11 Ekim 2015

Bu yazıyı okuyun lütfen


 Bülent avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.
"Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
-Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. `Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor` diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
-Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız? - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü ona çikolata götürmek istiyorum.
-doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
-O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.
Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı.
"Acaba söyledikleri gerçek mi yoksa uyduruyor mu" diye düşündü Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. Işim yok. Günlük çalışırım ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım aksilik bu ya hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
-Oturun biraz dertleşelim bari dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
-Yokmu eşin dostun borç alacak akraban?
-Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
-Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
-Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
-Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun
Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
-Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
-Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz arabamız işimiz gücümüz her şeyimiz var ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok ama mutlusun.Para mı acaba bizi mutsuz eden?
-Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim eşim arkadaşım hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? -Öyle deme şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
-Altın tasın kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
-Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
-Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
-Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
-Küçük kızı severek.
-Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
-Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever ne kadar çok mutu edersen o kadını da o kadar mutlu edersinizin ev araba iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan ,,
--Nasıl yani ?
-Küçük kız neleri sever nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
-Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.
-Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim -Işte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
-Hiç kavga etmezmisiniz siz?
-Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
-Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda -Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
-Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
-Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan mutsuz sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
-Yine para yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur.
Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu Adam ayağa kalktı.
-Bana müsaade artık gitmeliyim karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
-Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
-Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.
Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı. sonra eşinin önüne koydu -Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri dedi.Inci hiç konuşmadı.
-Sorsana "niye" diye..
Inci kızgın kızgın: -Niye? Diye sordu.
-Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
-Bunlar senin sevdiğin meyveler senin için aldım.
-Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"
-Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım meyve alarak gönlümü alamazsın.
-Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.Bülent yere çömelmiş boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
Inci kıkır kıkır gülmeye başladı.
-Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü...

8 Ekim 2015

.

Artık hiç bir şey eskisi gibi değil.
Ben de öyle.
Çok dikkat etmiyorum uzun süredir kendime.
Kılığıma kıyafetime...
Çorapsız da basıyorum artık yere.
Eskisi gibi de korkutmuyor beni ne grip ne nezle.
Nâne limonun iyi gelmediği daha büyük sıkıntılarım var herkes gibi benim de.
Takılmıyorum artık şu her kış ve bahar şişen bademciklerime.
Çok sıcak yada soğuk şeyler yiyip içmem, hepsi hepsi bir kaç gün gene.
Olur biter
Geçer gider.
Ama canımı yaka yaka yutkunduğum şeyler var.
Olup bitmeyen,
Geçip gitmeyen.
Zaman zaman yine uykusuzluk çekiyorum ama...
Çokta takılmıyorum artık bu uyku konusuna,
Uyuyunca geçmeyen şeylerin olduğunu anladığımdan bu yana..
-Câhit Sıtkı Tarancı

6 Ekim 2015

Yağmurları Seviyorum.!


Aslında ben yağmurlardan nefret ederdim. Fakat bugün yağmurları sevdiğimin farkına vardım. Eski günlere sık sık döner oldum bu günlerde. Mesela Emre Aydın'dan Belki Bir Gün Özlersin'i dinliyorum. Ah o günler.. Tüm acıların dile gelmiş hali bu şarkılar. O halde : Ah bu şarkıların gözü kör olsun! Dinlemek isterseniz yukarıda mevcut

Eklemem gerekirse, yağmurda delice ıslandım. Çamur birikintileri gözüme takıldı. Yine andım o eski günlerimi. Lisedeydim, yurtta kalıyordum. Okuldan çıkmış, yurdun son giriş saatine yetişmeye çalışıyordum. Bileniniz bilir, Kağıthane-Şişli yolu özellikle yağmurlu havalarda kitlenir. Kesinlikle ilerlemez. 3 arkadaş aynı odada kalıyorduk. En sevdiğim dostlar: Sıdıka ve Fatma. Fatma ile arkadaşlığımızı kesmiş olsak da, o günleri hatırlayınca gülümsemeden edemiyorum. Eyh gidi günler.

