22 Mart 2016

Ivır Zıvır Part 49

Merhaba sayın okuyucum. Ne zamandır ıvır zıvırlarımla sizleri meşgul etmediğimi fark ettim ve geri döndüm! Yazıyorum o halde varım..

Varlık ile yokluğun belli olmadığı şu günlerde gündemimizde dünya çapında bir terörizm söz konusu. Allah milletimize zeval vermesin. Hepimizi koruyup kollasın inşallah. Akşamları yatsı namazından sonra genel olarak böyle dualar ediyorum. Sizler de edin. Belli olmaz. Belki birimizden birinin eşref saatidir de; Allah kabul eder ve bir daha acılar yaşamayız..

Ölüm gerçekten çok ürkütücü bir şey. Sizleri bilmiyorum ama ben ölmekten ciddi manada korkuyorum. Bedenim toprağın altında çürürken ruhum bunun bilincine varacak mı merakı söz konusuydu son zamanlarda. Gel gör ki, bir akşam yatmış oyunumu oynuyordum. Merak edenler için söyleyim, bilgi yarışlı bir oyun; bu kez vurdulu kırdılı değil. Uzandığım yerden kalkarken nasıl olduysa elim çenemin altına çarptı. İnanılmaz bir acı hissettim. Çenemin alt kısmına bıçaklar saplanmış, çene kemiğimi kemiriyor gibiydi. Elimle yokladım, elime minik bir şişlik geldi. Ur gibi bir şey sanırım. Ben pek pimpirikli bir insan olduğumdan hemen doktora koştum sabah. Doktor anlam veremedi. Ödem de olabilir, başka bir şey de deyip beni araştırma hastanesine yönlendirdi. Sabah gidip baktırcam bakalım. Ne diyordum? Ciddi manada korkuyorum..

Korkarken oturup düşündüm. Sizleri de yönlendiriyim düşündüklerim konusunda. Bir kanser hastası olduğunuzu düşünün. Kanser olduğunuz an dünyanız başınıza yıkılıyor. Yapılacak bir şey kalmadığını, Allah'tan ümit kesilmediğini söylüyorlar. Üzülüyorsunuz. O dakikadan sonra yapacak bir şeyiniz kalmamış gibi hissediyorsunuz. 
Şimdi bir de patlamada ölen her hangi bir insanı düşünün. Sabah hiç bir şey olmayacakmış gibi sınavına girmiş o öğrencilerden biri olun. Ya da işine giden bir işçi. Durakta dururken aniden bomba patlıyor ve ölüyorsunuz.. Aslında söyleyecek milyonlarca kelimeniz varken, yapmanız gereken binlerce şey birikmişken, ne bir kaza sonucu ne de bir hastalıktan değil; ahmak bir bomba yüzünden ölüyorsunuz.. Kimseye elveda diyemeden..
Şimdi kanser hastasına dönelim.. Öleceğini bildiğinden; helalleşmek için zaman kaybetmiyor. Sevdiklerine elveda diyebiliyor, sarılabiliyor, son kez yaşıyor bazı şeyleri.. Belki tövbe ediyor kabul edilmesini umarak; belki ölmeden önce yapması gereken şeyleri yapıyor. Ailesiyle vedalaşıyor, söylemek istediği birşeyler varsa açıp söylüyor, daha korkusuzca oluyor hayata karşı. Canını kaybedecek çünkü, ötesi var mı?

Garip ama hayat bizi böyle ilginç bir yere getiriyor. Hastalıktan bile mutlu olabilecek hale geliyoruz. En acımasızca ani ölümleri; başka insanların hatası, ahmakça seçimleri yol açmaması dileğiyle.. Kaza'ya karşı boynumuz kıldan önce.. Hastalıklara da.. Allah hiç birimizi ne hastalıkla, ne de yol ortasında paramparça olmakla sınamasın inşallah. Ne bizi, ne sevdiklerimizi, ne de düşmanlarımızı bile.

19 Mart 2016

Bugün..

Yine bir patlama haberi ile sarsıldık. Milyonlarca twit atıldı, yüzlerce fikir ortaya sunuldu. Yeniyüzyıl Gazetesi köşe yazarı Beyinsiz Adam'ın yazısı gerçekten çok güzeldi. Okumak isteyenler için buyrun:

"Raydan çıkan tren, çöken binalar, hukukun çiğnenmesi hükümetin sorumluluğudur. Böyle olaylar ya da durumlarda tepki doğrudan hükümete olabilir ve olmalı. Yetkililerin, bakanların hatta başbakanın istifası bile istenebilir. Makuldür.
Peki, terör karşısında ne yapmalı?
Buna doğru cevap verebilmek için önce terörün ne olduğunu bilmemiz lazım. Ayrıca ‘yöntem’ ve ‘hedef’i birbirinden ayırmalıyız. Terör örgütlerinin bomba patlatıp insanları öldürmesi ‘hedef’ değildir, ‘yöntem'dir. 
Hedef nedir peki?
Kaos çıkarmak, sesini duyurmak, hükümetleri devirmek, istikrarsızlık yaratmak, pazarlık yapmak.
Dünyada hiçbir terör örgütünün hedefi insan öldürmek olamaz. Hatta bunu ‘çekinerek’ yaparlar. Zira bu ölümler sebebiyle yerel ve global kamuoyunda -varsa- sempatiyi yitirmek istemezler.
Peki, terör örgütleri her zaman bu ‘yöntem’le ‘hedef’ine ulaşabilir mi? Sağduyulu ve akıllı toplumlarda, hayır.
Ama eğer kamuoyu terörün ‘yöntem’indeki ölümler sebebiyle duygusal patlama yaşayıp akılcı davranmazsa, evet, terör örgütü hedefine ulaşmış olur.
“Dışarı çıkmayın!"
“Herkesi hapse tıkın!”
“Hükümet istifa!"
Toplumda kaos, istikrarsızlık, güvensizlik, istifalar... Veee… amaç gerçekleşti.O halde terör örgütü belli sayıda insan öldürdüğünde değil, sonrasında yaşananlarla hedefine ulaşır diyebiliriz.
Peki, nasıl tepki göstereceğiz? 
Ne 11 Eylül’de ABD, ne de Charlie Hebdo katliamında Fransa sıcağı sıcağına ‘özeleştiri’ yapmadı. 
“Ortadoğu politikalarımız buna sebep oldu"
“Dine karşı hassas olmalıydık"
demediler.
Tepki önce ve kararlılıkla vahşeti uygulayanlara yöneltildi. Sonrasında ise özeleştiriler başladı. Bu tavrın sebebi terör örgütlerinin amacını boşa çıkarmaktır. Eğer ilk tepki teröre olmazsa, mesela daha patlama olur olmaz “hükümet istifa” derseniz terörün galibiyetini ilan edersiniz.
Galibiyetle de kalmaz. “Terörün iktidarı”na kadar gider bu.
Varsayalım son terör olaylarından sonra geleneksel ve sosyal medyadaki “hükümet istifa”lar etkisini gösterdi, tepki çığ gibi büyüdü ve AK Parti görevi bıraktı.
AK Parti’den haz etmeyenler için mutlu haber. Tamam, peki ya sonrası… Teröre prim verilen, terörün toplumu ve siyaseti şekillendirebildiği bir geleceği hayal edelim…
AK Parti düşünce CHP iktidara geliyor, Kılıçdaroğlu ülkeyi şaha kaldıracak… Ama o da ne?
IŞİD terör eylemi yapıyor, 80 kişi ölüyor. Kılıçdaroğlu topun ağzında...
15 gün sonra bir eylem daha… Toplumda infial… Ve CHP de iktidarı bırakmaya mecbur bırakılıyor.
Sonra MHP geliyor iktidara. PKK yine hareketleniyor. Birkaç bombalı saldırı… veee MHP de gidiyor.
Fark ettiyseniz ülkeyi “terör örgütleri” yönetmiş oluyor. 
O halde tavır ne olmalı? 
"Birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bugünlerde..." Hayır, bir ve beraber olmamıza gerek yok. O köprünün altından çok sular aktı. Soğuktan donmamak için birbirine sokulan iki düşmandaki pragmatizm bile işimizi görür. 
Yapmamız gereken konumlarımızı, duruşumuzu değiştirmeden, iktidar da olsak muhalefet de olsak, akılcı ve sağduyulu davranıp terörün amacını gerçekleştirmesine engel olmak. Terörün iktidarına izin vermemek. 
Sonrası mı? Kaldığımız yerden birbirimizi yemeye devam edebiliriz."

18 Mart 2016

Spotlight filmi..



Film katolik kilisesini aşağıladığı için dini kesim tarafından sert dillerle eleştirildi. Genel olarak dini olaylara din ne olursa olsun bu şekilde yaklaşım olduğunda ben de çok sert dillerle eleştiriyorum. Çünkü din çok özel bir yerdir ve insanın en önemli yapı taşıdır.

Gelin görün ki, film cidden etkileyiciydi. İlk sahnelerde olaya pek yaklaşamazken, vermiş olduğu alt metinlerle aslında oscarı gerçekten hak ettiğini farketmemek imkansız. 

Rahibin istismarına uğrayan gencin cümleleri oldukça etkileyiciydi filmde. "Rahip çöpü çıkarmasını istediğinde mutlu oluyordum, çünkü din için bir şeyler yaptığımı sanıyordum. Sonra bana porno dergileri verdi, sesimi çıkarmadım. Sonra beni taciz etti, yine sessiz kaldım. Çünkü tanrıydı. Ne diyebilirdim ki? Hayır bu sadece fiziksel bir taciz değil aynı zamanda manevi bir taciz. Çünkü bir rahip yapıyorsa bu iğrençliği elinizden dininizi de alıyor, inancınızı da."

Aklımda kaldığı kadarıyla cümleleri özetlemeye çalıştım. Hani günümüzde "Namaz kılıyor ama yaptıklarına bak! Kadınlara kızlara bakıyor, pornografik içeriklerden uzak durmuyor, zina ediyor, içki içiyor "gibi cümleler kuruyoruz. Ya da "başı kapalı ama ohhooo" diyoruz. Aslında adamın söylemek istediği tam olarak bu. Manevi bir tecavüz söz konusu. Namaz kılmayan bir insan namaz kılan bir insanı hep manevi olarak belli yüksek noktalara konumlandırıyor. Ve namaz kıldığı zaman yanlışlardan uzak duracağına inanıyor. Yanlış yaptığı zaman ise, bilişsel bir uyumsuzluk yaşıyor ve bunu kaldıramıyor. Kesinlikle dine yakın insanın yaptığı yanlışlıklar diğer insanlara manevi tecavüzde bulunuyor. Hristiyanları bilmem ama Müslümanlar sırf yanlış örnek oldukları o zamanlar için de Allah huzurunda yargılanacaklar. Çünkü müslüman her zaman iyi örnek olmakla mükellef.

Filme dönecek olursak eğer; medyanın gücü olabildiğince büyük yer kaplamış. zaten bas bas bağırıyoruz biz burda, eğer medyayı doğru olarak kullanabilirseniz, haksızken haklı bile olabilirsiniz. 

