30 Ağustos 2014

Ivır Zıvır Part 19

İnsan kendini kıskanır mı? Bence kıskanır. Nerden mi biliyorum. Kendimden.

Son zamanlar çok ilginç şeyler yaşarken hep "asla yapmam" dediğim her şeyi yapıyorum. Aman bana, amanlar bana.

Online oyun olmasaydı, şimdilerde zamanımı neyle öldürürdüm, hiç bir fikrim yok. Tüm zamanımı çalan Payday kurucularına selamlarımı gönderiyorum. Gece ruyamda bile oyun oynuyor haldeyim.

Film izlemek deseniz, o bir fena. American Hustle'ı üç gündür izliyorum ve hala bitiremedim. 

Hala Cehennem Melekleri'ne gidemedim.

Depresyona girip çıkmayı başaramayan bir bünyem var. Bunlar hep olanlar.

Adam Lambert'in şarkılarını seviyorum. Bana Placebo'yu hatırlatıyor. Neyse ikisi de gay zaten. Belki illimunati ile de bir bağlantıları olabilir, bilmiyorum.

Baş ucu kitabım olmadan günler geçiriyorum. Ama ne yalan söyleyim, daha mutluyum. Çünkü diyanet işleri hocalarının yasakladığı Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Mealini okuyorum. Neden yasakladıkları hakkında hiç bir fikrim yok ama açıklamalar oldukça hoşuma gidiyor. Kendisi Arabistan kralının biz Türkler için özel olarak çevirttiği yapım. Bulursanız, okuyun. Bulamazsanız hacca giden bir kişiden isteyin. Zaten bedava dağıtılıyor.

Tasarım kafası falan da hiç kalmadı bende. Bu günlerde ben ben değilim. Bana dokunmayan yılan da bin yaşasın lütfen.

28 Ağustos 2014

Selam!

Merhaba, size hikayemi anlatmak istiyorum.

Aşağıda okuduklarınız tamamen deli saçması, uydurma olaylardır. Çoğunlukla kendimi kendimle konuşurken buluyorum çünkü. Bunları size ben yazdığıma göre, söylediklerime itibar etmeyiniz.

Ben çok ufak yaşlarda çalışmaya başlayan bir insanım. Normalde benim gibi insanlar pek sevilmez, dışlanır, hor görülür. Çünkü yüksek zümreli etrafımız. Herkes üniversite mezunu. Herkes Oxford görmüş. Beni sorarsan 12 yaşında bir terzinin yanında işe başlayan, mankafalı bir kızım. 


İlkokulu okuduktan sonra, iş hayatına atılayım dedim. Aslında bunu ben demedim. Etrafımdaki insanlar söylediler. Annem ve babam diyemiyorum onlara. Belki fiziksel olarak böyle bir şeyi hak ediyorlardır fakat ruhsal olarak asla yanımda/arkamda olmadılar. Beni "olması gereken, olmasa da olur" bir varlık adleddiler. Olsun. Annem de babam da var, "çok şükür."


Ufak yaşta çalışmaya başlamanın sınırı yok. Para kazanmanın da. Soranlara "ilkokul mezunu insanın neler yapabileceğini tahmin bile edemezsiniz" diyorum fakat söylediklerim hakkında en ufak bir bilgim yok. Çünkü genellikle televizyon dizilerinden öğrendiğim hayatları yaşarım. Aşık olmayı, patatese; sevmeyi lahanaya; nefret etmeyi de acı bibere benzetirim. Benim için hayat bu kadar düz'dür. 


Düz gittiğim yollardan bahsedeyim biraz da. Belli bir yaşa geldiğimde evlenip, çoluğa çocuğa karışacağımdır. Bu yaş benim için 19. Çünkü şu an 18 yaşındayım. Umarım evde kalmam. Çünkü evde kalmak çok kötü bir şey. Bunu dizilerden öğrenmedim. Komşu teyzeler, her fırsatta beynime sokup durdular. Benim hayatım yaşayıp, evlenip, çocuk doğurup, çocuğumu evlendirip, torun mürüvetini gördükten hemen sonra ölmeye endeksli. Sizinkileri bilmem.  Banane etrafta olup bitenlerden? Bu kadar abartmanıza gerek yok hem. Dizilerde aşık olunuyo ne güzel.