Yurdun akşam yemeğini kaçırdığımız için indiğimiz duraktan döner aldık fakat oturarak yiyecek zamanımız yoktu. Son hızla dönerleri yiye yiye yağan yağmurda ilerledik. Bu gün olduğu gibi o günde çamur birikintisi ilgimi çekti. Etrafta onlarca insan vardı. Birikintiye doğru gri kürküyle yaşlı bir teyze geliyordu. Fatma'yla göz göze geldik. Genelde böyle olduğunda mutlaka benden saçma bir hareket beklerdi. Kapşonumu kapadım. Dönerimle birlikte atladım birikintinin içine. Tekmeler savurmaya başladım. Fatma'ya atıyor gibi yapıp kürklü kadının kürkünü mahvettim. Kadının çığlıkları hala kulağımda. Yaşlılığına istinaden yapmış olduğu bir ton makyaj kesinlikle yüzündeki çizikleri gizleyemiyordu. Sinirlendikçe çizgileri daha da sertleşiyor, az sonra beni kolumdan tutup karakola getireceğini hissediyordum. Üzerime hırsla yürüdü. O kadar hızlı koştum ki, Süreyya Ayhan yanımda halt etmiş.

Dönerimde çamur olmuştu fakat yemesi muhteşemdi.Ağzım, yüzüm, burnum her yerim çamur içindeydi fakat inanılmaz mutluydum. Sokaktan geçen diğer insanlar da o çamurun tadını almıştır, eminim. O gün bu gündür, çamur birikintisi görünce içine atlamamak için kendimi zor tutarım. Özellikle de kalabalık caddelerde. Islanmaktan korkmam, ıslatmaktan da.. Yanımdan hızla geçen arabanın çamuruna bulanmak da beni rencide etmez. Aksine, oralarda yürüyüp, hala asit yağmadığına dua ederim.

Aslında hayat güzel be güzelim. Bakma biz bakmasını bilmiyoruz, göremiyoruz.

O halde bin şükür!

5 Ekim 2015

Böyle bi olay geçmişti başımdan.

Eski günleri hatırlar ya insan bazen. Ben de bugün hep eskilerdeydim.

Tıp okuyan bir arkadaşın ağır ısrarı sonucunda Body Worlds'e gitmiştim. Hatta buralarda bir yerlerde hakkında yazı da yazmıştım, bilirsiniz. Deli bir doktorun yaptığı bir sergiydi bu. Ölen insanların tüm organlarını parçalarına ayırıp, özel hazırlamış olduğu ilaçlarla çürümelerini engelliyordu.

Adam çılgın olabilirdi evet, fakat gerçekten faydalı bir durumdu bu. Özellikle doktorlar için. Mesela ömrü boyunca sigara içen birinin ciğeri ile, hiç içmeyen insanın ciğerini görebiliyordunuz. Ya da spermin anne rahmine girdikten sonraki haftalık hallerini. Ellerini, kollarını, organlarının oluşumunu.

Organizasyonda yer alanlardan bir tanesi de arkadaşımdı. Sağolsun bizi orada çok güzel karşılamış, başlarından geçen olaylardan bahsetmişti. Şehir efsanesi dönüyordu ortalıkta "Ölüler kokuyordu". Ölüdür bu, kokar diyordum içimden. Sonuçta ölüm her zaman ilgimi çeken bir konuydu. Hele ki o zamanlar Allah beni yanına almakta neden bunca bekliyor diye düşünürken.

Derilerinden ayrılan insan vucutları olabildiğince ilginçti. Bu ilginçliğe kapılan bir genç kız orada gezerken kokudan etkilenmiş güya. Sonra hafifçe başı dönmüş. Gidenler bilir, ölüler bir camın arkasında değil, dokunabileceğiniz kadar yanınızda. Hatta çoğu insan dokunmak istiyor fakat üzerlerinde dokunmayınız falan yazmıyor. Çünkü ölü oldukları için herkeste bir korku hakim. Bir de tabi ortamın loş havası bize hep morgu anımsatıyordu. Onca ölü ya mezarda, ya morg da olur ne de olsa. Neyse, kızcağız "başım dönüyor" demiş, arkadaşları daha dönmeden düşüvermiş. Düşerken de gariban ölü adamın cinsel organına eli çarpmış.  Başta bahsettiğim üzere tüm organlar özel ilaçlarla çürümemesi için işlem görüyor ve yine özel ilaçlarla yapıştırılıyor. Fakat o yapıştırıcı 404 değil tabi ki. Pat diye elinde kalıyor adamın cinsel organı. Adam ölmüş fakat zulmü bitmemiş, yazık.

Arkadaş bunu anlatırken, biz onca ölüye saygısızlık olmasın diye gülmemezlik yapamadık. Hatta o abinin yanına gidip, "yazık ya of" diyerek kahkayı bastık. Neden böyle bir şey yaptık bilmiyorum. İnsan bazen aptallaşıyor tabi.

