22 Mart 2016

Ivır Zıvır Part 49

Merhaba sayın okuyucum. Ne zamandır ıvır zıvırlarımla sizleri meşgul etmediğimi fark ettim ve geri döndüm! Yazıyorum o halde varım..

Varlık ile yokluğun belli olmadığı şu günlerde gündemimizde dünya çapında bir terörizm söz konusu. Allah milletimize zeval vermesin. Hepimizi koruyup kollasın inşallah. Akşamları yatsı namazından sonra genel olarak böyle dualar ediyorum. Sizler de edin. Belli olmaz. Belki birimizden birinin eşref saatidir de; Allah kabul eder ve bir daha acılar yaşamayız..

Ölüm gerçekten çok ürkütücü bir şey. Sizleri bilmiyorum ama ben ölmekten ciddi manada korkuyorum. Bedenim toprağın altında çürürken ruhum bunun bilincine varacak mı merakı söz konusuydu son zamanlarda. Gel gör ki, bir akşam yatmış oyunumu oynuyordum. Merak edenler için söyleyim, bilgi yarışlı bir oyun; bu kez vurdulu kırdılı değil. Uzandığım yerden kalkarken nasıl olduysa elim çenemin altına çarptı. İnanılmaz bir acı hissettim. Çenemin alt kısmına bıçaklar saplanmış, çene kemiğimi kemiriyor gibiydi. Elimle yokladım, elime minik bir şişlik geldi. Ur gibi bir şey sanırım. Ben pek pimpirikli bir insan olduğumdan hemen doktora koştum sabah. Doktor anlam veremedi. Ödem de olabilir, başka bir şey de deyip beni araştırma hastanesine yönlendirdi. Sabah gidip baktırcam bakalım. Ne diyordum? Ciddi manada korkuyorum..

Korkarken oturup düşündüm. Sizleri de yönlendiriyim düşündüklerim konusunda. Bir kanser hastası olduğunuzu düşünün. Kanser olduğunuz an dünyanız başınıza yıkılıyor. Yapılacak bir şey kalmadığını, Allah'tan ümit kesilmediğini söylüyorlar. Üzülüyorsunuz. O dakikadan sonra yapacak bir şeyiniz kalmamış gibi hissediyorsunuz. 
Şimdi bir de patlamada ölen her hangi bir insanı düşünün. Sabah hiç bir şey olmayacakmış gibi sınavına girmiş o öğrencilerden biri olun. Ya da işine giden bir işçi. Durakta dururken aniden bomba patlıyor ve ölüyorsunuz.. Aslında söyleyecek milyonlarca kelimeniz varken, yapmanız gereken binlerce şey birikmişken, ne bir kaza sonucu ne de bir hastalıktan değil; ahmak bir bomba yüzünden ölüyorsunuz.. Kimseye elveda diyemeden..
Şimdi kanser hastasına dönelim.. Öleceğini bildiğinden; helalleşmek için zaman kaybetmiyor. Sevdiklerine elveda diyebiliyor, sarılabiliyor, son kez yaşıyor bazı şeyleri.. Belki tövbe ediyor kabul edilmesini umarak; belki ölmeden önce yapması gereken şeyleri yapıyor. Ailesiyle vedalaşıyor, söylemek istediği birşeyler varsa açıp söylüyor, daha korkusuzca oluyor hayata karşı. Canını kaybedecek çünkü, ötesi var mı?

Garip ama hayat bizi böyle ilginç bir yere getiriyor. Hastalıktan bile mutlu olabilecek hale geliyoruz. En acımasızca ani ölümleri; başka insanların hatası, ahmakça seçimleri yol açmaması dileğiyle.. Kaza'ya karşı boynumuz kıldan önce.. Hastalıklara da.. Allah hiç birimizi ne hastalıkla, ne de yol ortasında paramparça olmakla sınamasın inşallah. Ne bizi, ne sevdiklerimizi, ne de düşmanlarımızı bile.

19 Mart 2016

Bugün..

Yine bir patlama haberi ile sarsıldık. Milyonlarca twit atıldı, yüzlerce fikir ortaya sunuldu. Yeniyüzyıl Gazetesi köşe yazarı Beyinsiz Adam'ın yazısı gerçekten çok güzeldi. Okumak isteyenler için buyrun:

