25 Şubat 2015

Korku Duygusunun Nedeni Nedir?


Çok değerli okuyucu, bu yazıyı merak edip okuyorsan, korkularının varlığını bildiğindendir. Peki hiç düşündün mü, bu korkuların neden var? Mesela, böceklerden neden korkuyorsun? Yere düştüğünde ve dizin kanadığında neden ağlıyorsun? Neden korkuyorsun kan gördüğünde? Neden yükseğe çıktığında yükseklerden korkuyorsun? Peki ya neden ölümden korkuyorsun bu kadar? Neden ağlıyorsun birisi öldüğünde? Tamam acele etme! Hepsinin birer yanıtı var.

İnsanoğlu dünyaya gönderilmeden önce bir robot misali tüm duyguları içine yüklenerek yollanır. Ruh üflenir bedene ve dünyaya gelir. Allah, tüm duygulardan biraz serpiştirmiştir içimize. Besleyip büyütmek bize kalır. Öncelikle aileye.

Durum böyleyken, ismini anımsayamadığım ünlü psikologlar birleşip, korkuların doğuştan mı, yoksa sonradan mı geldiğini araştırmaya koyulmuşlar. Bunun için yapılabilecek en doğru şeyi yapmışlar. 7-8 aylarında bir çocuğu bir odaya kapatmışlar. İçeriye bir fare göndermişler. Çocuk fareyi yakalamaya, onunla oynamaya başlamış. Bir kaç gün böyle devam ederken, bir gün fareye dokunduğunda demirleri birbirine çarpıp muhteşem rahatsız edici sesler çıkarmışlar. Sesler o kadar tiz ve rahatsız ediciymiş ki; aniden gelen bu seslere çocuk ağlayarak tepki vermiş. Sonrasında her fareye dokunduğunda bunu tekrarlamışlar. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra, çocuk fareyi görür görmez ağlamaya başlamış.

O kadar muhteşem bir deney ki bu! Hayatınızın her alanına çekebilirsiniz. Sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yemesi gibi bir şey. Aşık olup, çok kötü bir ayrılık yaşadıktan hemen sonra, aşka tövbe etme eğiliminizin başka bir versiyonu. Ya da tüm korkularınızın sonradan size kazandırıldığının ıspatı da diyebiliriz biz buna.

Korkularımızı sonradan öğreniyoruz evet. İlk defa yere düştüğümüzde ilk annemizle göz göze geliyoruz. Annemizin endişeli gözlerinden kötü bir şey yaptığımızın farkına varıyoruz. O an korkuyoruz düşmekten, ağlamaya başlıyoruz. Çoğunlukla ufacık acılarımızı, koskoca ağlama çığlıklarıyla dünyalar kadar büyütüyoruz. Dayanabileceğimiz ne kadar çok şey varsa, dayanamayacağız sanıyoruz. Bir şeylere adım atmaktan da korkuyoruz. Çünkü bize ufak yaşlarda büyük adımların korkusunu yerleştiriyorlar. Düşersek, canımız acımasa bile, acıyan gözlerin bize bakmasından korkuyoruz. Etrafımıza metrelerce yüksekliğe sahip duvarlar örülüyor. Bizler aralarındaki sıva parçalarının kopukluklarından dünyayı seyre dalıyoruz.

Böceğin iğrenç bir şey olduğunu arkadaşlarımız söylüyor. Kaybedecek şeylerimiz çoğaldıkça, ölümden de korkar oluyoruz. Ya da vazgeçemeyecek kadar çok sevdiğimiz şeyler varsa. Eğer varsa öyle bir şey gerçekten, bu kez yüksekten bile korkar oluyoruz. Çünkü hani küçükken bizi korkutmuşlardı ya yükseklerden. Çıkamazdık ya merdivenlerin en üst basamağına. Kaydırağa bile çıkarken annemiz tutardı ya elimizden. Tek başımıza çıksak bile, korkak gözlerle bakardı ya gözlerimizin içine düşmeyelim diye.

Korku duygusu ilmek ilmek ruhumuza işlenir zamanla. Biz onu dizginlemedikçe büyür de büyür. Zamanla sevdiklerimizi kaybetmekten korkarız. Korkumuzun büyüklüğünden, sevmekten de vazgeçeriz. Biri öldüğünde ölümün ne getireceğini bilmediğimizden korkarız. Çünkü ölümü bize o kadar kötü anlatırlar ki.. Bir kavuşma değil de, bir ayrılma halidir ölüm insanın gözünde. Öyle anlatılır. Sevdiklerinden alıp götürür seni ölüm. Aslında sevdiğine yaklaştırır. Ama bilinmezliğin koridorlarına itilen korkularımız yok mudur? Ah o korkular.

Yapabileceğimiz mi nedir korkulara karşı? Korkuların nedenlerini bulup, çözümlerine ulaşmak. Çocukluğunuzda yaşadığınız şeyleri hatırlamak ve onları tekrarlamamak adına etrafınızdakileri uyarmak. Zamanla korkuların üzerine gitmek. Fakat aniden değil, yavaş yavaş ve sindire sindire. En önemlisi, minicik bebeklerinize korkuları enjekte etmemek. Bebeğiniz varsa, bırakın böceklerle oynasın, çamurlara batsın, yolda koşarken düşüp dizini kanatsın. Korkutmayın onu bir şeylerden, korkmayın. Hani bunları söylüyorum ama, yapabilir miyim? Keşke..

22 Şubat 2015

Ivır Zıvır Part 40

Geçenlerde Nestle Coffe Mate Bol köpüklü ürünü elime ulaştı deneyip hakkındaki fikirleri yazmam için. Yanına da bir poşet nescafe koymuşlar. İkisini de arkasında yazılan ölçü niteliğinde denedim.Gerçekten berbat bir tadı vardı. İçtikten sonra midem de rahatsızlandı. Raporumda aynen bunları dile getirdim. Henüz piyasaya sürülmemiş olan ürünün üreticilerine bir mesajınız var mı sorusuna; ürünü kesinlikle piyasaya sürmemeleri gerektiğini, yeterince geliştiremediklerini, eskisi ile aynı olduğunu ekledim. Doğrucu Davut olmak her zaman iyidir aslında. Fakat bir daha bana ürün göndereceklerini sanmıyorum. Ürün göndersinler diye de sevmediğim, beğenmediğim ürünü yüceltemem, kimse kusura bakmasın.

Bu haftaki projelerimi düşündükçe başıma ağrılar giriyor. Hayır, kesinlikle gözüme bir şey kaçmadı. Bu gördükleriniz baş ağrısı göz yaşları.

Kara kış çekip gitse de denize girsek. Çünkü ben denizin üzerinde uyumayı çok özledim. İnsanın uyku düşkünü olması böyle bir şey olsa gerek.

