30 Nisan 2015

Mezarlık Korkusu

Rahmetli büyükbabam, ineklerini otlatmak için karanlıkların derinliğinden geçerek; mezarlık yanlarını seçerdi. Trabzon'un deniz kıyısına kurulmuş olan iki katlı müstakil evinin hemen yanında bir ahır bulunmaktaydı. En yakın eve mesafemiz ise en az 500 metre falandı. Her akşam orada uyurken "Yahu burada bizi birisi kesse, bağırsak-çağırsak karanlıktan başka bizi duyacak kimse olmaz" diye düşünür, uyuyamazdım. Buna rağmen büyükbabam ineklerini otlatmak için, dağ başındaki köye uzanan yolu tercih ederdi. Yolda ne bir ışık vardı, ne de bir aydınlatıcı levha. Gözün gözü görmediği, hatta ve hatta karanlığın dahi anlaşılamadığı bir yoldu orası. Büyükbabam ineğiyle kaybolurdu. 200 metre kadar ilerde, nehrin kenarındaki kocaman mezarlığın yanına kadar korkusuzca ilerler, inekleri mezarlıkların yanında otlatırdı.

Haftada üç kez inekleri otlatmaya çıktığında, mutlaka evin merdivenlerinden aşağıya iner; korkulu gözlerle o yola doğru bakardım. İki metre önümden ilerisini göremediğim yolla ilgili türlü korkunç hikayeler tasarlardım. Hele ki o mezarlığı düşününce. Allah'ım, tüylerim diken diken olurdu. Mezarların içinden çıkan hayaletlerden tutun da; mumyalara kadar her türlü şeytani hile dolaşırdı beynimin kıvrımlarında. Dolaşır dolaşmaz kanıma karışır, önce bir soğukluk hisseder, sonra korkuyla eve koşardım.

Bir gün büyükbabam giderken usulca yanına sokulup "Kork muyor musun mezarlıktan ve karanlıktan?" diye sordum. Mavi ile yeşilin karıştığı o muhteşem gözlerini hafifçe kıstı. Tüm merhametiyle gülümsedi ve "Ölülerden değil, dirilerden korkacaksın kızım" dedi. "Sen hiç bir ölünün mezarından çıkıp birini boğazladığını duydun mu? Fakat diriler ne canlara kıyıyor, ne canları yakıyor, ne canların canını yiyor?"

O an durdum ve düşündüm. İstiklal Marşı'nda hani demişti ya Ersoy "Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı." Bastığım yerden ayağımı çektim hemen. Sonra diğerini çektim. Fakat sonra anladım ki, basmadan yürüyemeyecektim. Milyarlarca insanın geçtiği ve toprak olduğu bu yollarda sadece bir işaret olan mezarlıklardan korkmanın anlamsızlığını hissettim. Bastığım her yerde bir ölünün kemiği ya da eti olabilirdi aslında. Korkmak gerekseydi eğer; toprağa karışmazdı insan oğlu. Ya da korkmak gerekseydi eğer; bastığım her yerden korkmam gerekirdi.

Büyükbabamın tezi o an aklıma yattı açıkçası. Hala da yatar. Mezarlığa ibret almak için giderim. Defteri kapanmış ve bir daha yapacak bir şeyi kalmamış insanları görüp, defterim kapanmadan yapılması gereken şeyleri yapmak için.. Artık kormanın da bir manası kalmadı gözümde.  He, inekleri otlatmaya yine de gidemedim. Ölülerden korkmuyorum, evet. Fakat diriler başka.

25 Nisan 2015

Soma’daki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” Onlarla Hayat Buldu!

Soma İçin Bir Olduk:  Hepsi bizim yakınımızdı ki…

Allianz Türkiye, sivil toplum örgütleriyle el ele vererek, bölgede etkilenen vatandaşlara ulaşabilmek, onların yaralarını sarmak ve yeni başlangıçlarını desteklemek için Soma’daydı. Soma’da 2014’te gerçekleşen ve ulusumuzu derinden sarsan maden faciasının ardından, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği (APHB) ve Bilim Kahramanları Derneği (BKD) ile işbirliği yapılarak “Allianz SomaDA”yı (Soma Dayanışma Ağı) geliştirdi.



Ertesi gün çocukların hiçbiri okula gelmedi...

13 Mayıs 2014, Çarşamba… Kömür madenleriyle bilinen Soma kasabasında meydana gelen elim facianın ertesi günü… Soma’da görev yapan öğretmenler “o gün bizim için çok zor başladı, çocuklarımızın hiçbiri okula gelmedi” diye anlatıyor. Öğretmen Emel Abadan “Öğretmenler odasında sürekli haberleri izliyorduk ve herkes ağlıyordu” diyor. Öğretmen Mustafa Sabur: “Çocuklar okula döndüğünde onlara ne söylerim diye içi içimi yiyordu. Derken bir gün Bilim Kahramanları Derneği’nden geldiler ve etkilenen çocuklar için bir projeleri olduğunu söylediler.”

