyaya yanlış yapıp, yanlışlarını düzeltmeye gelmişler.Yanlışını göz göre göre yapıyorsun, biz bişey söylemiyoruz. Sen de benim doğruma karışma.

Her Cuma vakti olduğu gibi bu Cuma'da dedemi arayacaktım ki, iş-güç derken unutuverdim. Akşam aradım."İki tek atıyorum" dedi. "Bu mubarek günde içme" dedim. Dedikten hemen sonra cümlemin üzerinde düşündüm. "Bu mubarek günde içme de, yarın içersin" e kadar giderdi bu cümle. Utandım. Sonra bir türlü toplayamadım cümlemi. Havada asılı kaldı. Haramın günü mü olur dedim o an? Cuma günü mubarekti ama dua etmek için. Günah işlemek için değil kesinlikle.

Dinin çözülmelere başladığı şu günlerden inanılmaz korkuyorum. Allah sonumuzu hayır etsin inşallah. Yıl başına yaklaştığımız şu günlerde içkisiz günler diliyorum hepinize. Madem yıl başı bizim de adetimiz, oturun çekirdek çitleyerek televizyonunuzu seyredin. Vazgeçin Amerikan Hegomanyasından. Ayık olun, kendinizi uyuşturmayın. Yazdıklarıma da alınmayın lütfen. Cümlelerimi tekrar tekrar okuyup, mantıksal hatalarınızın farkına varın yeter. İyi seyirler.

Yer Keşfi:J'adore Chocolatier&Cafe

Merhaba çok değerli dostlar. Şimdi sizlere yeni bir Cafe'nin varlığından bahsedeceğim. Ben mekana gidince "Aman Allah'ım buraya daha önce neden gelmedim ben amaağğ" diye ağladım. Eminim siz de gidince bunu söyleyeceksiniz.

En sevdiği filmlerden bir tanesi Charlie'nin Çikolata Fabrikası olanlardan bir tanesi iseniz, mekan size orayı hiç aratmayacak. Çünkü yiyebileceğiniz her şey çikolatadan. Bol kalorili. Bol kilolu. Mekana giderken kesinlikle yemek yememiş olun ki, tadını alın. Ya da yemekten 3 saat kadar sonra gidin.

Fiyatlar hakkında konuşmam gerekirse 9.50 TL Cheese Cake. Bu güne kadar kesinlikle CheeseCake yememişim diyeceksiniz bunu yedikten sonra. Ağızda dağılan muhteşem bir kreması ve damağınıza tadını yapıştıracak harika çikolata sosu var. İkinci lokmadan sonra "Bu bir dilim bana yetmez yaa" diye düşünebilirsiniz. Fakat çok yanlış düşünüyorsunuz, çünkü çikolata tadı o kadar ağır basıyor ki, bir dilimden fazlasını yiyemezsiniz. Cam şişelerde servis edilen 500ml'lik suyun fiyatı ise 1.5TL. Bardaklar ise rahmetli büyükannemin kesikli bardaklarından. Mekanın içi ise her yönüyle Fransa kokuyor. Müziğinden tutun da karanlık havasına kadar her şey düşünülmüş. Fakat bu yüzden 1 saatten fazla mekanda oturamazsınız. Bunalırsınız.

Fondü yiyen arkadaşlarım da aşklarını dile getirdiler. Yanlış hatırlamıyorsam 2 kişilik fondü fiyatı da 25 TL idi. Meyve yemediğimden tadına bile bakmadım fakat onlar severek yediler.

Çikolata seviyorsanız hemen mekanın adresini de veriyorum:  İstiklal Cad. Emir Nevruz Sok. No:22 Beyoğlu/İstanbul.

Not:Fotoğraflar alıntıdır. Mekanın büyüsünden fotoğraf çekemedik. Fakat masalarda bulunan canlı çiçekleri atlamak istemedim şimdi. Canlı çiçekleri lütfen koparmayınız, kulağınızın arkasına takmayınız notu iliştirilmiş cam masalara değinmeden olmaz.

10 Aralık 2014

Ivır Zıvır Part 31


Google +'da yine yabancıların paylaştığı bir fotoğrafa Türkçe yorum attım. Kadın nazikçe ve değişik ingilizcesiyle "lütfen ingilizce yorumlar yazın" dedi. Aslında Rus'tu. Bir sonraki yorumumu Osmanlıca yazmaya karar verdim bende. Fakat klavyem müsait değil, şükretsin.

Bugün bir mesajla irkildim. F isimli bir hatun olsun. Adını vermek istemiyorum. Biz ona kısaca Filiz diyelim. Filiz adında kaydolan bir hatun selam yazmış. Kaydettiğime göre tanıyorum dedim fakat kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Okuldan olduğunu belirten birkaç harfte yazmışım Allah'tan. "AAa filiz merhaba" dedim. "Beni hatırlamana çok memnun oldum" dedi. Aslında neye benzediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bir kermes işinden bahsetti. Çarşamba günü okul içi yardıma ihtiyaçları olduğunu ve görüşmemiz gerektiğini de ekledi. Umarım kızı görünce hatırlarım.

Yarın Sosyal Medya üzerine bir sunum yapacağım. Çalıştığım halde, heyecandan unutacağım yine cümlelerimi. Allah beni yaratırken heyecan tozumu biraz fazla tutmuş anlaşılan.

Bugün trafik inanılmaz fazlaydı. İnanmayacaksınız belki ama metrobüs trafiğinden bahsediyorum. Bildiğiniz durdu metrobüsler. Yolcu indi-bindi olayı yüzünden hemde. Çok kötüydü. Hayır derse geç kalınca da "metrobüste trafik vardı" dediğinizde millet size yalan söylemiş edasıyla bakıyor.

Facebook'ta sevgilisi ile ortak hesabı olmasa, iyi kız aslında.

Türkiye insani yardımda dünya birincisi olmuş. En sonunda iyi bir şey de iyi bir şey olduk. Allah razı olsun.

Kefaret filmini izledim. Üzerine yazmak isterdim fakat neden o kadar yüksek puanlar aldığını bulamadığımdan yazamadım. Yine sevemedim bir kült filmi. Ben benimle ne yapacağım böyle?

8 Aralık 2014

Mutluluğun formülünü veriyorum!


"500 kişi bir seminerdeydi. Birden konuşmacı durdu ve bir grup çalışması yapmaya karar verdi. Herkese bir balon vererek başladı. Herkes gazlı kalemle balonuna adını yazmalıydı. Sonra bütün balonlar toplandı ve bir odaya kapatıldı.
Katılımcılar odaya alındı ve 5 dakika içinde üzerine isimlerini yazdıkları balonu bulmaları söylendi. Herkes deli gibi kendi adını aramaya başladı, insanlar çarpıştılar, bir birlerini ittirdiler, tamamen bir kaos ortamı oluştu.
5 dakikanın sonunda kimse kendi balonunu bulamamıştı.

Konuşmacı bu sefer herkesin bir balon almasını ve üzerinde adı yazan kişiye o balonu vermesini söyledi. Bir kaç dakika içinde herkes kendi balonuna kavuşmuştu.
Konuşmacı dedi ki: "Yaşamımızda bunu görüyoruz. Herkes deli gibi mutluluğu arıyor ve nerede olduğunu bilmiyor. Bizim mutluluğumuz başkalarının mutluluğunda gizlidir. Onlara mutluluk verin; sizinki size gelir. Ve insanların yaşam amacı da budur.. Mutluluğun peşinden gitmek." 

|Tiffany Moore

7 Aralık 2014

Yeni Yıla Girerken.

İnsan yeni yıla girerken nedense geçmiş yılını sorguluyor. Geçen yılın bu zamanlarını, hayallerini ve yaptıklarını. Misal benim hayallerim çok başkaydı, şimdi çok başka.

Bu yıl yurt dışındaki bir yardım programına katılıp, hasta olup, ölmeyi planlıyordum ben mesela. Neyse ki öyle bir şey olmadı. Çünkü yıl sonumdaki hesap, yıl boyunca tutmadı.

O zamanlar a kişisi defterini tamamen kapamıştım. Beni olabildiğince sinirlendirmişti. Kim derdi ki şimdi böyle olacak diye. Ama oluyordu işte.