"Raydan çıkan tren, çöken binalar, hukukun çiğnenmesi hükümetin sorumluluğudur. Böyle olaylar ya da durumlarda tepki doğrudan hükümete olabilir ve olmalı. Yetkililerin, bakanların hatta başbakanın istifası bile istenebilir. Makuldür.
Peki, terör karşısında ne yapmalı?
Buna doğru cevap verebilmek için önce terörün ne olduğunu bilmemiz lazım. Ayrıca ‘yöntem’ ve ‘hedef’i birbirinden ayırmalıyız. Terör örgütlerinin bomba patlatıp insanları öldürmesi ‘hedef’ değildir, ‘yöntem'dir. 
Hedef nedir peki?
Kaos çıkarmak, sesini duyurmak, hükümetleri devirmek, istikrarsızlık yaratmak, pazarlık yapmak.
Dünyada hiçbir terör örgütünün hedefi insan öldürmek olamaz. Hatta bunu ‘çekinerek’ yaparlar. Zira bu ölümler sebebiyle yerel ve global kamuoyunda -varsa- sempatiyi yitirmek istemezler.
Peki, terör örgütleri her zaman bu ‘yöntem’le ‘hedef’ine ulaşabilir mi? Sağduyulu ve akıllı toplumlarda, hayır.
Ama eğer kamuoyu terörün ‘yöntem’indeki ölümler sebebiyle duygusal patlama yaşayıp akılcı davranmazsa, evet, terör örgütü hedefine ulaşmış olur.
“Dışarı çıkmayın!"
“Herkesi hapse tıkın!”
“Hükümet istifa!"
Toplumda kaos, istikrarsızlık, güvensizlik, istifalar... Veee… amaç gerçekleşti.O halde terör örgütü belli sayıda insan öldürdüğünde değil, sonrasında yaşananlarla hedefine ulaşır diyebiliriz.
Peki, nasıl tepki göstereceğiz? 
Ne 11 Eylül’de ABD, ne de Charlie Hebdo katliamında Fransa sıcağı sıcağına ‘özeleştiri’ yapmadı. 
“Ortadoğu politikalarımız buna sebep oldu"
“Dine karşı hassas olmalıydık"
demediler.
Tepki önce ve kararlılıkla vahşeti uygulayanlara yöneltildi. Sonrasında ise özeleştiriler başladı. Bu tavrın sebebi terör örgütlerinin amacını boşa çıkarmaktır. Eğer ilk tepki teröre olmazsa, mesela daha patlama olur olmaz “hükümet istifa” derseniz terörün galibiyetini ilan edersiniz.
Galibiyetle de kalmaz. “Terörün iktidarı”na kadar gider bu.
Varsayalım son terör olaylarından sonra geleneksel ve sosyal medyadaki “hükümet istifa”lar etkisini gösterdi, tepki çığ gibi büyüdü ve AK Parti görevi bıraktı.
AK Parti’den haz etmeyenler için mutlu haber. Tamam, peki ya sonrası… Teröre prim verilen, terörün toplumu ve siyaseti şekillendirebildiği bir geleceği hayal edelim…
AK Parti düşünce CHP iktidara geliyor, Kılıçdaroğlu ülkeyi şaha kaldıracak… Ama o da ne?
IŞİD terör eylemi yapıyor, 80 kişi ölüyor. Kılıçdaroğlu topun ağzında...
15 gün sonra bir eylem daha… Toplumda infial… Ve CHP de iktidarı bırakmaya mecbur bırakılıyor.
Sonra MHP geliyor iktidara. PKK yine hareketleniyor. Birkaç bombalı saldırı… veee MHP de gidiyor.
Fark ettiyseniz ülkeyi “terör örgütleri” yönetmiş oluyor. 
O halde tavır ne olmalı? 
"Birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bugünlerde..." Hayır, bir ve beraber olmamıza gerek yok. O köprünün altından çok sular aktı. Soğuktan donmamak için birbirine sokulan iki düşmandaki pragmatizm bile işimizi görür. 
Yapmamız gereken konumlarımızı, duruşumuzu değiştirmeden, iktidar da olsak muhalefet de olsak, akılcı ve sağduyulu davranıp terörün amacını gerçekleştirmesine engel olmak. Terörün iktidarına izin vermemek. 
Sonrası mı? Kaldığımız yerden birbirimizi yemeye devam edebiliriz."

18 Mart 2016

Spotlight filmi..



Film katolik kilisesini aşağıladığı için dini kesim tarafından sert dillerle eleştirildi. Genel olarak dini olaylara din ne olursa olsun bu şekilde yaklaşım olduğunda ben de çok sert dillerle eleştiriyorum. Çünkü din çok özel bir yerdir ve insanın en önemli yapı taşıdır.

Gelin görün ki, film cidden etkileyiciydi. İlk sahnelerde olaya pek yaklaşamazken, vermiş olduğu alt metinlerle aslında oscarı gerçekten hak ettiğini farketmemek imkansız. 

Rahibin istismarına uğrayan gencin cümleleri oldukça etkileyiciydi filmde. "Rahip çöpü çıkarmasını istediğinde mutlu oluyordum, çünkü din için bir şeyler yaptığımı sanıyordum. Sonra bana porno dergileri verdi, sesimi çıkarmadım. Sonra beni taciz etti, yine sessiz kaldım. Çünkü tanrıydı. Ne diyebilirdim ki? Hayır bu sadece fiziksel bir taciz değil aynı zamanda manevi bir taciz. Çünkü bir rahip yapıyorsa bu iğrençliği elinizden dininizi de alıyor, inancınızı da."

Aklımda kaldığı kadarıyla cümleleri özetlemeye çalıştım. Hani günümüzde "Namaz kılıyor ama yaptıklarına bak! Kadınlara kızlara bakıyor, pornografik içeriklerden uzak durmuyor, zina ediyor, içki içiyor "gibi cümleler kuruyoruz. Ya da "başı kapalı ama ohhooo" diyoruz. Aslında adamın söylemek istediği tam olarak bu. Manevi bir tecavüz söz konusu. Namaz kılmayan bir insan namaz kılan bir insanı hep manevi olarak belli yüksek noktalara konumlandırıyor. Ve namaz kıldığı zaman yanlışlardan uzak duracağına inanıyor. Yanlış yaptığı zaman ise, bilişsel bir uyumsuzluk yaşıyor ve bunu kaldıramıyor. Kesinlikle dine yakın insanın yaptığı yanlışlıklar diğer insanlara manevi tecavüzde bulunuyor. Hristiyanları bilmem ama Müslümanlar sırf yanlış örnek oldukları o zamanlar için de Allah huzurunda yargılanacaklar. Çünkü müslüman her zaman iyi örnek olmakla mükellef.

Filme dönecek olursak eğer; medyanın gücü olabildiğince büyük yer kaplamış. zaten bas bas bağırıyoruz biz burda, eğer medyayı doğru olarak kullanabilirseniz, haksızken haklı bile olabilirsiniz. 