Hayatın televizyon, internet gibi insanı kötü yollara sürükleyebilecek gücü ve kuvveti içinde barındıran şeylerin elinde kalması gerçekten acı verici.

Kendinizi koruyup, kollayabilmeniz dileğiyle..

Özledim.

Bazen o kadar ilginç şeyleri özlediğinizin farkına varırsınız ki.. Neden özlediğinizi bilemezsiniz. Şu günlerde o zamanları yaşıyorum. Özlüyorum durmaksızın. Nedenini bilmiyorum fakat inatla özlemeye devam ediyorum. uzaklara daldığım her an özlediğimi hissediyorum. milyonlarca anı milyonlarca şey biriktirmişim sağda solda. hepsini izliyorum tek tek.
sanırım yaşlanıyorum evet. ya da ölüyorum her geçen gün. ne mutlu sizlere.

16 Mart 2016

Bu yazı çok özel birine yazıldı

Evet sayın okuyucu. Ben bu yazıyı gerçekten çok özel birine yazdım. Çünkü hayatımda olabildiğince kocaman yer kaplıyor kendisi uzun zamandır. Ve bugün onun doğum günü. Bugün herkes için özel olabilir ama benim için her zaman özel bir insan kendisi..

Can dostum güzel insan, sırdaşım Öznur. Bundan 7 yıl kadar önceydi sanırım. Belki daha da çok önceydi. Aynı kaderi paylaşıp birlikte kursa gidiyorduk. Onu ilk gördüğümde fazla bilgili olduğunu düşünmüştüm. bak bunu ona bile hiç söylemedim. anam her bir şeyi biliyor. ne sorsalar anlatıyor. sonra bir iki konuştuk.. fakat o zamanlar bu zamanlara kadar gelebileceğimizi nereden bilebilirdim ki? onca şey paylaşacağımızı?

sonra birden dost olduk biz. nasıl olduk bilmiyorum ama yılların dostluğunu o günlerde temellendirdik. bir şeye canım sıkıldığında öznur'u aradım. birine sinirlendiğimde ona anlattım, sonra o da sinirlendi. biri beni üzdüğünde öznur'la paylaştım  eğer üzebiliyorsa öznur da o kişiyi üzdü. beni asla yarı yolda bırakmadı. arkadaşlarla pikniğe gittiğimizde o çok sevdiği diğer arkadaş grubuyla başka arabaya binmedi. sırf ben "ya ben başka adamın arabasına binmem yea" ağlaklığım yüzünden. beni bırakmadı orada, onlarla gitmedi. benimle servise bindi. ve asla unutmayacağım hareketlerinden bir tanesiydi bu.

hele balkon sohbetlerimiz vardı ki, şimdi o balkonda yeller esiyor. o balkon yıkıldı fakat orada oturup konuştuğumuz, dualar ettiğimiz günler dün gibi aklımda. peki ya orada edilen duaların kabul oluşuna olan inancımıza ne demeli? kış günleri akşamları Mecidiyeköy'de öğrenci dostu Bambi'ye gidip insanların yağmurdan kaçışlarını izlememiz kesinlikle yediğimiz tavuk dönerden çok daha lezzetliydi. Tabi yine kış akşamları yatsı namazına koştuğumuz cami anılarımız da ayrı bir güzeldi. Özellikle kimsenin olmadığı camide koşturup zıplamak yaşımıza bakmadan. Çünkü ayakabıları çıkarmak her zaman en güzeli..

Ha bir de kursun hemen karşı binasında bulunan kumarhaneye ne demeli? hayır canım kumarhane değildi fakat okey takımları olan bir cafeydi. beni dersten çıkarıp okey oynamaya çağıran hocalarımı kandırabilmeyi başaran bir insandı öznur. dersin yarısında bir hoca içeri girer, büşra'yı almamız lazım hocam der ve biz okey oynamaya gideriz. Ben genelde izleyici olurdum ama öznur'u izlemek önemliydi.

Bir de ilk nargile keyfimiz de beraber olmuştu. dört kız toplanıp "abi siz bize dört nargile" getir dediğimizde adam Allah'tan iyi bir insandı da "ilk defa mı içiyorsunuz" demişti. kimimiz yediremeyip evet, kimimiz hayır deyince "ben size bi tane getireyim madem" demişti. getirdiği o bi taneyi de bitirmeden kalmayacağımızı iddia etmiştik ciddi ciddi.

Öznur'la gerçekten güzel günler geçirdik. özellikle parti zamanlarında geceleri geç vakitlere kadar çalışırdık ve ben eve dönünce sevgilimmiş gibi ona haber verirdim. çünkü hep beni merak ederdi ve anne edasıyla korur kollardı. bugün baktım 78 tane ortak arkadaşımız var ve dolayısıyla konuşabileceğimiz milyonlarca ortak konumuz var. yaşadıklarımızı ise anlatsam; buradan her nerede okuyorsanız oraya yol olur.. 

hele bir keresinde Ankara'ya gidiyoruz, cam kenarında oturmak istedim. öznur bana asla hayır diyemezdi. aslında genel olarak kimseye hayır diyemez. cam kenarına oturdum ve tüm yol boyunca uyudum. arada beni uyandırıp sohbet etmek istedi, fakat gözümü açmamla kapamam bir oldu. bari cam kenarına oturuyum dedi, ona da izin vermedim. allah'ım ne uyuz bi insandım ben öyle.

işte tüm uyuzluklarıma, sinir bozucu hareketlerime rağmen beni seven, kollayan ve güvenebildiğim yegane insanlardan bir tanesidir kendisi. son günlerde görüşemesekte, canım sıkıldığında ilk aramak istediğim kişidir. hani içkiyi fazla kaçırınca eski karısını arayan adamlar vardır ya, heh işte ben içmeden öyle olurum bazen ve ilk aklıma öznur'u aramak gelir. çünkü yaşadıklarımı en iyi bilen odur. kaç yıldır yediğimiz içtiğimiz dostluklarımız ayrı gitmediğindendir. 

iş güç hayat şartları falan derken görüşemeseniz de hayatınızda böyle bir insanın olması gerçekten önemli. tekrar karşılaştığınızda geçmiş günlere gülerek bakabilmek, beraber ağladığınız zamanlara gülümseyebilmek, atlattığınız badirelere tebessüm etmek kadar güzeli yok.

İyi ki varsın Öznur, iyi ki tanımışım seni ve iyi ki doğmuşsun. Eşin, ailen ve tüm sevdiklerinle birlikte nice mutlu yıllara. 

15 Mart 2016

.

Derler ki bazı hayatlar zaman içinde bağlıdır birbirine, çağlar içinde yankı bulan eski bir çağrı ile zincirlidir ötekine.


işte buna inandım hep.. gerçekten böyle olmalıydı bence. zamanın bir yerinde karşıma çıkan her hangi biri, zamanın başka bir yerinde tekrar karşıma çıkmalıydı. fakat öyle olmuyordu.

ne hayat ruyalar kadar güzel, filmler kadar zevkli, diziler kadar çekici oluyor; ne de yaşam gerçekten isteklerine karşılık verebiliyor.


çoğunlukla depresif bir hal alıyorsun. çünkü biliyorsun ki, ne kadar uğraşırsan uğraş; hiç bir şey değişmeyecek. ve ne kadar çabalarsan çabala; herkes bildiğini okuyacak ve seni asla umursamayacak. umursadıkları tek şey; senin hataların, yanlışların ve elinde olmayan kusurların olacak. insanoğlu böyle nankör, insanoğlu böyle acımasız, böyle riyakar



yüzüne bakıp gülecekler, arkandan söylemediklerini bırakmayacaklar. yüzüne gülecekler, arkandan işler çevirecekler. asla kimseye sırtını yaslayamayacaksın. en sonunda anlayacaksın ki, aslında en başından beri yapayalnızsın.



işte bunun farkına vardığın an; hazmetmen her şeyden zor olacak. fakat hazmedeceksin. şu an hazmedemiyorsun fakat hazmedeceğine eminsin. işte o zaman her şeyden vazgeçebilme kuvvetini toplayabileceksin. çünkü o zaman arkanı dönüp gidebileceksin. yalnızca beklemen gerekiyor.. hazmetmeyi beklemen..

11 Mart 2016

!

Ünlü düşünür, çok değerli dostum Franz Kafka dedi ki "Yazamadığına bakılırsa iyi olmalısın. Bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız." Hak verdim.

3 Mart 2016

Ipana Perfection ile Gülüşünü Göster

Merhaba Kızlar,

Bembeyaz bir kış geçirdiğimiz şu günlerde dişlerimizin beyazlığından da ödün vermemeliyiz. Bildiğiniz üzere hepimiz gibi ben de dişlerimin beyazlığına ve kusursuzluğuna çok özen gösteriyorum. Çünkü beyaz dişlerimizin sergilendiği özgüveni yüksek bir gülüşün hayatımızda açamayacağı bir kapı yok. Sözü uzatmadan, yeni ürünlere olan ilgimi hepiniz biliyorsunuz. son günlerde marketlerde ve televizyon kanallarında sıklıkla denk geldiğim yeni bir diş beyazlatıcı ürünü denemek ve deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Ipana Perfection isimli bu ürünü hemen reklamlarda gördüm diye almak yerine marka ile ilgili bir ön araştırma yapmak istedim. Öncelikle İpana ismi bir Türk markasını anımsatsa da PG (Procter and Gamble) tarafından üretilen ve Amerika’da Crest adıyla pazarlanan Amerika’nın en yaygın diş macunu markasının sadece isminin değiştirilmiş hali olduğunu öğrendim. Aynı zamanda dünyada ilk defa beyazlatıcı bantları üreten firmalarmış. Ürün ile ilgili araştırmalarıma devam ederken, İpana’nın Türkiye’de diş hekimleri tarafından en çok kullandığı ve desteklediği marka olduğunu da kulaktan duyma değil gerçek veriler üzerinden gördüm.



Marka ile ilgili tatmin edici araştırmamdan sonra gelelim yeni ürünleri, White Perfection’a. Ürünün vaad ettikleri çok iddalı. İpana’nın en hızlı ve en güçlü beyazlatıcı diş macunu olduğunun belirtilmesinin yanında yeni geliştirilen teknolojisi ile diş minesine zarar vermeden 3 günde dış yüzeyindeki lekelerin tamamını temizlediği belirtiliyor. 3 gün gibi kısa bir sürede bu kadar hızlı bir etkinin olabileceğine başta pek imkan vermedim. Ancak markaya yaptığım araştırmadan sonra güvenim oluştuğu için alıp denemek istedim.

Açık konuşmak gerekirse ürünü kullanmaya başladıktan sonra çok şaşırdım. Çünkü ürün iddasını fazlasıyla yerine getiriyor. İlk kullanımımdan itibaren dişlerimin üzerinden lekeleri çıkardığını farkettim. Yalnızca bana öyle gelmediğinden emin olmak için aileme de sordum, onlar da beni desteklediler ve fark olduğunu söylediler.

