22 Aralık 2011

Başlığım yok benim.





Neden yok? Çünkü saçma bişey yazcam. Çünkü saçmalayasım var. Çünkü.. Bir sürü sebebim var aslında ama hiç birinden bahsetmeyeceğim. Sadece saçmalıcam. Dinle!


Dinle der demez aklıma şu geldi: Sakin-Edepsiz Komedya . Dinleyin. Güzel parça. Seviyorum kendisini. Daha geçenlerde muhabbeti geçmişti. Dinlediğim şarkıları kimse dinlemez diye dem vuruyordum. Hatta dinlediğim insanları tanımazlar bile. Yanlış yerlerde mi geziniyorum ne? Evet hep yanlış yerde arıyorum. 


Aramak deyince de mevzu telefona gelir. Blackberry de bazen uygulama çalışmasında java sıkıntısı oluyor. Pilini çıkartıp takınca düzeliyor. Fakat bunu resetlemek için başka bir'şey olmalı diye dövünüyorum. Her seferinde pili tak, çıkar falan sinir bozucu. Deerken, araştırdım ve şöyle bir şeyle karşılaştım. Küçük bilgisayar olduğundan, bilgisayar mantığı ile çalışıyormuş. Yani ctrl+alt+del. Shet!


Shet mi? Evet, geçen gün söyledim bu kelimeyi. Salla gitsin manasında. Neden mi söyledim? Anlatmayım shetle gitsin.


Bir komşunun çok mühim bir işini hallettim. Kadın o kadar mutlu ve mesut oldu ki.. Eve geldiğimde dayanamayıp bir de telefon etti. Telefonda da teşekkür ettikten sonra "Allah sana nişanlınla haca gitmeyi nasip etsin" dedi ve kapadı. Bu dua hiç duymadığım ve aslına bakılırsa kendimi yakıştıramadığım bir dua olmasına rağmen olayı gidip annemle paylaştım. Annemin tebessüm etmesini beklerken annemin tepkisi şu oldu: "Asla olmaz! Evlenmeden ne öyle yurt dışlarına çıkmak falan!" 


Bir de çocukluğumda dinlediğim şarkıları dinledim geçen gün. Kliplerinde gezindim. Özlemişim kendilerini. Eski klipler güzelmiş be sayın izleyici. Hikayeleri varmış. Mesela şunun gibi: Drive myself crazy ya da Freak on a leash


Derken masal biter ve kız uyanır gerçekliğe. Gerçekler acıysa, acılardan kaçar. Acıları sevmez. Canını acıtanları da sevmez. İyiliklere ve güzelliğe doğru ilerler emin adımlarla. Daha bir sert basar ayakları yere. Daha bir farklıdır artık. Belki bir gün fark edilir farklılığı heh? Ya da yokluğu? Ya da varlığı? Ya da.. Her neyse.

30 Kasım 2011

Ay tutulması yaşıyorum.



Ay tutulması en çok da beni etkiler. Aslında beni en çok etkileyen şey, ay'dır. Ay ne desem bilemiyorum. Yok efendim, yanlış tahmin ettiniz. Kurt kadın falan değilim fakat ciddi manada etkilenirim dolunaydan. Yarım ay'dan, hilal'den ve türevlerinden. Ay'ı gördüğüm an o unuttuğumu sandığım tüm duygularım gün yüzüne çıkar. Bir ağlama hissi oluşur, nedenini asla tahmin bile edemediğim. Ağlamak güzel şey yabancı. Ciddi manada güzel.

Ay tutulmamın sonuçlarından bir tanesi ve en önemlisi yazı yazamıyor olmam. Artık nokta atsam, nokta atışı yapıyormuşum gibi bir his oluşuyor insanlarda. Genelde beni tanıyanlar sıkı takipçim. Onlar daha bir zevk aldıklarını söylüyorlar. Beni tanımayanlarla iletişimim olmadığından olacak ki, tepkilerinizi yorumlarınızdan alıyorum.

Yazdığım yazılara anlamlar yüklemesi gerekenler hariç, alakasız insanlar anlam yüklüyor, alınıyorlar. "Onu bana mı dedin?!" "Şurda şöyle demişsin ama.." şeklinde cümleler duymaya başladım çokça. Aslında söylemek istediklerimi anında söyleyebilen bir yapıya sahibim. Zaten açıklamamı da hep yaparım "Yalanlarımı gerçeklerimi anlatmak üzere kurguluyorum. Okuduğunuz her şey gerçeklerin yalanlarla kaynaşması. O yüzden "ne desem yalan olur." Çünkü ben yazar-ım. Sadece yazarım, siz okursunuz.

Diyeceğim o ki, sembolik yazmayı seviyorum. Alttan alttan laf sokmayı da seviyorum. Laf soktuğum insanların bunun farkedememesini de seviyorum. Zaten benim sembollerimi çözebilen bir zat-ı muhterem görsem alnından öpecek duruma geldim. Yoo, aslında belki de anlıyorsunuz. Belki de anlar gibi yapıyorsunuz. Ama seviyorsunuz değil mi? Evet evet, yazmalıyım. Kimse beni tutamaz, söylim.

23 Kasım 2011

Yardım etmek can yakmaz.!


Yardım etmeyi çok seven bir toplumuzdur biz. Bize kalan en önemli özelliklerimizden bir tanesi bu olsa gerek. Birisi poşet taşımakta mı zorlanıyor? Hemen atlarız. Çocuğun arabasını mı otobüsten indiremiyor, hemen yardım ederiz. Şehir hayatında yardım eden insan bulmak zordur. Gerçekten bu dediklerimi zor bulursunuz. Fakat neden?