Hayatın televizyon, internet gibi insanı kötü yollara sürükleyebilecek gücü ve kuvveti içinde barındıran şeylerin elinde kalması gerçekten acı verici.

Kendinizi koruyup, kollayabilmeniz dileğiyle..

Özledim.

Bazen o kadar ilginç şeyleri özlediğinizin farkına varırsınız ki.. Neden özlediğinizi bilemezsiniz. Şu günlerde o zamanları yaşıyorum. Özlüyorum durmaksızın. Nedenini bilmiyorum fakat inatla özlemeye devam ediyorum. uzaklara daldığım her an özlediğimi hissediyorum. milyonlarca anı milyonlarca şey biriktirmişim sağda solda. hepsini izliyorum tek tek.
sanırım yaşlanıyorum evet. ya da ölüyorum her geçen gün. ne mutlu sizlere.

16 Mart 2016

Bu yazı çok özel birine yazıldı

Evet sayın okuyucu. Ben bu yazıyı gerçekten çok özel birine yazdım. Çünkü hayatımda olabildiğince kocaman yer kaplıyor kendisi uzun zamandır. Ve bugün onun doğum günü. Bugün herkes için özel olabilir ama benim için her zaman özel bir insan kendisi..

Can dostum güzel insan, sırdaşım Öznur. Bundan 7 yıl kadar önceydi sanırım. Belki daha da çok önceydi. Aynı kaderi paylaşıp birlikte kursa gidiyorduk. Onu ilk gördüğümde fazla bilgili olduğunu düşünmüştüm. bak bunu ona bile hiç söylemedim. anam her bir şeyi biliyor. ne sorsalar anlatıyor. sonra bir iki konuştuk.. fakat o zamanlar bu zamanlara kadar gelebileceğimizi nereden bilebilirdim ki? onca şey paylaşacağımızı?

sonra birden dost olduk biz. nasıl olduk bilmiyorum ama yılların dostluğunu o günlerde temellendirdik. bir şeye canım sıkıldığında öznur'u aradım. birine sinirlendiğimde ona anlattım, sonra o da sinirlendi. biri beni üzdüğünde öznur'la paylaştım  eğer üzebiliyorsa öznur da o kişiyi üzdü. beni asla yarı yolda bırakmadı. arkadaşlarla pikniğe gittiğimizde o çok sevdiği diğer arkadaş grubuyla başka arabaya binmedi. sırf ben "ya ben başka adamın arabasına binmem yea" ağlaklığım yüzünden. beni bırakmadı orada, onlarla gitmedi. benimle servise bindi. ve asla unutmayacağım hareketlerinden bir tanesiydi bu.

hele balkon sohbetlerimiz vardı ki, şimdi o balkonda yeller esiyor. o balkon yıkıldı fakat orada oturup konuştuğumuz, dualar ettiğimiz günler dün gibi aklımda. peki ya orada edilen duaların kabul oluşuna olan inancımıza ne demeli? kış günleri akşamları Mecidiyeköy'de öğrenci dostu Bambi'ye gidip insanların yağmurdan kaçışlarını izlememiz kesinlikle yediğimiz tavuk dönerden çok daha lezzetliydi. Tabi yine kış akşamları yatsı namazına koştuğumuz cami anılarımız da ayrı bir güzeldi. Özellikle kimsenin olmadığı camide koşturup zıplamak yaşımıza bakmadan. Çünkü ayakabıları çıkarmak her zaman en güzeli..

Ha bir de kursun hemen karşı binasında bulunan kumarhaneye ne demeli? hayır canım kumarhane değildi fakat okey takımları olan bir cafeydi. beni dersten çıkarıp okey oynamaya çağıran hocalarımı kandırabilmeyi başaran bir insandı öznur. dersin yarısında bir hoca içeri girer, büşra'yı almamız lazım hocam der ve biz okey oynamaya gideriz. Ben genelde izleyici olurdum ama öznur'u izlemek önemliydi.

Bir de ilk nargile keyfimiz de beraber olmuştu. dört kız toplanıp "abi siz bize dört nargile" getir dediğimizde adam Allah'tan iyi bir insandı da "ilk defa mı içiyorsunuz" demişti. kimimiz yediremeyip evet, kimimiz hayır deyince "ben size bi tane getireyim madem" demişti. getirdiği o bi taneyi de bitirmeden kalmayacağımızı iddia etmiştik ciddi ciddi.

Öznur'la gerçekten güzel günler geçirdik. özellikle parti zamanlarında geceleri geç vakitlere kadar çalışırdık ve ben eve dönünce sevgilimmiş gibi ona haber verirdim. çünkü hep beni merak ederdi ve anne edasıyla korur kollardı. bugün baktım 78 tane ortak arkadaşımız var ve dolayısıyla konuşabileceğimiz milyonlarca ortak konumuz var. yaşadıklarımızı ise anlatsam; buradan her nerede okuyorsanız oraya yol olur.. 

hele bir keresinde Ankara'ya gidiyoruz, cam kenarında oturmak istedim. öznur bana asla hayır diyemezdi. aslında genel olarak kimseye hayır diyemez. cam kenarına oturdum ve tüm yol boyunca uyudum. arada beni uyandırıp sohbet etmek istedi, fakat gözümü açmamla kapamam bir oldu. bari cam kenarına oturuyum dedi, ona da izin vermedim. allah'ım ne uyuz bi insandım ben öyle.