Neyse efenim, organa ne oldu diye merak edeniniz vardır belki. Buz dolabına paketlenip konulmuş. Tüm vucutlar geri döndüğünde ülkesine, doktor tarafından tekrar yapıştırılacakmış. Ama eminim o kızın unutamayacağı olayların ilk 5'inde bu da vardır. Benim için öyle misal.

1 Ekim 2015

Bence Ben Bigün Ölmeliyim!


Bi'gün filmi geldi aklıma yazınca. Bir gün bir yerde biten bir hayat.. Bence ben de bi'gün ölmeliyim. Özellikle bunca kötülük varken..

Lisedeyken bunun bilincine varmam benim için olabildiğince ağır olmuştu. Liseye gidiyordum ve bir sürü saçma, gereksiz, kötü insana şahit oldum. Birbirlerine kötülük yapıyorlarken beni koruyan bir güç her daim vardı: Allah. Beni her daim koruması ve kollamasını hissettiğim an, hayatın anlamının bittiği andı.

Ben yaşamamalıyım dedim çoğunlukla. Aileme göre ergenlik depresyonuydu bu ve ilaçlarla tedavi edilmesi gereken bir hastalıktı. Psikiatristle görüştüğümde, ilaçlık değil, gerçekten çok zeki bir kız olduğum sonucuna varıldı. O günden sonra akıllı kız sıfatının altına sığınarak, yanlış yapmamaya çalıştım. Yanlış yapan insanları gördükçe insandır yapar dedim fakat kötülüğü içine işlemiş insanları görünce yine ölmek istedim. Onlar yaşarken, bunca kötülük yaşanırken ve ben tüm bunlara seyirci olurken yaşamak o kadar da kolay değildi, olmamalıydı..

Ben yaşamaktan, insanları tanıdıkça vazgeçtim. Aldatmalarını, yalanlarını, oyunlarını, entrikalarını, aşk deyip arkasında yaptıkları günahları, günahkarları, masalbazları ve diğer her tür şeytani varlığın yapmamızı istediği fakat yapmamız için bizi zorlamadığı her şeyi gördüm. Artık şeytan bile insanla uğraşmıyordu. Gerek duymuyordu çünkü. Ailesine yalan söyleyen insanlar, iş arkadaşının kuyusunu kazanlar, yalanlar söyleyenler, işlerini savsaklayanlar,kendini ifşa etmeye bayılan kadınlar,filmlerde dönen dolaplar, dizilerle karartılan hayatlar, reklamlarla yönlendirilen tüketim toplumu artık şeytana iş bırakmıyordu.

Şeytan bile "banane" diyor artık insanlık için. Bıraktı kendi haline insanı, insan zaten cehennemin yolunu bulabilecek seviyede nasıl olsa dedi.

Ve hayat benim için açıkça bitti. Tüm insanlardan nefret ettim o gün bugündür. Sokağa çıkmaktan, insanlara güvenmekten, insanlarla bir şeyler paylaşmaktan da..

Hayat gerçekten olabildiğince zor. Ve bence , ben bi'gün ölmeliyim.

30 Eylül 2015

Ivır Zıvır Part 46


Bugünlerde havalar muhteşem! Aslında ben sıcak hava çocuğuydum fakat bu son bahar inanılmaz güzel geldi bana. Dışarı çıkıp, yağmurda dolaşırken sırılsıklam olmak o kadar güzeldi ki, şemsiye alamadım. Hayır, elime aldım fakat parasını ödeyemedim. Islanmak daha cazip geldi. Asit yağmaya başlamamışken hazır, sizlerde ıslanın. Gerçekten muhteşem bir şey.

Evime gelen herkesin başı dönüyor. Evim olabildiğince renkli. Duvarlarımın kırmızı olması sorun sanırım. Birde rengarenk koltuklarım var. Bir de sarı ve yeşil duvarlarım var. Bir odam ise gıpgri. Fakat onu henüz kimse görmedi. O gizli oda. O yüzden gri zaten. Yoksa bana kalsa turuncu olurdu o da. İnsanlar renkleri neden sevmiyor bilmiyorum. Ben de beyazı sevmiyorum.

Renklerden konu açılmışken geçen gün abime kız istemeye gittik. Ablanız görümce oldu. Geline gelinlik de yaptırttım hani. Kahve yapılırken aniden mutfağa girip "Abimin kahvesine tuz atmayın sakın haa" dedim. Onlarda "Sen atmadın mı eşine" dediler. "Ben öyle gerzekçe şeyler yapmam" demek istedim ama "Ben öyle saçma şeylere bulaşmadım" dedim. Onlar da kahveye tuz atmadılar ama suyuna atmışlar. Beterin beteri bu olsa gerek. :) Neyse ki abim ufak bir yudumdan sonrasını içmedi.

