27 Nisan 2016

Yer Keşfi: Meşhur Pide 1967

Merhaba sayın okuyucum

Bir mekan yazısı ile tekrar sizlerleyim. Bugün yıllardır önünden geçtiğim fakat bir türlü içine girmeye cesaret etmediğim Meşhur Pide 1967 hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum. Öncelikle mekana neden girmediğimi açıklayayım, dışardan görünüşü nedense bana hep içkili mekanmış hissi yaratmıştı. Öyle bir ambiansı varmış gibi gördüğümden girmiyordum. Fakat geçen gün arkadaşlarımın gitmesi ve yedikleri pideden çok memnun kalması üzerine gittim.



Ordu'nun meşhur pidecisiymiş kendileri. Mekana girince inanılmaz sıcak bir yer karşılıyor sizi. Fotoğrafta gördüğünüz üzere her yer kırmızı. Aman Allah'ım muhteşem bir yer. Tavandaki aynalar, kırmızı tuvalet kapısı, masalar, sandalyeler, yerdeki parkelere kadar her şeye hayran kaldım. Mekanın ambiansı gerçekten mükemmel. Gelelim servise..

Burada en ucuz pide kaşarlı ve fiyatı 13 tl. Kendilerine özel pidelerinin fiyatı ise 17 lira. Kavurmalısı, kıymalısı, karışıklısı falan derken 13 ila 18 lira arasında damak tadınıza uygun pideyi seçiyorsunuz. İçecek fiyatları pahalı geldi bana ki ben pidenin yanında içecek tercih etmem zaten. Kola ve türevleri 3,5 tl iken, ayran da 2,5 lira idi yanlış hatırlamıyorsam. Biz pide sonrası çay istedik ve çaylar şirkettendi. Bakın bu çok büyük bir artı gözümde.

Pidenin tadına gelecek olursak, ben mekanın karışık özel pidesini seçtim. İçinde kavurma,kıyma, kaşar peyniri, biber, domates vardı. Oldukça lezzetliydi. Çok güzel pişmişti ki, genelde pişme konusunda sıkıntılı olur pideler. Fakat bi Sürmene pidesi değildi. Özellikle kaşar peynirinin normal peynir olması, beni o Karadeniz pidecisi havasından çekip aldı. Çünkü Trabzon peyniri vardır ki, Aman Allah'ım yani yok böyle bir şey. Bir daha gittiğimde özellikle kaşarlı yemek istiyorum. Trabzonda yediğim peynirli pideler ile karşılaştırmak adına..

Evet, tekrar gideceğim mekana. Hatta canım pide yemek istediğinde, mutlaka uğrayacağım yer olacak kendisi. Çünkü kavurmalısı da ayrı bir güzeldi.Ben her şeyi içinde barındıran bir pide seçtim ki, tüm şeyleri aynı anda tadabileyim diye. Ve evet, herşey çok güzeldi. Ama kaşarlı pidede aklım kaldı, ne yalan söyleyim.

Pideler oldukça büyük porsiyonla geliyor. Yok efenim böyle ciks mekana geldik, tabağımıza sosla iki gülücük atıp bir sürü para alacaklar bizden korkusuyla yemeyin pidenizi. Ellerinizle girişin. Evet, mekanın ambiansı muhteşem ama pide yemenin de bir adabı var. Böyle parmaklarınızla yiyeceksiniz ki ayrı bir tadı olsun. Zaten mekan size bu hizmeti de sunuyor; tüm porsiyonu dilimliyor. Ben porsiyonumu bitiremedim, bu yüzden çok aç gidin mekana. Güzelce karnınız doyar, aç kalmanıza imkan olmaz. Bir de sütlacı vardı ama ben çok doyduğumdan yiyemedim. Bence onu da deneyebilirsiniz. 

Bunun haricinde o kırmızı tuvalet kapısına diyeceğim var mekandan bağımsız olarak. Yapan abiler gerçekten odunu kesip koymuşlar. Çok kaliteli malzeme kullanmışlar,tebrik ediyorum ama benim gibi 50 kilo ve gücü belli seviyede olan insanlar için gerçekten girip çıkmak eziyet. Kapının arasında sıkıştım. Aslında kovboylar gibi itip girecektim tuvalete ama olmadı. Çünkü kapı oldukça ağır ve zor benim için :) Hani sırf o kapıyı itmek için bile gidebilirsiniz mekana. Ama görünüşü çok tatlı. Resmen aşık olunmaklık. 

Genel anlamıyla pidesinden, servisinden ve mekanın ambiansından çok memnun kaldım. Meşhur olmayı hak etmiş İstanbul gibi bir yerde. Pide seviyorsanız veya Mecidiyeköy'de yemek yiyecek bir yer arıyorsanız; mutlaka gidin, tadın. Sonra gelin bana anlatın. Böyle önerdiğim yerlere gittiğinizde ben mekan sahibinden çok memnun oluyorum sebepsiz. Teşekkür ederim, afiyet olsun :)

Adres: Mecidiyeköy Mahallesi, Selahattin Pınar Caddesi No:24/G 
(Mecidiyeköy'ün merkezinde bulunan caminin hemen yanındaki sokağın kölesinde )

25 Nisan 2016

Yalnızlık

Nedir mutlak yalnızlık diye düşündüm tüm gün. En kalabalık şehirde yaşıyorken yalnızlık duygusunu iliklerine kadar yaşamanın nedeni nedir?