Yardım etmek şehir hayatında öyle bir hal aldı ki,her an "keriz" sıfatına yakıştırılabiliyorsunuz. Salak mısın sen? neden yardım ediyorsun muhabbeti bile dönüyor..

Ben "hayır" demeyi sevmeyen bir insanım. Hayır diyemeyen bir insan değilim, yanlış anlama sayın izleyici. Öyle bir hayır! derim ki.. Fakat genelde dememeyi tercih ederim. Hele de söz konusu "yardım" ise. Bize yardım eder misin ile başlayan cümleleri çok severim. Yardım etmek can yakmaz deyip atlarım. Kendimi paralasam bile beni rahatsız etmez bu. Fakat işin vıcığı çıkana kadar. Yani artık bu konuda kullanıldığımı hissedene kadar.. İşte bu çok fena..

İnsanlara yardım etmeyi de çok severim. Kişisel olarak yani. Yardıma ihtiyacı olan insanlar var, manevi anlamda. Onlara olan ilgim ve saygım yanlış anlaşılmalara mahal verebilir. Verse de umrumda olmaz gerçi. Amaç belli sonuçta. Yardım.. Yardım kelimesi altında duyguların istismar edilebileceğini anlayamayacak kadar aptal bile olabilirim. İşte bu daha fena.

Gerçek nedir sayın izleyici biliyor musun? Yardım etmekten korkmayın.! Yardım edin. Yardım etmenin verdiği o huzuru hissedin. İçinizde olan sıkıntılardan aklanmanın tek yolu olmasa da yollarından bir tanesidir yardım. Gözünüz kapalı, kulağınız tıkalı yürümeyin yollarda. Bakın sağa-sola. Karı'ya kıza değil.! Yardım edilebilecek, yardıma ihtiyacı olan, zor durumda olan insan var mı diye bakın. İyi insan olun. En çok da iyi insanlara ihtiyacımız var. Bunu neden mi söyledim? İyi insanları tanıdıkça iyi olduğumun farkına vardım da ondan.

13 Ekim 2011

Mustafa Amca'ya gittik.



Biliyorsunuzdur belki İstanbul dolaylarındaysanız. Taksim'in sağ arka köşelerinde bir mekan. Mekan demeye bin şahit ister aslında. Sokakta oturuyorsunuz. Sokakta ufak tabureler ve masalarla. 

Mekanı kötülemek adına söylemedim. Aslında süper sıcak bir mekan. İnsanları oldukça enteresan mesela. Her tipten insan var. O ufacık masanın etrafına doluşan 7 genç, sıkış tıkış oturarak muhabbet edebiliyorlar. O ufacık masaya koskocaman sohbetlerini sığdırabiliyorlar. Mekanın ufacık tefecikliği oldukça hoşuma gitti ki.. 

Kahvemizi içtik. Mustafa Amca gerçekten yaşlıca bir amca. O da geziniyor arada, servis yapıyor. Mekan oldukça ucuz ve sevimli. Duyduğuma göre domatesli tostu meşhurmuş. Ucuzmuş da. Bir daha ondan yicem. Aç gitmedim, deneyemedim. 

Yan tarafımızdaki masada oturan 5 adamın 4'ü tiyatrocuydu. Hepsini ayrı ayrı dizilerde görmüştüm önceleri. Arkadaşımla elimizdeki telefonlarla twit atmaya uğraşırken, adamlardan bir tanesi en sonunda dayanamayıp "Sohbet etmeye mi geldiniz, yoksa telefondan mı sohbet ediyorsunuz?" dedi. Biz güldük. Fakat yine de telefonları elimizden bırakamadık. Kahvelerimiz gelene kadar internet üzerinden geçti muhabbetimiz.

Güzel bir mekanda, sıcak insanlarla tanışmanın verdiği mutlulukla eve geldim. Fal da baktırdım bu arada. Yanımda bulunan arkadaşım baktı falıma. Aslında fal baktırmaktan nefret ederim. O kadar ısrar etti, o kadar ısrar etti ki... Hani karar verme aşamasındayım falan diyordum ya, onunla hiç konuşmamıştık bu tip konuları. Malumunuz telefon elimizden düşmemişti ki. Neyim varsa bildi diyebilirim. Fazladan "N" ve "L" harfleri geldi. Sanırım bu bir işaret. "Lan!?" diyo birileri. Bir daha da baktırmam fal. Buraya kadarmış.


Not: Fotoğraf internetten alınmış Mustafa Amcanın yerinin fotoğrafıdır. Biz şu kapının önünde oturduk mesela ^^ Komedi :D

20 Eylül 2011

Seyircisiz maç cezası yok!

Cezaya bakar mısınız? Evet ceza. Seyircisiz bir maçtan daha da kötüsü kadınların ve çocukların izlediği maçtır gibi bir havası var sanki bunun. Aslında ben kadın savunucuların buna karşı ayaklanmasını isterdim. Hee bir de bedava olayı var değil mi?

Fenerbahçe maçında kadınların yaptığı terbiyesizliğe bakar mısınız? Twitter'da gündeme taşınınca gördüm. Trabzon hakkında olumsuz tezahurat yapan, küfreden bir kadın topluluğu. Evet gerçekten seyircisiz maçtan da beteri varmış, yaşadık gördük. Çok yerinde bir ceza diye düşünüyorum..

Aslında ben maçlara gitmekten pek hoşlanmam. Küfürlü ortamlardan, küfür edenlerden pek hoşlanmam. Aslında hep düşüncem bu yönde olmuştur. Kadınların ağzına küfür yakışmaz. Maça kadınların gitmesi eğlenceli olabilirdi. Altın günü gibi. Pardon Melahat hanım sağa geçer misiniz? topu göremiyorum. Offside 'tan atılan gole sevinen bir takım kadın eğlenceli olabilirdi elbet. Ne bileyim, holiganlığın olmadığı elit bir topluluk olabilirdi kadınlar ve çocuklar. Çok daha güzel olabilirdi. Ama bakıyoruz: Öyle mi olmuş?! 