Allianz SomaDA”yı kapsamında, BKD ile yapılan işbirliği sayesinde, Soma çevresinde, olaydan etkilenen 6 ilçedeki 16 okulun, Bilim Kahramanları Buluşuyor turnuvasına katılımı sağladı. 34 gönüllü öğretmen, 150’ye yakın öğrencinin oluşturduğu 17 farklı Allianz SomaDA takımını 4 ay boyunca turnuvaya hazırladı. Bu yolla, öğrencilerin normal hayata dönüşü desteklenirken, psikososyal ve kişisel gelişimlerine de katkı sağlanması amaçlandı.

Allianz SomaDA”nın bir ayağı da faciadan etkilenen ailelerin çoğunlukta olduğu Dursunbey’deydi. APHB ile yapılan işbirliği sayesinde, Dursunbey’de bir psikososyal destek merkezi açıldı. Çocuklara, yetişkinlere ve gruplara yönelik üç görüşme odası bulunan Dursunbey Psikososyal Destek Merkezi’nin hizmetleri, merkeze uzak bölgelere de ulaştırıldı.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

23 Nisan 2015

Ve bazen mutluluk ile mutsuzluk. Hadi ama yalnızlık!

Hayat bazen o kadar enteresan bir yer oluyor ki; aslında mutluyken, mutsuz olasınız geliyor. Yani aslında içinizde bir yerlerde mutluluk hormonu var. Bunun bilincinde olacak kadar akıllısınız. Fakat ona nasıl ulaşacağınızı bilemeyecek kadar da aptalsınız. İşte ben tam da bu durumdayım. O derece aptal ve o derece depresif.

İnsan eğer borderline hastalığına sahipse gerçekten; inanılmaz bir biçimde aptal durumlara düşebiliyor. Borderline nedir diye bilmeyenleriniz vardır mutlaka. Dengesizin, seçim yapmakta zorlananın, terkedilmekten inanılmaz korkanın, terkedileceğini hissettiğinde terk edenin, anında unutup fakat gerçekten unutup bir daha arkasına bakmayanın, inanılmaz fazla severken aniden nefret edenin ve asla yalnız bırakılmaması gerekenin önde gideni. Yani ben. Özellikle yalnız bırakılma duygusu o kadar ağır ki.. Şu yalnızlık olgusu bile tüyleri diken diken etmeye yetiyor.

Yalnızlık o kadar iğrenç bir şey ki; ölüme olan korkumuzun yegane sebebi bence. Çünkü insan eğer yalnız ölmeyecek olsaydı; ölümden bu derece korkmazdı. Yanında birisiyle birlikte el ele ölecek olsaydı, ölüm gözünde bu kadar büyük, bu kadar korkunç ve bu kadar sonun başlangıcı olmayacaktı. Yaratan da bunu çok iyi biliyordu ve bu yüzden hepimizi "yalnızlık" olgusu ile tanıştırdı. Doğarken hissettiğimiz yalnızlık, ölürken bizi son kez çerçeveleyecekti ve biz aslında ölümden değil; ölümü yalnız yaşamaktan korkacaktık. Ölüm yoluna girdiğiniz an; etrafınızdaki insanlar, hayvanlar ve bitkiler alemi anlamını yitirecek ve sadece tek başınıza kalacaktınız. İşte asıl "yalnızlık" bu.

Aslında hepimizin korktuğu ölümün temel yapı taşı yalnızlık.. Yalnız kaldıkça insanı mutsuzluğa iten o duygu bu yalnızlık.. İnanılmaz iğreti bir  duygu; bir o kadar da damarlarımızda akıp gezen, arada varlığını özlediğimiz ilginç bir şey. Düşünsene bi; arada ölmek istediğin zamanları.. Bir de yalnız kalmak istediğin zamanları.. Genelde paralel şeyler bunlar değil mi? Dünyada yaşadığımız duygu yalnızlık çizgisi ise; çizginin sonsuzlukla buluştuğu noktaya ölüm demeliyiz.

7/24 ölümü düşünmeye çalıştığım ve yalnızlıktan korktuğum her dakikamda; Şenel "Bıktım artık bu muhabbetten, beni de depresyona soktun" deyip duruyor. Çok da doğru söylüyor aslında. Çünkü insan ne kadar çok bilirse; o kadar çok üzülüyor gerçekten. Bir de ne kadar çok düşünürse. Ne kadar çok düşünürse düşünsün; düşündüğü şeylerin kesiştiği başka noktalara buluşup, can sıkıntısını arttıracak derecelerin bir varsayımsal uzantısına ulaşıyor olsa gerek. Ruh darlığı falan hep bundan.

Şenel demişken; geçen gün Beşiktaş'taki turşu suyunun muhteşemliğinden bahsettiğimde; Eminönü'deki turşu suyunu övmüştü bana. Bugün denedim. Ve hala inatla Beşiktaş diyorum. Şimdi bu yazıyı okuduysa; kesin yarın bana söver. Ben de ona Beşiktaş'ta bir turşu suyu ısmarlarım madem :)

İyi geceler millet.

14 Nisan 2015

Ivır Zıvır 43

Bugünlerde yine ıvır zıvır yaşıyorum hayatı. Bir çok şey yapmak gerekirken, bir çok şey yapmaya çalışıyorum yine de.

İş hayatından anladığım koskocaman bir şey var ki, o da ; asla paranı almadan işin tamamını teslim etme. İyi paraya çalıştığımı sandığım o koskoca işten yine kendisi gibi koskoca bir "hiç" ile ayrıldım. Hayat bana silsilesini bu şekilde vurdu demek ki. Ne demiştik? İmtihan dünyası. Yaa sabır ile birlikte Allah'a havale ettikten hemen sonra; hakkımı helal etmiyorum ile tamamladım günümü.