Gelenekler görenekler falan olabildiğince beni sinir ediyor. Neyse ki uyumlu bir ailem vardı ve beni bu konuda hiç bir sıkıntıya düşürmedi. Nişan alışverişi, bohçası falan hiç uğraşmadım ben misal. Ya da yok çeyiz sermesi, yok donlarını başkalarının görmesi gibi ritüeller de olmadı hiç. Allah a şükür geçtim o günleri. Şimdi abimin başında fakat o olabildiğince mutlu. Bir insan 10 kişiyle alış verişe çıkmaktan nasıl mutlu olabilir ki? Beraber iç çamaşırı almaktan falan. Mecburi hizmet olarak ben de gideceğim işin ilginç kısmı. Kendiminkine bile gitmemişken.

Evlilik zor zanaat. Gün geçtikçe insan bunu daha iyi anlıyor. Ama her bekar arkadaşın ilk sorusu "Evlenelim mi?" oluyor. Valla sevgililik hayatı yaşayacağınıza evlenin bence. Çünkü sevgililik olayından çok daha rahat ve huzurlu. En azından bu konuda bana güvenebilirsiniz. Fakat bekarlık kadar kolay bir hayat değil. Valla lale devriymiş o zamanlar. İşte o zamanların kıymetini bilin diyen evli arkadaşlarımın cümlelerini şimdi daha iyi anlıyorum ve kesinlikle bilin!

Bir de işler güçler var ki, şu zamanlarım olabildiğince karmaşık.

Bir de bu günlerde cep telefonu ile fotoğraf çekmek olabildiğince sevdiğim bir şey oldu. Yukarda paylaştığım fotoğraf bana ait. Bundan sonra böyle şeyler görebilirsiniz blogumda. Ha, video işi ise hala aklımda. Çok yakında! :)

Ülker Bayram Hediyesi

Ülker bayram için böyle bir kutu hazırlamış. Henüz dün elime ulaştı. Kutu olabildiğince güzeldi. Genelde böyle kocaman kutulardan ufacık hediyeler çıkardı. Fakat ülker bunu yapmamış. İçine bir sürü ürünü muhteşem bir biçimde sığdırmayı başarmış. Teşekkürler ülker! Yıllardır vazgeçemediğimiz tad sen olsan da benim için şimdilerde Torku'nun yeri başka.


28 Eylül 2015

Blog Hakkında

Ne zamandır yazdığım hakkında kesin bir bilgim yok. Hep söylerim, yine söylüyorum: ben kendimi bildim bileli yazarım. Taa küçükken başladı yazma olayım. Okuma yazma bilmediğim zamanlardan bahsediyorum. Babam bana bir papağan aldı. Ben de onu eğitmek için başına gelip günlerce konuştum. Hiç duymadığım hikayeler uydurmaya başladım. Anlattıkça anlattım, konuştukça konuştum. Derken, ilkokula gittiğimde yazmanın o muhteşem tılsımını hissettim. O gün bugündür yazdım. Gördüğüm, duyduğum her bir yere hem de.

Derken bu günlere geldik. Şimdi ne görsem, ne duysam yazasım geldiğim o günlere geri döndüm. Yeniden başlıyoruz!!

Başlamadan önce mail yoluyla gayet agresif bir biçimde benimle iletişime geçen bir blogger dan bahsetmek istiyorum. Blogunu: 
 "Heyy! Heyecanlı
mısın?! korkma,okudukça geçer.! Ben öyle yapıyorum kararsız bir
karakterim var,bir satranç şampiyonuyum ama kararsız bir şampiyon."

şeklinde tanıtıyor bizlere. Mailimi dikkate alınız! diyor ilk mailinde. Ben tüm mailleri okuyorum. Mutlaka yanıtlıyorum mantık çerçevesinde. Blogunu biraz karıştırdım. Sizler de bakın. Eğlenceli yazılar mevcut. Tavsiyemdir buyrun: http://anonimzolucan.blogspot.com.tr/

20 Eylül 2015

Bazı sözler çok güzel

"Gereksiz ihtiyaçlardan oluşan koca bir dağ yarattık.Bir şeyler satın alıyoruz sonra çöpe atıyoruz. Aslında boşa harcadığımız şey hayatlarımız. Bir şeyler satın aldığımda veya siz aldığınızda ödemeyi parayla yapmıyoruz. Ödemeyi yaşamımızdan , para kazanmak için harcadığımız zamanla yapıyoruz. Aradaki fark ise şu hayatı satın alamazsınız, hayat geçip gider.. ve hayatınız boşa harcayıp özgürlüğünüzü korkutmak korkunç bir şeydir."

demiş bir devlet adamı, çok da güzel demiş.