8 Eylül 2011

Depresif yazmanın vakti gelmişti!





Kalemimin kağıdımın elimden alındığını görüyorum. Sonra uyanıyorum hayır klavyem elimdeymiş. o.O Başarısızlığımla gurur duyuyorum. Hiç kimse kusura bakmasın. Başaramıyorum..


Kimsenin anlayamadığı yazılar yazasım geliyor. Çünkü ben de anlayamıyorum. Okuyorum, anlam veremiyorum. Bakıyorum, anlamıyorum. Yazıyorum, okumuyorum.. Nerdeyim, ne yapıyorum? Önümde bir sürü şey varken yapmam gereken; ben en önemlisini seçiyorum "hiçbirşey". 


Hiçkimseyle takıldığım kadar güzel kimseyle takılmıyorum. Biz başkayız. Biz farklıyız. O hiçkimse, ben birisiyim. Üzülüyorum, ağlamak istiyorum.. Ondan sonra hiç kimse herkes olsa diyorum. Herkesten biraz alıyorum ondan. Herkeslere benzeyen hiç. Hiçe benzeyen herkes. O üçüncü halin imkansızlığı, o başka. 


Derken hayat çarpıyo adamı beyninden. Farklı bir durum. Enteresan yollara savruluyorsun. Başka bir sabahta uyanıyorsun. Başka insan var yanında. Başla.. Hadi başla! Ayağa kalk ve başla!


Hayatına tekrar başlıyorsun, yeni, yine ve yeniden. Hayır bu kez farklı diyorsun ama olmuyor işte. O herkesteki hiç buluyor seni. Bak yine hiç oldun. Hiçsin işte. Bitti, buraya kadarmış. Sorsana ne oldu diye? Hiç!

28 Ağustos 2011

Erkeğin aşkı zordur. (%100 Gerçek)

Aşağıda okuyacağınız hikaye gerçek bir aşk hikayesinden alıntılanmıştır. Yazar anlatanın ağzından kurgulamaktadır.. Fakat bu kez anlatıcımız bir erkekti ve duygularını dile getirmek her zamankinden daha zordu. Erkek gibi düşünmek zor gerçekten..

Henüz 23 yaşındaydım. Üniversite son sınıf öğrencisiydim. Okulumda oldukça başarılı da sayılırdım. Dersten başka bir şeyi görmeyen gözlerim tabi ki bazen başka şeylere de kayardı. Ama asla aşık olmazdım. Kızlar yanıma gelir, beni beğendiğini söyler, bir-iki gün takılırdık. Kusura bakma takılma kelimesi aslında şu an benden olabildiğince uzak ama işte o zamanlar öyleymiş sanırım.. Bir iki günün sonunda mutlaka o kızdan soğurdum. Aslında asla ısınmazdım da.. Hani olur ya, erkek adamın yanında şöyle güzel bi kız olmalı muhabbeti..

Bir gün kuzenime kalmaya gitmiştim. O gece bir doğum günü partisi varmış. Zar-zor beni oraya getirdi. Aslında hiç sevmezdim kalabalık mekanları. Kızın evine gittiğimizde gitmeme isteğimi daha bir iyi anladım. Ev bodrum katındaydı. Her odada ayrı tipler oturmuş, saçma muhabbetler, yiyenler, içenler.. Çok sıkıldım. Kuzenimi kaybettim. Sağa sola bakınırken içime giren fenalığı durdurma adına kendimi balkona attım. Korkuluklara yaslanarak bir ohh çektim. Birden oksijene ne kadar hasret kaldığımı hissettim. İçerde ağır bir koku vardı. Duman altı olmanın verdiği etkiyle sanırım..

"Çok sıkıldın galiba sen de" dedi ince ve çekingen bi ses. Birden inanılmaz irkildim. Yan tarafta bir kız çocuğu vardı. Evet çocuk. Çocuk gibi çekingen ve utangaç. Neden bilmiyorum ama yanaklarını sıkasım falan geldi. "He, evet" dedim umarsız bir biçimde. "Çok saçma insanlar bunlar ya, mecbur kalmasam hayatta gelmezdim, saat 12'yi vurana kadar da içeri girmicem" dedi. Güldüm. "12?" dedim. "Külkedisiyim ben" dedi gülerek. Sonra tekrar baktım ona. Aslında o kadar da küçük değildi. Ama gözleri o çok masumdu. Aslında suratında da bilmediğim bir masumluk vardı sanki. Gayri ihtiyari "Kaç yaşındasın sen bakim? Yaşın tutuyo mu burda olmaya?" dedim. Gayet hanımefendi bir biçimde "Teşekkür ederim,20 yaşındayım" dedi. Teşekkür mü etti? Bir an kaldım. Sonra 2 saat boyunca kesintisiz konuştuk.. Konuştuk.. Konuştuk..

Eve giderken kuzenim neden salak salak güldüğümü sordu. Güldüğümün farkında bile değildim oysa ki. Gülüyor muydum? Ne alaka? Kız kuzenimin en iyi arkadaşıydı. En iyi arkadaş? Görüşmemiz muhtemeldi. Artık bekar evimde kalmak yerine dayımlara taşınmıştım diyebilirim sanırım. Her seferinde kuzenimle gidip, onu da görüyordum. Çünkü O başkaydı..