Büyükbabamı kaybettim, hemen ardından bir hafta içinde büyükannemi. Olabildiğince acılı başladık biz bu yıla.

Sonra daha da geçmişi hatırladım. 2000'e girerken aman milenyum dediler, yok öyle yok böyle. O kadar çok abartıldı ki 2000 sabahı uçan arabalar göreceğimi sanıyordum camdan bakınca. Baktım ki her şey yine standart. Lanet olası zaman. Su gibi olduğunun haricinde hiç bir şey öğretmedi bize.

2000 yılına girerken duyduğum hayal kırıklığından olacak ki, bu yıl hiç bir plan yapmıyorum. Çünkü ne zaman yapmaya kalksam, bir şeyler oluyor. Yaşayıp göreceğiz fakat dileğim; her şey gönlünüzce olsun 2015 yılında. Ne kadar iyilik, güzellik varsa, hepsini hayırlısı ile yaşayalım. Bu yıl ruya gibi geçsin her biriniz için. Kendinize iyi davranın madem.

5 Aralık 2014

Ben Devlet Yöneticisi Olsaydım Eğer..

Şimdi I wish'lerle dolu bir kaç cümle okuyacaksınız ve şu an ki durumunuza şükredeceksiniz. Neden mi?

Çünkü ben devlet yöneticisi olsaydım Büşra isminde olan herkesin ismini değiştirmesi için yasa çıkarırdım. Bir daha asla kimse kızına Büşra ismini takamazdı. (ismimi bunca çok seviyorum ve bunca fazla olmasına dayanamıyorum)

Ben devlet yöneticisi olsaydım, sokakta sigara içilmesin diye sigaranın ticaretine veya devlete bir şekilde sokulmasına izin vermezdim.

Ben devlet yöneticisi olsaydım vergi kaçaklığını önlemek için yeni bir sistem geliştirir, herkese kazandığının belli bir kısmını ödetme, ödemediyse çok büyük cezalara çarptırma yasasını getirirdim.

Ben devlet yöneticisi olsaydım, bir adam öldürdüyseniz, sizi de öldürmekle cezalandırırdım. Tecavüz ettiyseniz, bir daha tecavüz edemeyecek duruma gelmenizi sağlardım. Hırsızlık yaptıysanız, parmaklarınızı keserdim.

Ben devlet yöneticisi olsaydım, Kasımpaşa trafiğini çözümlemek için yer altına yollar yapardım. Denize yakın olduğundan böyle bir şey yapamazdım. Bu yüzden Mecidiyeköy viyadüğü gibi yolu Şişhane'ye bağlardım. Aynı şeyleri tüm trafiği kült olmuş güzergahlara uygulardım.

Ben devlet yöneticisi olsaydım, hala oturduğum yerde otururdum. Arabam da olmazdı.

Ben devlet yöneticisi olsaydım, sinema filmlerini ülkemize gösterime sokmadan önce kendi seçmiş olduğum jüri üyesi değerlendirmesine tabi tutardım. Terbiyesiz sahneleri kesip 120 dakikalık filmi 90 dakika gösterime sokardım.

Ben devlet yöneticisi olsaydım, aptal diziler yerine akıl geliştirici programları televizyonlara zorunlu tutardım. Dizi filmlerde ise, aldatma, entrika gibi olumsuz örnek oluşturabilecek hiç bir şeye izin vermezdim.

Ben devlet yöneticisi olsaydım, müzik-sanat evlerini daha ucuza kiralatır, bunun için ayrı bir bütçe çıkarırdım. Özel yarışmalar düzenler, genç yeteneklere olanaklar sağlardım.

Ben devlet yöneticisi olsaydım dini kuralları baz alarak devleti yönetmeye çalışırdım. Fakat dini kullanmazdım.

Ben devlet yöneticisi olsaydım, eğitim sistemini kökten değiştirirdim. İnsanlara insanların öğrendiği bir kaç kitabı öğretmesi için para vermezdim. Yani öğretmen-öğrenci ilişkisini ortadan kaldırırdım. Herkesin öğrenci olduğu ve öğrenmeye doymadığı yeni bir sistem oluştururdum. Böylelikle durmadan ar-ge çalışmalarım olurdu ve bunun için de ayrı bir bütçe oluştururdum.

Ben devlet yöneticisi olsaydım, suç işleyenlere ıslahat çalışması yapardım. Onlara yeni eğitimler vererek vatana millete faydalı insanlar olma hissini aşılardım. Ciddi psikoterapilerin uygulanmasını ve suç eğilimlerini kaldırmayı denerdim.

Ben devlet yöneticisi olsaydım ki asla olmak istemedim, eminim hepimiz çok mutlu insanlar olurduk. İyi ki de olmadım. Çünkü eğer ben devlet yöneticisi olsaydım, öldüğümde tüm sorumlusu olduğum devlet ve millet tarafından yargılandıktan/hakları helalleştikten sonra kendi yaptıklarım için sorguya çekilecektim. Hele ki şu okuduklarınızdan sonra, iyi ki de devlet yöneticisi olmadım dedim. Kendimden korktum. Kendi yönetimimden korkarak, halime şükrettim.

Şükretmek için sebep bulmanız dileğiyle.

2 Aralık 2014

Farketmez Demeyin, Çok Farkeder!


Farketmez kelimesinin sözlük anlamı yok sayın izleyici. Fakat gelin görün ki, metafiziksel anlamı olabildiğince büyük.

Birine tercih etmesi gereken bir şey söylediğinizde "Farketmez" diyorsa, bu aptallığındandır. En azından benim için böyle. Tercih edemeyecek kadar sığ bir insandır bu. Karar verip, ayrım yapabilecek kapasiteye henüz ulaşmamıştır. Alıp onu yerden yere vurasım gelir. Olmadı ağzını burnunu kırasım gelir ki "farketmez" kelimesini bir daha kullanmasın.

Bazı insanlara göre "Farketmez" kelimesi hoşgörü belirtisidir. Hayır efendim değildir. Ayırt edemediğinizi yüzümüze tokat gibi çarpan, aptallık belirtisidir. Çünkü bir çayı şekerli mi şekersiz mi alacağınız soruluyorsa bunun cevabı farketmez olamaz.  Ya da çayı ince belli bardakta mı, kupa da mı içeceksiniz diye soruyorlarsa, bunun cevabı da farketmez olmaz. Çünkü çok fark eder. Eğer kupa da içiyorsanız, içi görülen kupa mı yoksa içi görünmeyen kupada mı içeceğiniz çok fark eder.

İnsan bu hayata gönderilmişse, seçimler yapıp, nedenleri sonuçlara bağlayabilsin diyedir. Seçim yapamıyorsa bir insan, benim için değeri 0'ın altında eksilerde seyreder. Eğer size iki seçenek veriliyorsa, bunlardan bir tanesini seçebilecek kadar iq seviyesine sahip olmalısınız. Nereye gidelim? deniyorsa farketmez diyebilirsiniz. Yani size soru soruluyorsa ve gerçekten fark etmiyorsa. İşte o zaman hoşgörü kelimesi olur farketmez. Fakat ortada iki seçenek varsa, bir tanesini seçmek bu kadar mı zor? Bu kadar mı zor da aptal maskesinin yerini alan farketmezin arkasına saklanıyorsunuz?

Hadi! Şimdiden sonra biri size iki seçenek sunduğunda farketmez deyin de göreyim. Aman görmeyim. Cidden dövesim geliyor. Zor tutuyorum kendimi. Bak yine sinirlendim.

1 Aralık 2014

Depresyondaysam Kurtulmalıyım.


Depresyona girdim. Girme sebebim kesinlikle havalar. Havaya bir bakıyorum, karanlık, sisli ve puslu. Tüm heyecanımı, sevincimi çekip alıyor paratoner misali. Nefes alırken zorlanıyorum çoğunlukla. Çok fazla uyuyor, çok az uyanıyorum. Okula bile gitmiyorum uzun zamandır.

Bu akşam eve dönerken bir okulun önünden geçtim. Birden okulu özlediğimi hissettim. Yarın gitmeliyim dedim. Fakat bu geçici bir kurtuluş depresyondan. Öncelikle depresyonun nedenlerini belirleyelim.