Siz bu yazıyı okurken, yazıyı uzayan tırnaklarımla yazamadığımı fark ettim. Gidip kesmem gerek. Ben klavyede yazı yazarken bile rahatsız oluyorken, insanlar onca uzun tırnağıyla nasıl yemek yapabiliyorlar hayret ediyorum. Hayret etmenin yanı sıra iğreniyorum da. İğrendiğimi dile getirdiğimde "ben taharet almıyorum yea" yanıtını almıştım. Daha da iğrenmiştim. Sonuçta pislikler de çeşit çeşit.

Görünür pisliklerin yanı sıra, görünmeyen pislikler de mevcut. Kadına şiddete karşı olduğumuz şu günlerde öyle bir kadın duydum ki, kadın halimle ağzını burnunu kırasım geldi. Aslında az bile. Bilmiyorum. Türlü şeyler geçirdim aklımdan. İzlediğim korku filmleri sağ olsun. Bir kadın düşünün. Evlenmiş. Mutlu ki, bir de çocukla taçlandırmış mevzuyu. Sonra eski sevgilisine dönme kararı almış. Fakat bunu asla kocasına söylememiş. Gizlice buluşmuş, görüşmüş hep eski sevgilisiyle. Hatta muhtemelen kocasına en çok koyacak olan şeyi yapmış, gece yatağından çıkıp, sevgilisi ile buluşup sabah karşı evine dönmüş de hiç bir şey olmamış gibi devam etmiş. Bu konuda başka da bir şey söylemek istemiyorum. Sadece insanoğlu gerçekten bu kadar iğrenç, bu kadar pis ve bu kadar aşağının aşağısı olabilir mi diye düşünüyorum. Sen annesin sonuçta.

Aldatmanın çeşitleri var mıdır bilmem ama gerçekten azcık şerefi olan insanların aldatmanın yanı sıra karşısındaki insanı insan yerine koyup "Ben artık sana karşı bir şey hissedemiyorum, özür dilerim, buraya kadarmış" tarzında cümleler edebilmesi gerekir. Hayatında biri varken, başka birilerine bakma şerefsizliği hakkında hiç konuşmuyorum bile. İki çocuğu olup, çalıştığı iş yerinden bir adama kaçan komşu kadın kadar itici durumlar bunlar. Ya da evde karısı otururken, sağda solda başka kadınlarla gezen adamlar gibi. Biz nasıl bu hale geldik ey müslüman? Ahiret gününü, hesap gününü hiç mi düşünmezsin?

Son zamanlarda duaların sırlarına aklım ermezken, sonuçlarına nail oluyorum. Allah ile en güzel iletişim şekli dua. İnanılmaz muhteşem yanıt veriyor ve bazen kabullenemesek bile, aslında en iyisini veriyor bize. Zaman geçtikçe anlıyorum. Zamanında büyük tepkiler verdiğim şeylerin aslında benim için ne kadar da hayırlı olduğunu. O yüzden ben Allah'ın vekil sıfatını kullanarak dualarımı ediyorum. Artık aklımın eremediği ve doğru ile yanlışı ayırt edemediğim zamanlarda en güzel vekili tayin ediyorum: Allah. O, benim için en doğrusunu seçiyor.  Deneyin. Çünkü Allah o kadar büyük ki, hepimize yeter. Sadece O yeter.

18 Şubat 2015

Ivır Zıvır Part 39

Kar yağışı tüm hayatı alt-üst etmişken nasıl insanlar bu kadar mutlu olabiliyor aklım almıyor. Dışarı çıkamıyorum. Camdan bakınca ağlayasım geliyor. Hava buz gibi. Kemiklerime kadar donuyorum. Yaz çocuğu olduğumdan mı, başka bir şeyden mi bilmiyorum ama nefret ediyorum kar dan. Bir zamanlar Antartika'ya gidip fotoğraf çekme gibi bir hayalim vardı. Çişinizi ederken donduğunu söyleyen dostlarım sağolsunlar. Beni hayallerimden vazgeçirmeyi başarmışlardı. O gün bugündür kar dan nefret ederim. İnsan ulaşamadığı ciğere mundar der ne de olsa.

Eğer evliliğe yakınsanız herkesten farklı akıllar almaya başlarsınız, anneniz hariç . Evliliğe adım atan dostlarım en büyük düşmanımın annem olacağını çünkü her şeyime karışacağını söylemişti. Hiç bir şeyime karışmadı. Çünkü annemle her zaman farklı dünyaların insanları olduğumuzu birbirimize söyledik. Anneme "Emeğe saygı duyuyorum fakat yemeklerinden nefret ediyorum" dedim. O da asla benim yaptığım yemekleri tadmadı bile. Hatta bazen ben evde yokken, dış görünüşlerini beğenmeyip çöpe de döktü. İkimiz de bu durumlarda birbirimize kızmadık, alınmadık. Genelde saygılıyızdır birbirimizin farklılıklarına. Bu yüzdendir ki bu süreçte fikrini bile belirtmiyor, sağolsun. Allah bozmasın.

Demir demirkan'da göcmen şarkısını dinleyin. Bu da linki: https://www.youtube.com/watch?v=aH7s2t6fhQU

Bir sürü dersim oldu nur topu gibi. Üzerine bir sürü sınavlarım da var.


16 Şubat 2015

Dengesizlik Başa Bela

Dengesizlik kişinin kendini bilmemesidir. Ya da neyi seçeceğini. Ya da başka bir şey de olabilir. Bilmiyorum. İşte bu kararsızlık ve kesin çizgilerin olmaması, sizi "dengesiz" yapabilir. Çoğu arkadaşım Onedio sitesinde "Hangi meşhur beyinle benzer özelliklere sahipsin?" testini çözdü. Ben de merak edip çözeyim dedim. Herkes birilerine benzerken, ben iki kişiye benzer çıktım. Olabildiğince saçma değil mi?

Sistem hatası mıdır diye düşünsem de açıklamayı okuyunca "Tıpkı ben yaw" dedim. İnsan dengesiz ve kararsız olmayagörsün. Bugün ak dediğine, yarın kara diyebiliyorsa insan; aynı nehirde iki kez yıkanmaz tezine sonuna kadar bağlanmalıdır. Çünkü asla ve kat'a her şey aynı kalmıyor ve her şey değişebiliyor. Ya da değişmeyedebiliyor. İşte benim hayatım hep böyle.

Değiştiremeyeceğim düşüncem yalnızca din. Bunun haricinde sevdiğim renkler değişiyor, sevdiğim yemekler değişiyor, sevdiğim şarkılar da öyle. Fakat tabi ki kendime ait kült sevdiklerim de var. Misal bordo,künefe ve post blue şarkısı. Bir de oldum olası a kişisine olan saygı ve sevgi. Bir de ekler var ki, akıllara zarar. Aslına bakarsan,pizza da öyle. Bunların yeri ayrı bende.