Leke çıkarmasının yanında tadı da çok hoşuma gitti. Keskin bir nane ferahlığı veren tadı damağımdan, kokusu ise nefesimden uzun süre gitmedi açıkcası. Diş minesine hiç bir zarar vermemesi ise çok önemli bir özellik.

Ürün benden tam not alınca yan ürünlerinin de faydası olur diye düşündüm ve ağız bakım suyunu da aldım. Bu ürün de beni çok memnun etti. Oral-B  3D White Luxe ismiyle satılan bu ağız bakım suyu, diş macununun etkisini tamamlar seviyede. Bildiğiniz gibi diş fırçası ile her yere ulaşmak mümkün olmuyor, ancak ağız bakım suları diş fırçasının ulaşamadığı noktalara ulaşabiliyor.



Alırken farketmemiştim sonradan ağız suyunu almak için gittiğimde farkettim. İpana markası ürününe fazlasıyla güveniyor olmalı ki memnun kalmamamız halinde paramızın 2 katını iade ediyor. Açıkcası ben çok memnun kaldığım için iade etmeyi düşünmüyorum ancak sadece deneme amaçlı satın almak isteyen arkadaşlar için çok iyi bir uygulama olmuş.

Sonuç olarak güvenilir bir markanın şaşırtıcı derecede etkili bu ürünlerini kullanmaya başladım ve sizlere de tavsiye etmek istedim. Bence mutlaka denenmesi gerekli bir ürün. Bembeyaz gülüşlü günleriniz olsun!

Ürünü satın almak isterseniz tıklayınız!



Ağız bakımı ile ilgili detayları öğrenmek isterseniz www.agizbakimuzmani.com linki inceleyin derim.

#ipanaperfection  #gülüşünügöster

Sevgiler,

İçerik Kaynak: http://www.tugbatunckaya.com/
Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=RZ5ymuChrW0


Bir boomads advertorial içeriğidir.

27 Şubat 2016

Abim Geldi Tiyatro Oyunu

Çok değerli okuyucum. Bilirsiniz, elitizim bizim işimizdir. Bu yüzdendir ki tiyatrolardan çıkmayız milletçe. Bunun bilincine varan sanatçılar ise yönlendiricileri tarafından istedikleri gibi yönlendirilir ve sanat yaptıklarını iddia ederler. Bu olayı en güzel sinema ve tiyatro da görürüz. Empoze edilmek istenen düşünceler öyle güzel anlatılır ki feleğiniz şaşar. Gülersiniz, eğlenirsiniz fakat bir yandan da empoze olmaya, manipule olmaya başlarsınız. Düşüncelerinizin değişmesi için bilinçaltınızın aptallığını kullanmanız yeterlidir. Çünkü aptaldır o! Ne derseniz ona inanır.

İşte tüm bu düşünceleri içinde barındıran bir tiyatro oyunundan bahsedeceğim sizlere. 24 Şubat Perşembe akşamı Profilo Avm'deki gösterimdeydik. Profilo sahnesinde ilk kez bulundum ve sahneyi olabildiğince beğendim. Ufacık tefecik ve ciddi manada sıcak bir mekan..

Abim Geldi oyunu üç sevgiliyi idare etmeye çalışan bir gencin abisinin gelmesiyle işlerin sarpasarmasını anlatıyordu. Kapitalist sistemin göndermesini iliklerime kadar işleyeceğini anladığımdan bu oyunu görmem gerekiyordu..

Kadınlara olan şiddetin arttığı şu günlerde kadınlara fiziksel şiddetin çok daha büyüğünü psikolojik şiddette oysaki. Hem de her dakika artan bir biçimde. İşin ilginç kısmı biz kadınlar buna paşa paşa izin veriyoruz. Oyuna dönmek gerekirse adamın sevgililerin her biri hostesti ve hosteslere yapışan o algıyı tamamen gözler önüne seriyordu. Mini etekler, pürüzsüz vücutlar, ağır makyajlar, aşırı seks düşkünlüğü gibi bir çok şey mevcuttu. Buna ek olarak kızların zeka belirtisi hiç bir şey taşımıyor olmasını da eklemeliyim sanırım. Aptallıkları komedi dozunu yükseltmek amacını güddüğü düşünülse de , kadına şiddetin daniskasıydı.

Evet! Kadınlar izlediğimiz filmlerin her birinde şiddet görüyor. Olmak zorunda olduğumuz tipler bilinçaltımıza bir nakış gibi işleniyor. Erkekler kadınların öyle olmasını istiyor, kadınlar olamayınca huzursuzluk baş gösteriyor. Kadınlar her şekilde bir basınç altında yaşıyorlar. Güzel olsalar güzellikle, çirkin olsalar çirkinlikle suçlanıyor. Çünkü filmlerde güzel kadınlar başkalarıyla beraber olacak potansiyel orospu iken, çirkin olanlar mecburiyetten yanlarında kalıyor ve güzelleşmek için çeşitli yollar arıyorlar.

Tiyatronun güzel kadınları seçmesi, daha çok rol model yaratmaya çalışmak. Züppenin önde gideni gencin abisinin de ondan aşağı kalır yanı olmaması, oyunda yalnızca yalan dolan ve aldatmanın olması ve bunu komedi ile pekiştirmesi son derece rahatsız ediciydi. Ha, komik yerleri yok muydu? Evet vardı. Fakat erotik gereksiz bir biçimde abartılmıştı. İki erkek kardeşin bayılan hizmetçiyi taşıma sahnesi olabildiğince iğrenç bir yere gönderme yapıyordu ki komedi ağırlıklı bir oyunda ne alakası vardı? Ya da hostes kadınlardan bir tanesinin telefon olayı.. Ya da başrolün izleyicilere dönüp "Si kimsiniz?" demesi..

Bir sürü falsosu olan ve ismi anıldığında iğrençlikle hatırlayacağım bir oyundu kendisi. Oyuncuların meşhur olması, Bekir Aksoy'un o göbekle dönem adamı olacağım diye giydiği daracık gömlek falan hiç önemli değildi. Hepsi sevdiğim oyuncular olmasına rağmen, oyunun konusu olabildiğince kötü. Ha teknik açıdan yönetmene de saygılarımı göndermek istiyorum. Çünkü sahne geçişleri falan iyiydi.

22 Şubat 2016

Selam Plaza İnsanı, Bu Yazım Sana!

Bu yazıda  ayrıcalıklı insanları ele alacağım. Plaza insanlarını.. Bu yazım yalnızca onları ilgilendirdiğinden hedef kitlem olabildiğince düşük. Çünkü plaza insanı bizler gibi yemek yemez, bizler gibi içmez, bizler gibi tuvalete gitmezler. Onlar hep yüksektedirler..

Ömrünüz boyunca okuyup "büyük adam olma" ya şartlandırılmışsınızdır. Aileniz sizin iyi bir meslek sahibi olabilmeniz için tabiri caizse bir yerlerini yırtarlar. Dershanelere paralar dökerler, istediğiniz her şeyi edinmenizi sağlarlar, psikologlara götürürler. İstedikleri ve önü açık okullardan birini kazandıysanız eğer; sizden iyisi yoktur bu gözünü sevdiğim memlekette.. Fakat yetmez yine de herkese hava atılacak plaza da çalışmanıza.. Yetmesi için bir de yurt dışına çıkar, masterinizi da tamamlarsınız.. Sonra döndüğünüzde gerek bir tanıdık, gerekse aldığınız yüksek puanlarla işte o hayalleri kurulan plazaya ayak basarsınız..

Ah ne güzeldir o plazadaki topuk sesleri.. Bayanların hepsi birer içim sudur. Çünkü plazada çalışmak istiyorsanız eğer kapitalist sistemin tüm isteklerine cevap vermeniz gerekir. Öncelikle marka giymelisinizdir. Çünkü şeytan marka sever. Ah pardon kapitalist sistem.. Kapitalist sistemin en büyük getirisi olan plazadaysanız eğer, sizde markadan taviz vermemelisiniz. Orada çalıştığınız sürece, yine orada giymek zorunda olduğunuz kıyafetler için, oradan kazandığınız parayı, yine orası gibi büyük bir alış veriş merkezinde harcamalısınız ki kapitalizm çarkı dönsün.. Kışkırtıcı güzelliğe sahip olmanıza gerek yoktur.. Mini etek, yüksek topuklar ve ağır makyaj sizi böyle göstermeye yetecektir de artacaktır bile.. Zaten herkesin üzerinde olan plazada çalışıyorsunuzdur..

Plazaların en büyük etkisi budur. Herkesten yüksek, ihtişam sahibi, en yukarda olmanızı sağlar.. Oralara giderken harcadığınız şeylerin önemi yoktur.. Ya da o plazaların yapılma sebebi de sizi ilgilendirmez. Sizi ilgilendiren tek şey, kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak, daha üstün ve daha yukarda görünmenizi belirtecek olan plaza hayatıdır. Halbuki plazalar insanlar arasındaki statü farkını açmak, kapitalist sisteme ayak uydurulmasının gerekliğini vurgulamak, az kazanan ile çok kazanan arasında çeşitli duygusal çöküntüler oluşturmak, aşağı tabaka olarak vurgulanan bir tabaka ortaya çıkararak yukarı tabakaya itaati sağlamak, belli kısmı aşağılarken belli kısmı yüceltmek için vardır. Fakat bu sizin umrunuzda değildir. "Hayır efendim, ben bu binada çalışmam" demezsiniz, diyemezsiniz. Aynı parayı kazanacağınız iki katlı bir atölye mi, plaza mı deseler; ağzından salyaları akan varlıklar gibi plazaya koşarsınız. Çünkü kapitalizmin babası orasıdır.

Kapitalizmin babası demişken, bu plaza hayatı gökdelenli yaşamın başlangıcının 1884'lere kadar dayanması da ilginçtir. O yıllarda insanlar bu yapılardan korktuğu için ortaya çıkar. Plazalar öyle durduk yere ortaya çıkan, yer ihtiyacından yükseltilen, arsa parasından kaçınmak için yapılan yapılar değildir. Kapitalizmin dayatılmasıdır ve bizde afiyetle yemişizdir..

Plazada çalışan insanlar aldıkları paranın çoğunu yine yedikleriyle, giydikleriyle kapitalist sisteme gönderirler. Sırf diğer insanlardan ayrışmak için.. Sırf herkesten üstün olabilmek için.. Sırf bunun gibi bir çok kapitalist sebep için..

Şimdi plazada çalışan birisi gelsin ve bana hayır efendim biz orada şu sebepten çalışıyoruz desin ve kapitalizmin ana merkezi olmadığına inandırsın beni.. Orada üstünlük olmadığını, insanları kategorize etmediğini açıklasın. Peki neden bu yükselti? Tanrının hep yükseklerde olduğuna inanan bilinçaltının yükseklik aşkını tanrılaşma olarak algılamasından mı ileri gelmekte yoksa? Yoksa diğerlerini korkutmak mı? Hadi bana elle tutulur düzgün bir şey verin. Fakat unutmayın ki daha ben şehrin bozulan tarihi dokusundan bahsetmedim bile.