Bizim arkadaşlığımız her geçen gün ilerledi. 1 yıl kadar arkadaş kaldık. Artık ona açılma vaktimin geldiğini düşündüm. Zira okulum bitmişti. Çok yakında askere gidecektim. Arkamda bırakacağım birinin varlığından emin olmak istiyordum. Görüşmek istediğimi söylediğimde o da benimle konuşacağı bir şey olduğunu söyledi. İşte o an sevinçten uçtum sanki. Eşofmanlarımla sokağa çıktım hemen. Yanına gittim..

Hep ne selam verirdi, ne de nasılsın diye sorardı. İçi içine sığmaz bir biçimde girerdi konuya. Direkt girdi yine ben heyecanla beklerken. "Sanırım benim bir sevgilim var" dedi. O an ölücem sandım. O an ölmediysem asla başka zaman ölmezdim. Fotoğraflarını gösterdi.. Elim ayağım titredi, boğazıma bir yumruk tıkandı. Nasıl olurdu? O nasıl başkasıyla birlikte olurdu? Tansiyonumun düştüğünü hissetmeyecek kadar gözü kördü. Bir yere oturalım dedim titrek bir sesle. Biz çok şey yaşamıştık. Sınavı kötü geçtiğinde gelir bana anlatırdı, birine sinirlendiğinde gelir bana kızardı, bir yere gitmeye korktuğunda bir tek bana güvenirdi.. Ben başka olmalıydım.. Sadece arkadaş mıydım yani?

Bıraktım her şeyi.. Eve girince holde ağlamaya başladım. Ev halkı başıma üşüştü. Sinir krizi gibi bişey geçirdim. Kuzenim anırarak ağladın be! diye dalga geçer hala. Hiç öyle ağladığımı bilmiyorum. Sonra kapıyı çarpıp çıktım. Arabama bindim. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Kaybetmenin verdiği acı çok başkaymış. 

O diğer kızlar gibi peşime düşmedi, manken güzelliği de yoktu zaten. Ama başkaydı. Doğaldı, hanımefendiydi, sabahlara kadar konuşabilirdim, eğlenirdik, mutlu olurdum. En önemlisi huzur bulurdum yanında. O sevmiyo diye bıraktığım sigarayı elime aldım. İçmeye çalıştım ama yapamadım. Öyle bir yer edinmişti ki içimde.. 

Askere gittim hemen sonra. Elveda bile demeden gitmem canını çok acıtmış. Hiç izin kullanmadım. Sadece askerdim. Askerdeyken sevgililerini arayan arkadaşlarım olurdu. O aklıma gelirdi hep. Beni komando da yapmadılar ki unutayım. Unutamadım. Aksine, her şey onu hatırlatır oldu. Askerden döndüğümde babamın şirketinde çalışmaya başladım. 

İş hayatında unuturum sandım. Ama hep onu hatırladım. Doğum gününde bile aramadım onu. Halbuki doğum gününde ona istediği iki katlı evin maketini almıştım. Eline aldığında ağlamaklı olmuştu. O'ysa bana öyle bir sürpriz yapmıştı ki, ağlamaktan gözlerim şişmişti. Ben onu tanımadan önce hiç ağlamamıştım. Kızlar gözümde çok farklı yerdeydi, annem hariç. O benim annem gibiydi. "Eve gittiğinde çağrı at yoksa uyuyamam" derdi. Evime gittiğimde aygazı kapatmam, ütünün fişini çekmem ve daha bir sürü şey için tembih sözlerini dinlerdim..

Şirkette çalışırken, aynı zamanda da yükseklisansa başladım. Unutmak için bir çarem olmalıydı. Dayımlara da uzun süredir gitmiyordum. Kuzenimle ise hiç görüşmüyordum. Sanki her naber diye sorduğumda iyiyim deyip, O nun hakkında bir şey söyleyecekti. Ya evlendi deseydi. İşte o zaman yaşayan ölü bile olamazdım. Bir gün şeytanın bacağını kırıp dayımlara gittim. Oturduk, konuştuk.. Kuzenimle mutfakta kahve içerken O'ndan bahsetti. Al işte başladık. Kulaklarım uğuldamaya başladı.. "Kız sevgilisinden 1 hafta sonra ayrıldı. Aslında başkasını seviyormuşum" dedi. "Her fırsatta seni sordu, olum bu kız seni seviyo, demedi deme" dedi. Bi an durdum. Kaybedecek birşeyim yoktu.

Evinin önüne gittim. Arayıp hemen aşağı inmesini söyledim. Hemde şöyle "İn aşağı, kapının önündeyim!" Aşağıya indi. Görmeyeli daha bir güzelleşmişti. Öyle bir hal almıştı ki, ödüm koptu benim gibi gören var mıdır diye. Değişik parıltısının altında yine içim içime sığmaz oldu. "Ben sanırım sana deliler gibi aşık oldum" Sanırım? Deliler? Aman Allah'ım böyle saçmalama olamaz dedim içimden. Göz bebeklerinin büyüdüğünü o karanlıkta hissettim. Olan selamımızın da kesildiğini hissettim o an. Aramızda olan o ufak kırıntı da kaybolmuştu. 

Tekrar yıkılıp arkamı döndüm. Bir adımımı atmamla kolumu sertçe tutup beni kendine çevirdi. Sonra bana o kadar sıkı sarıldı ki, içini içimde hissettim. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, O'nun içinden duyuyordum sesini. "Ben de zaten hep seni seviyordum" dedi. İlk kez seviyorum diyormuş gibi bir havası vardı. Ama bir şey söyleyim mi? Ciddi manada ben de ilk kez birine seviyorum dedim ve içim titredi. 

dedi anlatan.. Aslında bu aşkın sonunu yazmak isterdim fakat sanırım buraya kadar olan kısmı güzel olan tarafı. Belki sonu da güzeldir ha?