Her bir şeyi bir kenara bırakalım; şöyle ayakları yere dimdik basan insanoğulları gerçekten kendilerine çok güveniyor olmalılar. Ben de buna yaklaşabilmek adına her dakikamı planlar üzerine kurguladım. Ders çalışacağım zamanlar belli, uyuyacağım zamanlar belli, oyun zamanlarım belli, mutfak zamanlarım da öyle. Hayatım okumak, uyumak, oyun oynamak ve yemek yapmak dörtgeninin içindeyken bir de araya gezmeyi katarak koca bir beşgenin içinde debelenip duruyor. Mutluluğu da merkeze aldım. Onun ne olduğunu anladınız siz zaten. Hadi bakalım.

Dengesizliğimi dengede tutmak bu benim için. Maddi değil, manevi bir nevi. İnsanlara zarar vermemeye çalışarak, ince bir ipin üzerinde cambaz misali yürüyorum. Sanki düştüğümde hem kendime hem de birinin kafasına düşeceğimden aşağıdaki insanlara zarar vereceğim gibi. O halde, dengesizliğinizi keşfetmeye ve bir şekilde çözümlemeye çalışın. Çünkü ciddi manada başa bela. "Ama sen şöyle söylüyordun dün" diye söylediklerinizi hafızasına kazıyan ileri sürüm beynine sahip arkadaşlarınız varsa etrafınızda, daha da fena. Fakat güzel olan yanı, o bahsettiğim beşgen ve tam ortasındaki "benim mutluluğum" hariç; hiç bir şeyi umursamıyor olmanız. Umursamadığınız sürece mutlu da olursunuz hani. Benden söylemesi.

Ivır Zıvır Part 38

Bu sabah çok ilginç bir telefonla uyandım. İlkokul öğretmenim aradı beni. Telefonu kayıtlı olmadığından, daha önce aradığında geri dönmemiştim. Bu kez yetişebildim. Konuştuk. Nişanlandığım için tebrik etmek istemiş. Gerçekten inanılmaz mutlu oldum. Tek bir telefon, insanları inanılmaz mutlu etmeye yetebiliyormuş demek.

Pazartesi değil de, sendrom bende Salı.

Nescafenin yeni kahvesinden nefret ettim.

Oyun oynamaya aşığım.

Ne zamandır yazmadım, bu uzun zamana selam olsun

11 Şubat 2015

Günlük-5

Ne zamandır yazamadığımın farkına varmışsınızdır heralde sayın izleyici. Varmamışsanız da bu sizin ilgisizliğinizdendir. Yapacak bir şey yok. Hepsi benim suçum. Çünkü kendimi bilinmezliklerin koridorlarına ittim. Oralar gerçekten çok karanlık ve gerçekten çoğunlukla nefes alamıyorum.

Dün kardeşime bir kaç düşüncemden bahsettim. Okumayı çok sevdiğimi ve aslında benim yerimin okulun koridorları, kütüphaneler olduğunu ekledim. Sen ineksin dedi kısaca. Zaten bu kadar çok oyun oynamandan belli diye açtı düşüncesini. Kafam o kadar yoğunmuş ki, boşaltmak için oyuna sarıyormuşum. Aniden hak verdim. Çünkü ben oyun oynarken -ki aldığım her telefonda, bilgisayarda ve boş kaldığım tüm zamanlarda kendimi mutlu hissediyorum. Aslında düşünmem gereken şeyleri düşünmediğim zaman.

Şu an izlediğim filmin etkisiyle (apollo13) ay'a fırlatılmak istedim. İsteksizce seçildiğim ay yolculuğunda, straposferden çıkmadan paramparça olan ay aracıyla toz bulutlarına dönüşüp, dünyaya yağmak istedim. O an yaptığım hataların bilincine varıp, tövbe etmenin geç kalmışlığına pişman olup; tekrar dünyaya dönsem de aynı hataları yapmasam düşüncelerine savruldum.

Ben gerçekten çok sıkıldım. Hiç birinizin algılayamayacağı kadar çok.

7 Şubat 2015

İnsanın 100 Trilyon Hücresinde Saniyede Gerçekleşen Eylemler

Beyin: Beyinde saniyede 10 üzeri 16 işlem gerçekleşir. Tek bir sinir hücresi aynı anda bir saniyede 200.000' den fazla bilgiyi nakleder. Beyinde sayıları 100 milyar civarında olan sinir hücreleri bulunur ve bu hücreler arası iletişim 100 trilyon bağlantı ile gerçekleşir. Her sinir hücresi saniyede 300 akımı iletir.  Her sinir hücresi kendi üzerine düşen görevi 1 mili saniyede (saniyenin binde birinde) yerine getirir.

Beyin her saniye dışarıdan ve vücudun içinden gelen 750 milyon uyarıyla ilgilenir.  İki beyin yarım küresi arasında ise saniyede 4 milyar bilgi alışverişi yapılır. Bütün bu işlemler dünyada 7 milyar insanın beynindeki 100  milyar sinir hücresinin her birinde her saniye gerçekleşir.

Nefes Alma: Nefes almak için her saniye beyin sapında mercimek büyüklüğündeki bir bölgede planlama yapılır. Birinci grup hücreler hava çekmek için emir verirler. İkinci grup hücreler birinci gruptakilerin faaliyetini bir sinyalle durdurarak solunum hızını ve gidişatını belirler. Üçüncü grup hücreler yüksek oranda nefes alıp vermek gerektiğinde devreye girerler ve karın kaslarına sinyal göndererek solunuma katılmaları sağlanır.

Her nefes alındığında akciğerler üzerindeki 300 milyondan fazla kesecik açılıp kapanarak havayı vücudun içine alırlar. Her 3 saniyede bir nefes alan 7 milyar insanın tümünün vücudunda bu hücreler ve kesecikler istinasız görevi mükemmel olarak yerine getirir.

Hormon: Vücutta tek saniyede binlerce hormon belli hücrelere haber  gönderir. Her bir hormon hücrelere haber göndererek vücudun ihtiyacı olan salgıları oluşturur.  Bunun için uygun olan miktarı belirler, zamanlamasını, salgı süresini ayarlar.  Dünyadaki 7 milyar insanın tümünün vücudunda binlerce hormon mili saniyeler içinde aynı işlemleri her saniye gerçekleştirir.

Protein: Vücutta üreme ve kan hücreleri hariç bütün hücreler her saniye yaklaşık olarak 2000 protein üretir. 7 milyar insanın her birinde bu işlem gerçekleşir.  Yetişkin bir insanın vücudunda bulunan 100 trilyon hücre her saat yaklaşık olarak 150.000.000.000.000.000.000 (150 kentyilyon)  amino asiti organize ederek protein zincirleri oluşturur. Bir ribozom protein zincirine  saniyede 20 amino asit ekleyebilir. Dünya üzerindeki 7 milyar insanın her birinin 100 trilyon hücresinde oldukça kapsamlı protein sentezi her saniye gerçekleşir. 

Her hücre bölünmesinde 3 milyar harften oluşan 1 milyon ansiklopedi sayfasına eşdeğer ve   1000 ciltlik bir kütüphane olan DNA kopyalanır. Dünyadaki tüm insanların hücrelerinde bu muhteşem bölünme işlemi her saniye mükemmel bir dizayn içinde gerçekleşir.