Şu an Seether'dan broken dinliyorum. Amy Lee versiyonu değil. Yalnızca Seether.. Gerçekten güzel ve dokunaklı bir ses. Yalnızlık duygusuna tam olarak hitap edebilen başka şarkılar vardır mutlaka ama bu başka. Gerçekten çok başka.

Yalnız olmanın sebebini inanın bilmiyorum. Bunca insan varken, bunca insan nasıl yalnız olabiliyoruz ki biz? Arayabilecek onlarca insan varken hayatımızda yanımızda neden kimse olmuyor? Yanımızda olsa bile, içimize işlemedikten sonra anlamı kalıyor mu ki ? Aslında anlamsızlığın çırpındığı bir dünyada neden yaşıyoruz sorunsalı ile uğraşırken ne yapacağım korkusuyla debelenirken, bir sürü korkuyla nefes alırken, yalnızlığı düşünmemek gerekirken; neden tüm damarlarımızda aynı koku var; yalnızlık..

Benim en büyük korkum bu duygu. Bir kez içime düştü mü, en az 3 ay çıkmaz. Hadi bana geçmiş olsun. Ama sizler yalnızlık duygusunda yalnız olmadığınızı bilin en azından. Bu iğrenç duygu her an, her şekilde insanın karşısına geliyor. Doğarken yalnız, yaşarken yalnız, ölürken de yalnız kalıyorsak; dünyanın gelip geçişliliği konusunda kararlı olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Hadi biraz yalnızlık içerikli karikatür okuyun



















24 Nisan 2016

.

Saat olmuş 2.07 ve ben inanılmaz açım. Hani öyle böyle değil. Açlıktan ölücem. Hayır, yememeliyim diyor bir yanım. diğer yanım aman salla gitsin diyor.

kadınların neden kilo sorunu var ki sanki?

21 Nisan 2016

Hastayız hepimiz.

Psikolojik bir rahatsızlıktan bahsetmiyorum. Fizyolojik rahatsızlık. Salgın efenim. Bu günlerde adı konmamış bir virüs var ve herkes hasta. Belki de virüs yok, bilmiyorum. Belki de sadece havaların azizliğine uğradık ve hasta olduk..

Kbb kliniğine gittik geçen gün. A kişisi şu üst paragrafta bahsettiğim adı konmamış virüsten müzdarip. Grip ile nezle karışımı bir şey. Bir kaç gündür yataktan kalkamıyordu, zorla da olsa hastaneye gittik. Fazla gitmediğimizden olacak ki, hazır gitmişken ben de göstereyim kendimi dedim. 

A kişisine bir sürü ilaç ve sprey verildi ve yollandı. Fakat ben! Hayır tabi ki her şey gibi bu da kolay olmayacaktı. Bana "uyku apnesi"olabilme ihtimali yüklendi. Şimdi hastanede kalacağım ve uykum izlenecek..

Nasıl şikayetlerle mi bi görünmek istedim doktora? Aslına bakarsanız benim bir şikayetim yoktu. A kişisi gece aniden "Kalk nefes alamıyorsun, ölüyorsun" diye korkuyla beni silkelediğinde sanki denizin altından dışarı çıkmışcasına ağır bir nefesle kalktığımı biliyorum. Uyku esnasında nefesim kesiliyormuş genelde. Ara ara iç çekmelerim de oluyor, bunu da biliyorum. Fakat başka bir sorunum yok. Doktor burnuma bir cihazla baktığında gerçekten nefes aldığımı hissettim bir de. Gerçekten sizler öyle mi nefes alıyorsunuz, yoksa ben nefes aldığımı mı sanıyorum?

Allah başka dert vermesin ama bu hastalığın sonucu ölüm'müş maalesef. Doktor güzelce gözümü korkuttuktan sonra beni çeşitli yerlere yönlendirdi. Aslında uykuda ölmek hep hayalimdi.

Allah sağlığımızı bozmasın ve iyi günlerimizi aratmasın. Her günümüz önceki günden iyi geçsin, amin. :)

18 Nisan 2016

Meydan Okuma!

Bir kaç gün bloglarınızı okumadım diye mi yaptınız bunu bana ?


Neyse efenim, bir meydan okumadır gidiyor. Benim başım kel mi? Ben de katılacağım. Böylelikle her gün ne hakkında yazıcam diye düşünmem. 7 günü geride bırakmışım sanırım. Çünkü herkes 7'de. Bende burada ilk 7'yi size sunuyorum:


  •  1.Müzik listenizdeki ilk 10 şarkıyı paylaşın. Dinlerken nasıl hissediyorsunuz?
  • Benim müzik listem gerçekten saçma sapan şarkılarla dolu. Fakat yine de paylaşayım:



    Placebo-Blind

    Placebo-Post Blue
    Cropse Bride Piano Duet
    Ayna-Dön bak aynaya
    Eklipse-Cry me a river
    Emre Aydın-bir pazar kahvaltısı
    Ferda Anıl Yarkın-zorlama güzelim
    Nsync-bye bye
    Duman-yürek
    judith Mateo-Bring me to life


    Hiç birinin özel bir anlamı yok benim için. Hepsinde mutlu hissediyorum yalnızca. :)