Acaba bir gün ben de kozmetik ürünleri olan bir blog açacağım mı? Ya da ne bileyim, yaptığım yemekleri paylaşacağım mı? Geçenlerde a kişisi ile birlikte bir yerde yemek yedik. Mekanın özel tasarım yemeğini hiç beğenmedi. Benim en sevdiğim ve severek yaptığım yemeklerden bir tanesiydi oysa. İnsan evli olunca; eşi sevmeyince yapamıyormuş en sevdiği yemeği bile. Birlikte yaşamanın ilginç yönlerinden bir tanesi sanırım.

Yeni evli insanlar gibi olacağım mı bilmiyorum ama, bir gün bir sofra kurarsam güzelce; fotoğrafını çekmeyip, karşısında oturup bir kaç dakika izlemeyi planlıyorum. Sanırım sevdiğim anları, anıları ve insanları paylaşmayı sevmiyorum. Buna kıskançlık diyebilirsiniz.

Kıskanç olmak çok zor bir zanaat gerçekten.

Bir de geçen gün hafifçe yağmur yağdığında; yaz akşamı kuzenim Zehra ile çıktığımız tatili anımsadım. Deniz kenarında oturmuş, çekirdek çitlemeyi düşünmüştük. İndik, hafifçe çalı çırpı toplayıp ateşe verdik. O sırada ince yağmur yağmaya başladı. Fakat Karadeniz'in sağı-solu belli olmaz ya; aniden bardaktan boşalırcasına yağdı. Hemen kumsalda bulunan kayık damlarının altına girdik. Aman Allah'ım o dakikalar ne kadar da güzeldi. Deniz çıldırmışcasına köpürüyordu. Bir yandan toprak kokusu, diğer yandan tenteye vuran o muhteşem yağmur sesi.. Elimizde kolamız ve çekirdeğimiz... Denizin çılgınlığını seyrederken; aniden gelip bizi alma ihtimalini düşünemedik bile. O zaman olmadı öyle bir şey ama; 1 ay kadar sonra yine öyle bir fırtına da deniz tüm damları silip süpürmüş. O günü anımsadım yine. Ne güzeldi be.

Amerikalı Müslüman Olmayan Kadının 1 Günlüğüne Türban Takması

Onedio'nun paylaştığı içerik çok hoşuma gittiğinden; sizlerle de paylaşmak istedim. Bence izleyin.

10 Nisan 2015

Rexona Ürün Deneyimi

Çok değerli dostlar.

Rexona ürünü denemem için göndermiş sağolsun. Black&White spreyini muhteşem bir kutu içinde evime postaladılar. Erkek ve kadın olmak üzere iki sprey kutusu güzel ambalajı ile elime ulaştı. Ayrıca kutunun içinden Whatsons'da kullanılmak üzere %50 indirim kuponu da çıktı.

Ürünü yaklaşık 1 aydır kullanıyorum. Yazıyı yazmak için bekleme sebebim, ürün deneyimini ciddi anlamda yaşamam oldu. Öncelikle söylemem gerekiyor ki sprey kullanımına normalde çok karşıyımdır. Nedense doğaya ve nefesime rahatsızlık verdiğine inanırım. Bir de kokusundan hoşlanmam. Çabucak kaybolur. Kaybolmasa da ter ile karıştığından iğrenç bir kokuya sebebiyet verir gibi inançlarım vardı. Fakat Rexona Black&White bu düşüncemi yerle bir etti.

Öncelikle kokusundan başlamak istiyorum ki benim için olabildiğince önemli bir kriterdir bu, çok güzeldi. Çiçek kokmuyor en azından. Fakat odunsu koku da yok. Daha çok temizlik kokuyor. Türkler Fresh'in karşılığını bulamadı bence ama tam olarak bu var spreyin içinde. Ferah, temiz, hoş bir koku. Terlediğinizde değişmiyor işin ilginç yanı.

Bir de sprey izi vardır ki normalde, akıllara zarar. Ben tenime spreyin değmesinden hoşlanmam tıpkı diğer herşey gibi. Fakat kıyafetlerime iz bıraktığından kullanmayı tercih etmem. Siyahlarımın üzerinde özellikle denedim ürünü. Çok yakından sıktığımda hafifçe iz bırakır gibi olduğunu gördüğümde sevinsem de 3 saniye içinde kaybolduğunu gözlemledim. Siyah sever insan olarak, bu da benim için artı bir puan oldu.

Erkek spreyinin kokusu ise, akıllara zarar  bir şekilde güzel kokuyor. Kokusunu çok beğendim ben bu spreylerin.

Sanırım bu konuda eklemek istediğim başka bir şey yok. Kısaca özet geçmem gerekirse, ben memnun kaldım. Çok beğendim. Artık bir parfüm şişelerimin yanına yakışacak bir sprey kutum da oldu böylece. Teşekkür ederim o halde. Çünkü #RexonaİzBırakmaz

Ruh halim Zoriri.


7 Nisan 2015

Bazen..

Bazen insanlar gerçekten çok kırıcı olabiliyor. Bugünlerde herkesler öyle.