25 Ağustos 2011

Yine Aşk Hikayesi (%100 Gerçek)

Aşk hikayesi serimize devam ediyoruz. 

Aşağıda okuyacağınız hikaye gerçek bir aşk hikayesinden alıntılanmıştır. Yazar anlatanın ağzından kurgulamaktadır..

Ufaklığımdan beri erkeklerle iyi anlaşamamışımdır. Özellikle sevgili olaylarına hep olumsuz yaklaşmışımdır. Erkeklerden nefret ettiğim de söylenirdi genelde. Hiç bir erkeğe de yakışıklı dediğim olmamıştır.Taa ki bir gün O'nu görene kadar. 

Üniversite yıllarımda bilgisayar kursuna gidiyordum. Bir gün kantinde otururken yanımdaki arkadaşım "Burada sence hangisi en yakışıklısı?" diye sordu çekinerek. Durdum, onu gördüm. "Bence o" dedim. O da kpss kursuna geliyordu. Sonra aramızda hiç bir şey olmadı tabi..

Aradan biraz zaman geçti. Üniversiteyi bitirdim. Kpss'ye hazırlanmak için yine aynı kursu tercih ettim. O yine oradaydı. Aynı sınıftaydık bu kez. Sınıfta ders boyunca, dersten sonra hep benimle uğraşıyordu. O zamanlar benden hoşlanan çocuklar falan olsa hep dalga geçiyordu. Bir gün ders öncesi benimle o kadar uğraştı ki, sinirimden çantamı alıp dışarı fırladım.. O da peşimden geldi..

En işlek caddelerden birinde nereye gideceğimden umarsızca yürüyordum. O da arkamdaydı ama ben farkında değildim. Birden birinin bana seslendiğini duydum. O'nu gördüm. O kadar sinirliydim ki ona, yerdeki kaldırım taşlarını söküp kafasına fırlatabilirdim o an. Tam arkamı dönecekken "Ben sana aşık oldum!" diye bağırdı. O an İstiklal durdu sanki. Sanki ben de o anı bekliyor gibiydim de haberim yoktu. Bana aşık mı olmuştu, yanlış mı duymuştum. Kimse duymuş muydu? Etrafıma bakındım, kimsenin umrunda değildi zaten aşık olması. Ama benim umrumdaydı. Umrumda olmalıydı..

Yanıma geldi, özür diledi. "Aşk" dedikleri şeyden olsa gerek böyle saçmalamıştı. Aşk mı? O da neydi? Hani benim nefretim, hani benim hakaretlerim. Birden o an içimden birşeylerin kopup ona yuvarlandığını hissettim. bu öyle bir şeydi ki, o günden sonra onu her gördüğümde çığ gibi büyüyordu. Her gördüğümde bir uzvumu ona bırakıyormuş gibi hissediyordum. Her gördüğümde O'na enjekte olan herhangi bir ilaç gibiydim.

Derken ilişkimiz ilerledi.İlerledi derken yanlış anlama, hayatımda tanıdığım en çıkarsız erkekti o. Sonra bir gün benimle evlenmek istediğini söyledi. Evleneceği kızdım ben. O ara ikimiz de atanamamıştık bir yere. Fakat o benden vazgeçmemek ve İstanbul'da kalabilmek adına 6 ay polislik yaptı. Bu sırada bizi ailelerimiz öğrendi fakat olmaz dediler. Bizim aşkımız olmazmış..

Ailemi arkama almak istediğimden olacak ki, durmadan ayrılma kararı aldım ve o hiç bıkmadan usanmadan aradı beni. Her ayrılma kararı aldığımda beni tekrar arayacağından çok emindim. En son ayrılma kararımda verdiği tüm hediyeleri attım. Hayatımda ona dair hiç bir şey bırakmadım. Yalnız o çok değer verdiğimiz şeyi atmadım. Eğer o şeyi atsaydım biz biterdik. O çok özeldi..

Bir gün benden ona pasta yapıp göndermemi istedi. Nedenini hatırlayamıyorum, çok kızgındım ona.Sanırım o pasta aramızı yumuşatacaktı. Yaptığım en büyük hata ona pasta yerine o şeyi göndermek oldu. O şeyi ve ağlayarak yazdığım ayrılık mektubunu.. O pasta beklerken aldığı şeylere bak!

Ve biz bittik. Aradan biraz zaman geçince nişanlandığını, kısa bir süre sonra da evlendiğini öğrendim. Yıkılmak dedikleri kelimenin anlamını işte o an anladım. Artık benim için bitmişti. Epey bir süre atlatamadım, kendime gelemedim. Her işlek cadde de onu aradı gözlerim. Bizi ne burkmuştu, ne üzmüştü bilmiyorum ama bitmiştik işte.

Evliyken de beni aradı bi kaç kez. Asla karısını sevmedi sanırım. Kısa süre önce de boşandılar. Ama artık görüşmüyoruz. Denedik, olmadı işte. Severek ayrılmasınlar, ben bir hataya düştüm bari okuyanlar düşmesin diye anlattım bunları.

dedi anlatan. Çok da güzel söyledi. İyi ki de anlatmış. Seviyorsanız öyle çabuk vazgeçmeyin sevginizden. Ben hep insanın bir kez aşık olacağına inanırım. Bir kez aşık oluyorsanız, o aşkın acılarına dayanmayı da bilin. Alttan almayı da bilin. Ama yine de şansınızı fazla da zorlamayın. Hikayeyi paylaşmama izin veren arkadaşıma teşekkürlerimi sunarken, hikayesini paylaşmak isteyen okurlarım da beklerim hikayenizi diyorum :)





10 Ağustos 2011

Platonik Aşkın oldu mu?