      2. Göbek adınız nedir? Sizin için önemini anlatabilir misiniz?
      Maalesef bir göbek adım yok. Olsun isterdim. Bu yüzden önemsiz bir ayrıntıyı söyleyim: babam çocuğu olacağını öğrenir öğrenmez bir kız bir de erkek ismi koyarmış çocuğa. Benim de kız ismim Büşra, erkek Emre' imiş. Göbek adı sorduklarında Emre derim. :))
        3. Cüzdanınızda neler olduğunu bizimle paylaşın.
        Mutlaka Türk lirası taşırım. Paranın yanı sıra döviz de taşırım. İnsanın başına nerede ne geleceği belli olmaz çünkü. Ehliyet, banka kartı, market indirim kartı, mağaza kartları falan vardır bir de. Bozuk para koymam cüzdana, ağırlık yapıyor, sinirimi bozuyor. Fotoğraf koyanlara da sinir olurum. 
          4. Kim veya ne olmadan yaşayamazsınız? Neden?
          A kişisi olmadan yaşayamam sanırım. Yaşarım aslında ama böyle yaşayamam heralde. Her şey farklı olur. Mutsuz olabilme ihtimalim çok yüksekmiş gibi geliyor. Ne olmadan yaşayamazsın a cevap veremiyorum. Çünkü insan her şeye alışıyor, su-yemek hariç.
            5. Koleksiyonunu yaptığınız herhangi bir şey var mı?
            Maalesef yok. Ama olsun isterdim.
              6. Evcil hayvan olarak ne beslemek isterdiniz?
              Kedi. Hani şu siyahla gri arası bol tüylü, hımbıl, tembel kediler varya, işte onlardan bir tanesini evlat edinebilirdim. Fakat mahalle baskısı buna pek izin vermiyor maalesef.
                7. Yatarken ne giyersiniz?
                Pijama tabisi. Ya sanırım en saçma ve gereksiz soru buydu. :)


                İsteyen herkes meydan okumaya katılabilir. Ben devamını yapacağım çünküğ

                Ben

                Biliyorum...
                Hepimiz farklı yaratıklarız bu dünyada..
                Fakat ben!
                Ah şu ben..
                Bencillik..

                Benim kadar benci olan var mıdır bilmiyorum?!
                Ben varya ben..
                Bana yapılan tüm kötülükleri affeder,
                Bir yerlerde biriktiririm.
                Sonra bunlar birikecek yer bulamadığında;
                Benden habersiz patlar gider..

                İşte o günden korkun kötülükseverler.
                Evet iyiyim, hoşum ama tersim pistir açıklaması bu.

                13 Nisan 2016

                Bu devirde çocuk olmak.

                Bu devirde çocuk olmak zor azizim. 5 hatta 3 yaşında okulla tanışıyorsun bu devirde. Hiç tanımadığın bir sürü çocukla arkadaş olman, iyi anlaşman gerekiyor. Anlaşmakla yetmiyor, oyunlar oynuyorsun, tüm zamanlarını onlarla paylaşıyorsun. İnsan ilişkileri derken, üzerine ders denen illetleri yığıyorlar. Önce okumayı öğreniyorsun, sonra okuduklarını yazmayı. Ezberletiyorlar milyonlarca bilgiyi. Ertesi gün hatırlamıyorsun..

                Çocuk bu ya, ne söylense yapıyor. Ne görüyorsa, aynısını yapıyor.. Ne duyduysa aynısını söylüyor.. 

                Bu devirde çocuk olmak zor azizim. Öğretmendir diyor, baba yarısıdır diyor; tacize uğruyor. Amcadır, dayıdır, dededir, komşudur derken tecavüz denen iğrenç şeyle tanışıyor. Daha kötüsü olmaz derken, bir gün bir yerde ölüsü bulunuyor. Kuzeni önce tecavüz etmiş, sonra öldürmüş. 

                Minicik bebekken, daha okulu tanımamışken acıdan ölüyorsun. Acının sebebini yazamıyor bu parmaklar. Ama sen yaşıyorsun. Ah bebek..

                Bu devirde çocuk olmak zor azizim. Anlatamıyorsun, savunmasızsın diye ezebileceklerini sanıyorlar. Adi psikolojilerini, senin üzerinde doyurmaya çalışıyorlar. Hayır insanlık değil onların sana yaptığı. İnsanlığı öyle düşünme beyninde. Sen hala bebek kadar temizsin çocuk. Sen hala annenin karnından dünyaya gözünü açmış, gelmek istemiyorum bu lanet yere diye ağlayan, koptuğun yeri özleyen varlıksın çocuk.. Onlar seni kirletemezler. 

                Bu devirde çocuk olmak zor azizim. Ailenin baskısıyla bir yerlerde okumak, onların istekleri doğrultusunda meslek sahibi olmak zorundasın. Onlar ne isterse o olursun. Ya da onlar ne gösterirse. Ama kötü şeyler yaşadığında yanında olmaz kimse, ne devleti, ne milleti. Sen suçlanırsın, sen haksız gösterilirsin.

                Hayır çocuk. Sen suçlu değilsin. Sen haklısın. Sen çocuksun. Çocuk bu ya, aklı ermez derler. Hayır, en çok senin o temiz aklın erer herşeye. Ve şundan emin ol ki; inandığım Allah sana bunu yapanları burnundan yerde sürükleyerek sonsuz cehennemine atacak. Sen hakkını helal etmedikçe o insanlar oradan çıkamayacak. Anlık duygularının bedelini sonsuzlukla ödeyecek. Ve sen güzel çocuk; her zaman güzel kalacaksın.

                Son zamanlarda artan adi tecavüz haberleri ve tacizler ciddi manada çocukluğu sorgulatır oldu. Çocukluğuma dönüp; çok şanslı olduğumu hissettirdi. Çocuklarınıza sahip çıkın. Kimseye güvenmeyin. Diyoruz, diyoruz ama okuduğumuz haberler ikinci evlerimiz okullardan, komşulardan, akrabalardan geldiği için; ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Evet azizim bu devirde ana-baba olmak da zor.