Son olarak hadi sıkıyosa bırakın o işleri.. Eminim çok daha iyi yerlerde çalışabilecek kapasitedesiniz. Vazgeçelim şu kapitalist dayatmasından. Binaları indirelim 5 kata. Yine hepimiz selam verelim birbirimize.. Kimse kimseye üstünlük taslamasın.. Levent'te alışveriş merkezine gitttiğimizde burnu havada insanlar görmeyelim. Artık insanları çalıştıkları yerlere göre sınıflandırmayalım. O binalar yine dursun. Müze olarak kullanalım. İnsanlara kapitalizmin ölümünü anlatalım gezerken. Hadi.

16 Şubat 2016

Kadın Olma Sorusalı


Kadın olmak muhteşem bir şey. Yaratılışa bakmak isterseniz eğer, gerek estetiği ile, gerekse nazik yapısı ile dünyada eşi benzeri olmayan varlık kadın. Fakat gelin görün ki, günümüzde bu demek değil.

Günümüzde kadın olmak gerçek bir sorun. Çünkü izlediğimiz filmlerin hepsinde kadınlar ya yalancı, ya sahtekar, ya aldatan, ya da aptal. Genel olarak kadına bu tip kimlikler yükleniyor. Kadın reklam filmlerinde temizlik yapan, yemek yapan veya işe gitmek zorunda olan bir tipken, ata erkillik her dakika gözümüze sokulan bir dert.

Daha da beteri şimdi maalesef  ekranlarımızda. Kadınların endüstrileşmesi. Hepimizin aynı olmasını istiyorlar. Kadınlar tek bir beden olmak zorunda. Manken denilen tek tip insanlar her fırsatta gözümüze sokuluyor ve onlar gibi olmamız bekleniyor. Uzun bacaklar, kocaman göğüsler, ince bel, geniş kalça ve güzel bir yüz. Yüzünüzün güzel olmasına gerek yok aslında, tonlarca boya kullanıp yüzünüzü başka bir yüze bile çevirebilirsiniz. Hatta bunun sonunda evlendikten sonra kocanız sizi doğal halinizde gördüğünde tanımaz. 

Eleştirilecek tonlarca şey var bu konuda. Kadınsanız eğer, şişman olmamalısınız mesela. Çocuk doğurmalısınız, koşuşturmalısınız ama şişman olmamalısınız. Bacaklarınız pürüzsüz olmalı. Karnınız her zaman fit ve kaslı olmalı. Çocukların her dediğini yapmalı, kocanızın her isteğini gerçekleştirmeli fakat yine de bakımlı olmalısınız. Yorulmaya hakkınız yoktur. Hasta olamazsınız. Aile ilişkilerini düzene sokmalı, tüm sülale ile de iyi anlaşmalısınız. 

Buna ek olarak tonlarca reklam izlemelisiniz. Reklamlarda tonlarca yiyecek reklamı olmalı, canınız ister istemez çekipte yediğinizde, kendinizi suçlu hissetmelisiniz. Sonra hemen ardından zayıflama ilaçları kullanmalısınız. 

Ha ilaç demişken, bir de çocuk yapma sorunsalı vardır. Korunma yollarını hep siz düşünmelisiniz. Çünkü o çocuğu siz taşıyacaksınız, siz bakacaksınız. Bu yüzden beyne pıhtı atma riski olan, sizi felç etme sorunsalı var olan, karaciğerinize her gün zarar veren doğum kontrol haplarını içmelisiniz. 

Her ay delice adet gördüğünüz normal zamanlarda ise, etrafınızdaki insanlardan birazcık merhamet beklemeniz trip olarak algılanır. Aman siz sinirlisinizdir, aman siz çekilmezsinizdir.

Kadınların başında dert hiç eksilmez. Sokağa çıkarsınız, tacize uğrarsınız. Bu da yetmez tecavüze uğrarsınız. Üst üste giyinir kendinizi örtersiniz, örtünme ile suçlanırsınız, doğru dürüst bir yerde çalışamazsınız. Mutlaka kendinize uygun bir iş bulmanız gerekir. Örtünmezsiniz, biraz kısa giyseniz aranıyor olursunuz. Çalışmanızın sebepleri ise çeşitli yerlere bağlanır. İhtiyacım yoksa çalışmayım dersiniz, bu kez de tembellikle suçlanırsınız. Halbuki sizi bekleyen koskoca ev işleri, aile ilişkileri ve beslemeniz gereken çocuklarınız vardır. Bunlar işten sayılmaz. 

Asalak olmakla suçlanırsınız. Okursanız çok bilmiş, okumazsanız cahil olmakla itham edilirsiniz. Genelde siz suçlusunuzdur. Çünkü asla o televizyonlarda gösterilen kadınlar gibi olamazsınız. Olmaya çalıştığınız her dakika darbe gören psikolojiniz, gerçekten sinir bozucu olmaya başlar. Değişik ihtiyaçlarınız ortaya çıkar. Asla yapmam dediğiniz şeyleri de yapmaya başlarsınız. Çünkü onaylanmak istersiniz, yüceltilmek.. Tıpkı o televizyondaki kadınlar gibi..

Gerçek hayat işte böyle zordur. Kadın olmak gerçekten çok zordur. Belki dağınık anlattım ama kadın olan anlar böyle bir derdi. Bize verilen en büyük kıymeti bizi cehennem yapmaya çalışan tüm dış etkenlerden sıyrılmak dileğiyle.

8 Şubat 2016

Yükseklik korku'm,uçak kaza'm (akrofobi)


"Akrofobi, yüksek yerlerden korkma olarak tanımlanır.  Fobinin derecesine bağlı olarak, akrofobik bir kişi bir binanın yüksek katlarında olmaktan merdiven tırmanmaya kadar yükseklikle ilgili birçok şeyden korkabilir. Ancak yükseklik korkusunda yaşanan durum baş dönmesinden daha farklıdır. Kişi yükseğe çıktığında öncelikle paniklemeye başlar ve etrafında tutunabileceği bir şeyler arar. Kendi denge duygusuna güvenmez."

Böyle bir alıntı yaptım. Neden? İşin tekniğini anlatmak için. Peki ben de ne zaman başladı bu korku? Bir psikiatristle görüştüğümde "korkularının çoğalması, kaybedeceğin şeylerin çokluğundandır" deyip çeşitli şekillerde bunu örneklendirmişti. Hayır, benim kaybedeceklerimin çokluğu değil söz konusu, yaşadığım uçak deneyimi.

Efendim uçaktan asla korkmayan bir insandım ben. Taa ki bindiğim uçak, düşene kadar. Aslında ben öldüm, oradan yazıyorum size. Çaktırmayın. Neyse.. Güzel bir kış günüydü. Hava yağmurlu ve şimşekli.. Süzüldük çok güzel bir şekilde pistten. Gökyüzüne çıktığımız zaman, aşağıyı izlemeye koyuldum. Bulutlar yukarda değil de aşağıda olunca biraz garip hissediyorsun ama o dağların denize paralelliği yok mu? 

Neyse.. Her araçta olduğu gibi uçakta da hemen uyuklamaya başladım. Birden sarsıntıyla uyandım. Ama öyle böyle bir sarsıntı değil. Heralde çok fazla uyudum dedim o an. Yanımdakine "Ne çabuk geldik, iniyor muyuz yoksa?" dedim. "Yok canım, düşüyoruz" dedi tüm psikopatlığıyla. Etraftaki çığlıklar ve bağrışmalar destekler nitelikteydi. O an camdan aşağıya baktım korkarak. Yere yaklaşıyorduk..

Sonra içeriye odaklandım tekrar. Koridorun diğer yanındaki adam emniyet kemerini bağlamamış olacak ki önce havaya uçup tavana çarptı, sonra yere düştü. Yalnız öyle bir çarpmaydı ki, adam ikiye katlandı resmen. Sonra kapaklar açıldı. Ekranlarda düşülen fit'i de görüyorduk heyecanla. Aniden onlarda yuvalarına döndüler. Işıklar aynen filmlerdeki gibi önce kesik kesik gitti, sonra tamamen..

Yukardan valizler aşağıya düşerken aklıma o güzel hostes kızlar geldi. Nerdeydi bunlar? Lan düşerken napcaktık? O an aklımdan ne bir dua geçti, ne de hayatımın film şeridi. Yalnızca hostes kızları düşündüm. Benciller paraşütle atlamış olacaklardı. Tekrar döndüm dışarıya, artık yeri görüyorduk. Burun tamamen yere eğilmişti. 

Şaka maka ölüyorum ben derken, içerinin buz kesildiğini üzerimdeki terin donmasıyla anladım. İnanılmaz bir üşüme geldi. Yan taraftaki adam dönerek "Hacı kurtar bizi!" dedi. "Dua edin" diyenler.. O an sığınılacak tek yer vardı..

Derken aniden bi'şey oldu. Birden düzlüğe çıkmış gibi oldu uçak. Yere olan yakınlığımız açılmaya başladı. Pilot normal yüksekliğimize geldiğinde açıklama yaptı: "Hava boşluğuna düştük.." ya da "Türbülansa girdik" Hiç kimse konuşmadı. Nefes almaya bile zorlanıyordu herkes. Taa ki uçak piste inene kadar. Piste tekerlekleri değdiği an, çığlıklar, bağrışmalar ve alkışlar.. Uçaktan indiğimizde bizi kameralar karşıladı. Olay haberlere taşındı..

İnerken yan tarafta oturan iş adamı "Yıllardır yurt içi, yurt dışı bir sürü uçağa bindim. Bir sürü türbülansa girdim. Ben böylesini görmedim.! Yalan söylüyorlar." dedi. Adamı destekleyen bir kaç iş adamı ve iki futbolcudan sonra ayaklı gazeteden öğrendik ki o uçakların motorları yeterli değilmiş. 4 gün sonra aynı şirketin uçağı başka yerde düştü..

Ölümlerden mi döndük, yaşayacağımız gün mü vardı ne derseniz deyin. Kesinlikle "kader". Tabi ilk zamanlar o şirketle uçuş yapmadım. Zaten hemen kaldırıldı. Sonraları ise şimdiye tekabül ediyor. Uçak biletimi internetten ayırtırken bile nefesim kesiliyor, araçla gidebiliyorsak; araçla gidiyorum. Uçaktan nefret ediyorum. Zaman geçtikçe korkum daha da çok büyüyor. Gökyüzüne baktığımda uçak gördüğümde tepeme düşecekmiş hissi bile veriyor. Zorunlu olmadıkça kullanmayacağım da..

Ve son olarak eklemeden edemeyeceğim. Korkularınızın mutlaka saklandığı bir yer vardır bilinçaltınızda. Bulun, iyileştirebiliyorsanız, iyileştirin. Hastalıklı insanlar olarak topluma karışmayın. Teşekkürler.