- İnsan vücudunda bir kanama olduğunda kanda ve dokularda pıhtılaşmanın meydana gelmesini sağlayan bir arada çalışan 40' dan fazla madde mükemmel bir şekilde ve olağan üstü bir hızda hareket ederek kanın pıhtılaşması işlemini başlatır. Sinirlerin beyne, tahribatın sınırları ve bulunduğu nokta hakkında bilgi göndermesinin ardından 50 mili saniye içinde pıhtılaşma işlemi başlar. Bu mükemmel olay dünyadaki 7 milyar insanın vücutlarında bir kanama meydana geldiğinde saniyeler içinde kusursuz olarak çalışır. 

-Siz bu cümleyi okuyup bitirinceye kadar gözünüzde yaklaşık yüz milyar işlem yapıldı. Saatte 500 km hızla beyne mesaj ileten 600 bin sinirle beyne bağlı olan göz aynı anda 1.5 milyar mesaj alıp bunları düzenler ve beyne gönderir. Ve bütün bu işlemler dünyadaki, 7 milyar insanın gözündeki her sinir hücresinde her saniye mükemmel bir şekilde gerçekleşir. 

-Bir bardağı kaldırırken kaslar yaklaşık 10 üzeri 20 enerji molekülü (ATP) harcarlar. Bundan çok daha fazlasını üretirler. Her saniye 7 milyar insanın vücudundaki 100 trilyon hücrenin her birinde 10 milyon enerji molekülü (ATP) hiç durmaksızın üretilir.


-Karaciğerinizin tek hücresinde 500 farklı kimyasal işlem gerçekleştirilir. Bağırsaklardan karaciğere gelen zararlı bakteriler özel hücreler tarafından 0.001 saniyeden kısa bir sürede sindirilir ve etkisiz hale getirilir. Dünyadaki 7 milyar insanın tamamının  karaciğerinin her hücresi bu 500 farklı görevi bilir ve her saniye kusursuzca yapar.

-Hiç aklınıza gelmiş miydi? Siz bir müzik parçasını yada bir konuşmayı dinlerken büyük bir mucize gerçekleşiyor. Havada yayılan ses titreşimleri saniyede 350 kilometrelik bir hızla kulağınıza ulaşıyor. Ve on ana kadar sadece birer fiziksel hareket olan titreşimler kulağımızda gerçekleşen inanılma derecede karışık işlemler sayesinde ses' e dönüşüyor. Bütün bu karmaşık işlemler dünyadaki 7 milyar insanın  her birinde saniyeler içinde mükemmel bir şekilde gerçekleşmektedir. 

-İnsan vücudunda 10 milyar kılcal damar bulunur. Bu damarlardan her saniye geçen alyuvarlar taşıdıkları oksijeni hücrelere taşır ve karbondioksiti alıp kalbe doğru hareket eder.  Bir alyuvar kılcal damarlarda ortalama 1 ile 3 saniye kalır ve sonra kalbe doğru hareket eder. Bu sürede dokulara besin  verip  artık maddeleri de toplar.  Dünyada 7 milyar insan her nefes aldığında bu dağıtım kusursuz ve mükemmel olarak her saniye gerçekleşir.

-Vücudumuzda adeta bir kimyager çalışan pankreasın ağzımız aldığımız  besinlerin özellikle de şekerin kimyasal analizi yaparak her birinin çeşitini ve miktarı tespit edip, bu analizlere göre çeşitli hormonları ve sindirim salgılarını üretmesi saniyeden daha kısa bir zaman diliminde meydana gelir. Ve bu mükemmel sistem dünyadaki 7 milyar insanın bütün pankreas hücrelerinde saniyeler içinde mükemmel şekilde gerçekleşmektedir. 

-Dilde toplam 10.000 civarında tat tomurcuğu vardır. Her tat tomurcuğunda 50 ile 100 arasında değişen tat hücreleri vardır. Besinlerin kokusunun  alınmasıyla tükürük bezleri sıvı salgılamaya başlar ve dil tat almaya hazır hale gelir.  Tat hücreleri algıladıkları tadı (acı ve ya tatlı vs.) hemen elektrik sinyallerine dönüştürüp  beyne iletir. Beyinde de bu elektrik sinyalleri tekrar yorumlanarak yediğimiz besinin tadının beyinde oluşması sağlanır. Sonuç olarak dünyada yaşayan 7 milyar insanın dilinin üzerine konan bir şeyin tadını algılaması 0-2-0,5 saniye sürmektedir. 

-Siz bu yazıyı okurken beyninizdeki milyarlarca hücre bir taraftan okuduğunu anlamaya çalışıyor, bir taraftan kaslarınız duruşunu kontrol ediyor, bir taraftan nefes alışınızı kontrol ediyor. Beyin hücreleri protein üretiminden, alyuvarların hücrelere oksijen taşımasından, gözünüze çarpan görüntüler, kulağınıza gelen sesler, midenizdeki, karaciğerinizdeki hareketler , kolunuzu sıkan kol saati vs... her şey den haberdar olarak her birine her saniye cevap vererek her birini denetleyerek görevlerini her saniye kusursuzca yerine getiriyor. 

Vücuttaki bu mükemmel sistem dünyada gelmiş geçmiş tüm insanlar da hali hazırda yaşamakta olan 7 milyar insanın bütün hücrelerinde her saniye kusursuz ve eksiksiz olarak mükemmel bir sistem ve organizasyon dahilinde gerçekleşmektedir hem de sizin hiç bir müdahaleniz olmadan. 

Yazı tümüyle alıntıdır.

6 Şubat 2015

2 Şubat 2015

Çocuklar Hep Mi Çok Tatlılar?

Çocuk; bebeklik ve ergenlik çağlarındaki insan.
Bir anne veya babanın herhangi bir yaştaki evladı.

Çocuğu sorduğumuzda viki böyle açıklıyor. Ama aslında bana sorarsanız, tüm saf duygularıyla ve o muhteşem tepkileriyle biz büyükleri(!) mutlu eden varlıklar. İyi ki varlar onlar. Şimdi sizlerle ilk defa tiyatro izleyen çocukların tepkisinin fotoğrafını göstereceğim. Fotoğraf 1963 yılına ait. Kim tarafından çekildiğini bilmiyorum. Fakat tepkiler çok tatlı.

Ve şimdi de sizlere benim 2013 yılında Bursa'da çekmiş olduğum fotoğrafı göstereyim. Fotoğraftaki çocuk bir yetim. İlk kez ömründe profosyonel fotoğraf makinesi görmüş. Önce bu bakışlarla inceledi. Sonra dokundu, sağını solunu hırpaladı makinenin. Canım benim. Yedim onu ben.
Diyeceğim o ki, çocuklar inanılmaz güzel şeyler. Onları üzmeyin, kırmayın ve şu doğallıklarının tadını çıkarın. Çünkü onlar da büyüyünce bizler gibi olacaklar. Henüz olmamışken, hayatlarındaki toz pembeliğin devamını getirin.