                11 Nisan 2016

                Bin Muhteşem Güneş!

                Bugün okuduğum bir kitaptan bahsedeceğim sizlere..  Aslında okurken kahrolduğum o kitaptan!

                Khaled Hosseini'nin daha önce Uçurtma Avcısı adlı kitabını okumuştum. İlk sayfalarda "Aman be ödüllü kitap bu muymuş?" diye hayıflansam da şaşırtıcı sonu ve ilerledikçe artan adrenalini dolayısıyla en sevdiğim kitaplar arasına girmişti. Yazarı görünce bu kitabı da okumak istedim. Keşke okumasaydım..

                Yazarın dilinin akıcılığına biteceğinize, okuduğunuzda elinizden düşüremeyeceğinize eminim. Fakat gelin görün ki; hikaye içler acısı. İçim parçalana parçalana okudum kitabı. Bir çocuğun babasız büyümesi, babasına olan düşkünlüğü, babasının ona yaptığı yamuk, yaşlı adamın çocuğu yaşında bir kızcağızla evlenmesi, kızı darp etmesi, aşağılaması, sonra yine başka bir çocukla daha evlenmesi derken iğrençlerin son demlerini yaşadım kitapta. 14 yaşındaki çocukların sevdikleri çocukla cinsel ilişkiye girmesi en az 50 yaşındaki adamın 15 yaşındaki bir çocukla evlendirilmesi kadar iğrenç.

                Kitapta cinsellik ağır basan nitelikte. Göze göze sokulmuş, her ayrıntıya yer verilmiş. Dilin ağdalığı hoş fakat, o kadar da olmaz be kardeşim! 

                Fakat en çok takıldığım ve beni cidden rahatsız eden cümlesi; Afganistan'a düşen bombalardan daha büyüğünün NewYork'taki ikiz kulelere çarpmış olması düşüncesi. Bombanın büyüğü küçüğü mü olur kardeşim? Evinde kahvaltısını yaparken tepesine yağan bombalardan, harap olan hayatlardan, yaşanan iğrençliklerden bahsederken sen nasıl bombaları karşılaştırabilsin ha?

                Evet, sinirlendim. Zaman kaybı olarak algılayacaktım ki kitabı, o muhteşem betimlemeler aklıma geldi. Yaşar gibi hissetmem geldi. Hakkını yiyemedim. En azından bana akıcılık bulaştırmıştır diye düşündüm, sevindim. 

                Okuyun desem yalan olur, okumayın desem ayıp olur. Siz bilirsiniz ama öyle Uçurtma Avcısı gibi gözünüzde büyütmeyiniz. Amerikan kokusunu alabileceğiniz, Amerika hayalindeki bir Ortadoğu'yu göreceğinizi biliniz. 

                Ayrıca başlıkla içeriğin hiç alakası yok, varsa da ben kuramadım, bilginize..

                4 Nisan 2016

                Yere Basamamak

                Böyle bir başlık atınca eminim hepiniz meraklandınız. Hani sevinçten uçmak gibi bir anlamı vardır ya. Ayakları yere basmamak.. Fakat maalesef böyle bir durum değil benim ki.. Benimki fizyolojik de değil, psikolojik..

                Beni çok yakından tanıyanlar iyi bilirler, çıplak ayakla yere basamam. Çorap giyiyor olsam da.. Ayağımda daima terlik olmak zorundadır.  Anne günlerini bu yüzden çok severim. Genelde kokoş teyzeler ayakabılarını çantalarında taşırlar ya hani, eve gelir gelmez çıkar topuklular çantadan. Tüm evde ayakabı sesleri hakim olur. İşte o gün benim günüm olur. Çünkü sadece o gün göze batmaz terliklerim.

                Bazen gideceğim eve terlik getirmemin yanlış olduğunu düşünürüm. Nedense toplumsal algı yüksek sosyetenin çantasında ayakabı taşımasına olanak sağlar. Maddi olarak yüksek mevkii de görünmekten nefret eden biri iseniz siz de, terliğinizi asla yanınızda taşımazsınız. Ama benim gibi sorunlu iseniz, eve attığınız ilk adımda terlik rica ederken yerin dibine girersiniz. İçime bir korku sarar. Ya ev sahibi yanlış anladıysa? Eviniz pis, o yüzden ayak bile basamıyorum gibi bir algı yarattıysam?

                Bunca korkudan sıyrılıp , bu korkunun kökenine iner beyin hücrelerim. Teker teker lanet eder o günlere.. Ben yere basamadığım her gün yaparım bunu.. O zamanları düşünür, o zamanlara dönmeyi çok isterim. Geceleri su içmeye kalkarken aramak zorunda olduğum terliğim hep en yakın arkadaşım olmuştur. Ya da terliğimi karanlıkta bulamadığımda gidemediğim tuvaletim..

                Merak ettiyseniz anlatayım. Daha önce de anlattım çokça. Ben küçükken; 5 yaşımdayken halamla köye gittim. Büyükbabamların yanına. Annemler 15 gün sonra geleceklerdi. Beni halam çok sevdiğinden önceden gelip almıştı. Ailemden ilk ayrılışımdı. Olabildiğince keyifli bir yolculuğun ardından köydeki eve ayak basar basmaz içime bir korku düşmüştü. Akşam olduğunda annemi istedim her çocuk gibi. Ağladım. Ağladım.. Ağlamama dayanamayan ev eşrafı artık ailemin gelmeyeceğini söylediler.. Ertesi gün oldu, ben yine ağladım.. O zamanların şakası, benim ise ciddiye aldığım o cümleyi söylediler "onlar öldü, artık sen bizim kızımızsın" evin yakınındaki okul gösterilerek "bak sen burada okula gideceksin, buralar çok güzel zaten" dendi. Benim aileme tercih edeceğim sanıldı sanırım. Günlerce annemin, babamın ve abimin ölümüne yas tuttum. Duvar diplerinde, oda kenarlarında, yatağımda, balkonun köşesinde oturup ağladım..