29 Ocak 2016

Forum Sayfam Açıldı

Merhaba sayın okuyucum
Yeni bir forum sayfası açtım sizler için.
anasayfa sekmesinin hemen yanına tıklayarak istediğinizi yazabilir, 
yeni konular açabilir
ya da benim açtığım başlıklara yanıt verebilirsiniz. 
Hayde bakalım hayırlı olsun ! :)

http://hayalmeyalbuschra.blogspot.com.tr/p/forum.html

İslami Terör İlleti Gerçek Mi?

Merhaba sayın okuyucu. Yeni blog keşiflerimden bir tanesinde böyle bir yazı gördüm. Beğendim, ben de düşüncelerimi aktarmalıyım dedim. Çünkü islam terörü her gün gözümüze sokulan bir illet.

İslamiyeti Kur'an-ı Kerim'den okuyan, fakat gerçekten okuyan ve anlayan insan; islamın kişilere huzur, mutluluk, saygı, sağduyu, hoşgörü gibi yalnızca olumlu duygulara ilettiğini bilir. "Cihad" kelimesini "terör" ile karıştırmak ise gerçekten çok acı bir durumdur. 

İslami terörizm adı altında Müslüman insanların gerçekleştirdiği söylenen ve her nedense (!) dini çeşitli sonuçlara ulaştığı öne sürülen bir çeşit eylemlerdir. Fakat dinle bağdaşmayan hareketler sergilenir, Suçsuz insanlar öldürülür, suçsuz insanlara zararlar verilir ve bunun adına "islami terör" denir. Yani İslam için yapıldığı söylenir. Fakat İslamiyeti gerçekten bilen bir insan; suçsuz bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmeyle eş değer olduğunu zaten bilir. Peki bu söylem neden evlerimizde?

İşte tam da burada karşımıza Medya çıkıyor maalesef. Gramsci'yi duydunuz mu bilmiyorum fakat medya üzerine ciddi araştırmalar yapar. Medyanın insanları istediği gibi yönlendirebildiğini, medyanın belli bir azınlığın elinde olduğunu ve bu azınlığın çıkarları doğrultusunda yönetildiğini anlatır. Azıcık okursanız, zaten anlarsınız medya alemini. Haberleri medyada yer aldığı şekilde ve yer aldığı kadarıyla biliriz. Mesela; Irak-Amerika savaşında Amerika'nın yaptığı propogandaları hatırlayın. Irak'ta çok büyük bomba yapım yerleri vardı ve bu bombalar tüm dünyayı yerle bir edebilecek durumdaydı. Her nedense oraları asla bulamadılar. Özür dileyip çıktılar. Fakat ne olmadığına dair medyada bir haber gördük, ne de başka bir şey. Çünkü medya patronları bizlere ne düşünmemiz gerektiğini zaten aylar öncesinden söyledi.

Şu an okuduğumuz haberler bizlere ne düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Aynı haberleri seyrediyoruz, farklı açılarla veriliyor fakat aslında söylenenlerin hepsi aynı. Ortaya bir konu atılıyor, tüm hafta onunla ilgileniyoruz. Çünkü düşünmemiz, araştırmamız engellenmek istiyor. Dönelim İslami Terör olayına. Şu an ortaya çıkarılan bu düşünce sayesinde İslam düşmanı, Müslüman antipatisi olan milyonlarca insan var yurt dışında. Müslüman olarak tanıştığınız bir Avrupalı "Ama biz sizleri böyle bilmiyorduk" diyorlar. Çünkü onlara göre hepimizin sırt çantasında bomba var. Neden mi?

İkiz kule saldırılarına dönelim. Müslüman olduğu söylenen insanların yaptığı eylem tüm Müslümanlığa yaftalandı.. Hepimiz Müslüman olmakla terörist de olduk. Çünkü medya bu olayı olabildiğince abarttı. Allahuekber diyerek saldırdılar, insanları bombaladılar. Ya da belki de öyle olmadı. İslam düşmanı medya patronları öyle düşünmemizi istedi.. Peki gerçekten o eylemleri yapanların hepsinin gerçekten müslüman olduğuna ne kadar inanıyorsunuz?

Ben şahsen inanmıyorum. Çünkü gerçek müslüman kimseyi haksız yere öldürmez. Suçsuzu itip kakmaz. Aşağılamaz. Ama müslümanlar şunları şunları yapıyorlar diyorlar.. Yapmaması lazım. Yapıyorsa da yapmamalı. Bizlere düşen gerçek müslüman nesiller yetiştirmek.. Yalan söylemeyen, iftira atmayan, dinin gerektirdiklerini yerine getiren, hoşgörülü olan, iyi davranan, insanlık adına bir şeyler yapan..

Ben kabul etmiyorum islami terör deyimini. İslamiyet terörü emretmiyor çünkü. Medya yurt dışında milyonlarca insana bunu empoze ediyor olabilir.. Tıpkı Hitler zamanında medya kullanımı gibi. Hitler 'in öyle bir propoganda araçları vardı ki, insanlar Yahudi'lere yaptıkları zulümleri neden yaptıklarının bilincine bile varamıyorlar. Bunu anlatan bir Alman subaydı. Şu an o dönemde yapılan Yahudi katliamlarının benzeri Müslümanlara yapılmakta. İnsanlar dinleri yüzünden öldürülüyorsa, bugün Müslüman olduğunda terörist sıfatıyla alçaltılmakta. Hayır efendim! Biz terörist değiliz. Bizler en iyi insanlar olması gereken, örnek vatandaşlarız. 

Son olarak İslam terörizmi emretmez. Devleti,vatanı, birliği emreder. Bizler birlik olmazsak; medya bizleri suçlu göstermeye, haklıyken bile haksız duruma düşürmeye ve hatta linç etmeye bile girişir. Çünkü medya doğru şekilde kullanıldığı zaman, istenilen her şeyi yapmaya gücü yeten; muhteşem bir varlıktır. 

Gelecek nesillerin sevgi, kardeşlik ve hoşgörü ile yoğrulması dileğiyle.

27 Ocak 2016

Film İzleme Sorunsalı


İnsan evde oturunca düşünecek bolca vakti oluyor.. Ben de düşünecek bir şey bulamazken, film izliyordum. Psikolojik gerilim filmleri her zaman beni mutlu eder. Hani sonunda her şey başa döner ve aslında şöyleymiş aaa dersin şaşırtır ya seni. İşte o an mutluluktan ölürüm. 

Geceleri kabuslar görmeye başladım son günlerde. Ama öyle böyle kabuslar değil.. Hani aklınıza gelmeyecek türden şeyler görüyordum. Yani bunca şeyi nasıl düşünüyorum, nasıl bir biliçaltım var diye hayıflanıp durmaya başladım. Genellikle uykudan ölücekmiş hissiyle uyanmaya başladım. Çoğunlukla kabuslarımda ya ben ölüyordum, ya da başkaları. Ya da iğrenç şeyler yaşanıyordu, kol kopmasından tutun da birileri kaybetmeye kadar gider bu durum..

İğrenç uykuların ardından film izlememe kararı aldım. Aslında bu kararı A kişisi aldı. O'na göre filmlerden etkileniyordum.. İki haftaya yakın bir zamandır film izlemiyorum. Kabuslarım olabildiğince azaldı. Kesinlikle film izlemek bana yaramıyormuş.. Fakat asıl anlatmak istediğim bu değil..

Film izlemeyi bıraktığım bu dönemde hayatım değişti diyebilirim sayın izleyici. Günde 3 film kadar izliyordum. Televizyonum, dizim yoktu ama filmim vardı. Filmlere ortalama 2 saatimi gömüyordum.. Bir şeylere zamanım olmuyordu asla fakat film izlemeye zamanım oluyordu. Film izlemeyi bıraktıktan sonra (ki bu benim için kötü alışkanlıkmış) kitap okumaya başladım. Arkadaşlarımla zaman geçirmeye başladım. Çünkü gerçekten ev de işlerimi hallediyor, boş zamana çokça sahip oluyorum. Spora rahatlıkla yetişiyorum. Arada müzik dinliyorum fakat artık onu da abartmıyorum..

Yemek yapmak, filme yetişmek için aceleye gelmiyor. Sinemaya gitme isteği duyuyorum fakat hemen kabuslarımı hatırlayıp vazgeçiyorum.. Fakat kimseye oturup film izlemeyin, psikolojinizi bozar bunlar demek istemiyorum. Çünkü filmlerde tecavüz, adam öldürme, ihanet, yalan gibi duygular tekrarlana tekrarlana bir şekilde beynimize işleniyor ve o şeyleri yapmaya veya başkalarının yaptığına inanmaya başlıyoruz da demek istemiyorum. Çünkü bunlar benim düşüncelerim. Belki sizler hala filmlerin gerçekten iyi şeyler, size kattığı iyi bir şeyler olduğunu düşünüyorsunuz. Saygı gösteririm çünkü bir hafta kadar öncesine ben de aynı o düşüncedeydim.

Filmlerden ve televizyondan uzağım. Televizyon yok evimde. Almayı da düşünmüyorum. Büyük bir kayıp da değil benim için. Çünkü televizyon belli bir noktadan sonra insanları aptallaştırıyor. Belli düşüncelerin etrafına sarmalıyor. Oralarda dolaşmak yerine kitap satırlarında dolaşmayı yeğliyorum. Ya da internetten bir şeyler okumak daha cazip geliyor. İnanır mısınız, blog yazılarınızı okumak daha keyif verici geliyor bana. Beyin kıvrımlarının çalıştığını hissediyorum. Fakat film izlerken öyle değil, adam ne empoze etmek istiyorsa onu alıyorum çünkü..

Fakat sizlere bir önerim var, herşeyin aşırı zarardır. Eğer aşırı derece de film izliyor, televizyonda zaman kaybediyor ve aile-akrabalarınıza- arkadaşlarınıza uzak düşüyorsanız bence ne için neyden vazgeçtiğinizi bir düşünün. Çünkü hayat gerçekten çok kısa.. İnsan bilinçaltı ise aptalın teki. Siz ne derseniz ona inanacak kadar..

25 Ocak 2016

Gülümsemeye dair şaşırtıcı gerçekler: Hangi gülümseme ne anlama geliyor?

Vücut dili kullanımının en belirgin özelliklerinden olan gülümsemenin farklı çeşitleri, altında farklı anlamlar barındırıyor. Tıpkı hissederek gülümsemenin ve mutlu olmadığımız halde gülümsemenin karşımızdaki kişiler tarafından hissedilebiliyor olması gibi, nasıl güldüğümüzün de karşımızdaki kişiler tarafından algılanış biçimi farklılıklar gösterebiliyor.