2 Nisan 2015

Babalar ve Kızları Vol1


Hayat babası olan kızlara güzel. Ya da kızı olan babalara. Babaların kızları ile inanılmaz bir bağlantısı vardır. Bir baba için kız çocuğu bir yana, diğer her şey bir yanadır. Bunu çok da güzel hissettirir size. Eğer moraliniz bozuksa, babanız gözünüzün içinden moral bozukluğunuzu anlar ve o moralinizi bozan her ne ise, onun ağzını burnunu kırar.

Benim babam, baba gibi babadır. Hem yumuşak başlı, arkadaş canlısı, hem de agresif ve otoriter. Bu kadar uç duyguları nasıl bir arada yaşar ve bize yansıtır bilmem fakat; o git gel lerini çok severim. Ne zaman neye kızacağı hiç belli olmayacağı gibi, ne zaman kızması gereken şeye kızmayacağı da belli olmaz. Saçma bir yere izin alınması gerektiğinde annemden önce onun kapısını çalarım. İzin verdikten hemen sonra "Annene de söyle mutlaka" diyerek anneme karşı olan saygısını da hissettirir. Annemin izin vermeyeceğini bildiğimden, olay sonucu "Yaa babamdan izin almıştım ben" diyerek yırtarım. Çünkü bir baba asla kızına "hayır" diyemez.

Eve bir şey alınmasını istediğinde abim ve erkek kardeşim bana söyler. Babayla iletişimi doğru kuran ben olurum hep. Eve geldiğimde başımdan gelen olayları o kadar hızlı bir biçimde anlatırım ki; "artık sussa da biraz yemek yiyebilsem" yalvarışıyla bakar gözlerime. Hemen çocukluk anılarıma dönerim:

Ufak yaşlardayken bir düğünde "Baba ben de oynayım mı?" diye sormuştum. Babam suratıma baktı, hafifçe gülümsedi ve "Kızım; prensesler oturur soytarıları oynarken seyreder. Bununla eğlenirler. Sen prenses misin, yoksa soytarı mı?" diye sordu. "Prensesim tabi ki baba." dedim gülerek, kendimden emin, oturuşumu değiştirerek. "O halde prenses gibi davran" dedi. Ve sonraları her düğünde sahneye atlayan insanlara soytarı gözüyle baktım. Nasıl bir bilinçaltı uyarısıysa; oturduğum yerde danslarıyla eğlendim. "İşte şu kolunu sağa nasıl atıyor, şunun ayağı burkuldu, şu kendinden geçti, şunun içindeki varoş dışına vurdu" tarzında cümleler kurdum. Çünkü prensesler o sahneye atlayıp, herkesin önünde dans etmez.

Babamın hep bu tip çözümleri vardı. "Asla ezilme, davanı savun" derdi hep. Lise yıllarımda; aşırı sol ve karşıt görüşlü arkadaşlarımın arasında sağ tarafı seçtim. Üniversitede başım örtülü diye dersten çıkartıldım. Çıkartılıp çıkartılmaz, babamı arayıp "Baba şimdi ben burada taşkınlık yapıp karakolluk olsam sorun olur mu?" dedim. Babam "Nasıl hissediyorsan, öyle yap; arkandayım." dedi. Hiç bir şey yapmadım. Fakat babamın güvenini iliklerime kadar hissettim.

Patronum iş yerinde bağırdığında; babam ses tonumdan bir şeylerin ters gittiğini anladı. "Adama bak bana bağırdı" dedim. Telefonda babam "O adam kimmiş" ile başlayan cümleleri o kadar şiddetle ve bağırarak söyledi ki "İlk uçağa atlayıp yanına geliyorum, bakalım benim kızıma nasıl bağırırmış" dedi. Patron babamın çılgın sesini duyunca "Büşracım " ile başlayan özür cümlelerini sıraladı.

Sanırım bir kız çocuğu için en önemli şeylerden bir tanesi de babaya duyulan güven hissi. Ve bu güven hissi o kadar güzel bir şey ki; ne yaparsanız yapın arkanızda olduğunu biliyorsunuz. Bu yüzdendir ki; asla ve asla babanızı üzecek bir hareket yapmak istemiyorsunuz. Babanızın güvenine karşı, O'nu hep gururlandırmak istiyorsunuz.

Babasına bu şekilde tutkun olan kızlar, babaları gibi bir adama aşık olurlar. Babaları gibi güven duyarlar. Bir başka severler. İşte bu yüzdendir ki; babaları olan kızlar çok şanslıdırlar. Kızları olan babalar da. Fakat babası olmayan kızlar da üzülmesinler. Çünkü Allah yetimin yanındadır. Bununla ilgili bir sürü ayet göndermiştir kitabına.

O halde; hayat hepimize güzel kızlar. Kendinize çok iyi davranın.

31 Mart 2015

Görücü Usulü Sorunsalı


Gün geldi, bu konu hakkında da yazmayı kendime bir borç bildim. Haydi gelin, görücü usülü nasıl olurmuş öğrenelim.

En başta söylemek istiyorum ki; bu yazıyı yazabilme adına bir sürü görücü usülüne katılmak durumunda kaldım. Aslında her biri ciddi görüşmelerdi fakat en sonunda olayı o kadar "ti" ye aldım ki, "Ben bunu yazarım anne" dedim. Annem ağzımı burnumu kıracaktı o an. Bunu yazmak, çok yanlıştı ona göre çünkü.