Kafamdaki karmaşıklığın kusuruna bakmayın. Cehaletime verin. Ama gerçekten öyle. Çünkü okuduğum tek kitap hayat bilgisi kitabı ile sınırlı. Pek bilgi aldığım da söylenemez. 
Hayır yani bu yazdıklarımı okurken "Ne saçmalıyor bu kız?" demedin mi? Dedin tabi ki. Ben de dedim. Yazının sahibi kız amma gerzekmiş dedim. Neden dedim? Çünkü günümüz şartları bunu bize öğretti. Öğretilmiş yaşantımızda, öğretilmiş öğretilerle birlikte yaşlanıp giderken "Özgürüm ben yeaaa, anarşistim" diye gezinen aptal insanlarımızdan olmayın. Çünkü ne kadar "Ben öyle yapmam yaa" desekte, o yapmam dediğimiz şeylerin tam da ortalık yerinde buluyoruz kendimizi. 

Hayat size güzel değil mi plazalardan gecikondudaki okumamış, itilmiş insanlara bakan? Markalı hayatınızda, şaşalarınızla gezen o saçma günleriniz; aşağıladığınız o insanların paralelinde. Bilin istedim.

26 Ağustos 2014

Yazamıyorum.

Yaklaşık yarım saattir oturduğum pc başında iki kelime yazamadım. Aptalca şeyler okudum, aptalca şeyler izledim. Güldüm. Aptalca güldüm. Sonra oturdum ağladım. Çünkü bu ben değilim. Kesinlikle ben değilim.

Bana anlatabileceğim hikayelerinizi yazın. En azından dinlerim. Sonra oturur yine ağlarım. Çünkü bu ben değilim.

23 Ağustos 2014

İyi uykular.

Bugün size yalnızca Franz Kafka'dan bir görsel paylaşacağım. O size her şeyi anlatacak.

19 Ağustos 2014

Karanlıkta Korku Filmi İzlemeyin!

Bugün aldığım bir habere göre, bu durum olabildiğince korkutucu. Neden mi? Anlatıyorum.

Korku filmleri, insanları korkutma amacı güden, yer yer geren, gerdikçe sinirlendiren, sinirlendirdikçe adrenelinin artmasına sebep olan yapımlardır. Özellikle karanlıkta izlendiğinde, daha büyük tepkilere yol açacağı düşünülür. Bu yüzden çoğunlukla karanlıkta izlenir.

Karanlıkta izlenilen filme daha yakın olduğunuz hissine kapılırsınız. Fakat aniden yüzünüze vuran o ışıklar, sizi yerinizden hoplatırken aynı zamanda beyninizdeki sarmal yapıya da ani tepkiler verir. Bu tepkiler sarmal yapının etrafında dolanırken, beyninize zarar verir. Bu zararın çapı büyüdükçe epilepsi olma olasılığınız artar. Bu yüzden sinemada film izlemek, olabildiğince zararlıdır. Yani her gün, bir kaç seans izlemek. Abartmamak. Sinema ortamını eve taşımak, ışıkları kapatmak da öyle zararlıdır. Beyni ve gözleri yorar.

Az önce okuduklarınız teknik bilgiydi. Şimdi pratiğe geçiyorum. Kuzenimin arkadaşı bir kaç arkadaşını toplayıp korku filmi seansı yapmışlar. Işıkları kapatıp, nevaleyi hazırlamışlar. Bizim bu arkadaş zeytini ağzına atarken, nasıl bir teknik varsa kendisinde, yere düşürmüş. Sonra eliyle yeri yoklamış. Koskoca hamam böceğini eline alıp,ısırmış. Acı bir tad almış bundan. Fakat ne olduğunu algılayamamış. Arkadaşlarına dönüp "Lan nası zeytin bu, beni zehirliyonuz mu" diye bağırmış. Ağzındaki ekşimsi tad o kadar keskinmiş ki, ışıkları açmışlar. Adam eline bir bakmış ki, hamamböceğinin kalan yarısı. Yüzü reaksiyona girmiş. Ağzı uyuşmuş. Konuşamaz hale gelmiş. Hemen eczaneye koşmuşlar. "Habala hubala" demiş. Eczacı içti sanıp "Ne diyosun sen be?" diye terslemiş. "Böcek yedim" diyebilmiş zorlukla. Eczacı "Defol git başımdan gece gece" demiş.