                Artık ağlamanın da bir çaresi olmadığını anlayınca, oraya alışmaya başladım ki bir gün annemler geldi. Koşarak aşağıya indim, kapıya. Onları görünce önce gülmüşüm, sonra bir adım ileri atılmışım, sonra geri.. Buraları annem anlatıyor. Zorla kucağına almış beni, anneme sarılamamışım. Çünkü onlar ölmüştü. Konuşmamışım. Ağlamışım. Anlatmamışım da..

                O akşam işte, yerlerde böcekler görmeye başladım. Kocaman karafatmalar yerde geziniyordu. Ayağımı yere bastığım an, ayaklarımdan bacaklarıma doğru yürüyecek ve beni ısırmaya, kemirmeye başlyacaklardı. O yüzden yere basamadım. Ayağımı yere dokundurmaya o kadar korkuyordum ki, anlatılmaz o zamanlar..

                Annem beni doktora götürdü. Doktor bacaklarımı açtı, diz kapaklarımı çimdikledi. Hissediyor musun diye sordu ama ben hissetmek kelimesini ilk kez ondan duyduğumdan hayır dedim. Annem korkuyla gözüme baktı "acımıyo mu kızım" dedi. Acıyo anne, dedim. Doktor anneme döndü ve psikolojik olarak yürümediğimi söyledi.

                Eve döndüğümüzde yavaş yavaş yürümeye başladım. Özellikle geceleri ayaklarıma hücum edecek diye korktuğum böcekler yüzünden tuvalete bile gidemedim. Yatağımın altında bekliyorlardı çünkü, ayağımı yere atar atmaz, geleceklerdi yine..

                O gün bugündür kalkan olarak kullandım terliklerimi. Hala ayağımı yere basamıyorum. Şimdi böcekler yok biliyorum ama içimde anlamsız bir korku var. Bazen kollar sarılacak gibi oluyor.. Sanki yerin içinden çıkacaklar ve beni terlikler koruyacak onlardan. Böcekleri de böylelikle ezebileceğim.. Ayağımla yere bütün olarak temas etmeyi çok isterdim sizler gibi. Tabi ki temas ediyorum ama asla içim rahat olmuyor. Hani ayağınız üşür de; böyle üklüm büklüm yaparsınız ya ayaklarınızı; heh işte benim de öyle oluyor. Hatta bir misafirlikte istemeye utanmıştım da; benden habersiz ayaklarım yine o şekli almıştı.. Kadın kızına sinirle dönüp; kıza neden terlik vermedin , bak ayakları dondu diye hiddetle bağırmıştı. Hayır üşümedim desem de gelen terliğe anlamsızca sevinmiştim..

                Siz siz olun, çocuklarınıza bu tip travmalar yaşatacak olaylardan sakının. Özellikle anneler.! Çocuklarınızı kimseye emanet etmeyin. Kimseye güvenmeyin. Benim kaybetme korkularımın, insanlara deli gibi bağlanışımın, yere tüm ayağımla basamayışımın ve asla kimseye güvenemeyişimin yegane sebebi ailemi yalandan öldürmüş olmalarıdır. Emin olun, tüm korkularınızın bir sebebi vardır!

                3 Nisan 2016

                Alternatif Doğa Derneği: Yeşilcan !



                Geçenlerde yazmış olduğum yüksek yapılara istinaden bu oluşumu görünce gerçekten çok sevindim. Doğayı katleden, canım ormanların içine koskoca gökdelenleri diken, yapılarla insanları canından bezdiren paragözlerin yanı sıra; yeni nesilde doğa dostu, orman meraklısı insanların varlığını görmek gerçekten beni çok memnun etti. Kurucu üyelerinden Ümit Samimi'nin blogundan almış olduğum bu yazı ile; sizler de bu oluşuma destek olabilir, gidip bir kaç fidan dikebilirsiniz. Ben de olabildiğimce aralarında olacağım. Sizlerde bizlere katılın bence. Çünkü fidan dikmek gerçekten çok zevkli. Can-a can katıyorsun sonuçta. Konuyla ilgili yazı ise;

                Alternatif doğa derneği : Yeşilcan


                Teknolojinin hızla ilerlemesi ve insanların büyük şehirlere sıkışmasıyla birlikte, yeni ve farklı doğa derneklerinin, tabiat kulüplerinin ve ilgili platformların sayısı da artıyor. Onlardan bir tanesi de Yeşilcan Derneği.

                Genellikle siyasi gerekçelerle gündeme gelen doğa dernekleri yüzünden birçok genç ilgili sivil toplum örgütlerinden uzakta durmakta. O gençlerin rahatlıkla katılım sağlayabileceği ortamı temin eden Yeşilcan Derneği, siyasetin, sağ sol kavgasının, etnik milliyetçiliğin ötesinde inşa temelli bir anlayış sunmakta.