19 Eylül 2015

Güven Duygusu İlginç

Geçenlerde bir yazı sonucu aklıma düştü bu. Güven gerçekten ilginçti. Öyle bir şeydi ki, güneşte eriyen şeker gibi yavaşça içinize işliyor, asfalta yapışan şeker minarelleri gibi yapışıp zamanla sizinle bir oluyordu. Bundan asla vazgeçemeyeceğiniz sonucuna varıyorsunuzdu.

Yazıda evli bir kadın uykusunu emanet ettiği eşinden bahsediyordu. Uykuyu emanet etmek.. Sanırım mevzu bu.

16 Eylül 2015

Ivır Zıvır Part 45

Merhaba sayın okuyucu,

bir ıvır zıvırla daha karşınızdayım.

Inside Job filmini izledim bugün. Her biriniz izleyin de feyz alın. Kesinlikle "haram" denen o faiz lobiciliğinin nasıl işleyip hayatları nasıl mahvettiğine adım adım hakim olun. Amerika'da yaşanan 2008 krizinin asıl sebeplerinin ortaya serildiği muhteşem belgesel aslında bizim şu an ülkemizin bulunduğu duruma da bir çeşit ayna tutuyor. Bizler bankalarla ilişiğimizi kesmediğimiz sürece, bankalar tüm ekonomimizin sonu olacak. Tarımı, üretimi ve diğer her türlü şeyi bitiren bankalar; en sonunda bizim sistemimizi de çökeltecek. Faizler ve krediler hayatlarımızı mahvedecek. Bir Tc nize bakan o krediler varya, heh işte o kredilerin sonunda neler olacağına varın bu filmle siz bakın. O faizlerin birilerinin fuhuş ve eroin zevkine nasıl gittiğini izleyin. İzlanda gibi satışa çıkacağız belki biz de ülkece.

Oldum olası bankacılıktan ve bankalardan nefret ettim zaten. Müslüman bir ülkede var olmaması gereken oluşum olduğuna inandığım bu bankacılık sektörünü bir şekilde hayatımızdan çıkaralım. Bunun yanı sıra yine müslümanların çoğunluğunun yaşadığı bu ülkede vergilerin de alınmaması gerekir.

İçimde kalan tüm siyasetimi yaptığımı sanıyorsunuz değil mi? Hayır efenim öyle değil. Yine siyaset konuşuyorken hazır, eklemeden edemedim. Bu devirde başınız kapalıysa eğer Akp'lisiniz. Akp'yi eleştirirsen, cemaatçi. İkisi de değilim desem inanmazsınız misal. Çünkü daha çok cemaate laf sokuyorum. Çünkü eğer bir siyaset partisi yanlış yaparsa, ondan daha iyisini bulur, ona dahil olursunuz. Daha iyisini bulana dek, onunla idare edersiniz. Fakat eğer bir cemaate gönül bağı ile bağlıysanız, onun yaptığı yanlış sizi güvensizliğe, nefrete ve hayal kırıklığına uğratır. Bunu şu sebeple sonuçlandırabiliriz; partiler her ne kadar dini baz alarak konuşsalarda dinsel kurumlar değildir fakat cemaatler oluşumları ve yaptırımları dolayısıyla olabildiğince dinsel kurumlardır. Sen eğer dinsel bir kurumsan, yanlışları görüp üzerlerini örtüp; aranda anlaşmazlık çıktığında "aslında bunlar öyleydi böyleydi" dersen işte; ne olursan ol, güvenini kaybedersin, sana olan bağlılığımın da içine edersin. Kusura bakma ama sana olan nefretim, bir zamanlar ki sevgimin çokluğundandır.

Buna ek olarak gezme yazılarıma bir yenisiyle daha devam edeceğim bilgisini ekleyeyim. Yapmak istediklerim listeme baktım da, ohhoo..