Yaptığınız fakat asla yapmam dediğiniz şeyler sonucu yaşadığınız bilişsel uyumsuzluk.
Havaların soğuk, karlı, puslu ve belirsiz olması.
Yapmanız gereken fakat bir türlü yapamadığınız şeylerin birikmesi.
Ödevler, insanlarla iyi geçim, herkese zaman ayırabilme kapasitesi.
Zamanın çok hızla geçmesi ve insanların sizden beklentileri.

Depresyonun sonuçlarına gelelim.

Mide ağrıları, bulantıları.
Halsizlik, hiç bir şey yapmama durumu.
Erkenden uyuyup, tüm gece yatakla cebelleşme. Sonra sabah tekrar uyku hali.
Aşırı isteksizlik.
Kimseyle konuşamama, içine kapanma, asosyallik.
Can sıkıntısı yüzünden milletle papaz olma.
Kafa karışıklığı ve aşırı unutkanlık
Plan yapamama, yapılsa da planların tutmaması.

Şimdi gelelim depresyonun çözümüne.

İşte o bende yok. Hadi, dağılalım şimdi. Ben sümüklü mendilimle oturup bir köşede ağlarım.

30 Kasım 2014

Ivır Zıvır PArt 30


İzledim: Pulp Fiction. Puanım: iyi ki bunca zamandır izlememişim ve keşke izlememeye devam etseymişim. Mia Wallace'ı görünce bir heyecanlandım yalnız. Bizim Mia sahnede dedim. Bir gururlandım. Bir sevindim. Ne bileyim, kafamdaki Mia ile birleştirdim falan. Mia'yı tanımayanlar ne dediğimi anlamayacaktır. Ama eğer o beni okuyorsa, kendisini anlatacaktır burada. Fakat filmi gerçekten beğenmedim. Beğenilecek tek yanı da yoktu zaten.

Kült filmleri izledikten sonra her ağlamaklı olduğumda "ben filmden ne anlarım ki zaten" deyip tüm eleştiri oklarını kendi üzerime alıyorum. Sonra uzunca bir süre film izlemiyorum. Taa ki gereksiz gördüğünüz, izleyince bir şey anlamadığınız fakat bana bir çok şey anlatan filmlerle karşılaşıncaya kadar. Akşamları eli ayağı titreyip "Filmim geldi benim yaa" diyen bir insanım sonuçta.

Bu günlerde kınadığım hatta kınamayı bile akıl erdiremediğim şeylerin içinde buluyorum kendimi. Hiç hoş değil. Hemen silkelenip kendime geleyim.

Bir sürü projenin içinde debelenip dururken mutlu olmayı başaramıyorum. Arkadaşlık sıkıntısı çekmekte tüm sorunu kendimde buluyorum. Kesinlikle kimsede sorun yok. Fakat işi düşünce arayan arkadaşlara hastayım. Onların yeri bir ayrı bende. Canlarım benim.

Bugün bir mekana kızıp Çatalca'ya kahvaltıya gittik. Yaklaşık 1 saat süren yolculuk boyunca uyumadım. Kendi rekorumu kırdım diyebilirim. Gittiğimiz mekan Antikköy adında bir yer. Gitmeyi düşünürseniz önerebilirim. Açık büfe kahvaltısını pek beğenmedik biz ama mekan ilginçti. Ha , bir daha gider miyim? Sanmıyorum.

Çok geç uyuyup çok geç uyanmayı planlıyorum. Beni de böyle kabul etsinler.


29 Kasım 2014

Biz Nasıl?

Nasıl olduk biz böyle, dersin bazen. Anlatacak bir şey bulamazsın ama arkadaşlarını en çok özlersin. Özellikle de konuşmaya ihtiyacın olduğunda.

27 Kasım 2014

Başlarım Böyle Eğitim Sistemine!


Çöken tüm sistemlerden bir tanesi de "eğitim". Aslında hiç bir zaman olması gerektiği gibi olmadı. Aksine, olmaması gerektiği gibi milyonlarca asalağı yetiştirme çabasında oldu. Verilen malumatları uygulayan mekanik varlıklar oluşturuldu her yerde. İnsanlar ilkokul, lise, üniversite bitirdiğini sandılar. Ama aslında bildikleri hiç bir şeydi.

Bilgi sonsuzdur dedi bize filozoflar. Bizler de inandık. Fakat sadece inandık. Asla sonsuz bilgiye ulaşmadık. Çünkü bizim eğitim sistemimiz asla bize izin vermedi. Hep bize sınırlar çizdi. 6 yaşımızdayken 30 kişilik sınıflarda başımıza bir eğitici verilerek terbiye edildik. Her yılımızı bir kaç öğretmene emanet ettik. O öğretmen de daha önceden başkasından almıştı bu emaneti. Bilgi denen o emanet, kulaktan kulağa anlatıldıkça ufaldıkça ufaldı, küçüldükçe kayboldu.

Aslında öğretilmek istenen yine herhangi birinin yazdığı bir kitaptı. Kitabı tamamıyla okuyan hoca, önce anlama süzgecinden geçirdi konuyu. Sonra kitabın yarısından çoğunu anladı. Sonra başka kitaplar daha okudu eğitim hayatı boyunca. Okudukça öğrendi. Derken o kitabı öğretmesini istedi sistem. Yarısından çoğunu anladığı kitabın yarısını anlattı. Yarısını anlattığı kitabı dinleyen ufak yaştaki çocuklar yarısının da yarısını anlamaya çalışıp, onun da yarısını anladılar. Peki ya gerçekten anlama gerçekleşti mi?

Cevap veriyorum! Hayır! Asla anlama olayını gerçekleştiremedik. Kitabı birilerinin anlatmasına alıştırıldığımızdan, bilinçli hocanın ödev olarak vermiş olduğu kitabı da okumadık. Çünkü biz hap bilgiye şartlandırıldık. Eğer o kitabı satın alıp okursak, bu bizim için zaman kaybı oldu. Daha çok bilgi alacağım diye bakmadık asla. Daha çok da öğrenmek istemedik. Çünkü başımıza bir hoca dikilecekti ve anladıklarından anlatacaktı.

Yapılan bir araştırmaya göre bilinçli bir hoca Fransa'ya gider. Tek kelime Fransızca bilmediği için Fransız öğrencilerine bir kitabın İngilizcesini ve Fransızca çevirisini verir. Öğrencilerinin dili, anlatımı ve kitabı anlamaları gerektiğini ve bunun için 1 ayları olduğunu söyler. 60 lı yıllarda gerçekleştirilen bu deneyin bulunduğu zamanı da tahmin edebiliyorsunuz. Ellerin altında yine öğrenciyi aptallaştırmaya yarayan internet gibi hazır ve aynı zamanda kısa bilgiler yok. Deneyin sonucunda 1 ayda öğrenciler dili ve dil bilgisi kurallarını cümleleri birbirleri ile karşılaştırarak öğrenirler. Yalnızca telafuzda sıkıntı çekerler.

İnsan beyninin yüzde üçünü falan kullanıyor diyorlar fakat artık onu da kullanmıyoruz maalesef. Eğitim sistemimiz onu bile kullanmamıza izin vermiyor. Akıllı olup, kitap okuyanlar istisna. Bir dili öğrenmek için google çeviri değil de, sözlüklerde kaybolanlar da. Çünkü eğer sözlükte bir kelime arıyorsanız, mutlaka başka bir kelime daha dikkatinizi çeker. Sonra başkası. Bu şekilde öğrenmeniz artar. Kelimeyi internette aratıp karşılığını bulup, ödeviniz olan yeri doldurduğunuzda ise beyninizde yer edinmez. Einstein değilseniz tabi.

Sonuç olarak; insanoğlu yapabileceklerinin farkında değil. Araştırmıyor, soruşturmuyor, hazır  bilgilerle, ezbere yaşıyor, yaşatılıyor. Buna bir şekilde bir yerde dur demesi gerekiyor. Umalım da desin. Kendisi araştırsın, kendisi soruştursun. Bir sürü kitap okusun. Kitapları hocaların anlatmasını beklemesin. İnterneti yalnızca sosyal medya aracı olarak görmesin. Araştırılıp öğrenilecek milyonlarca bilginin ağı olarak tanımlasın. Arada sosyal de olsun tabi. Fakat yapsın bir şeyler. Çünkü;

O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de çalışma (zamanı) kılandır. (Furkan Suresi, 47)

25 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 29

Selam! Ben yine anlatıyorum alakasız.