Dudakları kapatarak gülümsemek



Dudaklar kapalı şekilde gülümsemek, gülümsemenin en yaygın olarak kullanılan çeşitlerinden biri. Kolay yapılabiliyor olması, gülümsemek istemediğimiz ancak gülümsememiz gereken durumlarda karşı tarafa kibar ve nazik bir tepki vermeyi daha kolay hale getiriyor. Dudaklar kapalı olarak gülümsemek, çoğunlukla samimi algılanmayan bir gülümseme biçimi. Gerçekten hissederek gülümseyen kişilerden dişlerini göstererek gülümsemelerini bekliyoruz. Her ne kadar orta dereceli bir samimiyet belirtisi olarak algılansa da, karşımızdaki kişinin gülümserken dişlerinin beyazlığına güvenmiyor oluşunun ya da dişlerindeki problemleri gizlemek isteyişinin de dudaklarını sıkı şekilde kapatarak gülümsemeyi tercih etmesinin sebebi olduğunu da aklımızın bir köşesinde bulundurmakta fayda var.

Kendini beğenmiş gülümseme



Kendini beğenmiş ve odağın kendisinde olmasını isteyen insanların çoklukla kullandığı bu gülümseme çeşidinde, dudaklar genelde kapalı ve gülümseme sağa ya da sola çekilmiş olarak bulunuyor. Zaman zaman dudakların aralık olduğu ya da üst dudağın biraz daha kalkık tutulduğu durumlarda da gözlenebiliyor. Dudaklarla birlikte kaşlarda da bir tarafı kaldırmak gülümsemeyi tamamlayıcı olarak kullanılabiliyor.

Kendini beğenmiş şekilde gülümseyen insanların bir çoğu bulunduğu ortamda lider konumunda olmak isteyen ve odak noktası olmak isteyen kişiler. Kalabalık bir ortamda iletişim kurduğunuz kişilere bir süreliğine bu şekilde gülümsemeye devam ettiğinizde sizinle konuşurken çok daha dikkatli ve gergin olduklarını hissedebilirsiniz.

Yarım gülümseme



Kendini beğenmiş gülümsemeye oldukça benzeyen bu gülümseme türü, asimetrik bir görüntü yarattığı ve tam olarak ne yaptığınızın anlaşılmaması nedeniyle en karmaşık ve en farklı tepkiler alabileceğiniz gülümseme çeşidi. Kendine güven, utanma, ilgi, kızgınlık, dominantlık gibi birbirinden çok farklı duyguları yansıtabiliyor.

Ağız açık gülümseme



Ağız açık olarak gülümseme, dişlerin tamamının gösterildiği gülümseme çeşidinden farklı olarak, kahkaha atarken çekilmiş bir fotoğraf görüntüsünü andırır. Bu gülümseme de, şaşırtıcı şekilde çoğunlukla yapay ve samimiyetsiz bir imaj yansıtır. Her ne kadar yapay olsa da, bu şekilde gülümseyen kişiler çoğunlukla umursamaz, ben merkezci ve eğlenceli kişiler olarak tanımlanır. Özellikle fotoğraflarda fotojenik görünmenin en kolay yollarından biri, tüm dişleri göstermek ve ağzınızı olabildiğince açmak. Tabii ki öğle yemeğinde dişinizde maydanoz kalmadığından ve dişlerinizin yeterince beyaz olduğundan emin olduktan sonra:)



Bu içerik http://www.uplifers.com/ tarafından hazırlanmıştır.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

24 Ocak 2016

Bir Kitapla Başladı Her Şey

Hayat her zaman eğlenceli geçer benim için. Eğlenecek bir şey mutlaka bulmalıyım, yoksa yaşayamam. Yo dostum yo..

Cep telefonuma gelen mesajla irkildim. Tüm gün ders anlatmış, olabildiğince yorulmuştum. Öğrenciler "Hocam şurası nasıl oluyordu" diye göstermeye başlamıştı ki, kurtulmak için açtım telefonu. "Benim kitap yanındaysa alayım" demişti. Allah'ım ne kadar da önemli bir kitaptı öyle. Daha dün Facebook'ta sormuştu "Bitirdin mi kitabı?" diye. Daha önceki günlerde sorduğu gibi. Artık dayanamamıştım da bitirdim demiştim yarısında kaldığım kitabın. Benim kitap okuyacak halim mi vardı? Akşamları toplantılarım, gündüzleri derslerim, kendi derslerim.. Bak yine sinirlenmiştim. Hayır yani bir kitap ne kadar önemli olabilirdi ki?

"Yanımda, gel al" dedim sinirle. Ama o an ki sinirimi bir de gelin bana sorun. O sinir başka bir sinirdi çünkü. "Saat 7 gibi gelirim" dedi. Tam da dersimin bittiği saatti, kabul ettim. Saat 7 oldu, mesaj attım "Bekliyorum, nerdesin?" . Trafikte kaldığını ve yetişemeyeceğini 15 dakika kadar geç kalacağını söyledi. Bekleyemezdim. Ben asla kimseyi beklemedim çünkü. Bu prensip gereğiydi. Birisi geç kaldıysa, ben yoktum. "O halde sekreteryadan alırsın kitabını" dedim. "Lütfen bekle, bir çay içeriz, 15 dakikaya ordayım" dedi. Trafik önemli değildi benim için. Geç kalmaktı önemli. Geç kaldıysa sonuçları umrumda değildi. Hem kitap değil miydi mevzu? Kitabını gelip alsındı.

Geldi, aldı.. Koşarak çıkmış merdivenlerden.. Almış sekreteryadan. Ben yoktum..

Ertesi gün konuştuk. Sonra tekrar konuştuk, sonra derken bir daha konuştuk. Sonra baktık aynı hayallerin peşindeyiz. Hayalleri konuşmak için buluşma kararı aldık. Unutmam mümkün değil, sanırım alzheimera da tutulsam o günü unutamayacağım. Süleymaniye Lalezar mekana davet etti beni. Bulamadım.. Sonra kapısına çıktı. Süleymaniye camiisi avlusunun hemen yanıdır. Daha önce defalarca gördüğüm, defalarca sinir olduğum halde ilk kez görmüş gibi hissettim ve "kızım bu adam senin hayatının içine, taa içine girecek" dedi içimdeki ses. Ve o sesi de ilk kez duymuştum. Yürürken ona doğru, ayaklarım geri gitmeye çalışıyor gibiydi. Nedense inanılmaz bir korku kapladı içimi. Korku filmlerinde sese doğru ilerleyen, koridordaki o aptal kız gibiydim.

Sonra merhabalaştık, sonra konuştuk.. Sonra yine konuştuk. Sonra hani 15 dakika beklettiğim adam varya beni 1,5 saat bekletti. Hani o prensiplerim varya, heh işte onların hepsini yerle bir etti.

He şu an mı? Hala etmeye devam ediyor. Evet, evlendik. Ve evet, buraya asla yazmayan A kişisi kendisi. Bizi tanıdığınıza memnun olun, çünkü bizler sizleri tanıdığımıza çok memnunuz.

Kitabın ismini merak edenler için söyleyim: Tüketim toplumu Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü

20 Ocak 2016

Cahil Cuhela!

Üniversite okumuşsun ama.. cümlesinden nefret ederim her zaman. Adam olunmamakla suçlanırız hep. Her şeyi bilmek zorundaymışız gibi bir durum söz konusudur. Uzağa gitmeyeceğim kendimden örnek vereceğim, bir konu hakkında bilgim yoksa eğer "3 üniversite bitirdin, ne öğretiyorlar size orada?" diye  sorarlar. Hep rezil bir durum içinde bulurum kendimi. Evet bize üniversitede bir sürü şey öğrettiler, anlatsam anlayamayacağınız şeyler.. Fakat gelin görün ki, cehalet üniversite ile alakalı değil...

Geçenlerde yazmıştım, okuyorsanız bilirsiniz. "Bana bir şey öğreten insan hocamdır". Bu cümleyi çokça severim. Bir çaycı bana nasıl çay demleneceğini anlatıyorsa hocamdır. Üniversitede kapitalist sistemi ve tüketim toplumu çılgınlığıyla baş etme yöntemlerini anlatan hocamdan hiç bir farkı yoktur. Ya da çöpleri almaya gelen amca geri dönüşüm poşetine atmam gereken malzemelerin bilgisini veriyorsa onun da farkı yoktur. Dikiş diken teyzenin, spor yapmayı öğreten hocamın da..

Ben bu yaşıma kadar yalnızca okudum. Dikiş dikmeyi asla öğrenemedim. Örgü öremedim. Çok iyi yemek yaparım fakat yerleri toz zerresi kalmayacak şekilde süpüremem. Çok iyi bildiğim şeyleri anlatırım fakat camları silemem. Bir şey bozulsa tamir edemem. Arabam bozulduğunda babamı ararım. Duvara çivi çakamam, delik açamam çünkü matkap tutmayı bilmem,çalıştırmayı geçtim. Su borusu patlasa tamir edemem, söküklerle aram yoktur, lekeleri nasıl çıkaracağımı bilmem, yaralara nasıl müdahale edeceğimden haberim yok.. Bu ve bunun gibi bir çok şey.

Dünyada hepimiz cahiliz.. Bunca cahillik içinde başkalarını hor görmek, küçük düşürmek kimin haddine? Belki bu yazıyı okuyan bir çoğunuzdan çok bilgiye sahibim, belki de hepinizden cahilim. Çünkü mutlaka sizin bilmediğiniz, benim bildiğim bir şeyler var; sizin bildiğiniz benim bilmediğim sürüce şeyler.. E o halde neden cahilliğimizi kabul edip, birbirimize yardımcı olmuyoruz?

17 Ocak 2016

Tembellik.

Evet sayın izleyici.. Bugün size tembellik hakkında bir kaç cümle etmek istiyorum..

Mevzumuz A kişisi. Yani oldukça özel bir mevzu. Fakat eminim ki sizlerin de hayatında bir a kişisi vardır. Tembelliği ile sizleri çileden çıkartan, sinirlerinizi bozan hatta kanser olursanız sebebi olacak kişi..

A kişisi akşamları çay içmeyi sevdiğinden genellikle akşamları çay demlerim. Dün Cumartesi olduğundan öğleden sonra çay istedi. Demledim. Sonra spora giderken kendisine bir bardak çay verdim, dönene kadar çayını istediği gibi içmesini, bitince de altını kapamasını tembihledim. Eve geldiğimde çay hala kaynıyordu. Yanına gittiğimde "Çayı kapamamışsın" dedim. "Evet hiç de içmedim zaten, çünkü tazeleyen yoktu" dedi..

Yahu insan demlenmiş çayı mutfaktan kalkıp alamaz mı? Alamaz. Sonra işlerini bitirip akşam dışarı çıkacağımızı söyler fakat o işleri asla bitirmez. Ben de uyuyakalırım bir yerlerde mutlaka.

Blog da yazı yazacağını söyler fakat aylardır tek nokta bile koymaz.

Projeleri hep son dakikada bitirir. Öğrencilerin sınavlarını son dakika da okur, sabaha kadar sabahlarız birlikte. Anlayabildiğim kadarıyla yardımcı olmaya çalışırım ki neyse ki aynı bölümde değiliz. Yoksa eminim, ben okurdum hepsini.