Kaç kez, kaç kişiyle görüştürüldüğümü bilmiyorum. Çünkü genellikle böyle şeyleri asla umursamadım. Ben evlenme taraftarı değildim asla. Hatta "İşte şu x kişisi seni çok beğeniyormuş ya" cümlesi duyduğumda yüzüm kıpkırmızı olur, elim ayağım titrer, ortamı terk eder, önce kendimden soğur, sonra o kişiyle asla aynı ortama girmezdim. Kafamda var olan biri varmışta, başka biri beni beğendiğinde bile O'nu aldatıyormuş hissine kapılırdım.

Sonra olayın hayırlı olan taraflarından bahsetmeye başladı çevremdeki teyzeler. İşte nikahta keramet vardır, bir kez görüşsen bir şey olmaz, bir çay içersiniz, on dakika konuş, görüşsen ne olur ki sanki zaten günde bilmem kaç kişiyle muhattap oluyorsun gibi cümleler duymaya başladım. Evet oluyordum fakat kimse bana "alıcı gözle" bakmıyordu. Evet, görücü usulünün belki de en sinir bozucu olan tarafı "alıcı gözle bakmak" olmalı. Sonuçta karşındaki insanla bir ömür yaşamayı düşünüyorsun. Tamam öyle düşünüyorsun fakat neden ağzına burnuna dik dik bakıyorsun. Hatta çorabının rengine bile. Bir kuzenim sırf beyaz çorap giydiği için kabul etmediği bir adamı anlatmıştı. O zamanlar "Yahu çorabını nerden gördün cafede" dedim. Bacak bacak üstüne atmış, o sırada görünmüş. "Hadi ordan" dedikten hemen sonra ikinci görüşmemde çorap rengine baktığımı farkettim.

Görücü usulü denen olayda, herşeye dikkat ediyorsunuz. Saç tarayış tarzından, ellerini nereye koyduğuna kadar. Komşu teyzenin beni türlü katekullerle getirdiği görüşmeyi hatırlıyorum da.. Ben ne güzel yicez, içcez modundayken, x mekanın kapısında takım elbiseli bir adamla karşılaştık. Adamın elini ayağını nereye koyacağını şaşırmasından anladım ki, ben değişik bir olayın içindeyim. Hani dedim ya, her şeye dikkat edersin diye, ben adamın cep telefonundaki çiziklere dikkat ettim. Görücü usulünde ailenizi geri püskürtebilmek için türlü bahaneleriniz oluyor. İşte bu çocuğun boyu kısa, bu şişman, bu çirkin, bu çok yakışıklı, bu çok kendini beğenmiş, bu çok ezik gibi şeyler. Hatta hiç birisi olmazsa "kanım ısınmadı buna ya" diyorsunuz. Fakat onu demeyin. Çünkü o zaman ikinci görüşmeye zorlanıyorsunuz ki, o ikinci görüşmeye gitmemek için attığım taklaları ben bilirim. En sonunda "bu kızın evlenmeye niyeti yok ya, Allah müstehakını versin" gibi cümlelere de maruz kalıyorsunuz.

İşte o görüşme sonunda, söyleyecek hiç bir şey bulamadım. Hani olumsuz bir özellik yok. Görücü usulünde en önemli şeyler olan din, iş, ev, araba gibi kriterlerin üzerinde bir insansa; bunu geri püskürtmek çok daha zor oluyor. Dedim ya, telefonun çizikleri dikkatimi çekti diye. "Bu adam galiba sinir hastası, sinirlendikçe telefonunu sağa sola fırlatıyor, kenarlarında çizikler oluşmuş, ben bunla evlenmem yaa" ağlaklığına girdim. Annem yüzüme anlamsızca baktıktan hemen sonra "Yok kızım yookkk, sen evlenemezsin" diye iç çekici bir ses geçirdi. Bir daha da görücü usulü kimseyle görüşme ayarlamadı, ortaklık yapmadı.

Fakat komşu teyzeler, aile büyükleri ve de en önemlisi arkadaşlar durur mu? Durmazlar tabi. "Bak bu çocuk tam senlik" diye başlayan her cümlenin sonunda "Yok arkadaş, ben daha çok kariyer meraklısıyım" cümlesini yapıştırıp, üçüncü üniversitenin yolunu tuttum. Çünkü okumak bir doğru orantının sağa yöndeşiyse, evlenmek de o derece zıttı. Okuyan kadına görücü gelmez çünkü.

Bu yazı görücü usülüne giriş niteliği taşımaktadır. Anlatacak hikayeleri part part, gözlerinizin önüne sereceğim.

Ha bu arada, son olarak; ben evlendim geçenlerde. Eğer merak ediyorsanız ekleyim; görücü usulü ile değil. Son yılların gözde olan internet tanışması ile de değil.

Hadi kendinize iyi davranın. Sağlıcakla kalın.