Uyku problemi çekiyorum. Özellikle 3 gün önce yanıma gelen azrail kılıklı öcü yüzünden. Beni gelip alacağını söyledi. Bir tarihte verdi fakat bir türlü anlayamadım tarihi. çünkü ağzında geveledi. Sonra giderken "sözleştik bak, unutma, geleceğim" dedi. Rüyaydı evet, fakat nedense insan geleceğine inanmadan yaşamak istiyor. Evet öleceğiz ama, ne bileyim ya. Daha gençtik, güzeldik ama.

Blog tutma amacı bazı insanların içini dökmek iken, bazılarının ortam yapmak. Sosyal medya da çok farklı olup, normal hayatta asosyal olanlardan bahsediyorum. Arkadaşları ve ortamları olmadığından sosyal medya insanlarını çokça abartıp, çokça bağlanabiliyorlar. Hatta online hayatları normal hayatlarının önüne geçiyor. Tüm dostluklarını net üzerinden kuruyorlar. Net üzerinden tanıştıkları insanlarla bile yüzyüze gelince konuşamıyorlar. İşte ben onlardan değilim. Her seferinde söylüyorum,yine söyleyeceğim ben yüzyüze iletişimi seviyorum. Burada ben yazarım, siz okursunuz, kural bu.

Blogumu kendi ismimle yazıyorum, blogumdan etrafımda bulunan herkesin haberi var. Bir çoğu takip ettiğini söylüyor ama üç gün sonra o kişi hakkında burada saydırıyorum; hiç bir tepki görmüyorum. Demek ki takipte etmiyorlar, ediyormuş gibi yapıyorlar. Bu yüzden korkmadan yazabiliyorum sanırım. Bazen "a kişisi yanlış anlar mı acaba "diye düşünüyorum tabi. Ama olacak o kadar. Çünkü O yanlış anlamasın.

Eskiden fotoğraf makineleri ve lenslerine bakardım delice. Sonra teknosa ya gider, teknolojik ilerlemelere bakardım. Şimdilerde yeni moda tabak setlerine falan bakar oldum. İnsanlar değişiyor demek ki. Değişelim.

Bugün Zeynep'le bir çılgınlık yapalım dedik. Yapabileceğim en büyük çılgınlığı yaptım. iki menü yedim. 1 sularında olmasına rağmen hala acıkmadım. Sabah kahvaltı yapmasam da olur. Midem de bozuldu zaten. Ciddi çılgınlıktı, kesinlikle evde-okulda ve türevlerinde denemeyiniz.

Ntv'de mc-Bay diye iki takımın maçını izliyorum bir yandan. Takımların isimlerini bile bilmiyorum ama Bay 2-1 önde Mc'ye karşı. Allah arttırsın.

24 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 29

İnsanın en sevdiği filmler belli olmalı. İzlemekten bıkmadıklarım Forrest Gump, Pers Prensi, The Beastly, Dövüş Kulübü, Charlie'nin Çikolata Fabrikası, Shrek, Sweeney Todd, Ölü Gelin, Alis Harikalar Diyarında (timborton) ve diğerleri..

İnsanın sevdiği şarkılar da belli olmalı. Placebo-blind tek geçerim.

Geçenlerde azraili gördüm ruyamda, beni gelip alacağını söyledi. Umarım yakın vakitte ölmem. Daha yapmam gereken şeyler var. Bir yerlere yardım etmem lazım.

bu kez kısa kesiyorum. kafam karmaşık çünkü.

23 Kasım 2014

Eski Sevgililerinizden Bıktık!

Sosyal medya mecrasının çıkış noktasını bilmiyorum fakat şu an bulunduğu nokta hiç de hoş bir yer değil. Özellikle çok acılı eski sevgililer için ağlama duvarı resmen!

Kendisini deliler gibi seven kızı aldattıktan sonra ayrılan adam şimdilerde inanılmaz pişman. Yaptığı hatanın vermiş olduğu sonucunun karın ağrısını ise hep birlikte izliyoruz. Facebook'ta, Twitter'da attığı laflar bitmedi şimdilerde Swarm'da plan kısmına yazar oldu. Bildiğiniz paragraflar paylaşıyor. Kıza lafları düzüyor. Sonra yine pişman olup üzüldüğünü belirtiyor. Hemen ardından kıza olan aşkından bahsediyor.

Adamın dangalaklığını zaten aldatmasından anlayabilirsiniz. Fakat swarm'da görseniz, boğasınız gelir. Gel gör ki, app'a giriş yapamıyorum. Her plan da bildirim olarak geliyor. Mecburen okuyorum kendisini yani. Yoksa çoktan silip atmıştım. Ah silinip atılası. İşin kötü kısmı hem kızı hemde erkeği tanıyor olmam. bir zamanların en iyi dostları olması.

Neyse efenim. Eski sevgilileriniz hakkında atıp tutuyorsunuz ya, işte herkes bundan nefret ediyor.

22 Kasım 2014

BU ARTIK BİR “ŞEREF MESELESİ”!

Her yıl yüzlerce dizi reyting pastasından kendine kalın bir pay almaya çalışırken, bunların büyük bir çoğunluğu reyting kurbanı olarak ekrana veda ediyor. Hatta öyle ki bugün için daha yayına girdiğinden haberimizin bile olmadığı bir dizinin yayından kaldırıldığı haberini görüp “Böyle bir dizi mi vardı?” diyoruz.

Büyük umutlarla başladığı dizisi yayından kalkan kanal, yapımcı, ekip kuşkusuz büyük bir hüsrana uğruyor. İşin cilvesidir ki bu durumdan mutlu olan bir taraf var: Yayındaki dizinin reytinge kurban gitmesini ve böylece onun yerini almayı bekleyen diziler. Bu sebeple artık iddialı yapımlar yeni sezonda ya da ara sezonda değil, ihtiyaç hâlinde her an taze kan olarak yayına girebiliyorlar. Bu yılın taze kanlarından biri de “Şeref Meselesi”.

Bir süredir Kanal D ekranında tanıtımları sıkça dönen “Şeref Meselesi”, nihayet bu Pazar akşamı saat 20.00’de izleyiciyle buluşacak. Hürriyet Bumerang’ın davetlisi olarak salı akşamı dizinin Kanyon’da gerçekleştirilen galasına ben de katıldım ve oyuncularıyla birlikte ilk bölümü izleme fırsatı buldum. Gala âdeta bir film gösterimi havasındaydı ve medyanın geceye büyük ilgisi vardı. Gösterimden önce, yaklaşık bir saat boyunca basına poz veren oyuncuları gördükçe yaptıkları işin aslında ne kadar zor olduğunu bir kez daha düşündüm. Bu fasıl da tamamlandıktan sonra koltuklarımızda yerimizi aldık. Işıklar karardı, film başladı…

“Şeref Meselesi”ni yaklaşık iki saat boyunca hiçbir şey düşünmeden, pürdikkat kesilerek izledim… Zaman zaman güldüm, zaman zaman öfkelendim, zaman zaman gözlerim doldu, zaman zaman olacaklar konusunda tahminlerim oldu. Televizyon izleyicilerinden önce, davetlilerle aynı salonda diziyi seyretmem izleyicilerin reaksiyonunu görmemde ve dizinin göreceği ilgiyi tahmin etmemde bana fikir vermiş oldu.

“Şeref Meselesi” bir defa alabildiğine gerçek, hayatın içinden. Balıkesir’de yaşayan Kılıç Ailesi’nin İstanbul’a taşınmasıyla başlayan bu hikâye eminim ki izleyenleri peşi sıra sürükleyecek. Yayımlanmadan önce ipucu vermem doğru olmaz ancak birinci bölüm bittikten sonra izleyiciyi bir süre kendine gelemeyecek.