                Diğer doğa kuruluşlarının aksine Yeşilcan Derneği daha fazla sayıda fidan dikmek yerine, daha fazla insana fidan diktirmeyi hedefliyor. Böylelikle bireyin tabiata olan yabancılığı da azalıyor, sevgisi artıyor ve farkındalık sağlanmış oluyor.


                Yeşilcan Derneği, özellikle ortaokul-lise-üniversite çağındaki öğrencileri sivil topluma kazandırmak, onlara doğa sevgisini aşılamak amacıyla belirli aralıklarla fidan dikimine götürüyor, doğa yürüyüşleri düzenliyor, tabiat parklarını gezdiriyor. Daha önce köy hayatı ile tanışmamış öğrencilere, köy gezileri düzenleniyor, süt sağımı gösteriliyor, ahırlar ve kümesler gezdiriliyor. Bu sayede sanal ortamlarda sosyalleşmeye çalışan öğrencilere alternatif etkinlikler sunuluyor ve bu öğrencilerin doğa ile bütünleşmesi sağlanıyor.


                Yeşilcan Derneği, öğrencilerin hem gezdiği hem ellerinin toprağa değdiği hem kendilerine ait fidanları diktiği ve yetiştirdiği aynı zamanda organizasyon içerisinde görev alarak toplumsal bir sorumluluk üstlendiği alternatif aktiviteye katılma olanağı sağlıyor.


                “Dikili bir fidanınız olsun” kampanyası

                Birçok tabiat kuruluşunun para bağışıyla fidan dikimi yapmasına karşın, Yeşilcan Derneği para karşılığı başkasına fidan diktirmenin çevre farkındalığı oluşturacağına inanmıyor. Doğa ile tanışmadan, doğanın kıymetinin anlaşılamayacağını düşünüyor. Bu sebeple herkesin kendi elleriyle fidan dikmesi için organizasyonlar düzenliyor. Bu kapsamda Türkiye’deki tüm eğitim kurumlarını fidan dikimine götürmeyi planlıyor.


                Yeşilcan Derneği, çoğu gencin dalından meyvenin nasıl toplandığını dahi bilmediği için, doğanın da kıymetini anlayamadığını düşünüyor. Bu sebeple amaçlarının “Daha çok fidan dikme” olmadığının altını çizen dernek yöneticileri, daha fazla öğrenciyle etkileşim kurmayı hedeflediklerini, daha fazla öğrenciyi doğayla tanıştırmak istediklerini ifade ediyor.


                Yeşilcan Derneği internet adresi için: http://www.yesilcan.org/



                31 Mart 2016

                Cemaatçilik

                 “Dinlerini bölük bölük edip her biri bir kişinin taraftarı olmuş olanlar var ya, sen hiçbir konuda onlardan olamazsın. Onların işi Allah’a kalmıştır. Daha sonra Allah, onların yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (En’âm, 6/159)

                Ayet paylaştım ama tüm mezhepler, cemaatler dinimizi bölük bölük etmiyor mu? Birinin farz dediğine diğeri sünnet derken, aynı dinden bahsedilmesi mantık hatasına düşürmüyor mu bir nevi.

                Dindeki çözülmelerin sebeplerinin en başında Kur'an okuyup anlamak yerine "hoca" denilen insanların söylediklerinin ışığında ilerlemek değil mi zaten? Halbuki Allah yine kitabında ;
                "Biz bu kitabı sana, her şeyin ayrıntılı açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, Müslümanlara bir müjde olarak indirdik.."(16 Nahl Suresi 89) diyor.

                Her şey ayrıntısıyla açıklandığını söylüyorken Allah, neden biz Kur'andan uzak duruyoruz hala?
                Çünkü bize zamanında demişler ki; sen anlamazsın, o olabildiğince karmaşık bir yapıya sahip, her cümle aslında başka anlam taşıyor.. Uzaklaşmışız da uzaklaşmışız.. Önce mezhepler çıkmış ortaya.. Yetmemiş üstüne cemaatleşme çıkmış. Ayrılmamamız gereken tek konu din iken; hepimiz birbirimizden kopmuşuz.

                Dini 4'e bölmüşler, üzerine cemaatlerle din kardeşlerin arasına nifaklar sokmuşlar. Hatta cemaatler de öyle ileri gitmişler ki, kendi cemaatlerinden olmayanlardan alış veriş bile yapmamışlar. Sadece kendi cemaatlerinin yaptığı yardım kermeslerine katılmışlar, sadece kendi cemaatleriyle görüşmüşler..

                Hadi gel şimdi Müslüman Müslümanın kardeşidir, bütünüzdür de?! Hayır efendim, bölmüşler bizi. Hoca denen insanlar bölmüş hem de.. Bölünmelere izin vermişiz. En başından vermişiz. Hanefi demişler, şafi demişler.. Biri haram demiş, diğeri sünnet, öbürü farz. Sana hangisi kolaysa onu seçmişsin. Açıp Kur'an okumamışsın. Sonra da neden tüm zorluklar Müslümanların başında demişsin. 


                22 Mart 2016

                Ivır Zıvır Part 49

                Merhaba sayın okuyucum. Ne zamandır ıvır zıvırlarımla sizleri meşgul etmediğimi fark ettim ve geri döndüm! Yazıyorum o halde varım..

                Varlık ile yokluğun belli olmadığı şu günlerde gündemimizde dünya çapında bir terörizm söz konusu. Allah milletimize zeval vermesin. Hepimizi koruyup kollasın inşallah. Akşamları yatsı namazından sonra genel olarak böyle dualar ediyorum. Sizler de edin. Belli olmaz. Belki birimizden birinin eşref saatidir de; Allah kabul eder ve bir daha acılar yaşamayız..