Platonik aşk:karşılığı sorgulanmayan aşk anlamında kullanılır. (Wikipedia) 

Karşılıksız aşk! Aşk karşılıklı olmaz mıydı? Birbirinizi seversiniz, sonra aşk olur. Aşk.. Ne kadar yavan bir kelime. Ne kadar sıkıcı ve itici. Ne kadar sakız. Hatta çok bakkal.

Neyse, konumuz aşk değil zaten, platonik. Platonik aşık olmadım diyen yalan söyler bir kere. Özellikle ufacık tefecikken mutlaka bir abimize/ablamıza aşık olmuşuzdur. Kız çocuğu iseniz, komşu çocuğu olan ve sizden yaşlarca büyük olan x abiye aşık olursunuz. Erkekler ise genelde hocalarına aşık olur. 

Platonik aşkın çekici olan tarafı kesinlikle ulaşılmaz olmasıdır. İnsanlar zoru sever sanırım. Ulaşılmazı sevmeyi de severler. Zira platonik aşık olduğunuz kişiyle aranızda asla bir şey geçmeyeceğini bilirsiniz. Kendime bakıyorum da, asla aşık olmadım mesela. Platonik aşk ha!?

Realistlik evet. Gerçekçi olmak gerekir. Ama şimdilerde düşündüm de, lisede şu çocuk da çok hoşmuş dediğimi hatırlıyorum. Hatta çocuğu gördüğümde harbiden iyi çocuk hee derdim. Sonra o meşhur liseli sakız lafı yapıştı çocuğun üstüne "seninki".. Çocuk ne zaman geçerse benim ki geçiyordu. Ne zaman gelse yanımıza seninki geldi oluyordu. 

Neden sonra çocuğun benimle çıkmak istediğini öğrendim."Çıkmak!?" Neyse ki lisede de o kelimeye anlam yükleyemeyen bendeniz, "Ne çıkması!? Manyak mı bu!?" muhabbetine girdim. Asla çıkmadım. Aslına bakarsanız o muhabbet döndükten sonra o çocuktan nefret bile ettiğimi söyleyebilirim sanırım. Bir daha aynı ortama girmedim. Kantindeyse aç kaldım vs..

Tabi benim ki doğru bir platonik aşk hikayesi olmadı. Görünce erirsiniz, kendinizi kaybedersiniz, kalbiniz yerinizden çıkar, nefesiniz kesilir, bir baksa size yeter gibi kelimeler sarfetmem gerekirdi sanırım. Ama maalesef yok öyle bir dünya. Az mantıklı olun. Platonik aşk mı olurmuş ayol?! Çocukken olur evet ama büyüyünce? Yok deve!

1 Temmuz 2011

Fotoğraf çekmek enteresandır.

Bakarsınız, görürsünüz, sonra çekersiniz. Fotoğraf çekmenin öyle çok özel, çok farklı bir yanları yoktur. Eline ilk kez fotoğraf makinesi almış bi adama çek deseniz bile çeker. Hatta bazen öyle fotoğraflar çıkar ki; yıllardır eğitimini almış bir insandan bile daha iyi..

Yetenek.. Yetenek gerektirmez fotoğraf çekmek. Önemli olan hissettiğini görüp yakalamaktır. Hissettim ve yakaladım olur genelde. Aynı alana 25 kişi gideriz fotoğraf çekmeye. Sonra stüdyoya gidip onları çözümlemeye başlarız. İşte şurasını gördün, burasını görmesen daha iyi olurdu, ışık şöyle olmalı, gökyüzü böyle olmalı derken hep daha iyiye ulaşmaya çalışırız. Fakat asla en iyi fotoğrafı bulamayız. Çünkü mutlaka bir kusur bulunur.

Derken, görerek çekmenin de ötesine geçeriz. Kompozisyon oluşturma. İşte ben bunu çok severim. "İletişimsizlik imkansızdır, iletişime geç!" konulu yarışma için bir kompozisyon oluşturdum. Elleri, gözleri bağladım fakat yine de iletişimden koparmadım insanları. Fotoğraf çekmek isteyince arkadaşlarınız birden ortadan kayboluyor. Malumunuz yayınlanmak var sonuçta. İşte yüzünü kapatıcam, gözünü kapatıcam desem de olmadı. En sonunda kantinden kolundan tuttuğumu yakalayıp çektim fotoğrafımı. Ben hiç tanımadığım insanlarla çalışırken oldukça eğlendim. Güldük, eğlendik. Şu gördüğünüz kareyi yakalayabilmek için ise tam 
1 saat 15 dakika uğraştım. Değdi mi? Evet, değdi.. İşte sanat budur! Alınan keyif ve eğlence. 

23 Haziran 2011

Güzellik Vs Çirkinlik

Evet bu iki kavram birbirinin tam zıttı gibi duruyor değil mi.? Birisi mükemmelliğe tekabül ederken diğeri iğrençlik.. Güzeli herkes severken, çirkini kimse sevmez. Çünkü çirkin iticidir.. Kötüdür..

Güzellik ve çirkinliği etrafınızdaki her şeyle ölçeceğiniz gibi, insan üzerinde de ölçebilirsiniz. Kadına güzel derken erkeğe yakışıklı deriz ya şimdi ikisine de güzel dediğimizi farzederek "insan" figürüne bakalım. İnsanlar için yapılan güzellik yarışmalarına bakalım mesela. "Kainat güzeli" denilen kadın veya adamın gerçekten öyle olduğunu düşünen kaç kişi var acaba? Mesela güzel de neye göre güzel? O kişiyle evlenir misin? Yoksa sadece ona bakarak mı yaşayabilirsin? Yoksa aslında güzel bile değil mi?