Dizinin modern, genç yüzlerden oluşan kadrosu ilk anda göze çarpıyor.  “Şeref Meselesi”, bana kalırsa bu yılın en başarılı oyuncu kadrosuna sahip dizisi. İlk dizi yönetmenliği tecrübesini “Güneşi Beklerden”de edinen Altan Dönmez, ikinci dizisinde de Kerem Bursin ile yoluna devam ediyor. Öyle ki kısa sürede kendine büyük bir hayran kitlesi edinen Bursin’in “Yiğit” karakteriyle yine beğeni kazanacağını düşünüyorum. Ancak bana kalırsa uzun vadede bu dizinin yıldızı Şükrü Özyıldız olacak. Daha önce birkaç dizide izleyicinin karşısına çıkan Özyıldız’ın sahip olduğu jön ışığının doğru bir projeyle daha da parlayacağını düşünüyordum ki nihayet genç oyuncu hak ettiği türden bir yapımda yer alıyor. Bir bütün olarak sanki Yiğit’in yanında biraz sönükmüş gibi ifade edilse de Özyıldız’ın hayat verdiği “Emir” karakterinin sınırlarını aşacağı su götürmez bir gerçek. Genç oyuncunun gösterimin ardından gece boyunca seyircilerin yanında kalarak fotoğraf çektirdiğinin ve alçakgönüllü tavırlar sergilediğinin altını da çizmek isterim.  Bu arada, doğrusu Yiğit-Emir kardeşler benim aklıma doğrudan Kuzey-Güney kardeşleri getirdi ama bu bir tesadüften ibaret olsa gerek. Sonuçta dizi İtalyan uyarlaması.

Son dönemin genç ve başarılı isimlerinden Yasemin Allen’ın “Sibel” karakteriyle yükselişini devam ettireceği şüphesiz. Geçtiğimiz aylarda sinema filmi için verdiği bir tv röportajında Şükran Ovalı’yı izlemiş ve “Yakında alır yürür” demiştim. “Derya” karakteriyle Ovalı’yı dizide görmek beni oldukça mutlu etti. Bir diğer karakter olan Kübra’ya ise Burcu Biricik hayat veriyor. Biricik, zarafetiyle galanın en dikkat çeken isimlerinden biriydi. Kübra, silik karakteri nedeniyle beni şimdilik pek çekmedi fakat ilerleyen bölümlerde belki de kabuk değiştirir. Belli mi olur?

Oyunculardan bu kadar bahsetmişken Tilbe Saran’dan bahsetmemek olmaz. Emir ve Yiğit’in annesi Tilbe’yi canlandıran Saran, oyunculuğuyla daha ilk bölümde akıllarda yer etmeyi başardı. Bir ara, duyduğumuz sesin kendisine ait olduğundan tereddüt edip duyduğum sesle Tilbe’nin ağız hareketleri arasındaki senkronun tutup tutmadığına odaklandım. Aynı zamanda seslendirme sanatçısı olduğu bilgisini de edinince o güzel sesin bizzat kendisine ait olduğunu anladım. Tabii aile reisi Hasan Kılıç’ı canlandıran Şerif Erol’u da es geçmemek lazım. Erol’un hayat verdiği iyi aile babası Hasan, izleyiciyi çok sarsacak. Bu dizide iyiler seviliyor, kötülerden nefret ediliyor, karakterler seçiliyor, taraflar tutuluyor. O kadar sürükleyici ki izleyici de bir şekilde kendini dizide buluyor.

“Şeref Meselesi”ne ait değinilmesi gereken bir husus da tekniği. İlk bölümdeki yüksek prodüksiyon, helikopter çekimleri, kamera takipleri âdeta bir sinema filmi izliyormuş etkisi yarattı. Dilerim ki aynı özen ve titizlik bundan sonraki bölümler için de geçerli olacaktır. Ne de olsa birçok dizi ilk bölümüyle yarattığı büyük beklentiyi ilerleyen zamanlarda karşılayamadığı için izleyicileri hüsrana uğratabiliyor. Ancak dizinin çok iyi bir teknik ekibe sahip olduğu da ortada. Görüntüsü, sesi, ışığı, sanat yönetimi, kostümüyle D Productions son derece kaliteli bir prodüksiyona imza atmış. Senaryonun güçlü bir kalem tarafından uyarlandığı ve olay örgülerinin yüksek zekâyla birbirine bağlandığı hissediliyor. Bu arada, İtalyan esintileri taşıyan dizi müziğini çok beğendiğimi de sözlerime eklemeliyim. Hatta yayımlandığı takdirde gidip ilk kez bir dizi müziği albümü alacağım.

Doğru bir stratejiyle pazar akşamı 20.00’de yayımlanacak dizi sadece izleyici için değil, aynı zamanda reyting yarışında yer alan Kanal D için de bir tür “Şeref Meselesi” olacak. Temennim bu “mesele”nin çok uzun süre kapanmaması yönünde.

Pazar akşamları görüşmek isteyen arkadaşlarım şimdiden kusuruma bakmasınlar çünkü halledilmesi gereken önemli bir “mesele” var.

Bu içerik http://www.diliminayariyok.com/ tarafından hazırlanmıştır.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

19 Kasım 2014

Bu Yazı Olumsuz İçeriklidir

Merhaba sayın okuyucular.


Bugün sizlere arkadaşlarımla yemek yerken hatırladığım ve yaşamıma yön veren ilginç şeylerden bir tanesini anlatacağım. Yemek anında konuşulacak şey değildi bu belki fakat laf lafı açar ya hani. Heh işte, bizde de durum böyleydi.

Dördüncü veya beşinci sınıflardan bir tanesindeydim. Yaz tatili için memleketimiz olan Trabzon'a doğru yola çıktık. Abimle ben arkada oturuyorduk, Birbirimizle durmadan dalaşırdık o zamanlar. Yolculuğumuz 22 saat falan sürerdi. Tırlar bile sollardı bizi. Olabildiğince yavaş ve her su başında duran bir aileydik. Bir de ben nedense her benzin istasyonunun tuvaletini merak ederdim. Ya da arabada sıkılıp tuvaletim geldi diye kandırırdım aile eşrafını.

Yolumuzda seyir halindeyken bir araba tarafından sollandık. Olası bir şeydi. Fakat babam "Bu üçüncü kez solluyor bizi ve gerçekten deli gidiyor. Allah korusun" dedi. Lafını bitirir bitirmez arabaya baktım arkadan. Bmw, akıyordu resmen yolda.  Sonra zaten hemen gözden kayboldular. Biz yine bir yerde durduk. Yemeğimizi yedik. Pikniğimizi yaptık. Sonra toplandık.

Yola çıktık tekrar. Az ilerde arabaların yavaşlamış olduğunu fark ettik. "Noldu" falan derken babam iyice yavaşladı. Kazanın üzerine giden 3. arabaydık. Durmak boynumuzun borcu gibiydi. Babam hemen güvenli bir yere park etti arabayı. Çünkü kaza yerlerinde genelde duran arabalara da çarparlardı. Anneme arabadan inmemesini söyledi. Ben hemen ırım kırım edip inmek istedim. Elimden tuttu, beraber ilerledik. Açıkçası büyük bir kaza olduğunu sanmıyordum,

1 saat kadar önce bizi sollayan bmw karşımda duruyordu. Bir kamyonun kasasına entegre olmuştu resmen. Bmw kamyonu benzin istasyonuna dönerken kasasından yakalamıştı. Adamın teki arabanın üst camından elini çıkartıyordu. Sadece elini görebiliyordum. Bembeyaza gömleği kıvrılmış ve bütünüyle kandı. Elleri de kandı. Yardım edin diye bağırıyordu. Herkes koşturdu. Babamla iyice yaklaştık araca doğru. Babam donakaldı.

Arka tarafta muhtemelen uyuyan adamın kafası kopmuştu. Boynundan kesilen kafa aşağı doğru sarkıyordu fakat tamamen kurtulmamıştı vucuttan. Aynen ineğin kesilmesinde duyulan hırlamalardan vardı. İnanılmaz kan akıyordu. Her yer kandı. Pıhtılaşmış bir şeyler de vardı. Arkadaşı olduğunu düşündüğümüz adam inatla tutmaya çalışıyordu akan kanı. İnatla yaşatmaya çalışıyordu arkadaşını. Sanırım onu airbag kurtarmıştı fakat onunda bir sürü yerinden kan akıyordu. Yada arkadaşının kanıydı, bilmiyorum.