31 Ocak 2015

Ivır Zıvır Part 39

Bazen çok yorgun hissediyorum kendimi. Şimdi çok bazen.

Ben küçükken anneme "Herkes ölse." dermişim. Dışardaki tüm insanlardan nefret edermişim. "Ayy bu kız çok tatlı" diye eğilip öpmeye çalışan büyüklere öyle bir cırlarmışım ki, bir daha asla öpmeye yeltenmezlermiş. Zaten öpülmekten nefret edermişim. Dokunulmaktan da. İlkokuldayken koluma dokundu diye önce abime dövdürdüğüm çocuğu sonra öğretmenime, en son da müdüre dövdürmüştüm. Küçüklüğümden nefret ediyorum.

Lisedeyken çıkma teklif edenler gözümde hep "gerizekalı" olarak yer edinmişti. Sonra gittim ortaokul arkadaşıma aşık oldum. İroni mi dersiniz, kınadığın başına mı gelir bilemem. O da sizin seçiminiz.

Olasılıksız hayaller kurup, üzerlerine bir şeyler inşaa ediyorum. Hayat bana hiç mi hiç güzel değil.

Yalan söyleyen insanlardan nefret ediyorum. Aynı hızla soğuyorum. Bu günlerde her şeye karşı bir soğuma geldi aslında. Sadece uyuyupta uyanmamak istiyorum. İstediğim onca şeyden en yeganesi Cennet'e kapak atmak. Girdikten sonra bitiririm. Önemli olan kazanmak.

Erdem Yener'den Belki gelsin. Belki herşey çok güzel olur ha? Ne dersin.

İlginç şeyler yapmayı seven biri olarak ilginç deneyimlerimi özledim. SAnırım hafta içi kendimi İhh'da bulacağım. Gidipte işe yaramamın vakti geldi.

Yengeç Burcu İse, Dikkat!

İnsan okuyunca hayret ediyor yahu. Alıntıdır aşağıda gördükleriniz. Zaten ben beni bu kadar iyi anlatamazdım.

22 Haziran-22Temmuz YENGEÇ Burcu



Bir yengece ne yaptığını sorsan, bin tane şey söyler... Ama aslında en fazla yaptığı şey ''aramak''tır… Neyi mi; HARİKALAR DİYARI'nı … Nerede? TAVANARASInda…

Yengeç burcunun yönetici gezegeni Ay ve doğal mekanı 4. evdir. Bu iki bileşeni anlamadan yengeci anlamak mümkün değildir. Önce 4. evden bahsetmekte fayda var. Denir ki, 4. ev haritanın merkezidir. Başladığın yer çıkış noktan ve bu devranda dönüp geleceğin yer, o yerdir. Kökün, anavatanın, yuvan, beslendiğin rahim, kopmayan göbek bağın, baba ocağın, ana kucağın, göklerden aşağı indiğin merdiven, etrafına ördüğün kale… Öyle tanıdık ve öyle güvenlidir ki, yengecin ”evcil” diye bilinmesine şaşmamak lazım. Aslında fiziksel anlamda ev değildir dertleri. Fakat daima tanıdık ve güvenli bir ortam ararlar kendilerini var edebilmek için. Yengeci yengeç yapan şey ”aidiyet” hissidir.

Aydan da söz etmeliyiz tam bu aşamada…  O ”büyük özne”nin içinde var olmaya alışmıştır. Sağlam bir kökten ve teslimiyetin tek kural olduğu bir yerden gelmektedir. Ve hep ait olduğu yerin, kopup geldiği güneşin ışığını yansıtmak ister. Tıpkı AY gibi…  Kendi başına ”güçlü ve özgür” olmayı, kendine bir hedef saptayıp ona doğru yürümeyi öğrenmesi gerekir. Egosunun üzerini sert birt kabukla kaplamaya, kendini herkesten korumaya çalışması bu ”beceriksizlik” hissi yüzündendir. Hayat içinde, – kumda yan yan yürüyen yengeçler gibi – herkesten biraz daha farklı yöntemlerle ilerlemesi de… Hatta zamanın olmadığı bir yerden geldiği için, her yere geç kalmasını bile, az biraz affedebiliriz!

Yengeç sahip olduğu ”maddi ve manevi” değerlerin kendisini yansıttığını düşünür. Bu yüzden de kendisiyle bütünleştirdiği şeylere sıkı sıkıya sarılır. Malı, parası, ismi, işi, üstü başı ve sevdikleri kıymetlidir. Bunları kamuya açmaktan hazzetmez ama paylaşmayı arzu ettiği kişilere gönlüne göre sunar. Onun birşey paylaşması, karşısındakine kıymet verdiğini gösterme biçimidir. Örneğin birilerini yemeğe davet ettiyse elinden gelenin en güzelini yapar. Hediye vermeyi de bu yüzden önemser ve vereceği herşeyi –bunlar da onun değerini yansıttığı için– özenle seçer. Ama bazen birşeyi birine almaya gidip, çok beğenirse vermeye kıyamadığı için kendine aldığı, sonra da müsriflik ettiği çin kendine kızıp asıl hediye vereceği kişiye biraz ucuzundan bir seçim yaptığı da görülmemiş şey değildir. 

Kardeşlerine ve ahbaplarına düşkündür. Yakınına aldığı insanlardan sadakat ve tutarlılık bekler. İletişimlerinde biraz ketumdur! Geveze bile olsa aslında kendine dair fazla birşey söylememektedir. Çünkü yengeç içinden gelen sesler ile etraftan duydukları arasında daima kararsızdır! Hangi fikrinin vesvese, hangisinin içgörü olduğuna karar veremediği için kendisi de sıkıntı çekmektedir. Kendi içinde netlik sağlamadığı şeylere başkasının dikiz atmasından ve parmak basmasından hiç hazzetmez, hemen kapaklarını indiriverir. İfade yeteneği konusunda kompleks sahibi olmaları mümkündür. Aklına estiği gibi konuştuğunda anlaşılmadığının farkındadır. Zaten genellikle ne kadar zeki oldukları biraz geç anlaşılan insanlardır… Ama sözel yeteneklerini disipline etmeyi başaran yengeçlerin iletişimlerinde güçlü bir espri anlayışı ve derinlik sergiledikleri de bilinir.

En büyük aidiyeti evlerine hissederler, o yüzden de en fazla özendikleri yer evleridir. Ev adeta onların bedenleri gibidir… İçini kendilerini bütünleyen ve yansıtan şeylerle doldurmak ve ”bolluk” duygusunu her anlamda yaşamak isterler. Beslenmek onlar için çok özel bir ritüeldir! Tam istediği gibi yemediğinde ve doymadığında yengeçten bir hayır gelmez. Genellikle iyi yemek de yaparlar… Hatta erkekler içinde yemek yapanların çoğunda bir yengeç damarı olduğu tespit edilebilir! Ama aslında mümkün olsa annelerinin elinden beslenmeyi tercih ederler. Annelerini erken kaybeden ya da bir biçimde onlarla iyi ilişkiler kuramayan yengeçlerin ise mutlaka ”göbek bağı” kurdukları insanlar vardır. Bunun nedeni topraklanma ihtiyacıdır! Kendilerini bu dünyaya sımsıkı bağlayan bir şey olduğunu hissetmek onlara iyi gelir.