Son zamanlarda çokça fotoğraf çekiyorum Instagram hesabımda paylaşıyorum. İsteyenler takip edebilirler. https://instagram.com/busrabairam/

Bir de Yeşeren Yapraklar adlı blogger dostumuzu gördükçe "acaba ben de vlog işine girsem mi" diye de düşünmüyor değilim hani. Gittiğim yerlerde ufak tefek videolar da görebilirsiniz artık. Hem sizler için daha bilgilendirici olacağı düşüncesindeyim. İyi günler dilerim madem.

4 Eylül 2015

Türkçe'den Çekinme Sorunsalı

Türkçe Balkanlardan başlayan ve Hazar Denizi'ne kadar tüm bölgede konuşulan bir dildir. Altay ailesindendir. Yaşı en eski hesaplara göre 8500'dür. Günümüzde Dünya dilleri arasında en eski yazılı belgelere sahip dildir. Düşünün ki çivi yazılı Sümerce tabletlerde ki alıntılar dahil. Bunun yanı sıra yapılan araştırmalara göre dünyada en fazla konuşulan 5. dildir.

Bunca wiki açıklamasının ardından hemen konuya girmek istiyorum. Türkçe konuşmak neden bu kadar acı veriyor? En çok da Türkçe'yi konuşmayan, umursamayan fakat ülkemize gelip güzelliğimizi sömüren ve adına turizm diyen turistlerin karşısında neden ezilip büzülüyoruz? Adam tenezül edip de "Şuraya nasıl gidebilirim?" cümlesini bile öğrenmemişken, gelip İngilizce'siyle size soru sorduğunda neden kendinizi suçlu hissediyorsunuz ki? O ülkemize geldiyse, O ülkemizin kurallarını bilecek! Dilimizi öğrenecek! Kendisini ikame edebilecek kadar kelimeleri yan yana koyabilecek! Siz Amerika'ya gittiğinizde Türkçe birine bir şey sorduğunuzda karşınızdaki eziliyor mu? Suratınıza bön bön bakıp "i dont know" deyip çekip gidiyor. Siz neden eziliyorsunuz?

İngilizce'yi öğrenme aşkının başlangıcı ülkeyi turizm kelimesinin altında sömüren o insanlara hizmet yatıyor. Aman birisi sana soru sorarsa ona nasıl anlatacaksın ile başlıyorsunuz ilkokuldan bile öğrenmeye. Benim ülkeme gelecek, resmi dilim Türkçe olacak ve ben İngilizce konuşmak için skill dersleri alacağım. Ağzımı yamultarak konuşmazsam, arkadaşlarım dalga geçecek üstüne. Konuşmayacağım efenim. Geçenlerde bir turist yol sordu. Türkçe olarak anlattım güzelce. Yüzüme boş boş bakmaya devam etti. İngilizce olarak "Dilimizi neden öğrenmedin hiç?" dedim. "İngilizce biliyor musun" dedi. "Bilmek zorunda değilim, senin ülkende de değilim, fakat sen benim ülkemdesin ve bilmek zorundasın" dedikten hemen sonra yolu tarif ettim. Ona eminim ders olmuştur.

Olacak tabi efenim. Biz dilimize sahip çıkmazsak, elin gavurları mı çıkacak? İki kelime bildiğiniz ingilizce ile "i am here, i am there" falan yazıyorsunuz. He ya he. Sen ordasın evet! Senin bırak İngilizce'yi Türkçe'nin dil bilgisine hakim olmadığını tüm arkadaşların biliyor? Kime bu afralar tafralar? Bu şekilde hava attığını mı sanıyorsun? Hayır canım rezil oluyorsunuz. Çünkü hepimiz biliyoruz İngilizce'den bir halt anlamadığını ve ezbere konuştuğunu.!

Biz Onların dilini iş kullanmak için öğrenelim. Yarın öbür gün yurt dışına açılmak istediğimizde lazım olur diye öğrenelim. Ya da belki biz de turizm kelimesi altında sömürmeye gideriz onların ülkesini. Rahatlıkla sömürebilmek adına öğrenelim. Birilerine hava atma aracı olmasın İngilizce! Güzel kullanılan Türkçe'm olsun. Çoluğu çocuğu ağzını yamultmadan İngilizce konuşamıyor diye aşağılamak yerine, 90 kelimenin üzerine çıkamadığı Türkçesiyle üzelim. Üzelim ki bilsin diğer tüm kelimeleri. Cümlelerinde kullansın futursuzca. Eğlensin Türkçemle. Biz köklü bir diliz. Bizim dilimiz sondan eklemeli ve her eylem farklı anlamlara çıkabilir. İngilizce gibi saçma bir dili baş tacı etmeyin! Ettirmeyin!