Sonra babam ağladı, ben kustum. Sanırım o günlerden kalma korkularım oluştu bu günlere. Sizin "iyi" diye bahsettiğiniz arabalar benim için "cellat" sıfatını aldı. Hız yapan ve bindiğinde kendini yolların hakimi sanan o araçlara binmek benim için kabustu. Spor arabalar tek korkum, pahalı arabalar ise tek kaçmak istediğim nokta oldu. Çünkü hız o kadar iğrenç bir şeydi ki, yapabileceğinin en iyisi varsa elinde, işte onu yapardın.

İşte bu yüzden olsa gerek ben lisedeyken, herkes birilerine aşık olurdu. Ben neden yaşadığımı sorgulardım. Ölüm denen şey o kadar anlık ve beklenmediğin anda gelirdi ki, peki ben ne yapacaktım? İşte o noktada din yardımıma yetişti. İyi ki de yetişti. "Bugün Allah için ne yaptın" dan çok "Allah olmasaydı ne yapacaktım" ı sorgular oldum. Çünkü iyi ki de vardı. Çünkü bir gün bir yolda giderken aniden canımı alabilirdi ve ben O canımı almadan O'nun istediği gibi olmalıydım.

İşte Allah'ın istediği hıdayetli kullardan olmamız dileğiyle. Allah affetsin abartmaları.

18 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 28

Ivır zıvırlarıma hoşgeldiniz. Genelde yazacak bir şey bulamadığımda buraya kaçıyorum. Ama siz zaten bunu biliyorsunuz.

Otobüsler ve metrobüsler neden bu kadar kalabalıklar? Geçenlerde Joan Miro sergisine gittik bir arkadaşla. Dünyanın öbür ucundaymış kendisi. Ya da biz dünyanın öbür ucundaydık. Allah'ın Cevizlibağ'ından kalkıp Sabancı Müzesine gittik Arnavutköy'de. Olabildiğince uzak bir yoldu bizim için. Boş bir otobüste yerimizi edindik ve bir saatlik yolumuza merhaba dedik. Türk milletim o kadar misafirperver ki; Arnavutköy'de ikamet eden 75 yaşındaki teyze ile muhabbete daldık. Sonra bizim muhabbetimize kalabalığa istinaden bir kaç kişi daha katıldı. Elit kesimin elit insanları olduklarından, pek bir ortak noktamız çıkmadı, ama olsundu. Güzeldi.

Joan Miro demişken, bir çok tasarımcının kendisinden esinlendiği söyleniyor fakat bana sorarsanız o resimlerden yalnızca anaokulu çocukları esinlenir. İlkokul 2'yi geçmez o resimler, geçerlerse döverim hepinizi. Yalnızca 2 tabloyu alıp evime götürürdüm koskoca sergide. Ağlanacak bir durumdaydım resmen. Ayrıca ışıklandırmasını da sevmedim serginin. İçimi o kadar kararttı ki, bir ara ortalık yere oturup ağlayasım geldi. Oturup ağlasaydım tüm karamsarlık gidecekti belki de.

Sergi Çarşamba günleri ücretsiz. Sergi alanına gitmeden önce geçeceğiniz koru ve o muhteşem manzarası için o yol çekilir. Fakat kesinlikle Joan Miro için değil. Gitmişken girip bir bakının ama fazla da takılmayın. Ciddi manada zaman kaybı.

Zaman kaybı olarak gördüğüm başka yerler ise, otobüs beklenen o zamanlar..

Bir de bir dersim var, tam bir zaman kaybı. Bana bir şey katmadığı gibi, tüm iç huzurumu da çekip alıyor damarlarımdan. Allah affetsin.

16 Kasım 2014

Farklı Hissetmek.

Mevzuyu okuyucularıma nasıl anlatsam diye düşündüm. Normal insanlar gibi yazamayacağımı beni gerçekten tanıyan herkes bilir. Ben asla özelimi anlatmıyorum. Anlatırsam bile sağdan soldan, bir şekilde.

Neyse. Hayatımda asla yapmam dediğim şeyleri yaptığım şu günlerde ciddi bir şeye adım attık dün. O kadar ciddiydi ki.. Ciddiyetin vermiş olduğu heyecan ve stresi şimdi burada hiç bir cümle size aktaramaz.

Öncelikle bir sürü insanla muhattab olmak, bir sürü şeyi yetiştirmeye çalışmak, bir sürü şey yapmak, bir sürü arkadaşını unutmak, bir sürü insana haber verememek. Haber vermek dedim de aklıma geldi. Hayatımda önemli bir gelişme olduysa, asla bunu telefonla birilerine anlatamadım. Çünkü genelde telefonu saçmalamak için kullanırım. Saçmalamamak adına, hep yüzyüze iletişimi seçerim ve her zaman bu daha samimi gelir bana. Görüşemediğim insanlar bu yüzden hep hayatımda bir adım gerideymiş gibi olur..

sonra o insanları hatırlar ve üzülürüm. Aptallığıma verirler lütfen. Vermedilerse şimdiye dek, versinler lütfen. :/ Bir de mutluluğumu paylaşsınlar. Şimdi burada olayla ilgili daha çok ayrıntı vermek isterdim aslında ama, vermeyeceğim. Allah gönlünüzdekini hakkınızda hayırlı etsin.

İşte böyle, lafımı döndürüp dolaştırıp sonuca bağlıyorum.

Önemli günler, çok önemli

İnsan hayatında çok önemli günler yaşar. Önemli günlerde aptal olur derlerdi de inanmazdım. Haber vermeyi unuttuğum, söylemeyi atladığım, çok değer verdiğim dostlarımı bile unuttum. Ama neyse ki hepsi çok anlayışlılar. Hepsi muhteşem insanlar. Hayatımda bu zamana kadar tanıdığım ve tüm iyi niyetlerini sunan, hislerini bana hissettiren insanlardan Allah razı olsun.

İyi ki varsınız, iyi ki buralardasınız.

12 Kasım 2014

Aradığın Kişiye Ulaşamama Sorunsalı

Aradığım kişiye ulaşamayınca ben, ben olmuyorum resmen. Sizlerde de var mı bu durum bilmiyorum ama gerçekten çok iğrenç bir duygu. Nasıl anlatsam bilemiyorum mevzuyu. Anlatılmaz yaşanır zaten.

Bugün A kişisiyle konuşamadım. Çok fazla yoğundum. Moralinin bozuk olduğunu söyledi. Ben yine ilgilenemedim. Çünkü girmem gereken 5 vizem vardı. Ve ciddi ciddi çalışıyordum. Çünkü 5 vizeyi son güne bırakmak çok aptalcaydı.

Eve gelirken aradım, açmadı. Sonra yürürken yaklaşık  4 kez daha aradım. Yine açmadı. Eve geldim, aradım açmadı. Sonra yemek yedim yine açmadı. Normal insanlar 1 kez arar, hadi düşmedi diye 2 kez arar bırakır. Fakat ben normal olmadığımdan, o telefon açılıncaya kadar ararım. Ararken her telefonun dıt sesi ben de değişik anlamlar uyandırır. Trafik kazası geçirmiş olmasından tutun da, banyoda düşüp kafasını banyo kenarındaki fayansa çarpmasına kadar ilerler bu skala. (Allah korusun)

Asla iyi bir şey gelmez aklına insanın. Yok işte uyuyordur, yok işte şarjı bitmiştir, yok işte telefon kısıktadır gibi. Milyonlarca senaryo üretebilen bilinç altımı öncelikle izlediğim filmlere, sonralıkla anneme borçluyum. Annemden geçti bu panik atak durumu. Eğer ulaşamama durumu biraz daha ileri giderse, mide bulantısından, bağırsak çözülmelerine kadar bir çok sıkıntı da yaşamanız muhtemel. Aman panikler atağa geçmesin. O telefonları taşıyorsanız bir anlamı olsun lütfen. Kimseyi de merakta bırakmayın. Ben merak etmenin pisliğini bildiğimden asla kimseyi merakta bırakmam. İki elim kanda olsa, nerde olduğumu ne yaptığımı ve en önemlisi iyi olduğumu söylerim mutlaka. Hadi kendinize iyi bakın şimdi. Benden feyz alın lütfen.