Fakat düşününce aslında tembelleştiren benim sanırım. Çünkü abim de böyleydi benim. "Aaa Büşra burda, neden ben kendim yapayım ki? Büşra koş getir şunu" derdi. Ameliyat olduğunda ayağına iki kez çorap giydirip çıkarmıştım peş peşe.. Üşüdüm giydir, sıcak oldu çıkar, yok yine üşüdüm falan diyordu. Annem artık dayanamayıp "Yeter, bırak şunun istediklerini yapma" diye bağırmıştı bana. Fakat yine dayanamayıp giydirmiştim..

Sonra asla su almazdı mutfaktan. Mutfakta olduğumuz halde.. Hatta sürahinin yanından geçer, yemek odasına oturur, "bana su getirir misin?" derdi. bende koşarak getirirdim. Bende biri bir şey isteyince yapma olayı var.

Bak şimdi mesela, hala tembellik peşinde A kişisi. Ömrü uyku, yemek ve bilgisayar oyunları arasında geçiyor. Aklıma hep o ayetler geliyor:

Bismillahirrahmânirrahîm.
1- Vel asr
2- İnnel insane le fi husr
3- İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr 

Anlamı
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
1- Asra yemin olsun ki,
2- İnsan mutlaka ziyandadır.
3- Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

14 Ocak 2016

90'lar Müziği

Sizleri bilmem ama bence günümüzün Pop Müziği tam anlamıyla Çöp!

Bu yüzden geçmişe gitmek isterseniz eğer; sizlere yeni oluşturmuş olduğum 90'lar Listemi göstermek istiyorum:

Buyrun: Büşra 90'lar List

13 Ocak 2016

Bu Yazı Çok Okundu Ama Anlaşılmadı.

Evet sayın okuyucu. Bu yazıyı başka bir yerde de yayınladım fakat istediğim anlamı çıkarabilen az oldu. Kısaca özet geçmem gerekirse; alış veriş yapma, yeni şeyler alma isteklerimizi din yoluyla açıklamaya çalışılmış; buyrun..

"Bir düşün..
Dünyayı ele geçiren bu Avrupa düşüncesi, ;Tanrıya inanmak zorunda değilsin demedi. Temel olarak istiyorsan, yapabilirsin, sorun değil dedi. Ahirete inanabilirsin istiyorsan tamam, bu senin hakkın dedi, senin olsun. Bu inançla cennete gideceğine inanmaya devam edebilirsin, bence aptallık ama sorun yok. Önemli değil. ama çok daha tehlikeli bir şey söylediler. Sizin aynı fikirde değiliz demediler. Dediler ki "hiç bir önemi yok, farketmez.Tanrıya inan ya da inanma, ilaç gerçek. Ruha inansan ne olur ki? Cennete inansan ne olur ki, ekonomi gerçek. Hadi gerçek dünya hakkında endişe edelim."
Peki Müslümanlara ne oldu? Çoğunlukla modern eğitim almış olan Müslümanlar buna ne dedi?
Eğitimimiz varsa bu eğitim modern bir eğitimdir. Bunun bir sonucu olarak Allah'a inanmamazlık etmesek de, Ahirete inanmamazlık etmesek de. Kalplerimizdekine inanmamazlık etmesek de,uygulamalarımızdan dolayı bizim tavırlarımız hiç farklı değil. Avrupa devriminin yapmak istediklerinden hiç farklı değil..


Çocuklarınızın ne yapmasını istiyorsunuz? İyi bir eğitim almasını. Neden iyi bir eğitim almasını istiyorsunuz? Çünkü size iyi bir hayat sunacak. Çocuğunuz dese ki, "Tamam iyi bir eğitim alırım ama önce iyi bir islami eğitim almak istiyorum. Önce İslamı öğreneyim, Allah'ı öğreneyim." Hayatını mahvedecek diye kabul etmezsiniz. Yani dine biraz ilgi gösterse. Hangi işe sahip olacaksın? Nasıl yaşayıp evleneceksin, hayatını nasıl yaşayacaksın? derler..


Dünyanın her yerindeki büyük müslüman çoğunluk, islam ile çok az bir şekilde bağlantılı, zorlukla tutunuyorlar. Belki cumalara geliyorlar "Belki!". Muhtemelen sona doğruı, son gelen ve ilk çıkan oluyorlar. Onların bir çoğunu Bayram namazlarında görürsünüz. Bu insanların hayatlarında dinin oynadığı rol açısındaın aslında yalnız da değiller. Hristyan, Budist, Hindu, Müslüman.. Neredeyse hepsinde aynı şekilde dinin rolü çok küçük. Din hayatının nasıl yaşayacağını yönlendirmiyor. Nerede yaşayıp çocuğunu nasıl büyüteceğinin ilhamını vermiyor. Bu önceliklerin hepsi seni köleleştiren milletlerin sana dikte ettikleri gibi duruyor ve bunun çoktandır farkındasın. Kendimizi zaten bu hayat görüşüyle çok derinden etkiledik.


Avrupa'da Protestan Reformasyonu, protestan hareketi.. Onlara ne olduğunu gerçekten anlamalısınız. Katolik gelenekler baskın bir şekilde, der ki "Bu dünya aslında berbat bir yerdir" fikirleri budur. Bu dünya bir lanettir gerçekten. İnsanlar mutluluğu ancak cennette bulacaklardır. Dünyaya gönderilmelerinin nedeni de tanrının bir cezası olmasından dolayıdır. Yani Avrupalıların böyle zavallı bir halde olmaları beklenen bir durumdu. Çünkü bu dünya berbat, ızıdırap yeri. Protestan akımı buna tepki gösterdi ve yeni bir Hristiyanlık husule getirdi. bu yeni Hristıyanlık'da dünyada daha fazla kazanıyorsun, daha zenginsin, daha iyi bir işin var. Daha fazla para kazanman tanrının seni sevdiğinin bir işareti. Daha zengin olman tanrının seni sevdiğini kanıtlıyor. Yani aslında felsefi olarak Katolik geleneğiyle taban tabana zıtlardı. Eğer Abd'nin güneyine giderseniz (Alabama, Georgia, Loisiana, Mississipi, Güney Carolina) radyoların yaklaşık üçte ikisi Hristiyan. Bir vaizi dinlediğinizde, "O işi mutlaka almanı istiyorum,Çünkü İsa terfi etmeni istiyor. Şu güzel arabaya bak, işte İsa seni seviyor" derler. 


Yani dine yaklaşmaktaki amacınız ne? Niye dine ihtiyacınız var? Çünkü maddeciliğinizi (materyalizm) arttıracak. Kendini tanrı yerine kainatla ilişkilendirirsen işte bu materyalizmdir. Ruhu yok sayarak kendini yalnızca vücuttan ibaret sayıyorsan, bu materyalizmdir. Ahiret hayatından fazla bu hayuata önem veriyorsan bu materyalizmdir. 


Modern Hristiyanlık materyalizmi makul göstermek için kullanılan bir yol haline geldi. Materyalizme katkıda bulunmak için. Ve müslümanlar bunun çok gerisinde değillerdi. Müslümanlar ne zaman gerçekten birbirleri için mutlu olur, birbirlerini överler? Bir müslüman namaz kılmasa da, cumaya gitmese de,yeni bir ev aldığında. Sonra duvarına dua asar. Peki neden? Çünkü bu güya Allah'ın bizi mübarek kılması ve bizden razı olduğu anlamına gelir. Daha fazla dünyalık kazanman Allah'ın senden razı olduğunun bir işaretidir. Bu bozuk düşünce Müslümanların ekserisini de ele geçirmiş durumda maalesef."

Nouman Ali Khan bunları söylediğinde çok hak verdim. Çünkü hep daha iyisni bu dünyada yiyelim diye çalışıyoruz. Kendi yaşantımız adına, insanlık adına hiç bir getirimiz yok. Yalnızca tüketiyor, harcıyoruz. Sırf daha yüksek mertebede görülim diye dünya hayatında. Buralar hep hegomanya.. Allah yar ve yardımcımız olsun.

11 Ocak 2016

Yer Keşfi: Baltazar Karaköy

Merhaba sayın izleyici.

Geçenlerde bu tip yer keşfi yazılarımın çok beğenildiği hakkında bir kaç yorum alınca artık her gittiğim yeri paylaşmaya karar verdim. Bugün sizlere Karaköy'de bulunanan Baltazar'dan bahsedeceğim.

Öncelikle eti sevmeniz gerekiyor bu mekana giderken. Çünkü etçil bir mekan burası. Hamburger yapıyorlar. Gram seçiyorsunuz 120-160-180 gr seçenekleri var bu hamburgerlerin. Fiyatları ise biraz pahalı geldi bana. Fakat içindeki eti düşününce normal sayılabilir sanırım. 120 gramlık hamburger 24 lirayken, 140 gramlık 26 lira. 2 lira farkla ayırmışlar tüm hamburgerlerde gramajı.

Arkadaşlarla Lalezar'da otururken akşam 11'de gittik mekana. Görmeyeli Karaköy Karaköy'lükten çıkmış. Yurt dışında bir sokakta yürüyormuş hissi kapladı içimi. Nedense sevmedim. O sokakta gezerken sizler de farkedeceksiniz, cafeler ve bulunan diğer mekanlar (simitçi dahil) hep ilginç bir ambiansa sahip. Bu mekan da kendini soyutlamamış, düzene ayak uydurmuş. Ambiansını çok beğendim.

Arkadaşların önerisi üzerine bir hamburger yedim, bu yüzden pek menüyü inceleme fırsatım olmadı. 4 kişiydik, 4 hamburger ve iki kolaya 130 lira ödedik. Servis edilen tepsi metaldi. Metal tepsinin üzerine kağıt koyup, içine hamburgeri iki parça halinde servis ediyorlar. Ayrıca o tepsinin içinde kırmızı pul biber ve kekikli patates de dolduruyorlar. Yedikten hemen sonra kağıdı kaldırdı Zeynep ve dehşete düştük. Çünkü tepsi pas içindeydi. Yemeden önce görseydik muhtemelen yiyemezdik.

Bir mekanın temizliği tuvaletinden belli olur. Tuvaletin temizliği ile ilgilenemedik, çünkü tek kişinin girebileceği bir tuvalet ve daha kötüsü kadın erkek karışık. Mekan ufak mı falan diye düşünmeyin. Çünkü inceledim, üst katta var. Gayet ikinci tuvalet yapılabilir bence. Kadın ve erkeğin ortaklaşa kullandığı bir tuvaleti düşünemezken o ambiansa sahip bir mekanın böyle bir hataya düşmüş olması olabildiğince itici.

Gelelim hamburgerin tadına. Çok leziz bir hamburgerdi fakat Zeynep'in hamburgerinin içinde bulunan köfte pişmemişti. Bildiğiniz kırmızı geldi. Benim ki de öyle sayılabilirdi. Yedik ama yediğimize de pişman olduk biraz. Malum, pişmemiş etten bulaşan milyon hastalık var.