işte tüm uyuzluklarıma, sinir bozucu hareketlerime rağmen beni seven, kollayan ve güvenebildiğim yegane insanlardan bir tanesidir kendisi. son günlerde görüşemesekte, canım sıkıldığında ilk aramak istediğim kişidir. hani içkiyi fazla kaçırınca eski karısını arayan adamlar vardır ya, heh işte ben içmeden öyle olurum bazen ve ilk aklıma öznur'u aramak gelir. çünkü yaşadıklarımı en iyi bilen odur. kaç yıldır yediğimiz içtiğimiz dostluklarımız ayrı gitmediğindendir. 

iş güç hayat şartları falan derken görüşemeseniz de hayatınızda böyle bir insanın olması gerçekten önemli. tekrar karşılaştığınızda geçmiş günlere gülerek bakabilmek, beraber ağladığınız zamanlara gülümseyebilmek, atlattığınız badirelere tebessüm etmek kadar güzeli yok.

İyi ki varsın Öznur, iyi ki tanımışım seni ve iyi ki doğmuşsun. Eşin, ailen ve tüm sevdiklerinle birlikte nice mutlu yıllara. 

15 Mart 2016

.

Derler ki bazı hayatlar zaman içinde bağlıdır birbirine, çağlar içinde yankı bulan eski bir çağrı ile zincirlidir ötekine.


işte buna inandım hep.. gerçekten böyle olmalıydı bence. zamanın bir yerinde karşıma çıkan her hangi biri, zamanın başka bir yerinde tekrar karşıma çıkmalıydı. fakat öyle olmuyordu.

ne hayat ruyalar kadar güzel, filmler kadar zevkli, diziler kadar çekici oluyor; ne de yaşam gerçekten isteklerine karşılık verebiliyor.


çoğunlukla depresif bir hal alıyorsun. çünkü biliyorsun ki, ne kadar uğraşırsan uğraş; hiç bir şey değişmeyecek. ve ne kadar çabalarsan çabala; herkes bildiğini okuyacak ve seni asla umursamayacak. umursadıkları tek şey; senin hataların, yanlışların ve elinde olmayan kusurların olacak. insanoğlu böyle nankör, insanoğlu böyle acımasız, böyle riyakar



yüzüne bakıp gülecekler, arkandan söylemediklerini bırakmayacaklar. yüzüne gülecekler, arkandan işler çevirecekler. asla kimseye sırtını yaslayamayacaksın. en sonunda anlayacaksın ki, aslında en başından beri yapayalnızsın.



işte bunun farkına vardığın an; hazmetmen her şeyden zor olacak. fakat hazmedeceksin. şu an hazmedemiyorsun fakat hazmedeceğine eminsin. işte o zaman her şeyden vazgeçebilme kuvvetini toplayabileceksin. çünkü o zaman arkanı dönüp gidebileceksin. yalnızca beklemen gerekiyor.. hazmetmeyi beklemen..

11 Mart 2016

!

Ünlü düşünür, çok değerli dostum Franz Kafka dedi ki "Yazamadığına bakılırsa iyi olmalısın. Bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız." Hak verdim.

3 Mart 2016

Ipana Perfection ile Gülüşünü Göster

Merhaba Kızlar,

Bembeyaz bir kış geçirdiğimiz şu günlerde dişlerimizin beyazlığından da ödün vermemeliyiz. Bildiğiniz üzere hepimiz gibi ben de dişlerimin beyazlığına ve kusursuzluğuna çok özen gösteriyorum. Çünkü beyaz dişlerimizin sergilendiği özgüveni yüksek bir gülüşün hayatımızda açamayacağı bir kapı yok. Sözü uzatmadan, yeni ürünlere olan ilgimi hepiniz biliyorsunuz. son günlerde marketlerde ve televizyon kanallarında sıklıkla denk geldiğim yeni bir diş beyazlatıcı ürünü denemek ve deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Ipana Perfection isimli bu ürünü hemen reklamlarda gördüm diye almak yerine marka ile ilgili bir ön araştırma yapmak istedim. Öncelikle İpana ismi bir Türk markasını anımsatsa da PG (Procter and Gamble) tarafından üretilen ve Amerika’da Crest adıyla pazarlanan Amerika’nın en yaygın diş macunu markasının sadece isminin değiştirilmiş hali olduğunu öğrendim. Aynı zamanda dünyada ilk defa beyazlatıcı bantları üreten firmalarmış. Ürün ile ilgili araştırmalarıma devam ederken, İpana’nın Türkiye’de diş hekimleri tarafından en çok kullandığı ve desteklediği marka olduğunu da kulaktan duyma değil gerçek veriler üzerinden gördüm.



Marka ile ilgili tatmin edici araştırmamdan sonra gelelim yeni ürünleri, White Perfection’a. Ürünün vaad ettikleri çok iddalı. İpana’nın en hızlı ve en güçlü beyazlatıcı diş macunu olduğunun belirtilmesinin yanında yeni geliştirilen teknolojisi ile diş minesine zarar vermeden 3 günde dış yüzeyindeki lekelerin tamamını temizlediği belirtiliyor. 3 gün gibi kısa bir sürede bu kadar hızlı bir etkinin olabileceğine başta pek imkan vermedim. Ancak markaya yaptığım araştırmadan sonra güvenim oluştuğu için alıp denemek istedim.

Açık konuşmak gerekirse ürünü kullanmaya başladıktan sonra çok şaşırdım. Çünkü ürün iddasını fazlasıyla yerine getiriyor. İlk kullanımımdan itibaren dişlerimin üzerinden lekeleri çıkardığını farkettim. Yalnızca bana öyle gelmediğinden emin olmak için aileme de sordum, onlar da beni desteklediler ve fark olduğunu söylediler.