11 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 27


Bunca işim varken gelip post giriyorsam, vay bana vaylar bana. Yarın 5 tane sınavım var, fakat ben hiç birine çalışamıyorum. Nedenini de bilmiyorum. Sanırım ateşim de çıktı. Hasta olup yataklara düşcem az kaldı.

Bu haftayı atlatırsam, çok iyi olacak benim için.

Bu günlerde başıma çok ilginç şeyler geliyor. Geçen gün yaşamadığım kadar büyük bir kaza yaşadım. Allah daha büyüklerini yaşatmasın ama gerçekten korktum. Trafik kazasıydı. Araçlar hasar gördü fakat elim ayağım boşaldı resmen. Az daha çok yüksekçe bir yerden uçuyorduk arabayla. Allah korudu.

Bu sabahta kaynar suyu üzerime döktüm. Kesim yaparken bacağımı kestim Öyle bir kestim ki anlamadan, kotum bile parçalandı. Neyse, tarz oldum. Türbanlı kıza bak, pantolonuna bak dediler muhtemelen. Siz benim ne yaşadığımı biliyor musunuz? Yo dostum yo.

İzlemek istediğim filmler de var aslında ama izleyemiyorum. Hemen söylüyorum: Gizli Pencere, Kimlik ve Chef. Hepsini merak ediyorum.

Bugün yaptığım tasarımlar beğenildi. Mutlu olmadım. Düzeltmem gereken yerler yüzünden tekrar uğraşmam gerek. Bir kez de "heh olmuş bu" densin. Ama nerdee?

Yemeden içmeden kesilip Kpss ye hazırlanmalıyım sanırım. Devlet işi tam benlik. Ya da oturup kitap yazmalıyım. Yazdığım kitapları okuduğunuzda para kazanmalıyım. Fikirlerimi satarsam özgür olur muyum ki?

Önceki yazılarımı okuyupta yorum yapmayanlara selam olsun.

Beni bugün gizli bir numara aradı. Yılların telefon kullanıcısıyım. Böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Yazılmaya değer bence. Çünkü sesimi dinledi ve uzunca bir süre kapamadı. Sen neden kapamadın diyorsunuz şimdi. Çünkü telefonum dondu.

Şu teknoloji benden çektiği kadar kimseden çekmemiştir, işte buna eminim.

9 Kasım 2014

Yer Keşfi: Red&Black Cafe

Merhaba İstanbul'lu okuyucular. Şimdi sizlere yeni keşfettiğim bir yeri tanıtacağım. İsmi Red&Black Cafe. Üsküdar-Salacak Yolu üzerinde kurulmuş muhteşem cafelerden bir tanesi kendisi.

Mekan sahil kenarı olduğu için boğaza nazır çayınızı-kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Nargile severler (ki hiç tasvip etmem) çeşitli nargilelerinin tadına da bakabilirler. Akşamları canlı müzik yapılan mekanda biz kahvaltı yaptık. Cumartesi-Pazar açık büfe sunumu yapan cafe'nin açık büfesi gerçekten muhteşemdi.

Peynir denen varlık erkek olsaydı evlenecek kadar seven biri olarak peynirlerini de çok beğendim. Genelde açık büfelerde peynirlerin çeşitlerini çoğaltıp kalitesini azaltırlar. Fakat burada mevzu öyle değildi. Peynir çeşidi fazla ve tazeydi. Hemde kaliteliydi. Patates kızartmaları hariç, her şeyi severek yedik a kişisi ile birlikte. Bize afiyet, bol bol kalori oldu elbette.

Açık büfe kahvaltılarda tatlıyı unuturlardı normalde. Fakat burada o da unutulmamış. İstemeyeceğiniz çeşit tatlılar vardı. Biz çok doyduğumuzdan ekler ile tatlandırdık ağzımızı. Taze demlenmiş çayı ile durmadan çay içtik. Boğaz manzarasında da çok iyi gidiyor hani. Gelelim hizmete. Hizmetleri de muhteşem. Karşılamadan tutun da, masada size eşlik etmelerine kadar her şeyi ile beğendiğim mekana 8 veriyorum. Kırdığım 2 puan mekanın ambiansından biraz. Akşam olsa belki onu da kırmazdım. 

Gidin görün diye sitesinin linkini de paylaşayım madem: 
http://www.redandblack.com.tr/

Sahte İhtiyaçlarımızın Kölesi Olmak?!

Ah sayın izleyici. Son günlerde araştırma konumun derinliklerine inerken kapitalist sisteme giydirmelere doyamadan, geldim buraya da anlatayım derdimi dedim. Mevzumuz kültür. Tüketmekten bıkmadığımız o kültür: tüketim kültürü.

Kültür kelimesinin latinceden geldiğini ve "hayvan yetiştirme", "toprağı ekip biçme" anlamlarını taşıdığını biliyor muydunuz? Şimdi "ben çok kültürlü bir insanım" dediğinizde tekrar düşünün. Bunun yanı sıra, kapitalist sistemin bize yedirmeye çalıştığı kültürü de afiyetle yediğimizi söylemek istiyorum üzülerek. Şimdi "ben antikapitalist müslümanım" diyenlerin hepsi susabilir mi?

Devir kapitalist sistemin köpekliği devri. Şimdi kimse antikapitalistim diyip ortaya çıkmasın. Cahilliğinizi aleni ortaya dökmeyin. Bundan yıllar önce kurulmuş Frankfurt Okulu'nda bu mevzular bir güzel tartışılmış. Ortaya "Kültür endüstrisi" tanımı atılmış. Buna göre kültür endüstrisi bilinç manipilasyonu yapmaktadır. Yani kitleleri yeniden biçimlendirmekte, hiç bir sapmaya tahamül etmemektedir. Kurdukları yeni sistemle toplumdaki bireylerin bilinçlerinin daha da gerilemesine sebep olur. Bunu ne ile mi yapar? Sahte ihtiyaçlar yaratarak. Sahte ihtiyaçları uyandırarak kapitalist sistemin üretimlerine yönelik tüketimler ortaya çıkarır. Aslında taleplerimiz arzları uyandırmaz yani. Kapitalist sistem ne ürettiyse "Sizin buna ihtiyacınız var, bundan almalısınız, bunu almazsanız siz siz olmazsınız" bilincini yükler. Elbette benim de içinde bulunduğum reklam endüstrisi ile yapar bunu.
Bir de üzerine sahte bireysellik yükler. "Size özel ürettik, sizin için, sadece size" gibi yaftalar koyar. Gündelik işlerinizi iğrenç, monoton gibi gösterip ürettikleri şeylerle size kaçış sağlayacağını vaad eder. Aslında hepimiz kapitalist sisteme salyaları akan köpekler misali kapılırız.

Adorno saolsun, bir çok söz söylemiştir bu konuda. Belki Frankfurt okulu pozitivizme karşı gelir fakat kültür endüstrisi gibi çok doğru bir yapı da bulmuştur. Sistemin bize yedirmeye çalıştığı sahte ihtiyaçlara ulaşamazsak eğer sıkıntı, saldırganlık,sefalet içinde yaşıyor gibi oluruz. Elinizde iphone 4 varsa ve 5 çıktığı halde almadıysanız, siz kesinlikle mutlu bir insan değilsiniz. Çünkü daha yenisi ve kapitalist sisteme göre daha muhteşemi sizin elinizde yoktur. Bu yüzden muhteşem hissetmenize de sebep yoktur.

Kültür endüstrisi çağında yaşadığımız şu günlerde kimse mutlu değil. Kimse elindekinin değerini bilmiyor, elindekiyle şükretmiyor. Şükretme duygusunu da eziklik olarak görüyor. Elindeki evle, arabayla,  çantayla, telefonla, ayakkabıyla ya da para kuvveti ile alınan ne varsa hiç biriyle mutlu değil. Çünkü endüstri durmadan yenilerini bize yaftalıyor. Çünkü endüstri durmadan üretip, bize sahte ihtiyaçları manipüle ediyor. Kesinlikle en başta söylediğimiz gibi bir sürü hayvanı istediği gibi yetiştiriyor. Koskoca bir bahçesi var ve istediğini üretip, istediğini bize satıyor. Biz de aklımız sıra seçim yaptığımızı ve istediğimizi aldığımızı sanıyoruz. Peki neden onu istiyoruz? Çünkü reklam da gördük. Neden onu istedik? Çünkü sanatçı denilen insanın elinde vardı. Neden onu istedik? Çünkü kaliteli dediler. Peki ama neden?