Sonra bütün vucudunda kabarıklar oluşmuş. Yaklaşık 1 hafta hiç bir şey yiyememiş. Epey bir zorluk çekmiş anlayacağınız. Ne diyorduk? Karanlıkta korku filmi izlemiyoruz. Hem o zaman daha az korkuyorsunuz.

17 Ağustos 2014

Bu Bir Trabzon Hatıratı


Beni okuyan bilir, Trabzon'luyum. Neresinden olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü "Trabzon" deyince yamuk oturuyorsam  saygım gereği ayaklanır, kendimi düzeltir, sesimi kalınlaştırırım. Fakat neresinden dediğinizde de o derece üzülür, sıkılır, söylemeden kaçıp gidesim gelir. Çünkü olduğum yerin özelliklerini taşımamama rağmen, taşıyormuşum gibi bir his kaplar karşımdaki insanı. İşte bunu sevmem ben.

Trabzon denince aklınıza burnu kocaman komik mi komik, Temel'ler, Dursun'lar, Ahmet'ler, Ömer'ler, Fadime'ler, Ayşe'ler, Asiye'ler gelmeli. Bu isimler bir çok kez karşınıza çıkar çünkü. Gerçekten de komiktirler. Gerçekten de içtendirler.

Bu yıl sanki bir daha gelmeyecekmişim gibi gezdim Trabzon'u. Her karışını sanırım. Hatta uzun sokak ve altında bulunan sokaktan o kadar çok geçtim ki, bir an durup kendi kendime "Lan yoksa bir korku filminde miyim? Aynı iki sokak arasında sıkışıp kaldım da haberim mi yok" dedim. Yan tarafımda duran adam konuşmama kulak misafiri olacak ki "Hau meydanda bir park var, git orada dinlen, başuna güneş geçmiş" dedi.

O iki sokakta bulamadığım Yapı Kredi'ye ne demeli. Tek başınıza da olsanız, Trabzon sokaklarında asla yalnız değilsinizdir. Bir yerlere bakınıyorsanız, sesli düşünüyorsanız falan, mutlaka sizin lafınıza atlayan bir yurdum insanı vardır. Bende gayet boş bulunarak "Nerde bu Yapı Kredi yahu" dedim. Köşe başında büfe sahibi amca bir hışımla kalkarak yanıma geldi "Hau evi görüy misun? Heh işte o sokaktan içeri gir abisi, sonra sağa dondüğünde görcesun." dedi.Gülümsedim, teşekkür ettim..

Anneme, "İnsanlara yer sormaya korkuyorum. Çünkü bu adamlar kolundan tutup, gideceğin yere götürürler seni" dedi. Nitekim öyle de oldu. Babamın arabayı park ettiği yeri bulamadığımdan telefonla kendisine ulaşmaya çalıştım. Telefonda konuşurken "Nerdesin ya, bulamıyorum işte, orası neresi" falan derken adamın teki yanımda durdu. Biraz daha konuşmamızı dinleyip "Ver hau telefonu bana" dedi. Babamla iki çift laf ettikten sonra babam bana "Otogar'a gel madem" deyip kapadı. Park ettiği yerde arabayı bulamayan ben, otogara nasıl gideceğimi de bilmiyordum tabi. Az önceki adama otogara nasıl gidebileceğimi sordum. Adam Kamil Koç'un servis şoförüymüş. "Atla araca, otogara gidiyoruz zaten" dedi. Araçta bir sürü insan olmasına rağmen bir İstanbul'lu bu olayı İstanbul'da yaşasaydı, o araca asla binmezdi. Beyninde milyonlarca tilki gezer, tilkilerden biri "bunların hepsi komplo, aslında senin böbreğini çalacaklar" derdi mutlaka. Fakat Trabzon'daysınız, bu gayet normal bir olaydı. Otostopla bir çok yere gidildiği akla gelince, hemen atladım araca.