Peki ya çirkin? Şu adama bak, ne kadar da çirkin dediğiniz oldu mu hiç? Neden çirkin ? Çirkinliğinizi neye göre ölçüyorsunuz mesela? Çirkin adam veya kadını evinize mi almazsınız çocuğunuz olsa? Ya da çirkini yanınızda mı gezdirmezsiniz? Yoksa çirkinle aynı okula mı gitmezsiniz?

Ya da "Ben güzele güzel demem, güzel benim olmadıkça!" diyenlerden misiniz? Yani anlam yüklemenin varlığından haberdar mısınız? Güzel veya çirkin diye bir şey yoktur sayın izleyici. Sadece yüklediğiniz anlamlar vardır. Kendi duyularınıza uygun olana güzel, olmayana çirkin dersiniz. Kafanızda türettiğiniz o her ne ise, işte o güzeldir. O'ndan uzak olan ise çirkin.. Çıkacağım sonuç; insan bencildir. Her ne kadar bencil değilim deseniz de çirkin ve güzeli seçerken bile bencilliğinizle seçersiniz. 

Aslında güzel anlamlar yüklemek çok da zor değildir. Yaratılan her şeydeki o mükemmeliğin farkına varmak, bir sürü insanın bile çirkin dediğine güzel diyebilmek ne büyük bir erdemdir. Sizin çirkin dediğiniz şeylerin de güzelliğine varıyorum. Çünkü onlar aslolanı görmeme neden oluyor.. :/

17 Haziran 2011

Mahalle Baskısı Dediğin Nedir ki?


Biz ne mahalle baskıları gördük? Gördük mü gerçekten? Okullarda başörtü sorununun ortadan kaldırılması gündeme gelince insanlarda oluşan o meşhur mahalle baskısı korkusundan bahsediyorum. Dün karşılaştığım bir olay üzerine yazmalıyım bu konuyu dedim..

Mahalle baskısı ile açılan bir arkadaştan bahsedeceğim size. Evet, yanlış duymadınız, kızımız kapalıydı fakat dün açıldığını gördüm. Hop ne oluyo bile demedim. Ben kimseye karışma ve sorgulama hakkını kendimde bulmam asla. Yaratan bile karışmıyorsa, benim ne haddime! Kız "Bir değişiklik görmüyor musun?" deyince söyledim başörtü eksiğini. "Millete dayanamadım" dedi sesini titreterek. Öyle kapalılık mı olur, oran açıldı, buran göründü diyenlerden o kadar bıktım ki, açıldım tamamen, dedi.

Kapalılık gerçekten zor iş. Özellikle de etrafınızda hiç kapalı yoksa ve bu işi bilmiyorsanız. Görerek öğrenilir bazı şeyler. Yeni kapandığından öğrenme döneminde olan kızı mahalle o kadar baskı altında tutmuş ki, başlarım böyle kapalılığa demiş kız sonunda. Şimdi ne mi oldu? Askılı, şortlu oldu.

Mahalle baskısı ile açılan bir kızcağız. Bir de internette dolaşan fotoğraflar var. Geçenlerde facebook'ta bir grup gördüm. Babanem yaşında bir kadıncağızın fotoğraflarını paylaşmışlar. Kadın, pazarda meyve seçiyor. Az eğilmiş, eğilince fotoğrafını çekmişler. Açıkta bir yeri yok, ters bir durum da yok. Bunu afiş edip, dalga konusu yapmışlar. Kapalılığa bak demişler..

Aslında burada kadınların tümüne bir hakaret söz konusu. Açıkken kimsenin umrunda değilsin. Sen zaten cehennemliksin modunda herkes. Ama kapalıysan her şeyinle mükemmel olmalısın. Tamam müslüman kadın, örnek olmalıdır. Ama bırakın insanları, görerek, okuyarak öğrensinler. Aşağılayarak öğretemezsiniz. Kızarak ve insan içinde rezil ederekte öğretemezsiniz. Ancak soğutursunuz. Ha pardon, sizin de tam olarak yapmak istediğiniz bu değil mi? Soğutmak, vazgeçirmek. Tebrik ediyorum 1-0 öndesiniz öyleyse!

Müslüman kadın bakılınca müslüman olduğu belli olmalıdır. Örtünmek ise yalnızca Müslümanlıkta yoktur. Hristyanlıkta da vardır. Bir kitaplarında (onların çok kitabı var) saçların örtülmesini, örtülmüyorsa da kazıtılmasını söyler. Şunu da eklemeden edemicem, Türkiye hariç hiç bir ülkede, dünyanın hiç bir yerinde "Müslümanlıkta türban yoktur" diye bir söylem yapılmaz. Yapılamaz çünkü. Dinin gerekleri açıkca bellidir. 

Gelelim kapalı ve açık arasındaki o ince çizgiye. Müslüman kadın böyle mi olmalıdır diye fotoğraflar paylaşıp dururlar. Kapalı kadınların otobüse binerken açılan bacaklarını çekerler, giyindikleri elbiseleri çekerler, garip garip şeyler paylaşırlar. Peki ya açık kadınlar? Açık kadınlar müslüman değil midir? Nice kadınlar vardır ki, iki göğsünün arasını bile rahatlıkla ortaya atarlar Kur'an da açıkca geçmesine rağmen iman tahtası.. Onları kimse uyarmaz. Varsa yoksa kapalı kadının hataları. Yoksa açık olunca hatalar göze batmaz mı? Hepimiz aynı yerde, aynı şartlar altında tartılmayacak mıyız yoksa? Öldükten sonra siz şuraya ayrılın, siz yanmıcaksınız demicek kimse bize. Yaptıklarımızla yüzleşicez. İnsanların arkasından atıp tutanlara, açık kadınları-kapalı kadınları aşağılayanlara, kadın ırkını küçültenlere hakkımı  helal etmiyorum! Bir de sen mükemmel misin ki millete laf söyleyebilme hakkını kendinde görüyorsun!Hadi bakalım..