29 Mart 2015

Ivır Zıvır Part 43

Mutlu pazarlar deyip, sevgilisinin fotoğrafını paylaşan insanın kafasını merak ediyorum ben. Neyin çabasıdır o? Sevgilini gösterip, içim açıldı, sizinde açılsın paylaşımı mı? Yoksa Pazar günümü de bu şekilde geçiriyorum çatlayın a dostlar içeriği mi? İlki geliyor hep benim aklıma nedense. İnsan güzel bir anını paylaşmak ister, beraber güzel çıkarsınız paylaşırsınız falan anlarım da ; bunun bir açıklamasını yapamadım kendi çapımda. Yapabilen varsa mutlaka bana da yapmalı.

Paylaşım demişken; bazı insanlar her adımını paylaşır oldu. Ben bir fotoğraf çekerim, güzelse; "Aaa bunu da paylaşalım" derim. Son zamanlarda herkes paylaşmak için fotoğraf çekmeye başladı. İşte evden çıkarken "Biz çocuklarla gezmeye gidiyoruz", yemek yerken "Biz yemek yedik", banyo yaparken "çocuklarla banyo keyfi" ve hatta hastane köşesinde serum yerken "Bana geçmiş olsun" paylaşımları falan. İyi de banane? He bir de o hastane köşesindeki rezil, hasta, kimsenin görmek istemeyeceği halini neden paylaşıyorsun be bacım?

Shearaton otel'de mescid bulamadık bugün. Maslak'ın göbeğine kurulmuş olan otelin yüzlerce odası varken, bir tanesini mescid olarak ayırmaması ilginç bir ayrıntı olarak geldi bana. Tamam, belki uluslar arası bir yersindir. Fakat Pray Room koyman gerekir her şekil. Başlıca dinlere özel bir iki köşe yapsan yeter. Elemanlar sağolsunlar, seccade getirip "müsait bir oda" ya bizi yönlendirdiler. Orada namaz kılabildik fakat Müslümanların çoğunluğunu oluşturduğu bir ülkede mescid zorunluluğunun hala getirilmemiş olmasına inanamıyorum.

Bir de Odtü'de mescid yokmuş sanırım. Mescid yapılması için toplanan imzalara karşı imzalar toplanıyormuş. Bir insanın ibadeti neden diğer insanları bu kadar rahatsız eder diye düşünürken birden aklıma bir düşünce geliverdi. Doğruluğunu teyit etmem için ölmem gerekiyor. Doğarken ruhlarımız Allah'a bazı sözler vermişler ya hani, sanırım o sözlerin tutulmayışının eseri tüm bunlar. Sözünü tutmayan insan, fıtratında bir vicdani rahatsızlık duyuyor. Üzerine bir de sözünü tutan insanlar görünce, onlardan kurtulmak istiyor. İbadet edicem sözünü yerine getiren insanlar vicdani rahatsızlığı daha da bir arttırıyor. Örtülü kadınlar, namaz kılan adamlar, dinine sahip çıkan gençler,  dindar nesiller falan hep rahatsızlık verici. Allah affetsin.

Bir de "Eve gidince ara" cümlesinin neresi bu kadar anlaşılmaz anlayamıyorum. Merak eden bir yapıya sahipsiniz misal. Biraz da paniğiniz atağa geçiyorsa; sizi merakta bırakmamalı bir insan. Sizi merak eden insanları üzmeyiniz. Çünkü onlar iyi ki varlar.

28 Mart 2015

Yazmalıyım! (dikkat +18, zira aldatma içerir)

Geçenlerde kurs ortamında yan masada konuşan x kişinin başına gelen olay beni benden aldı. Geçen gün başına gelmemiş aslında. Geleli çok olmuşta, O'nun haberi yokmuş. Bahsettiğim kişinin sevgilisi aslında evliymiş. Hem de 4 yıldır evli bir kadınmış. Bundan haberi olmayan x kişisi, O'nu normal bir kızcağız sanıyormuş. 

Kadın, evliliğini gizlemiş. Kadın! X kişisine "Eee nasıl anladın?!" dedi yanındaki arkadaş. Zira 4 yıl boyunca bunu güzelce saklayan bir insandan bahsediyoruz. X kişisinin verdiği cevap daha bir acıydı. "Hamile kalınca." Kadın hamile kalınca itiraf etmek durumunda kalmış. Üzerine bir şey söylenir mi ki?!

Kadın demeye , annelik mertebesini kirleten şu tip varlıklara, mahlukatlara ne dense az.! Ne yapılsa az.! Kadın ırkından o çocuk bahsettikçe iğrendim. Tabi o çocukta öyle.Artık kimseye güvenemiyor doğal olarak. Kimseye inanası yok. Peki ya anne?! Sen annesin be kadın! Anne!? Evli-barklı kadınsın. O x kişisiyle tüm gün gezip-dolaşıp akşam kocanın suratına nasıl bakıyosun?! 

Hayır! Anne değil o kadın! O kadın da değil. O başka bir tür. O iğrenç,pisliğin teki. O kadar iğrenç ki, kelimelerim anlamsız kalıyor yanında. İçim o kadar doldu ki. "Anne"lik kavramını pisleten o kadına söyleyecek o kadar laf var ki. Bir o kadar da yok. Lanet gitsin sana kadın! Lanet.!

Peki ya adam? Karısını aldatan adam da aynı değil mi? Sen de baba değil misin be adam! Evin-barkın-çoluğun-çocuğun evde seni dört gözle beklerken, başka yerlerdeki haltlarla mutlu musun? Sana da lanet gitsin o halde! Allah'ın lanetli bereketi, tüm aldatan kadın ve adamlara gelsin.!