Leke çıkarmasının yanında tadı da çok hoşuma gitti. Keskin bir nane ferahlığı veren tadı damağımdan, kokusu ise nefesimden uzun süre gitmedi açıkcası. Diş minesine hiç bir zarar vermemesi ise çok önemli bir özellik.

Ürün benden tam not alınca yan ürünlerinin de faydası olur diye düşündüm ve ağız bakım suyunu da aldım. Bu ürün de beni çok memnun etti. Oral-B  3D White Luxe ismiyle satılan bu ağız bakım suyu, diş macununun etkisini tamamlar seviyede. Bildiğiniz gibi diş fırçası ile her yere ulaşmak mümkün olmuyor, ancak ağız bakım suları diş fırçasının ulaşamadığı noktalara ulaşabiliyor.



Alırken farketmemiştim sonradan ağız suyunu almak için gittiğimde farkettim. İpana markası ürününe fazlasıyla güveniyor olmalı ki memnun kalmamamız halinde paramızın 2 katını iade ediyor. Açıkcası ben çok memnun kaldığım için iade etmeyi düşünmüyorum ancak sadece deneme amaçlı satın almak isteyen arkadaşlar için çok iyi bir uygulama olmuş.

Sonuç olarak güvenilir bir markanın şaşırtıcı derecede etkili bu ürünlerini kullanmaya başladım ve sizlere de tavsiye etmek istedim. Bence mutlaka denenmesi gerekli bir ürün. Bembeyaz gülüşlü günleriniz olsun!

Ürünü satın almak isterseniz tıklayınız!



Ağız bakımı ile ilgili detayları öğrenmek isterseniz www.agizbakimuzmani.com linki inceleyin derim.

#ipanaperfection  #gülüşünügöster

Sevgiler,

İçerik Kaynak: http://www.tugbatunckaya.com/
Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=RZ5ymuChrW0


Bir boomads advertorial içeriğidir.

27 Şubat 2016

Abim Geldi Tiyatro Oyunu

Çok değerli okuyucum. Bilirsiniz, elitizim bizim işimizdir. Bu yüzdendir ki tiyatrolardan çıkmayız milletçe. Bunun bilincine varan sanatçılar ise yönlendiricileri tarafından istedikleri gibi yönlendirilir ve sanat yaptıklarını iddia ederler. Bu olayı en güzel sinema ve tiyatro da görürüz. Empoze edilmek istenen düşünceler öyle güzel anlatılır ki feleğiniz şaşar. Gülersiniz, eğlenirsiniz fakat bir yandan da empoze olmaya, manipule olmaya başlarsınız. Düşüncelerinizin değişmesi için bilinçaltınızın aptallığını kullanmanız yeterlidir. Çünkü aptaldır o! Ne derseniz ona inanır.

İşte tüm bu düşünceleri içinde barındıran bir tiyatro oyunundan bahsedeceğim sizlere. 24 Şubat Perşembe akşamı Profilo Avm'deki gösterimdeydik. Profilo sahnesinde ilk kez bulundum ve sahneyi olabildiğince beğendim. Ufacık tefecik ve ciddi manada sıcak bir mekan..

Abim Geldi oyunu üç sevgiliyi idare etmeye çalışan bir gencin abisinin gelmesiyle işlerin sarpasarmasını anlatıyordu. Kapitalist sistemin göndermesini iliklerime kadar işleyeceğini anladığımdan bu oyunu görmem gerekiyordu..

Kadınlara olan şiddetin arttığı şu günlerde kadınlara fiziksel şiddetin çok daha büyüğünü psikolojik şiddette oysaki. Hem de her dakika artan bir biçimde. İşin ilginç kısmı biz kadınlar buna paşa paşa izin veriyoruz. Oyuna dönmek gerekirse adamın sevgililerin her biri hostesti ve hosteslere yapışan o algıyı tamamen gözler önüne seriyordu. Mini etekler, pürüzsüz vücutlar, ağır makyajlar, aşırı seks düşkünlüğü gibi bir çok şey mevcuttu. Buna ek olarak kızların zeka belirtisi hiç bir şey taşımıyor olmasını da eklemeliyim sanırım. Aptallıkları komedi dozunu yükseltmek amacını güddüğü düşünülse de , kadına şiddetin daniskasıydı.

Evet! Kadınlar izlediğimiz filmlerin her birinde şiddet görüyor. Olmak zorunda olduğumuz tipler bilinçaltımıza bir nakış gibi işleniyor. Erkekler kadınların öyle olmasını istiyor, kadınlar olamayınca huzursuzluk baş gösteriyor. Kadınlar her şekilde bir basınç altında yaşıyorlar. Güzel olsalar güzellikle, çirkin olsalar çirkinlikle suçlanıyor. Çünkü filmlerde güzel kadınlar başkalarıyla beraber olacak potansiyel orospu iken, çirkin olanlar mecburiyetten yanlarında kalıyor ve güzelleşmek için çeşitli yollar arıyorlar.

Tiyatronun güzel kadınları seçmesi, daha çok rol model yaratmaya çalışmak. Züppenin önde gideni gencin abisinin de ondan aşağı kalır yanı olmaması, oyunda yalnızca yalan dolan ve aldatmanın olması ve bunu komedi ile pekiştirmesi son derece rahatsız ediciydi. Ha, komik yerleri yok muydu? Evet vardı. Fakat erotik gereksiz bir biçimde abartılmıştı. İki erkek kardeşin bayılan hizmetçiyi taşıma sahnesi olabildiğince iğrenç bir yere gönderme yapıyordu ki komedi ağırlıklı bir oyunda ne alakası vardı? Ya da hostes kadınlardan bir tanesinin telefon olayı.. Ya da başrolün izleyicilere dönüp "Si kimsiniz?" demesi..