Hangimiz için tablet gerçekten gerçek bir ihtiyaç? Önce hediye olarak verilen tabletler, tabi ki düşük modellerde olur. Düşük modelde istediklerini yapamayan insan, daha iyisine daha çok para vererek sahip olur. Aslında en başta ihtiyacı olmayan şeye, ihtiyacı olduğuna inanır ve satın alır. Uyuşturucuya alıştırmak gibidir ihtiyaç hiyearşisine alıştırılmak.

Fakat en can alıcı yere geliyorum şimdi. Cebimizdeki paramızı aldılar, yetti mi? Yemedi. Şimdi iş insanlığımıza uzandı. Filmlerle, dizilerle kültürümüzü endüstriyelleştiriyorlar. Çekilen dizilerle yine bilinçaltımızı aptallaştırıyorlar. Bu kez kültürel çözülmeler yaşıyoruz. Artık komşu kadına yan gözle bakmak diye bir duygunun varlığını biliyoruz. Aldatmak ve aldatılmaktan inanılmaz korkuyoruz. Çünkü izlediğimiz filmlerde aldatılma duygusu öyle bir anlatılıyor ki, bilinçaltımıza iğne oyası gibi işleniyor. Yarın öbür gün karşımıza çıkacak diye ödümüz kopuyor ya da biz böyle bir şeyin varlığına inandırılıyoruz. Aldatma bu kadar aleni televizyonlarda yokken, aldatma dolayısıyla bu kadar insan boşanmıyordu, ayrılmıyordu. Hiç soruyor musunuz kendinize, bunca insan neden ayrılıyor? İzledikleri filmlerin bilinçaltına gönderdiği etkiyle tabi ki.

Bizler müslüman insanlarız oysa ki. Biz de karıya kocaya ihanet olmaz. Anneye babaya saygısızlık olmaz. Yalan asla olmaz. Bu tip bir sürü şeyin olmadığı bir dine mensupken televizyonlarımızda, dizilerimizde bizim kültürümüzle alakası olmayan bir sürü şeye maruz kalıyoruz. Neden? Çünkü tüketim kültürü artık birbirimizi de tüketmemizi istiyor. İnsanlar birbirlerini tükettikçe daha da mutsuz olacak, mutsuz olan insana sahte ihtiyaçlarla mutluluk sağlanacak. "Sevgilin mi aldattı, git Starbucks ta bir kahve iç, kendine gel. hem de orada ortam var, sıcak ortamda başkasını bul" diyecek sana kapitalist sistem.

Bu konuda o kadar kusasım var ki, anlatmalara doyamıyorum. Bu sektörün içinde olmaktan memnunum. Çünkü ben size ihtiyacınız olmayan şeyleri pazarlamayacağım. Daha doğrusu dikkatli olmaya çalışacağım. Lütfen siz de ihtiyacınız olmayan şeylerin ihtiyacınız olmasına izin vermeyin. Antikapitalist müslüman olamazsınız evet ama duyarlı bir müslüman olursunuz. İzlediğiniz filmlere dikkat edin, aldığınız eşyalara dikkat edin, kullanmayacağınız şeylere dikkat edin. En çok da insanı ilişkilere dikkat edin. Tüketim toplumunun insanları tüketmenize yol açmasına izin vermeyin! Çünkü para ile her şey alabilirsiniz fakat, sevdiğiniz ve kaybettiğiniz insanları tekrar alamazsınız. 

Eğer bu yazıyı tamamen okuduysanız, azcık da olsa bilinçlendiğinizi umuyorum. Şükretme duygusuna bir de buradan bakın diyorum. 

6 Kasım 2014

Payday 2 Oyunu Zaman Çalar!

Çok değerli oyunsever dostlar! 


Şimdi sizleri bir oyunla tanıştıracağım. Oyunsever iseniz Steam üzerinde zaten hesabınız vardır diye umuyorum. Steam üzerinden satın alacağınız Payday 2 oyunu ile mevzuya müptela olacaksınız.

Oyun 4 tane gangster üzerine kurulu. Online olarak oynadığınız bu oyunda 4 kişiden 1 tanesi sizsiniz. Diğer 3 kişi arkadaşınızsa iyisiniz, değilse o kişilere güvenmeniz gerekir. Çünkü düştüğünüzde sizi kaldıracak, yaralandığınızda size yarabandı getirecek veya kurşununuz bittiğinde size ammo sağlayacak insanlar bu takım arkadaşlarınız.

Yaralanmak, kurşun falan dedik, oyunun amacını söylemedik. Oyunda bir çok görev var ve istediğinizi seçiyorsunuz. Banka soygunundan tutun da, Fbi'ın bilgisayarlarını hacklemeye kadar bir çok görev var. Avm'lere 50 bin dolarlık zarar da verebilirsiniz, 15 bin dolarlık market soygunu da yapabilirsiniz. Bu sırada gelen swatlardan ve fbi'lardan korunmak ise size kalmış. Özellikle banka soygununu sessizce halledebiliyorsunuz oyuna alıştıkça. Ya da sanat galerisine girip sessizce duvardaki en pahalı tabloları da çalabiliyorsunuz.

Gel gelelim oyundaki bağımlılığa. Oyunda bir çok yerde (eğer gerçekten dikkatli iseniz) illimunati işaretleri de göreceksiniz. Göreve başlamadan önce çıkan mavi ekranda olmak üzere, bir çok yerinde var. Ben stres atmak için her akşam oyuna oturup yaklaşık 2 saat kadar efor harcıyorum pc başında. Oyunda her yerden adam geldiği ve durmadan bir kovalamaca içinde olduğumdan yorulup, tüm işlerimi halledemeden uyuyorum. Sanırım oyun bağımlılığı bu olsa gerek. 

Geçen gün "elim ayağım titriyor, oynamalıyız" dediğimi biliyorum. Stres atmak, kafanızdaki saçma sapan düşünceleri unutmak için ideal diyebilirim. Fakat gel gör ki, zaman kaybı aynı zamanda. Bir zamanların oyunkoliği olan ben, uzun süredir oyunlara bulaşmamışken; nerden bulaştım bu oyuna bilmiyorum ama tavsiye ediyorum. Steam hesabınız varsa, alın deneyin derim. 

5 Kasım 2014

Kırmızı Pazartesi


Okumayı taze bitirdiğim kitabın en sevdiğim parçasını sizinle de paylaşmak istiyorum. Sonra yorumlara geleceğim.

"San Roman gözlerini aralamış, öğle sonrası saat ikideki durgunluğun ortasında sanki tek canlı varlıklarmış gibi görünen, acımasız kapkara giysileri içindeki o iki kadını görerek , gencinin kim olduğunu sormuştu. Pansiyon sahibesi de, yanındaki kadının küçük kızı olduğu, adının da Angela  Vicario olduğu yanıtını vermişti. Bayardo San Roman, ta meydanın öbür ucuna kadar bakışlarıyla izlemişti onları.
-Adını iyi koymuşlar, demişti.
Sonra da başını salıncaklı sandalyenin arkasına dayamış, gözlerini yeniden yummuştu.
-Uyandığımda, demişti, onunla evleneceğimi bana hatırlatın."

Muhteşem ruh çözümlemeleri olan bu kitabı, ciddi manada öneriyorum. 1982 Nobel Edebiyat Ödülünü almış olması da bunu kanıtlar nitelikte. Zira Nobel almak kolay olmamalı. Değil de zaten. 

Hikaye olabildiğince sade. Fakat anlatım o kadar muhteşem ki, sanki o köyde yer alan ve o cinayete göz yuman insanlardan bir tanesi de sizmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Bir an suçlu oluyor, sonra kendinize kızıp "hadi ordan, hak etmiş ama" bile diyebiliyorsunuz. 

Merakınız cezbolduysa, bir bakın derim. Güzel, anlaşılır, akıcı ve zevkli.

Şu an : Cahil Hoca ve Görme Teknikleri'ni okuyorum. İkisi bir arada okumayı severim ne de olsa. Onları bitirince mutlu olursam, paylaşırım. Olmazsam ne ala.