20 Mart 2011

Yalanı da yalancıyı da yalan söyleyeni de sevmeyin!



Yalan; doğru olmayan, gerçeğe uymayan söz, kıtır.. olarak tanımlanıyor tdk'da.. Hayattaki anlamlarına bakmamız gerekirse, çok çok daha büyük anlamları olmalı. Yalan kadar itici ve rahatsız edici bir şey yoktur heralde hayatta.. Yalan herşeyin anasıdır tıpkı içki gibi. Bütün kötülükleri tetikleyen, büyülten ve yürümesini sağlayan şey..


Bir çok yalan söyleyen gördüm. Gözlerimin içine baka baka, 3 kez sorduğum soruya 3ünde de yalan söyleyen insanlar tanıdım. Hem de o göz bebeklerinde en ufak bir değişim olmadan.. Yalanı gözünden tanırım demesin kimse, tanınmıyor.. İnsanoğlu o kadar yalancı ki .. Keşke farkına varabilsek..


Yalan söylüyor.. Hayatı boyunca yalan söylemeye alıştırılıyor belki.. En çok da net ortamında yalan söyleniyor denir. Ben yalan söyleyemeyen bir yapıya sahibim. Bunu söyleyince"tabi öyledir" diye bir tepki alıyorum. Ama harbiden öyleymiş cümleleri de peşinden geliyor. Yalan söylemeye çalıştığım oluyor, fakat anında hissettiriyorum.


Ben çok kişiyle konuşup, çok etkileşim içinde olan bir insanım. Bu yüzden olacak ki, hep doğru söylemeye endekslendim. Çünkü yalanın en önemli ögesi hatırlamaktır. Benim ne kadar unutkan olduğumu bilir tanıyanlar. Yalan söylemek için fazlaca unutkanım. Unutkanlığımın iyi bir yanını buldum sanırım, evet; yalan söyleyemiyorum. Daha doğrusu ihtiyaç duymuyorum. Sonra rezil olmaktansa, başta doğruyu söyleyip doğrularımla bir yerlerde olmayı tercih ediyorum..


Çok aptalca yalanlara da şahit oldum. Çok sinir bozucu, salakça.. Karşısındaki insanı aptal yerine koyan, embesilce yalanlar. Gerçeklerin arkasından sırıttığını farketmeden yalanını sürdüren gereksiz insanlar.. İşte bu yüzden yalanı sevmiyorum. Hz Muhammed (s.a.v.) demiş ki "Şakadan da olsa yalan söylemeyeniz". 


Yalanı sevmiyorum, yalanından ötürü. Çok yalan yabalak bir şey olsa da böyle işte. Doğruyu söyleyin, 40 köyden kovulun, ama doğru olun. Doğrunun her zaman kazanacak bir köyü vardır. 

14 Şubat 2011

Aşktan korkan kaç kişiyiz?

Hep merak etmişimdir. Aşktan neden korkulur? Başlamaktan.. Bitirmekten.. Aşkın kendisinden.. Korkuyorum o halde varım!


Korkudan ziyade umursamadığım bir duygudur aşk. Aslında korkarım da evet. Bilinmezliğin korku koridorlarını bilir misin? Heh işte ondan. Bilmediğin tanımadığın birşeyden korkarsın ya işte aynen öyle. Anlatılanlar ve yaşanılanlar aslında hiç korkuyu çizmez gözünde. Ama korkarsın. Mutsuzluktan korkarsın. Mutlu olursun, kaybetmekten korkarsın. Sonra hepsini böler toplar çarpar aşka eşitlersin. Sonra adına "aşk" dersin. Oldu bittiye getiriyorum ve ekliyorum aşktan korkarak kaçıyorum. Arkama bakmadan!


Aşkın beraberinde getirdiği bağımlılık ve bağlanma duygusu ise ayrı bir hikaye.. Hep birilerini düşünüyor olmak, hayatına yön vermeye çalıştıkça hep bir başkasını düşünerek yol almak.. Of çok sıkıcı. Bırakın 3 ay sonrasını, 3 dakika sonrasını bile tahmin edememek.. Mutsuzlukla birlikte gelen umutsuzluk.. En kötüsü de bağlılık..


Bağımlı olduğun bir madde gibidir aşk. Onsuz yapamazken, onunla da içine kötü şeyler enjekte edersin. En kötü kısmı ise bunu bilerek ve isteyerek yapman.. Sigara gibi yavaş yavaş ölürsün anlamadan.. Yanlışları ve hataları göremez gözün.. Bağlanmak.. Amaçsızca ve sebepsizce bağlanmayla sonlanırsın.. Sonlar ise hep can sıkıcı olur. Sonra bakarsın ki sıkılacak canın kalmamış..


O yüzdendir ki; her zaman söylüyorum, tekrar söyleyeceğim.. Aşk tehlikelidir. Aşk korkunçtur. Aşk filmlerini birleştirdiğimizde psikolojik gerilim filmi elde edebiliriz rahatlıkla.. Korku filmlerine korkacağını bilerek girersin ama aşk filmlerinden ağlayarak çıkarsın. Sonları hep ürkütücü ve mutsuzdur. Zaten son dediğin o kadar belirgindir ki.. Şimdi söylediklerimi böl, çarp, topla ve çıkar.. Kendine bir sonuç bul, istediğin kişiye eşitle!