Bir sürü falsosu olan ve ismi anıldığında iğrençlikle hatırlayacağım bir oyundu kendisi. Oyuncuların meşhur olması, Bekir Aksoy'un o göbekle dönem adamı olacağım diye giydiği daracık gömlek falan hiç önemli değildi. Hepsi sevdiğim oyuncular olmasına rağmen, oyunun konusu olabildiğince kötü. Ha teknik açıdan yönetmene de saygılarımı göndermek istiyorum. Çünkü sahne geçişleri falan iyiydi.

22 Şubat 2016

Selam Plaza İnsanı, Bu Yazım Sana!

Bu yazıda  ayrıcalıklı insanları ele alacağım. Plaza insanlarını.. Bu yazım yalnızca onları ilgilendirdiğinden hedef kitlem olabildiğince düşük. Çünkü plaza insanı bizler gibi yemek yemez, bizler gibi içmez, bizler gibi tuvalete gitmezler. Onlar hep yüksektedirler..

Ömrünüz boyunca okuyup "büyük adam olma" ya şartlandırılmışsınızdır. Aileniz sizin iyi bir meslek sahibi olabilmeniz için tabiri caizse bir yerlerini yırtarlar. Dershanelere paralar dökerler, istediğiniz her şeyi edinmenizi sağlarlar, psikologlara götürürler. İstedikleri ve önü açık okullardan birini kazandıysanız eğer; sizden iyisi yoktur bu gözünü sevdiğim memlekette.. Fakat yetmez yine de herkese hava atılacak plaza da çalışmanıza.. Yetmesi için bir de yurt dışına çıkar, masterinizi da tamamlarsınız.. Sonra döndüğünüzde gerek bir tanıdık, gerekse aldığınız yüksek puanlarla işte o hayalleri kurulan plazaya ayak basarsınız..

Ah ne güzeldir o plazadaki topuk sesleri.. Bayanların hepsi birer içim sudur. Çünkü plazada çalışmak istiyorsanız eğer kapitalist sistemin tüm isteklerine cevap vermeniz gerekir. Öncelikle marka giymelisinizdir. Çünkü şeytan marka sever. Ah pardon kapitalist sistem.. Kapitalist sistemin en büyük getirisi olan plazadaysanız eğer, sizde markadan taviz vermemelisiniz. Orada çalıştığınız sürece, yine orada giymek zorunda olduğunuz kıyafetler için, oradan kazandığınız parayı, yine orası gibi büyük bir alış veriş merkezinde harcamalısınız ki kapitalizm çarkı dönsün.. Kışkırtıcı güzelliğe sahip olmanıza gerek yoktur.. Mini etek, yüksek topuklar ve ağır makyaj sizi böyle göstermeye yetecektir de artacaktır bile.. Zaten herkesin üzerinde olan plazada çalışıyorsunuzdur..

Plazaların en büyük etkisi budur. Herkesten yüksek, ihtişam sahibi, en yukarda olmanızı sağlar.. Oralara giderken harcadığınız şeylerin önemi yoktur.. Ya da o plazaların yapılma sebebi de sizi ilgilendirmez. Sizi ilgilendiren tek şey, kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak, daha üstün ve daha yukarda görünmenizi belirtecek olan plaza hayatıdır. Halbuki plazalar insanlar arasındaki statü farkını açmak, kapitalist sisteme ayak uydurulmasının gerekliğini vurgulamak, az kazanan ile çok kazanan arasında çeşitli duygusal çöküntüler oluşturmak, aşağı tabaka olarak vurgulanan bir tabaka ortaya çıkararak yukarı tabakaya itaati sağlamak, belli kısmı aşağılarken belli kısmı yüceltmek için vardır. Fakat bu sizin umrunuzda değildir. "Hayır efendim, ben bu binada çalışmam" demezsiniz, diyemezsiniz. Aynı parayı kazanacağınız iki katlı bir atölye mi, plaza mı deseler; ağzından salyaları akan varlıklar gibi plazaya koşarsınız. Çünkü kapitalizmin babası orasıdır.

Kapitalizmin babası demişken, bu plaza hayatı gökdelenli yaşamın başlangıcının 1884'lere kadar dayanması da ilginçtir. O yıllarda insanlar bu yapılardan korktuğu için ortaya çıkar. Plazalar öyle durduk yere ortaya çıkan, yer ihtiyacından yükseltilen, arsa parasından kaçınmak için yapılan yapılar değildir. Kapitalizmin dayatılmasıdır ve bizde afiyetle yemişizdir..

Plazada çalışan insanlar aldıkları paranın çoğunu yine yedikleriyle, giydikleriyle kapitalist sisteme gönderirler. Sırf diğer insanlardan ayrışmak için.. Sırf herkesten üstün olabilmek için.. Sırf bunun gibi bir çok kapitalist sebep için..

Şimdi plazada çalışan birisi gelsin ve bana hayır efendim biz orada şu sebepten çalışıyoruz desin ve kapitalizmin ana merkezi olmadığına inandırsın beni.. Orada üstünlük olmadığını, insanları kategorize etmediğini açıklasın. Peki neden bu yükselti? Tanrının hep yükseklerde olduğuna inanan bilinçaltının yükseklik aşkını tanrılaşma olarak algılamasından mı ileri gelmekte yoksa? Yoksa diğerlerini korkutmak mı? Hadi bana elle tutulur düzgün bir şey verin. Fakat unutmayın ki daha ben şehrin bozulan tarihi dokusundan bahsetmedim bile.