O kadar iğrendim ki. İnsan evrimine inanmayan bir yapıya sahibim. Fakat hayvana dönüşmeye yüz tutmuş insansı varlıkları gördükçe, inanasım geliyor. Sizler hayvanlar gibisiniz. İd esiri,hayvansı ve daha bir çok şey.!

27 Mart 2015

Sembolik.


Şimdi bi sahne düşünün,iki oyuncu var. Etraf karanlık,ışık yalnızca oyuncuların yüzünde. Susmak zor,konuşmak daha da zor.. Kadın etrafına bakınıyor, kimse yok.. Adam sahnenin diğer ucunda. Karanlıkta sanki ama yüzünde ışık. Kadın korkak ve çekingen. Hatta ruhsuz ve duygusuz. Sinir bozucu ve uyuz. Şımarık ve kendini bilmez. Kendi burda ve aklı başka yerde  

Adam çok iyi. Hatta görülmemiş bir iyilik söz konusu. Adam kararlı ve düşünceli. Adam yardımsever ve mükemmel. Adam akıllı ve komik. Adam eğlenceli ve mutlu. Adam alttan alan ve duygusal. Adam sahnenin ucundaki kadına yaklaşmaya başladıkça, kadın kaçak.. 

Kadın korkak. Kadın çekingen. Kadın kazandıkça kaybedeceğinin farkında. Kadın gözlerini kapattığında adamı göremiyor. Adamı göremeyince canı acıyor. Bunun da farkında. Gitse yanına, gidemiyor. Biliyor ki adam düştüğünde yakalayacak. Ama düşmek istemiyor ki. Düşerse canı acıyacak. Canı acımadan yaklaşmak istiyor. Kadın korkak. Canı ya acırsa?! Kadın daha da korkuyor. Ya adamın canını yakarsa? Bu çok daha kötü geliyor. Sahne uçsuz bucaksız gibi. Başka kimse yok etrafta. Varsa da karanlıktalar. Görmüyor kimseyi kadın. Kadın korkak. Aralarındaki mesafe azalıyor. Yaklaştıkça adam, kadın huzursuz. Çünkü kadın korkak. 

Kadın,adam yanında olsun istiyor. Hep yanında olsun. Çünkü karanlıkta görebildiği en güzel yer orası. En iyi yer.. Sonra adama ulaşabileceği noktada tokatı yapıştırıyor yanağına kadın hiç düşünmeden. Kadın düşüncesiz. Kadın pişman. Kadın saçmalıyor bazen çünkü. Ama adam alttan alıyor. Adam katlanıyor. Çünkü adam katlanmayı seviyor. Çünkü kadın da katlanılmayı seviyor. Çünkü kadın adama takılmayı, bazen canını yakmayı seviyor. Çünkü etraf karanlık, çünkü başka kimse yok. Çünkü o onunla,o onunla.. Işıklar yüzlerine yansıyor. Bir zamanlar acıtan ışık, artık huzur veriyor. Çünkü aynı sahnede, yan yana kadın ve adam. Seyirci yok, ışık yok, alkış yok ama mutlular onlar.

25 Mart 2015

Moralim çok bozuk.


Son sene hani her şey üst üste gelir. Yetiştirilmesi gereken bitirme projesinin yanı sıra, sunumlar, ödevler, finaller derken kafayı yeme raddesine gelirsiniz. Yürüyen zombi durumunuz sabahlama, hiç uyuyamama eylemlerinize bağlanabilir. Derken, bir moral bozukluğu oluşur sizde. Sonra Facebook'a durum güncellemesi olarak "moralim çok bozuk" yazarsınız. Altına bissürü insandan, bölümdaşlarınızdan, arkadaşlarınızdan falan yorumlar gelir. Hiç beklemediğiniz bir anda gelen yorum ise içler acısıdır. Komşu teyze "Gel sana bi muska yapıyım. Moralin yerine gelsin" yazar. 

Muska, komşu teyzenin yöresel bir yemeğidir. Fakat günümüzdeki anlamına bakacak olursak oldukça farklı yerlere gider konu. Sınavlar biter, yüksek notlar alırsınız. Yeni durum güncellemenizde insanların "muska" yı unutmadığını fark edersiniz. "E heralde olm, kız muska yaptırıyo." 

Yanlış anlaşılmaları sevmiyorum sayın izleyici. Bu komikti mesela. Biz yarıla yarıla gülmüştük. Yok o öyle muska değil, şöyle şöyle işte derken inanmayan tipleri inandırabilmek adına komşu teyzeye davet ettik. Onlara da muska yapacaktı sağolsun :)

Komşu teyzemin müdahale edemediği durumlarda söz konusu. Aslında benim de müdahale edemediğim ve bu durumda çıldırdığım durumlar da söz konusu. Anlamlandıramadığım olayların ortalık yerinde gözlerimi açmam, fakat yine de , her şeye rağmen yanımda olan insanları görmek.. Tüm saçma hareketlerimi göz ardı edebilen, beni sevdiğine inandığım, inanmayı sevdiğim, sevmeyi sevdiğim insanların varlığı paha biçilmez. Zor zamanların böyle güzellikleri var sanırım. Yanınızda olan insanlara daha sıkı bağlanıyorsunuz, daha çok seviyorsunuz, değerini daha iyi bir anlıyorsunuz. Diyeceğim o ki: Durum bu.