Anaç bir burç olarak bilinirler ama çocukları sevmek ve onlarla iyi geçinmek ile çocuk sahibi olmak ve sorumluluk almak apayrı şeylerdir! Aslında kendi ritimlerine ve tercihlerine müdahale edecek ve onlardan hazır olmadıkları zamanlarda birşeyler talep edecek hiçbirşeyle kontrat yapmak istemezler. Hayvan beslemek konusunda bile, sokaktaki kedi-köpeklere mama taşımayı tercih ettikleri ama eve düzenli olarak bakılacak bir hayvan almaktan çekindikleri bilinir. Fakat bir biçimde çocuk sahibi olduklarında, bunu çok ciddiye alır ve çok sahiplenici bir biçimde yerine getirirler. Dişi yengeçler çocuklarını kendi bedenlerinden kopmuş ama hep bir biçimde kendilerine ait bir varlık olarak görür, onlarla aralarındaki göbek bağını kopartmakta da bir hayli güçlük çekerler. Aslında bu bir ”transferans” ilişkisi gibidir! Çocuk yapan Yengeç çocukluğundan vazgeçmeyi kabul etmiş demektir ve bu geri dönüşü olmayan bir yolculuktur. Yengeç bunu önce bir tuzak gibi algılayacak, ardından da kendisi için düşlediği yaşamı çocukları adına oluşturmak üzere kolları sıvayacaktır. Kendi cinsinden olan çocuğunu kendine benzeterek ve kendi rollerini onun sırtına yükleyerek, karşı cinsten olan çocuğunu ise sonsuza dek ona sadık kalacak bir sevgiliye dönüştürerek, onların enerjilerini boğmamaya özen göstermesi gerekir. Erkek Yengeçlerin ise anneden çok anne olmaktan, çocuğu anneden – anneyi çocuktan kıskanmaya kadar ilginç tepkileri olabilir… Ama her halükarda sorumluluk duygusu gelişkin ve çocuğunun mutluluğunu fazlasıyla dert eden babalar oldukları bilinir. Özellikle kız çocuklarına aşırı bir düşkünlükleri vardır.

Yengeç partnerini kendisi seçer! Onun dünyasına siz arzu ettiğiniz için giremezsiniz… Onun bunu şiddetle arzu etmesi ve size sarması gerekir. Yoksa basit bir macera olarak kalır ve bir sonraki emre kadar köşenizde durmak üzere geri gönderilirsiniz. Öte yandan, cinsellik konusunda son derece tutkulu olan yengeçler, ten uyumu yakaladıkları insanlara bağımlı hale gelebilir ve onları da kendilerine bağlamak için masum hallerinden beklenmeyecek şeyler yapabilirler. Size sizi hissettirerek, tam olmak istediğiniz şeyi olmanıza izin vererek, kendilerini hayal edemeyeceğiniz kadar teslim ederek, gökte yanan bir güneş misali parlamanızı sağlarlar.  Elbette kıskançtırlar! Bu tartışılamaz bir gerçektir ve şüpheye düştükleri zaman size dünyayı zindan ederler. Bu durum zamanla çok bunaltıcı bir hal alabilir. Ama, gitseniz de, bir başka insanla öylesi bir bütünlük yakalayamadığınızı görüp geri gelirsiniz.  O zaman yengeç dizginleri eline geçirir ve zayıf zannettiğiniz kişinin sizin üzerinizde kurabildiği bağlayıcı etkiye hayret edersiniz. Yengeçlerin ”ne seninle ne sensiz” formatındaki ilişkileri sonsuza dek sürdürmek konusunda, başka burçlarda görülmeyecek bir yeteneği vardır.

Söz konusu evlilik –yani hayat ortaklığı– olduğunda ise, yengeç sıvı halden çıkıp, katı hale dönüşür! Gönül macerasından bağlayıcı ilişki ve sosyal statü formatına geçildiği anda, daha farklı beklentilerini de gündeme getirecektir. Evlilik veya iş ortaklığı söz konusu olduğunda kuralları koyan ve dizginleri elinde tutan kişi olmak eğilimini güçlü bir biçimde hissederler. Kalıcı ve sosyal ve ekonomik açıdan bağlayıcı bir ilişkiye girdiğinizde, yengecin o kadar da duygusal olmadığını ve her türlü hayat ortaklığını iş adamı soğukkanlılığı ile yürütmeye yatkın olduğunu görüp şaşırabilirsiniz. Kendisine kul köle olan bir yengeç sevgilinin, diktatör bir kocaya dönüştüğünü görmek, bir kadın için sıkı bir şok olabilir!

Son derece duyarlı bir arkadaş olarak tanıdığınız yengeç dostunuzla bir işyeri kurmaya kalktığınızda, pimpirikli, kuralcı, memnun edilmesi zor ve mesafeli bir hal alması da bir o kadar hayrete yol açabilir… Sorumluluklarının sınırlarını belirlemek konusunda biraz kararsız ve işe geliş saatleri açısından biraz rahat görünseler de, iktidarlarına sahip çıkmak konusunda son derece kararlıdırlar. Neye müdahale edip, neyin dışında kalacakları konusu hep biraz belirsiz olacak, bazı şeyleri iyilik olarak yapmayı önerecek ama asla tamamen üstüne almayı istemeyecek, ve mutlaka her konuda bir fikri olacaktır.

Yengeç çaktırmasa da hırslıdır! Sosyal onuruna, prestijine önem verir. Belirli bir pozisyon elde ettiği zaman da, bunu korumak ve geliştirmek için kendine özgü yöntemlerle ama gayet agresif hedeflerin altından kalkacak bir enerjiyle çalışabilir. Yengeç bir çalışanınız varsa, ona ne istediğinizi ve ne ödül vereceğinizi söyleyip, yöntemlerine fazla müdahale etmeyin! Ama sık sık rapor alın ve küçük hedefler koyup kendi sınırlarını aşabildiğini size ve kendisine göstermesi için ona fırsat verin. Övmeyi ve arada bir yemeğe götürmeyi de ihmal etmeyin. Öte yandan, yengeç bir yöneticiniz varsa da, sakın ayağına basmaya kalkmayın ve iktidarına gölge düşürmeyin. Kolayca alıngan ve tedirgin olabilirler. Ve bu durumda kıskaçlarının ne kadar can yakabileceğini hayal dahi edemezsiniz.