Son olarak hadi sıkıyosa bırakın o işleri.. Eminim çok daha iyi yerlerde çalışabilecek kapasitedesiniz. Vazgeçelim şu kapitalist dayatmasından. Binaları indirelim 5 kata. Yine hepimiz selam verelim birbirimize.. Kimse kimseye üstünlük taslamasın.. Levent'te alışveriş merkezine gitttiğimizde burnu havada insanlar görmeyelim. Artık insanları çalıştıkları yerlere göre sınıflandırmayalım. O binalar yine dursun. Müze olarak kullanalım. İnsanlara kapitalizmin ölümünü anlatalım gezerken. Hadi.

16 Şubat 2016

Kadın Olma Sorusalı


Kadın olmak muhteşem bir şey. Yaratılışa bakmak isterseniz eğer, gerek estetiği ile, gerekse nazik yapısı ile dünyada eşi benzeri olmayan varlık kadın. Fakat gelin görün ki, günümüzde bu demek değil.

Günümüzde kadın olmak gerçek bir sorun. Çünkü izlediğimiz filmlerin hepsinde kadınlar ya yalancı, ya sahtekar, ya aldatan, ya da aptal. Genel olarak kadına bu tip kimlikler yükleniyor. Kadın reklam filmlerinde temizlik yapan, yemek yapan veya işe gitmek zorunda olan bir tipken, ata erkillik her dakika gözümüze sokulan bir dert.

Daha da beteri şimdi maalesef  ekranlarımızda. Kadınların endüstrileşmesi. Hepimizin aynı olmasını istiyorlar. Kadınlar tek bir beden olmak zorunda. Manken denilen tek tip insanlar her fırsatta gözümüze sokuluyor ve onlar gibi olmamız bekleniyor. Uzun bacaklar, kocaman göğüsler, ince bel, geniş kalça ve güzel bir yüz. Yüzünüzün güzel olmasına gerek yok aslında, tonlarca boya kullanıp yüzünüzü başka bir yüze bile çevirebilirsiniz. Hatta bunun sonunda evlendikten sonra kocanız sizi doğal halinizde gördüğünde tanımaz. 

Eleştirilecek tonlarca şey var bu konuda. Kadınsanız eğer, şişman olmamalısınız mesela. Çocuk doğurmalısınız, koşuşturmalısınız ama şişman olmamalısınız. Bacaklarınız pürüzsüz olmalı. Karnınız her zaman fit ve kaslı olmalı. Çocukların her dediğini yapmalı, kocanızın her isteğini gerçekleştirmeli fakat yine de bakımlı olmalısınız. Yorulmaya hakkınız yoktur. Hasta olamazsınız. Aile ilişkilerini düzene sokmalı, tüm sülale ile de iyi anlaşmalısınız. 

Buna ek olarak tonlarca reklam izlemelisiniz. Reklamlarda tonlarca yiyecek reklamı olmalı, canınız ister istemez çekipte yediğinizde, kendinizi suçlu hissetmelisiniz. Sonra hemen ardından zayıflama ilaçları kullanmalısınız. 

Ha ilaç demişken, bir de çocuk yapma sorunsalı vardır. Korunma yollarını hep siz düşünmelisiniz. Çünkü o çocuğu siz taşıyacaksınız, siz bakacaksınız. Bu yüzden beyne pıhtı atma riski olan, sizi felç etme sorunsalı var olan, karaciğerinize her gün zarar veren doğum kontrol haplarını içmelisiniz. 

Her ay delice adet gördüğünüz normal zamanlarda ise, etrafınızdaki insanlardan birazcık merhamet beklemeniz trip olarak algılanır. Aman siz sinirlisinizdir, aman siz çekilmezsinizdir.

Kadınların başında dert hiç eksilmez. Sokağa çıkarsınız, tacize uğrarsınız. Bu da yetmez tecavüze uğrarsınız. Üst üste giyinir kendinizi örtersiniz, örtünme ile suçlanırsınız, doğru dürüst bir yerde çalışamazsınız. Mutlaka kendinize uygun bir iş bulmanız gerekir. Örtünmezsiniz, biraz kısa giyseniz aranıyor olursunuz. Çalışmanızın sebepleri ise çeşitli yerlere bağlanır. İhtiyacım yoksa çalışmayım dersiniz, bu kez de tembellikle suçlanırsınız. Halbuki sizi bekleyen koskoca ev işleri, aile ilişkileri ve beslemeniz gereken çocuklarınız vardır. Bunlar işten sayılmaz. 

Asalak olmakla suçlanırsınız. Okursanız çok bilmiş, okumazsanız cahil olmakla itham edilirsiniz. Genelde siz suçlusunuzdur. Çünkü asla o televizyonlarda gösterilen kadınlar gibi olamazsınız. Olmaya çalıştığınız her dakika darbe gören psikolojiniz, gerçekten sinir bozucu olmaya başlar. Değişik ihtiyaçlarınız ortaya çıkar. Asla yapmam dediğiniz şeyleri de yapmaya başlarsınız. Çünkü onaylanmak istersiniz, yüceltilmek.. Tıpkı o televizyondaki kadınlar gibi..

Gerçek hayat işte böyle zordur. Kadın olmak gerçekten çok zordur. Belki dağınık anlattım ama kadın olan anlar böyle bir derdi. Bize verilen en büyük kıymeti bizi cehennem yapmaya çalışan tüm dış etkenlerden sıyrılmak dileğiyle.