24 Mart 2015

Ivır Zıvır Part 42


Çok kötü fena grip oldum. Televizyonda grip için kötü şeyler diyorlar. Yok efenim neymiş, domuz gribi olabilirmişiz. Yahu domuz gribi olmasam bile, gördüğüm haberler sayesinde olacağım tutuyor. Ateş, halsizlik, baş ağrısı falan hepsi var bende. Ama en fenası halsizlik. Doktora gittim. 5 gün yat dedi. Söylemesi kolay tabi. İşimiz gücümüz yok ya bizim. Hayır işimiz gücümüz olmasa bile yatmayı sevmeyen bir yapım var. Hasta olunca yatan, kendini bırakan insanlara da acayip kılım. Bugün ikinci günüm olmasına rağmen, kalkıp pasta börek yaptım. Dün a kişisi ziyaretime geldi. "Hastaya benzemiyorsun, hasta dediğin yatar" falan dedi. Yatıp uzanmadıkça da kimseye hastalığını kabul ettiremiyorsun, bunu anladım.

İlaç kullanımım dolayısıyla baş dönmesi ve bazen bir şeyleri karıştırma gibi yan etkilerine maruz kalıyorum. Bir de uyuma hali söz konusu ki, muhteşem uykulardan bahsediyorum. Deliksiz ve ruyasız, uzunca uykular. Muhteşem dinlendiriyor insanı. Kafam da boş olsaydı, işte o zaman bu hastalık bana bedava yurt dışı tatiline eş değer olurdu. Fakat gel gör ki kafamın içinde kurtlar kuzular birbirlerini yiyip bitiriyor. Mutsuzum..

Ne kadar çok bilirsen o kadar mutsuz olursun dedi çok sevdiğim bir hocam geçen gün. Oturduk bir sınıfa, sandalyelerimizi çektik, muhabbet eder gibi ders işledik. Hani Amerikan filmlerinde grup terapisi olur ya, öyle bir şeydi. Hatta bir ara hoca, ayağa kalkmamı ve o şekilde kendimi ifade etmemi falan söyledi. Sonra da fazla okumamamı tembihledi. Eve gelir gelmez idefix'teki wishlist imi güncelledim bense. 115 liraya yükseldi istediğim kitaplar listesi. Almak içinse yaptığım fotoğraf işinden gelecek olan parayı bekliyorum. Normal insanlar o paralarla elbiseler alırken ben neden kitap alıyorum ve kitap alırken ağlamaklı oluyorum bilmiyorum. Ama sevinçten ölebiliyorum o an.

Mutluluğu kaybetmemize neden olan bu kitaplarmış. Çünkü bilgi virüs gibiymiş. Bu virüse ne kadar maruz kalırsak, o kadar zehirlenirmişiz. "Bilgi virüsü" diyor hocam buna. Bu da mutluluğa engel teşkil ediyor. Düşünsenize bir, adamın teki var. Çikolatanın tadını kesinlikle bilmiyor. Anlattığınızda da yalnızca dinler. Fakat siz çikolata yiyen ve onu delice seven bir insansınız. Hatta öyle ki,arada krize falan giriyorsunuz. Bilgi de bu çikolata gibi. Olmadığında da olduğunda da size mutsuzluk veriyor. Oluşu size kilo, şişmanlık, basen ve selülit gibi zararlara yol açıp mutsuzluğu vad ediyor. Yeseniz de mutlu oluyorsunuz, yemeseniz de. Bir kez tadmışsınız onu, vazgeçemiyorsunuz da. İşte kitap okuma ve bilgi açlığı da böyle bir şey.

Küçükken, "İnek değilim ben yea" diye ağlardım. Şimdilerde inekliğin bilincine varıp, bununla gurur duymaya başladım. Çünkü aptal ve bilgisiz insanlar gördükçe aptal hareketlerde bulunan insanlara dayanamadığımı anladım. Daha çok kitaplara yöneldim böylece. Hayır, asosyal olmadım kesinlikle. Aksine, insanlarla dalga geçebilme ve eğlenme adına daha sosyal oldum. Sanırım benim de kitaptan kaçış noktam insanlar ve aptal hareketleri.

Haricinde, hala ilgisizlikten nefret ediyorum. Kesinlikle bunu borderline olmama bağlayabilirsiniz. Fakat yapabileceğim bir şey yok bu konuda. İlgi olmayınca ben ben olmuyorum resmen içime başka bir şey kaçıyor. İşin ilginç kısmına gelecek olursak, ilgi olunca da ben başkası oluyorum. Bazen içimde 4 ayrı Büşra varmış gibi hissediyorum. Benliklerim birbiriyle çelişkili fakat bir o kadar da tutarlı gibi. Gereğinde gereğini yapan, birbirlerini aşağılamayan ya da alt etmek istemeyen 4 ilginç karaktermiş gibi. Yok efenim şizofreni değil bu. Hepsinin ismi farklı, statüleri farklı değil. Sadece aynı kişinin farklı taraflarından bakış açıları gibi bir şey. Ah nasıl anlatsam bilemedim ki. Sanırım anlatamıcam ben. En iyisi susayım. Evet susadım.