Gelelim yeteneklerine ve mesleki eğilimlerine… Yengeç’in en yaratıcı olduğu konulardan biri başkalarının kaynaklarını değerlendirmektir. Çok sağduyulu ve yaratıcı yatırımcılar olabilirler. Mimarlık, bankacılık, sigortacılık gibi sektörlerde kendilerine kariyer yapmaları mümkündür. Emlak spekülasyonu konusunda da çok yeteneklidirler. Tarih, özellikle din ve sanat tarihi, mitoloji, gibi konularda eğitim almayı ya da zevk için ilgilenmeyi isteyebilirler. İçe dönük düşünce yapıları onları her çeşit bilimsel araştırmaya uygun hale getirir. Elbette her zaman bir lokanta açıp işletebilir, ya da bir butik otel çalıştırabilirler. 

Yengeçlerin değişim karşısındaki tepkileri tamamen yok saymaktır! Belirsizliğe bir kararla veya bir tutum değişikliği ile son vermek yerine, arafta kalmayı yeğlerler. Ta ki, hayat onları tamamen havasız bırakana kadar… Ama kendileri bir hayli eserekli olabilirler! Girdikleri duruma bahaneler bulmak konusunda bir dahidirler. Hayat istedikleri gibi gitmediğinde depresyona girip, ilgileri çeken birşey gördükleri anda aynı hızla geri çıkabilirler. Bazen kimsenin onlara dokunmaması için bir ek kabuk haline getirdikleri depresyon eğilimini ”sağlık sorunu” olarak almazsak, en fazla dikkat etmeleri gereken bölgeleri mide ve rahimdir. Kendilerini ifade edemedikleri, kızgınlıklarını bastırdıkları zaman gastrit ve özellikle boğaz bölgesini de etkileyen reflü gibi sorunlar yaşayabilirler. Cinsel enerjilerini olumlu yönde kullanamadıklarında ise en fazla rahim ve yumurtalık bölgesinde rahatsızlıkları olur. Üretken olamamak, bir işe yaramadıklarını düşünmek, kendilerini anlamsız hissetmek, günlük rutinlerinden hoşnutsuz olmak gibi süreçlerde ise, yemek yemeyi abartır, kilo alır ve sağlıksız beslenmeye bağlı olarak kolesterol, damar tıkanıklığı benzeri sorunlara yatkın hale gelebilirler.

Manevi yönleri oldukça gelişkin ve farklı titreşimleri hissetme kapasiteleri oldukça yüksektir. İç dünyaları fırtınalı, bilinçaltları hareketli, rüyaları ikinci bir alem kadar canlı ve karar mekanizmaları daima içgüdüleri ile fazlasıyla bağlantılıdır. Düşünmek ile sezmek arasındaki farkı çoğu kez tanımlayamazlar. Ancak iç disiplin ve özsaygı problemlerini halletmeden önce, etik açıdan fazlasıyla gevşek ve sorumsuz davranma eğilimi gösterebilirler.  Yengeç bu dünyanın ”şakülü bozuk” bir alem olduğunu ilk anladığında önce içine kapanır, sonra tekrar açılırken meleğini susturup, şeytanını fazlasıyla cesaretlendirmeye, bencil, tüketici, prensipsiz ve sorumsuz davranmaya meyledebilir. Bu ”düşmüş melek” sendromunu atlatmak için bir hayli olumsuz deneyim geçirmesi ve kendiyle zorlu yüzleşmeler yaşaması gerekebilir. Kendini yeniden keşfetmeye ve özüne dönmeye karar veren yengeçlerin çok farklı bir bilgelik sergilediklerini ve tatlı bir çocuksulukla, sessiz bir olgunluk karışımı ”çelebi” bir duruş benimsediklerini görebilirsiniz.

Yolun sonunda her yengecin öğrenmesi gereken şey, ev dediği yerin kalbi olduğudur! Kendine dürüst kaldığı ve iç sesine kulak verdiği zaman, hem dünya üzerindeki yolculuğunda yolunu kaybetmemek hem de evin yolunu bulmak için başkaca bir göbek bağına ihtiyacı olmadığını huzur içinde keşfedecektir…

30 Ocak 2015

Kavga Etmeden Önce Okuyun!

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp "insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?" diye sormuş.
Öğrencilerden biri "çünkü sükûnetimizi kaybederiz" deyince ermiş "ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?" diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: "İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir."
"Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.
Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?
Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir."
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: "Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.

"Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz,
Eskici bağırır , antikacı bağırmaz,
Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz,
Bağıran düşünemez düşünmeyen kavga eder..."
Mevlâna

Yediveren Yayınlarından alıntıdır...

29 Ocak 2015

Yer Keşfi:Va-Bene Cibali Cafe&Restaurant

Bir kahvaltı günümden hepinize merhaba! Yine size muhteşem bir yer tanıtacağım. Bu yer hakkında öyle muhteşem cümleler yazmak istiyorum ki, okuduktan sonra "Mutlaka ben de burayı görmeliyim" demelisiniz. Çünkü gerçekten muhteşem bir deneyimdi benim için. İnanılmaz mutlu oldum ve inanılmaz güzel vakit geçirdim.


Öncelikle kahvaltımızda olan malzemelerden bahsedeyim. 2 kişilik serpme kahvaltımızda;  domates, salatalık , patates kızartma, yeşil ve siyah zeytin, 3 çeşit peynir (beyaz, kaşar ve tulum), omlet, 4 adet sigara böreği, 3 çeşit ev reçeli, nutella, bal, tereyağı, sınırsız çay vardı. Malzemeler çokça tutulmuş ve en kalitelilerinden edinilmiş. Karnınızın doymamasına imkan yok. Ben bile, bir kahvaltıda doydum. Ve iki peynir sever olarak peyniri arttırmayı başardık. İnce dilimli peynir yerine, kap kalın tam yağlı iki dilim peynir vardı ve peyniri masada bırakmayı kendime yakıştıramadığımdan zorla da olsa yedim.

Gelelim mekana. Tahta ağırlıklı mekan o kadar güzel bir ambiansa sahip ki, kendinizi dağın başında bir evde hissediyorsunuz. Biz gittiğimizde mekanda hiç kimse yoktu. Yanan şöminenin sesi, önündeki koltuklar, masalarımız, sandalyelerimiz, duvarlarda asılı olan eski malzemeler, eski radyolar ve telefon; sizi İstanbul'un sesinden, stresinden çekip alıp götürecek uzaklara.. Nerden mi biliyorum, çünkü beni aldı, götürdü.

İkram ise muhteşemdi. İki çalışanla tanışma fırsatı bulduk, ikisi de işinin ustasıydı tam anlamıyla. Daha önceden rezervasyon yaptırdığımız için, masamız hazır bir şekilde bizi bekliyordu. Yumurtalar, ekmekler ve böreklere sonradan geldi sımsıcacık bir şekilde. Durmadan halimiz hatrımız soruldu, mutlu olup olmadığımızdan emin olundu, şömineye odunlar atıldı. Tam anlamıyla ruya gibiydi. Kahvaltımızı bitirdikten hemen sonra şöminenin önüne geçtik. Orada kahvelerimizi içtik. Çok anlayışlı ve misafirperver mekan sahibi, gerçekten bizi çok iyi ağırladı. Yolum düşmese bile gidebileceğim bir yer olarak aklımda mekan. 