                Ölüm gerçekten çok ürkütücü bir şey. Sizleri bilmiyorum ama ben ölmekten ciddi manada korkuyorum. Bedenim toprağın altında çürürken ruhum bunun bilincine varacak mı merakı söz konusuydu son zamanlarda. Gel gör ki, bir akşam yatmış oyunumu oynuyordum. Merak edenler için söyleyim, bilgi yarışlı bir oyun; bu kez vurdulu kırdılı değil. Uzandığım yerden kalkarken nasıl olduysa elim çenemin altına çarptı. İnanılmaz bir acı hissettim. Çenemin alt kısmına bıçaklar saplanmış, çene kemiğimi kemiriyor gibiydi. Elimle yokladım, elime minik bir şişlik geldi. Ur gibi bir şey sanırım. Ben pek pimpirikli bir insan olduğumdan hemen doktora koştum sabah. Doktor anlam veremedi. Ödem de olabilir, başka bir şey de deyip beni araştırma hastanesine yönlendirdi. Sabah gidip baktırcam bakalım. Ne diyordum? Ciddi manada korkuyorum..

                Korkarken oturup düşündüm. Sizleri de yönlendiriyim düşündüklerim konusunda. Bir kanser hastası olduğunuzu düşünün. Kanser olduğunuz an dünyanız başınıza yıkılıyor. Yapılacak bir şey kalmadığını, Allah'tan ümit kesilmediğini söylüyorlar. Üzülüyorsunuz. O dakikadan sonra yapacak bir şeyiniz kalmamış gibi hissediyorsunuz. 
                Şimdi bir de patlamada ölen her hangi bir insanı düşünün. Sabah hiç bir şey olmayacakmış gibi sınavına girmiş o öğrencilerden biri olun. Ya da işine giden bir işçi. Durakta dururken aniden bomba patlıyor ve ölüyorsunuz.. Aslında söyleyecek milyonlarca kelimeniz varken, yapmanız gereken binlerce şey birikmişken, ne bir kaza sonucu ne de bir hastalıktan değil; ahmak bir bomba yüzünden ölüyorsunuz.. Kimseye elveda diyemeden..
                Şimdi kanser hastasına dönelim.. Öleceğini bildiğinden; helalleşmek için zaman kaybetmiyor. Sevdiklerine elveda diyebiliyor, sarılabiliyor, son kez yaşıyor bazı şeyleri.. Belki tövbe ediyor kabul edilmesini umarak; belki ölmeden önce yapması gereken şeyleri yapıyor. Ailesiyle vedalaşıyor, söylemek istediği birşeyler varsa açıp söylüyor, daha korkusuzca oluyor hayata karşı. Canını kaybedecek çünkü, ötesi var mı?

                Garip ama hayat bizi böyle ilginç bir yere getiriyor. Hastalıktan bile mutlu olabilecek hale geliyoruz. En acımasızca ani ölümleri; başka insanların hatası, ahmakça seçimleri yol açmaması dileğiyle.. Kaza'ya karşı boynumuz kıldan önce.. Hastalıklara da.. Allah hiç birimizi ne hastalıkla, ne de yol ortasında paramparça olmakla sınamasın inşallah. Ne bizi, ne sevdiklerimizi, ne de düşmanlarımızı bile.

                19 Mart 2016

                Bugün..

                Yine bir patlama haberi ile sarsıldık. Milyonlarca twit atıldı, yüzlerce fikir ortaya sunuldu. Yeniyüzyıl Gazetesi köşe yazarı Beyinsiz Adam'ın yazısı gerçekten çok güzeldi. Okumak isteyenler için buyrun:

                "Raydan çıkan tren, çöken binalar, hukukun çiğnenmesi hükümetin sorumluluğudur. Böyle olaylar ya da durumlarda tepki doğrudan hükümete olabilir ve olmalı. Yetkililerin, bakanların hatta başbakanın istifası bile istenebilir. Makuldür.
                Peki, terör karşısında ne yapmalı?
                Buna doğru cevap verebilmek için önce terörün ne olduğunu bilmemiz lazım. Ayrıca ‘yöntem’ ve ‘hedef’i birbirinden ayırmalıyız. Terör örgütlerinin bomba patlatıp insanları öldürmesi ‘hedef’ değildir, ‘yöntem'dir. 
                Hedef nedir peki?
                Kaos çıkarmak, sesini duyurmak, hükümetleri devirmek, istikrarsızlık yaratmak, pazarlık yapmak.
                Dünyada hiçbir terör örgütünün hedefi insan öldürmek olamaz. Hatta bunu ‘çekinerek’ yaparlar. Zira bu ölümler sebebiyle yerel ve global kamuoyunda -varsa- sempatiyi yitirmek istemezler.
                Peki, terör örgütleri her zaman bu ‘yöntem’le ‘hedef’ine ulaşabilir mi? Sağduyulu ve akıllı toplumlarda, hayır.
                Ama eğer kamuoyu terörün ‘yöntem’indeki ölümler sebebiyle duygusal patlama yaşayıp akılcı davranmazsa, evet, terör örgütü hedefine ulaşmış olur.
                “Dışarı çıkmayın!"
                “Herkesi hapse tıkın!”
                “Hükümet istifa!"
                Toplumda kaos, istikrarsızlık, güvensizlik, istifalar... Veee… amaç gerçekleşti.O halde terör örgütü belli sayıda insan öldürdüğünde değil, sonrasında yaşananlarla hedefine ulaşır diyebiliriz.
                Peki, nasıl tepki göstereceğiz? 
                Ne 11 Eylül’de ABD, ne de Charlie Hebdo katliamında Fransa sıcağı sıcağına ‘özeleştiri’ yapmadı. 
                “Ortadoğu politikalarımız buna sebep oldu"
                “Dine karşı hassas olmalıydık"
                demediler.
                Tepki önce ve kararlılıkla vahşeti uygulayanlara yöneltildi. Sonrasında ise özeleştiriler başladı. Bu tavrın sebebi terör örgütlerinin amacını boşa çıkarmaktır. Eğer ilk tepki teröre olmazsa, mesela daha patlama olur olmaz “hükümet istifa” derseniz terörün galibiyetini ilan edersiniz.
                Galibiyetle de kalmaz. “Terörün iktidarı”na kadar gider bu.
                Varsayalım son terör olaylarından sonra geleneksel ve sosyal medyadaki “hükümet istifa”lar etkisini gösterdi, tepki çığ gibi büyüdü ve AK Parti görevi bıraktı.
                AK Parti’den haz etmeyenler için mutlu haber. Tamam, peki ya sonrası… Teröre prim verilen, terörün toplumu ve siyaseti şekillendirebildiği bir geleceği hayal edelim…
                AK Parti düşünce CHP iktidara geliyor, Kılıçdaroğlu ülkeyi şaha kaldıracak… Ama o da ne?
                IŞİD terör eylemi yapıyor, 80 kişi ölüyor. Kılıçdaroğlu topun ağzında...
                15 gün sonra bir eylem daha… Toplumda infial… Ve CHP de iktidarı bırakmaya mecbur bırakılıyor.
                Sonra MHP geliyor iktidara. PKK yine hareketleniyor. Birkaç bombalı saldırı… veee MHP de gidiyor.
                Fark ettiyseniz ülkeyi “terör örgütleri” yönetmiş oluyor. 
                O halde tavır ne olmalı? 
                "Birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bugünlerde..." Hayır, bir ve beraber olmamıza gerek yok. O köprünün altından çok sular aktı. Soğuktan donmamak için birbirine sokulan iki düşmandaki pragmatizm bile işimizi görür. 
                Yapmamız gereken konumlarımızı, duruşumuzu değiştirmeden, iktidar da olsak muhalefet de olsak, akılcı ve sağduyulu davranıp terörün amacını gerçekleştirmesine engel olmak. Terörün iktidarına izin vermemek. 
                Sonrası mı? Kaldığımız yerden birbirimizi yemeye devam edebiliriz."

                18 Mart 2016

                Spotlight filmi..



                Film katolik kilisesini aşağıladığı için dini kesim tarafından sert dillerle eleştirildi. Genel olarak dini olaylara din ne olursa olsun bu şekilde yaklaşım olduğunda ben de çok sert dillerle eleştiriyorum. Çünkü din çok özel bir yerdir ve insanın en önemli yapı taşıdır.

                Gelin görün ki, film cidden etkileyiciydi. İlk sahnelerde olaya pek yaklaşamazken, vermiş olduğu alt metinlerle aslında oscarı gerçekten hak ettiğini farketmemek imkansız. 

                Rahibin istismarına uğrayan gencin cümleleri oldukça etkileyiciydi filmde. "Rahip çöpü çıkarmasını istediğinde mutlu oluyordum, çünkü din için bir şeyler yaptığımı sanıyordum. Sonra bana porno dergileri verdi, sesimi çıkarmadım. Sonra beni taciz etti, yine sessiz kaldım. Çünkü tanrıydı. Ne diyebilirdim ki? Hayır bu sadece fiziksel bir taciz değil aynı zamanda manevi bir taciz. Çünkü bir rahip yapıyorsa bu iğrençliği elinizden dininizi de alıyor, inancınızı da."

                Aklımda kaldığı kadarıyla cümleleri özetlemeye çalıştım. Hani günümüzde "Namaz kılıyor ama yaptıklarına bak! Kadınlara kızlara bakıyor, pornografik içeriklerden uzak durmuyor, zina ediyor, içki içiyor "gibi cümleler kuruyoruz. Ya da "başı kapalı ama ohhooo" diyoruz. Aslında adamın söylemek istediği tam olarak bu. Manevi bir tecavüz söz konusu. Namaz kılmayan bir insan namaz kılan bir insanı hep manevi olarak belli yüksek noktalara konumlandırıyor. Ve namaz kıldığı zaman yanlışlardan uzak duracağına inanıyor. Yanlış yaptığı zaman ise, bilişsel bir uyumsuzluk yaşıyor ve bunu kaldıramıyor. Kesinlikle dine yakın insanın yaptığı yanlışlıklar diğer insanlara manevi tecavüzde bulunuyor. Hristiyanları bilmem ama Müslümanlar sırf yanlış örnek oldukları o zamanlar için de Allah huzurunda yargılanacaklar. Çünkü müslüman her zaman iyi örnek olmakla mükellef.

                Filme dönecek olursak eğer; medyanın gücü olabildiğince büyük yer kaplamış. zaten bas bas bağırıyoruz biz burda, eğer medyayı doğru olarak kullanabilirseniz, haksızken haklı bile olabilirsiniz. 

                Hayatın televizyon, internet gibi insanı kötü yollara sürükleyebilecek gücü ve kuvveti içinde barındıran şeylerin elinde kalması gerçekten acı verici.

                Kendinizi koruyup, kollayabilmeniz dileğiyle..