8 Şubat 2016

Yükseklik korku'm,uçak kaza'm (akrofobi)


"Akrofobi, yüksek yerlerden korkma olarak tanımlanır.  Fobinin derecesine bağlı olarak, akrofobik bir kişi bir binanın yüksek katlarında olmaktan merdiven tırmanmaya kadar yükseklikle ilgili birçok şeyden korkabilir. Ancak yükseklik korkusunda yaşanan durum baş dönmesinden daha farklıdır. Kişi yükseğe çıktığında öncelikle paniklemeye başlar ve etrafında tutunabileceği bir şeyler arar. Kendi denge duygusuna güvenmez."

Böyle bir alıntı yaptım. Neden? İşin tekniğini anlatmak için. Peki ben de ne zaman başladı bu korku? Bir psikiatristle görüştüğümde "korkularının çoğalması, kaybedeceğin şeylerin çokluğundandır" deyip çeşitli şekillerde bunu örneklendirmişti. Hayır, benim kaybedeceklerimin çokluğu değil söz konusu, yaşadığım uçak deneyimi.

Efendim uçaktan asla korkmayan bir insandım ben. Taa ki bindiğim uçak, düşene kadar. Aslında ben öldüm, oradan yazıyorum size. Çaktırmayın. Neyse.. Güzel bir kış günüydü. Hava yağmurlu ve şimşekli.. Süzüldük çok güzel bir şekilde pistten. Gökyüzüne çıktığımız zaman, aşağıyı izlemeye koyuldum. Bulutlar yukarda değil de aşağıda olunca biraz garip hissediyorsun ama o dağların denize paralelliği yok mu? 

Neyse.. Her araçta olduğu gibi uçakta da hemen uyuklamaya başladım. Birden sarsıntıyla uyandım. Ama öyle böyle bir sarsıntı değil. Heralde çok fazla uyudum dedim o an. Yanımdakine "Ne çabuk geldik, iniyor muyuz yoksa?" dedim. "Yok canım, düşüyoruz" dedi tüm psikopatlığıyla. Etraftaki çığlıklar ve bağrışmalar destekler nitelikteydi. O an camdan aşağıya baktım korkarak. Yere yaklaşıyorduk..

Sonra içeriye odaklandım tekrar. Koridorun diğer yanındaki adam emniyet kemerini bağlamamış olacak ki önce havaya uçup tavana çarptı, sonra yere düştü. Yalnız öyle bir çarpmaydı ki, adam ikiye katlandı resmen. Sonra kapaklar açıldı. Ekranlarda düşülen fit'i de görüyorduk heyecanla. Aniden onlarda yuvalarına döndüler. Işıklar aynen filmlerdeki gibi önce kesik kesik gitti, sonra tamamen..

Yukardan valizler aşağıya düşerken aklıma o güzel hostes kızlar geldi. Nerdeydi bunlar? Lan düşerken napcaktık? O an aklımdan ne bir dua geçti, ne de hayatımın film şeridi. Yalnızca hostes kızları düşündüm. Benciller paraşütle atlamış olacaklardı. Tekrar döndüm dışarıya, artık yeri görüyorduk. Burun tamamen yere eğilmişti. 

Şaka maka ölüyorum ben derken, içerinin buz kesildiğini üzerimdeki terin donmasıyla anladım. İnanılmaz bir üşüme geldi. Yan taraftaki adam dönerek "Hacı kurtar bizi!" dedi. "Dua edin" diyenler.. O an sığınılacak tek yer vardı..

Derken aniden bi'şey oldu. Birden düzlüğe çıkmış gibi oldu uçak. Yere olan yakınlığımız açılmaya başladı. Pilot normal yüksekliğimize geldiğinde açıklama yaptı: "Hava boşluğuna düştük.." ya da "Türbülansa girdik" Hiç kimse konuşmadı. Nefes almaya bile zorlanıyordu herkes. Taa ki uçak piste inene kadar. Piste tekerlekleri değdiği an, çığlıklar, bağrışmalar ve alkışlar.. Uçaktan indiğimizde bizi kameralar karşıladı. Olay haberlere taşındı..

İnerken yan tarafta oturan iş adamı "Yıllardır yurt içi, yurt dışı bir sürü uçağa bindim. Bir sürü türbülansa girdim. Ben böylesini görmedim.! Yalan söylüyorlar." dedi. Adamı destekleyen bir kaç iş adamı ve iki futbolcudan sonra ayaklı gazeteden öğrendik ki o uçakların motorları yeterli değilmiş. 4 gün sonra aynı şirketin uçağı başka yerde düştü..

Ölümlerden mi döndük, yaşayacağımız gün mü vardı ne derseniz deyin. Kesinlikle "kader". Tabi ilk zamanlar o şirketle uçuş yapmadım. Zaten hemen kaldırıldı. Sonraları ise şimdiye tekabül ediyor. Uçak biletimi internetten ayırtırken bile nefesim kesiliyor, araçla gidebiliyorsak; araçla gidiyorum. Uçaktan nefret ediyorum. Zaman geçtikçe korkum daha da çok büyüyor. Gökyüzüne baktığımda uçak gördüğümde tepeme düşecekmiş hissi bile veriyor. Zorunlu olmadıkça kullanmayacağım da..

Ve son olarak eklemeden edemeyeceğim. Korkularınızın mutlaka saklandığı bir yer vardır bilinçaltınızda. Bulun, iyileştirebiliyorsanız, iyileştirin. Hastalıklı insanlar olarak topluma karışmayın. Teşekkürler.