Sizlerin en çok merak ettiği şey olan fiyatlara da göz atalım isterseniz. 2 kişilik serpme kahvaltımız 50 TL, mantı 12, kahve 5 tl. Şu an aklımda olan fiyatlar böyle. Kesinlikle yüksek fiyatlar yok. Yanlış hatırlamıyorsam sufle de 8 tl'ydi. Oturun kahvenizi, çayınızı için. Arkadaşlarınızla mutlu mesut dakikalar geçirin.

Mekanın adresi:Yavuz Sultan Mh. Odun İskelesi Sk. No:3 FATİH /İSTANBUL
Daha fazla bilgi için: http://www.vabene.gen.tr/
Facebook adreslerinden direkt mesaj yolu ile iletişime de geçebilirsiniz: https://www.facebook.com/vabene.cibali/timeline
Not: Fotoğraf web sitesinden alıntıdır

27 Ocak 2015

İnsanın Doyma Noktası

Zar zor hatırlayabildiğim ortaokul yıllarımın Fen Bilgisi dersinde öğrenmiştim yağmurun yağış hikayesini. Bir bardak örneğini vermişti hiç sevmediğim Fen Bilgisi öğretmenim. Hava da bardağın su dolması gibi biriktirir ,biriktirir ve doyma noktasına ulaştığında taşmaya başlar. İşte taştığı an yağmur yağarmış.

O gün bu gündür kendime amaç edindim. İnsanlara içimde belli yerler edindirdim. İçimdeki boşluklara oturttum ve yaptıkları kötü şeyleri biriktirmeye başladım. "Hayır Büşra bunu affedebilirsin, bunu görmezden gelebilirsin, hır çıkarmana-sinirlenmene veya kırmana gerek yok, bunu da alttan alabilirsin, kavga etme" gibi telkinlerde bulundum hep. Bu yüzden insanlar her zaman beni "kolay geçimli, iyi huylu, uyumlu" bir insan zannettiler. Sanırım öyleyim de. Bir şeylere inanılmaz kızıyorum. İnanılmaz kırılıyorum. Fakat tepkilerimi ufak ufak gösterip, arkaya atıyorum.

İşte bunun gibi kötü bir şey yok. Git gide rahatsızlık veren bir şeyler oluşuyor içimde. Kafamın arkası  hep bir meşguliyet içinde. Durmadan beni rahatsız eden bir şeyler var ve ben çoğunluğunun ne olduğunu bile bilmiyorum. Düşününce boğazıma o meşhur yumruk tıkanıyor. Ağlamak istiyorum. Ağlayınca da geçmiyor. İnanılmaz korkuyorum çünkü o doyma noktasına ulaşmaktan. Çünkü oraya ulaşırsam eğer; kendimi biliyorum dönüşü olmayacak şeyler yapacağım. Esip gürleyeceğim ve inanılmaz kırıcı olacağım. Benden beklenmeyen ne varsa, gerçek olacak.  Ve bu durum beni inanılmaz rahatsız ediyor.

Karşınızdaki insanlara saygınız çokça olsun. Uyarılmak zorunda olan 7 yaşındaki çocuklar gibi davranmayın. Adımlarınızı atarken dikkatli olun. Karşınızdaki insanın da kırılıp incinebileceğini düşünün.

Ya da bırakın beni kendi halime. Sanırım en güzel olanı bu.

Aldatmanın En Büyük Sonu: Soğumak


Geçenlerde böyle bir muhabbet geçmişti A kişisi ile aramızda. Aldatmanın en büyük sonucunu "soğumak" olarak adlandırmıştım. Aldatılan kadınlara sorulduğunda çeşitli nedenlerle affettikleri olabiliyor fakat işte o soğumayı ısıtmak olabildiğince fazla zaman alıyor. Ya da asla ısınmıyor eskisi gibi, kaynamıyor bir şeyler. En önemlisi "güven" duygusu yok oluyor ki, ilişkinin ana yapı taşı bu olsa gerek.

Bugün "Senden Kalan" adında bir film izledim. George Clooney'in başrolü üstlendiği filmin konusu  aldatmak idi. Şimdi filmi izlemeyenler George abimizin aldattığını düşünebilir. Hayır efendim. O değil, karısı aldattı. Karısının aldattığını öğrenince aldattığı adamı buldu. Adama ilk sorusu "Yatak odama girdin mi?" oldu. Girdiğini de öğrenince adamı dövesi bile gelmedi. Sanırım benim bahsettiğim "soğuma" olayının muhteşem bir yansımasıydı. 17'li yaşlardaki kızları hasta yatağındaki annelerine nefretle bakıyordu. Babasının aldatılmasının üzerine "anne" sıfatının ölüşünü izledik. Annesi ölünce ağlamadı bile. "Soğuma" duygusunu öyle bir vermişler ki rolü ile, donukluğu tüm ruhumuzda hissedebildik.

Anneye, babaya ya da her hangi bir insana "aldatmak" yakışmıyor gerçekten. Aldatılan kadın affedebiliyor belki ama asla gerçekten affetmiyor. Yalnızca kendisini ve karşısındakini kandırıyor. "Aldatırsan affedebilirim" cümlesini kurmak kadar kolay olmuyor o muhteşem sıcaklığı tekrar kazanabilmek. Yalanın içinde debelenip dururken hissedilenleri unutmak. Ya da yaşadıklarının üzerine bir çizgi çizebilmek. İşte bunlar gerçekten çok zor şeyler. Ve bu kadar zor şeyleri size yaşatan insana karşı duyduğunuz o buz gibi duygular, aslında olabildiğince doğal.

Ve ben ömrümde ilk kez aldatıldığımda yalnızca 6 yaşındaydım. Babaannem aslında yaşayan anne ve babamı ölümle nitelendirmişti. Öldüklerine inanıp 15 günün sonunda karşımda gördüğümde yaşadığım hissi, şu an hiç bir cümle anlatamaz. Tabii ki babanneme duyduğum soğukluk hissini de. Üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, ne kadar zorlarsam zorlayım soğukluk hissinden de kurtulamadım, sevemedim de. Gençliğine ve toyluğuna da veremedim. Sanırım şu dakkadan sonra da veremeyeceğim. Evet, belki affedemedim de. Çünkü hala telefonla birine ulaşamadığımda karnıma ağrılar giriyor, kaybettiğimi hissedip inanılmaz bir kaybetme korkusu yaşıyor, karın ağrılarıyla boğuşuyor, karşımdaki insanları da gereksiz ilgilerimle sıktığımı hissediyorum. Ve kendimden anladığım kadarıyla "aldatma" nın sonuçları asla geçmiyor ve unutulmuyor. Sizler unuttuğunuzu sanıyorsunuz sadece fakat mutlaka parçalarını görüyorsunuz hayatınızda bir yerlerde.