Mekana tekrar gider miyim bilmiyorum. Hani o tepsiyi görmemiş olsaydım, belki giderdim. Çünkü hamburger içi tam pişmemiş olmasına rağmen oldukça güzeldi. Pişmiş halini tadmak için tekrar gidebilirim. Ve tabii patatesler.. Patates aşığı bir insan olarak, pişmesi ve sosuyla beni benden aldılar. Bunun haricinde ek olarak eğer mekana giderseniz mutlaka ıslak mendil isteyin. Sıcak ıslak mendil deneyimini yaşamanızı istiyorum.

Bir başka keşif yazısında buluşmak üzere :)
(Fotoğrafları ben çektim, çok elit mekan olduğu için çıkarıp çat çat çekemedim. Yarısı gözüken de yazıda bahsi geçen can dost güzel insan Zeynep )

8 Ocak 2016

Spor Yapma Sorunsalı

"Kadınlar 3 şeyden nefret ederler: Spor yapan 36 beden kadından,diyetisyene giden 36 beden kadından,Yanlarım mı Çıktı Ne diyen 36 beden kadından"

Geçen gün bu tiviti okuduğumda ciddi güldüm. Ha bir bayan da eklemiş "Yiyip yiyip kilo almayanlardan da nefret ederiz" diye. Evet, kesinlikle bu gruba ben de giriyorum fakat işte bu cümleyi eden kişiye güler, geçerim. Çünkü öyle bir dünya yok.! Olmamalı. İnanamıyorum yani..

Neyse efenim, bugün spor salonun soyunma odasına gittiğimde bir kaç kadın üzerlerini değiştiriyorlardı. "Hah işte o kız geldi" dedi biri yüksek sesle. Diğeri "hmm" yaptı şöyle sinirle. Sonra ilk konuşan bana dönerek "Sen neden geliyorsun ki buraya?" dedi. "Spor olsun diye" aksjdajk şeklinde güldüm. "Senin gibilerden nefret ediyoruz, gelmeyin buraya." dedi. Fakat oldukça ciddiydi. Yüzüme bakmıyor, sinirle üzerini çıkarıyordu. "Bak geçen gün E kişisi söylemişti işte, uyuz oluyor herkes sana" derken hafifçe yüzüme baktı, gülümsedi çok şükür.

Ülkemizde spor yapmak ciddi sorun. Yalnızca şişmanları ilgilendiren bir konuymuş gibi. Aslına bakarsanız, şişmanlar zayıflar kadar kenarlarından çıkan yağlara takmazlar. Çünkü inanması güçtür belki ama zayıflarda çıkan bir taraf çok daha göze batıcıdır.

Kendimi o kadar kötü hissettim ki, "Ya benim işim hep bilgisayarda, oturup duruyorum, hantallaştım, esneklik önemli" gibi laflar ettim fakat beni dinlemediler. Annemden yeterince azar yiyordum zaten, bu da çok iyi geldi. Arkadaşlar spor yapmak gerçekten mutlu ediyor. Hani bunu söylerlerdi de inanmazdım. Mutluluk hormonu salgılıyor dediklerinde yalan söylemiyorlarmış. Kapitalist sistemin bir uydurması değilmiş.

Spor yapmak özgüveni arttırır, beyni zinde tutar ve öğrenme kabiliyetini arttırır. (öğrenme olayı çok doğru.) Eklemlerin doğru çalışmasını ve esnemesini sağlar. Cilt sağlığı ve yaşlanma karşıtı etkileri vardır. İştahı bile arttırır. Ben kilo aldım mesela spora başladığımdan beri, acıkma hissim gelişti. Ağrıya dayanıklılık da artıyor bunun yanı sıra. Çünkü bazen öyle hareketler yapıyorsunuz ki, ertesi gün yataktan kalkamayabiliyorsunuz. Denge kurmada yardımcıdır, sırt ve bel ağrılarını önler.

Şimdi kendinize zaman ayırın, sevdiğiniz bir sporla uğraşın. Sağlık için, esneklik için, kendinizi çok daha iyi hissetmek için.


7 Ocak 2016

Blogger Olmak


Olmak ya da olmamak.. işte tüm mesele bu.

Blogger olmak böyle bir şeydir işte. Ya blogger olursunuz, ya da olmazsınız. Uzun zaman olmasa da yakın bir zamanda bir yerde yazmak konusunda konuşuyorduk editörle. Beni karşısına aldı, oturttu.. Büşracığım, dedi. Bak, sen güzel yazıyorsun fakat bazı şeylere dikkat etmen lazım. Bana bir yazı göster, dedi.. Gösterdim.. İmla hatalarımı, cümle eksikliklerimi ve diğerlerini gösterdi..

Haklıydı. Gayet hatalı yazıyordum her ne kadar doğru yazılmasını savunsam da.. Bizle çalışmak istiyorsan, bunlara dikkat edeceksin. Hatta sana eğitim vereceğiz bu konuda gibi sözler sarf etti. Blogger olmak güzel, fakat yazar olmak öyle kolay değil, dedi. Sen hep blogger gibi yazıyorsun diye de ekledi. Ve son olarak sordu, blogger mı olmak istiyorsun, yazar mı?

Durdum, düşündüm. Burası benim özgür dünyamdı. Ben yazardım, siz okurdunuz, kural buydu. Fakat yazdığım diğer yerde, yazdıklarım filtrelerden geçecek, söylediklerim didiklenecek ve durmadan bir yargılanma halinde kalacağım. Hayır! Bu kişiliğime tersti. Özgür olmalıydım. İşte bu yüzden ben burayı tercih ettim. Cümlelerimi yıkmaya, imlamı düzeltmeden, istediğimi söylemeyi seçtim.

Çünkü blogger olmak, özgür olmayı gerektirir. Söyledikleriniz hakkında hesap vermemeyi. İstediğinizi anlatmayı, istemediğinizi anlatmamayı. Belli konulara sınırlı kalmamayı ve sınırsızlığı. İşte blogger olmak böyle güzel bir şeydir.

Burası çok güzel, gelsenize.

3 Ocak 2016

Yer Keşfi: Derin Cafe

Merhaba sayın okuyucum


Bugün sizlere geçenlerde gitmiş olduğum Derin Cafe hakkında bir kaç bir şey söylemek istiyorum. Balat'ta bulunan bu mekana daha önce de gitmişliğim vardı. Mutlaka söylemişimdir hatta, ayvalık tostu mükemmeldi. Balat Hastanesinin karşısında bulunuyor bu mekan ve gerçekten çok havalı bir yer.

Daha önce gitmişliğimi unutarak Grupanya'dan indirim kuponu aldım. Genelde gitmediğim yerleri tercih ediyordum fakat buranın kahvaltısını bilmediğimden iyi de oldu. Kahvaltısı bir harikaydı sayın okuyucu. Fiyatları da oldukça uygundu. Serpme kahvaltıya 26 lira verdik iki kişi. Hani serpme kahvaltıyı her zaman severim, bilirsiniz fakat bunu ayrı bir sevdim. Çünkü peynir konusunda çok cömerttiler ve peynirlerin hepsi taze ve kaliteliydi. Özellikle tam yağlı beyaz peynirden çıkarım yapmak gerekirse; mükemmeldi. Hatta şu saatte yazarken yine ağzımın suyu aktı. Allah a şükrettim yine beyaz peyniri yarattığı için.

Mekanın ambiansı yine çok hoşuma gitti. Nargile de içilebiliyor, tavla da oynanabiliyor. Hizmet içinse söyleyecek bir şeyim yok, çünkü o da mükemmel. Biraz ev havası vari -ki bu benim için gerçekten önemli. Sizler için iki üç fotoğraf çekmeye çalıştım fakat yerken bu pek mümkün olmadı. Mevzu kahvaltıydı ve mekan beni kahvaltı konusunda olabildiğince memnun etmişti. Yine olsa yine giderim. O manzarayı kaçırmamak adına sizler de gidin. Eminönünden kolaylıkla ulaşabileceğiniz mekan bir otobüs uzağınızda. Gidin, görün, eğlenin bence.

1 Ocak 2016

Mutsuzlukla Mutlu Olmak

Etrafınıza dönün bir bakın. İnsanlar gerçekten çok ilginç. Mutsuzlukla mutlu olabiliyorlar ciddi ciddi.

Bunun farkına varalı çok az bir zaman oldu. Kötü bir şey duymak için meraklı olan insanları fark etmek kadar acı verici bir durum yok sanırım. Hele de çok yakınınızdaysa.

Senin kız evlendi mi? diye sorarlar misal. Hayatında kimse mi yok senin oğlanın derler.. Olsa saklayacakmışız gibi. Hayır gizlice evlendirdik biz onları, kimse duymasın istedik sanki. Hayır efenim, öyle bir dünya yok. Kızınız evlilik yaşına geldiyse ve hala hayatında o yönde gelişmeler yoksa, bu karşı tarafı sevindiriyor. Neden bilmiyorum ama bu durumu duymak çok hoşuna gidiyor olmalı. Aksi halde sormaz.

Şimdilerde beni rahatsız eden soru ve hatta sorun: çocuk yok mu? Sanki var olsa saklayacağım. 9 ay boyunca karnımda gizleyeceğim çocuğu. Kaçıracağım hepsinden. Çocuğun olması gibi muhteşem ve hatta bana göre mucizevi bir olayı neden saklayayım ha benim güzel eş dost bildiklerim.
Durmadan sorarak mahalle baskısı ile yaptırabileceğinizi mi düşünüyorsunuz, yoksa gerçekten gizlediğimi mi, yoksa çocuk olmadığı için sevinç mi duyuyorsunuz. En çok da annemi sıkıştırıyor bu tipler. Sanki annemin yapabileceği bir şey varmış gibi. Aslına bakarsanız Allah "ol" demedikçe olmayan bir şeyden bahsediyoruz. Size ne? Size ne benim çocuğumdan? Siz mi bakacaksınız? Siz mi doğuracaksınız? Neden sizi ilgilendiriyor ki bu çocuk meselesi?

Asla görüşmediğim ve hatta görüşmeyeceğim insanların bile sorduğu bu soru artık gına getirecek bir durumda. Ciddi ciddi merak ediyorum insanların bu tip sorgularını. Çocuğu olmayan insanları ne derece incittiğinin farkına varabiliyor musunuz acaba? Yoksa varıp da mı sorup duruyorsunuz? Mutsuzluklarla mutlu olmak için mi?

Bir arkadaşım yıllardır uğraştı ve çocuğu olmadı. Artık akraba ziyaretlerini kesmek zorunda kaldı. Çünkü aşağılamaya başlar dereceye ulaşmış "eee çocuk yapmıyonuz mu artık" soruları. Eğer bunu okuyorsanız, lütfen bu tip gerzekçe sorular sormaktan vazgeçin. Bir kız evlenecekse, nişanlıysa veya hamileyse sizinle mutlaka paylaşacaktır bu güzel haberi. Paylaşılmaya değer sevilecek insanlardan değilseniz eğer, bu sorularla nefret edilecekler listesine giriyorsunuz.

Sormayın! Bırakın insanları rahat. Herkes evlenmek zorunda değil. Herkes aşık olmak zorunda da değil. Bazı şeyler nasip-kısmetten öteye gidemez. Ve bu sizleri ilgilendirmez!