Konuşmayın gelen turistle İngilizce! Çeksin sıkıntısını gitsin öğrensin dilimi? Ben nasıl onun ülkesinde o rahatlıkla dolaşamıyorsam, o da dolaşmasın benim ülkemde! Bırakın bu batı aşkını! Oyunlarda, sokaklarda, iş yerlerinde İngilizce zorunluluğunu kaldırın. Benim dilim gibisi yok çünkü. En güzeli, en köklüsü ve en muhteşemi Türkçe'me sahip çıkın. Turistin yüzüne bakın, gülümseyerek "iki kelime öğrenseydin be güzelim" deyin. Öğrenecektir! Gülümsemeyi elden bırakmayın ama. Çünkü bir Türk, güzel Türkçesini gülümsemesiyle gösterir.

2 Eylül 2015

Yer Keşfi: Karaaslan Alabalık & Kamping Tesisleri

Evet sayın okuyucu. Uzun zamandır yazamadığım yazıyı yazmaya şu an niyetlendim. Umarım bitiririm. Bu yaz tatil için plan yapamadık malumunuz. Normal çiftler gibi güneye inmek de istemedik. İstanbul'a yakın, kafa dinleyebileceğimiz, sakin bir yer aradık. Uzun arayışlar sonunda Karaarslan Kamping ile karşılaştım.

Yuvacık Barajı'na yakın bir yerde kurulan Kocaeli'ne bağlı alabalık ve kamping tesisinden bahsetmek istiyorum. 3 gün kalabildiğimiz mekan için puanım 9/10. Tam puan neden vermediğimi bilmiyorum. Çünkü mekanda yarım pansiyon kalmamıza rağmen çaylar şirkettendi. Demlikle masamıza geliyor, içebildiğimiz kadar içebiliyorduk.



Öncelikle pansiyon olayına girelim madem. Tam pansiyon ve yarım pansiyon şeklinde kalabiliyorsunuz. Tam pansiyonda üç öğün yemek,yarım pansiyonda iki öğün yemek yiyorsunuz. Yemekte ne yiyeceğinizi kendiniz belirliyorsunuz. Mesela biz üç gün kaldık. Yarım pansiyon olduğumuz için 6 öğün yemek hakkımız vardı. İstediğiniz gibi harcayabilirsiniz dediler. Fakat öyle ki, tatlı meyve ve çaylar şirketten olunca ikinci öğünü bile zor yiyorduk. Oranın havası zaten doyuruyor sizi. Bir de biz çiftler olarak pek yemeyi sevmiyoruz sanırım.

Ormanın ortasında, nehrin kenarında ufak ufak bungalov evlerde kaldık. Arada nehrin şırıltısı eşliğinde uyuduk. Orman havası geceleri o kadar soğuk oluyordu ki, bu yaz günü yorganla uyuduk. Uyandığımızda ise, mutlu ve temiz havanın verdiği huzur içindeydik. Kahvaltımızı gidip nehrin üzerine kurulmuş köprüdeki masada yedik. Kahvaltı da yok yoktu. Normal kahvaltılıkların yanı sıra börek, kuymak, menemen, patates kızartması ve peynir eritmesi yer alıyordu. Çay sınırsız. Huzur için başka kelimelere ihtiyaç yok sanırım.

Hee bir de nehrin üzerinde masalar vardı. Böyle ayaklarınız su da yemek yiyordunuz fakat biz beş dakika dayanamadık o buz gibi nehre. Baktım çoluk çocuk içinde oynuyor, insanlar ayakları içindeyken rahatlıkla yiyebiliyor, gel gör ki ben dayanamadım. Dayanabilene aşk olsun.

Ormanlık alana kurulmuş salıncaklara ne demeli? Hele bir salıncak vardı ki, nehre karşı sallanıyorsunuz. Aman ne muhteşemdi. Ve tabi bir de nehir sesi ve o ılık rüzgar eşliğinde var olan hamaklar.. Oradaki keyif,hiç bir yerde yoktu. Öyle gözlerinizi kapatıyorsunuz huzurla, üzerinizi örtüyorsunuz, ohh miss. Orman sesleri, nehir sesine karışırken, o ürpertici rüzgar teninizi dinçleştiriyor resmen.

Gelelim mekanın personeline. Her biri harika insanlardı. Muhteşem bir şekilde karşıladılar bizi ve yine muhteşem bir şekilde konaklamamıza yardımcı oldular. Gecenin 1'inde herkes bungalovlarına çekilince biz dışarı çıkıyorduk. Canımız bir şey isteyince çat diye koşarak getiriyorlardı. Mısır patlamasına kadar her bir şeye yardımcı oluyorlardı. He bir de Karadeniz insanıydı hepsi. Lazca konuşmaların arasında bana memleket özlemi yaşatmadılar sağolsunlar.

Kesinlikle kafa dinlemek için ideal bir yer. Fakat hafta içi. Hafta sonu iğne atsanız yere düşmüyor mekanda. Çünkü Kocaeli yerlisi de yemeğe-alabalığa falan geliyor. Bu yüzden hafta içi gitmenizi, görmenizi tavsiye ederim. Bu da mekanın linki. http://karaaslankamping.com/

Kendinize iyi bakın efenim.

Ivır Zıvır Part 45

İnsanlardan nefret ediyorum. Bugün liseden bir arkadaşım o günlerde yazmış olduğum bir yazıyı gönderdi. O günlerde bilincine varmışım iğrenç insanların. O günlerde nefret kusmuşum, kin dolmuşum. Dün otobüste giderken yoldan geçen kadına yiyecek gibi bakan öküz erkekler midemi bulandırdı. Erkeklerin kadına bu derece cinsel meta gibi bakması, evlendikten sonra daha da sinirimi bozmaya başladı. Kadınların vucutlarını ifşa etmesinin sebebini asla anlayamadım. Yani yarı çıplak sokakta yürürken ve etrafta bunca öküz varken ben dışardan bunca rahatsız olurken, onlar olmuyorlar mı acaba? Yabancı bir erkeğin, o iğrenç bakışları altında huzursuz olmuyorlarmı? Bence oluyorlar. İşte bu kesinlikle özgürlük değil!

Kadınların poposu, bacakları ve göğüsleri üzerinden dönen yan masa muhabbetlerine ne demeli? Memlekette müslüman kalmamış resmen. Nerede o müslüman erkekler? Kendisine ait olmayan kadınları çekiştirmenin günah olduğunun bilincinde olan, başkasının karısıdır-kızıdır düşüncesine sahip, namuslu, şerefli adamlar neredeler? Allah günah yazmıyordur umarım bana, isim vermedim çünkü. Genele konuşuyorum! Öküz gibi bakmayın kendini ifşa eden kadınlara. Gerçekten iğrenç gözüküyorsunuz yürüyen kadının ardından mal gibi bakarken. Hatta dönüp dönüp tekrar baktığınızda daha da iğrenç oluyorsunuz. Olayın başka boyutlarına girmeyeceğim hiç.

Sonra Büşra neden nefret ediyorsun bu insanlardan? Nesini seveyim? Güvenilecek bir yanınız mı kaldı? İnsan yolda yol sormaya çekiniyor bu devirde. Selam veremiyorsun kimseye. Konuşmanın bile hata olduğu bir devirde yaşıyoruz. Birisi hapşırsa çok yaşa diyemiyorsun. 

Mutlu olun! Tüm pisliğinizi sokaklarımıza serdiniz. Taksimin sokaklarının duvarlarında tek günlük ev kiralama afişlerinizi astınız zevkle. Duvar diplerini idrar kokuttunuz. Sokaklarda huzur bırakmadınız. Bu derece bel altı yaşayarak, beyni kullanacak hücre bırakmadınız ne kendinizde,ne etrafınızda. Filmlere bulaştırdınız, dizilere bulaştırdınız. Adına "aşk" dediniz. Kakaladınız ne kadar iğrenç şey varsa. Kadınları 90-60-90 bedenlere hapsettiniz. O bedene sahip olmayanları olana kadar zorladınız. Kadına doğum yaptırdınız, yaptırdıktan hemen sonra 60 kilo olmasını beklediniz. Vücudu çatlayınca laf ettiniz. Bir gün saçını taramasa dışladınız. Makyajsız çıksa karşınıza boşadınız.

Neden mi? Hepsi o lanet olasıca anlatılan, öğretilen mükemmeliyetçi düşünce sistemi yüzünden. Filmlerde izlediğiniz o kadınlara benzemeye çalıştığınızdan kendinizden uzaklaştınız. Mutsuz milyonlarca insan oldunuz.Mutluluğun emek, iyilik olduğu günler hep Alyazmalım lı günlerde kaldı şimdi. Çünkü sizin için mutluluk kadının muhteşem bedeni, bel altı düşünceleriniz ve diğer her ne varsa o.