Otogara geldik nitekim. İndik. Adama gidip "Borcumuz ne kadar" diye de sormayı ihmal etmedik. Adam durdu "Ne borcu abisi, sen yeter ki buluşacağın insanları bul. Nerdelermiş" dedi. Ben de x yerdelermiş dedim. "Bak şurda, ben de oraya gidiyorum" dedi ve o yere kadar annemle bana eşlik etti. 

İşte Trabzon böyle bir yerdi.. Yardımın ve hoşgörünün olduğu bir yer. Hee bir de umursamazlık orada hiç yok. Aksine inanılmaz bir şekilde yardımseverlik ve etrafında olan olaylara  karşı duyarlılık var. İşte bu yüzden seviyorum oraları.

Hadi gidelim yine. Ama bu kez birlikte. Bu son cümleyi sana yazdım,oku.

30 Temmuz 2014

Yoksa ben?

İngilizce başlık atıcaktım. Aslında duruma uygun buydu am i? Ben gerçekten öyle miyim ? Bencil, kendini düşünen, kendinden başka bir şeyle alakadar olmayan bir insan mıyım diye düşündüm. Uzunca bir süre denizi seyrettikten sonra karar verdim ki ben çok yoruldum.

Bir yazı okudum, beni bu düşüncelere sevk eden x kişisinin gönderdiği. Norveçli bir doktor gördüğü kanları anlatıyordu. Cümlelerinde inanılmaz yorgunluk vardı. 1 yıl boyunca koşturduğum, günlerce kendimi kaybettiğim zamanları hatırladım. Uykukolik olmama rağmen 49 saat uykusuz yaşadığım zamanları da hatırladım. Yolcu otobüslerinde, önümüzü keserler korkusuyla uyuyamadığım, yer yer içimin geçtiği o uykusuz zamanlarımı hatırladım. Gördüğüm kanları, girdiğim ağlama nöbetlerini hatırladım. O kadar çok acılı insan görmüştüm ki. Acılı insanlar görmesin diye duvar dibine gidip ağladığım dakikalarımı hatırladım.

İnsan insana bunu yapar mı dedim, sağlığını kaybetmiş insanlara kapıldım. Hastane köşelerinde, darülaceze diplerinde, evde bakım hastalık hizmetlerinde yer aldım. O kadar çok acılı insan gördüm ki, zamanla artık ağlama hissimi kaybettiğimi, üzülmekten vazgeçtiğimi anladım. Mevzuyu bırakma sebeplerim birden fazlayken bir sabah anneme "ben yoruldum" dedim. Yoruldum derken, içimde bir acı da yoktu. Üzgünlükte yoktu. Biz bu dünyaya imtihan olmak için gönderilmiştik çünkü. Herkesin imtihanı vardı ve ben onlar için üzülmekten başka bir şey yapamıyordum. Yapmaya çalışıpta yapamamak daha bir yorucu oluyordu.

Oturdum, düşündüm, hak verdim. Evet. Ben kafamı başka bir yerlere yönlendirmeye çalışıyordum. Mevzu ne zaman sisteme, kapitalizme, insanların yaşadıklarına, zulümlere gelince; gördüğüm her şey kafamda canlanıyordu çünkü. Duvarlardaki kurşunlar, insanların korkulu gözleri, insanların yardım isteyen mahcup yüzleri, kafalarını yere eğen yüzleri, namaz kılarken ki dünyayı arkaya atış halleri gibi bir çok şey.

Kesinlikle yoruldum. Şeytana söyleyin, dürtmesin beni. Çünkü ben Gazze gemisinde yer almıcam. Kesinlikle bu kez bunu kaldıramam.Hayır.!

28 Temmuz 2014

İtiraflarım.

Beni çok değerli Plaza Sesi mimlemiş. 15 maddeli itiraf listemi istemiş. İtiraflarım diye kitap yazabilen üstadım Tolstoy varken, ben neleri anlatacağım diye düşündüm ciddi ciddi. Kendisi bayaa güzel şeyler yapmış. İtiraf edebileceği kadar güzel şeyler. Fakat kişiliğim gereğince asla bir şeyleri içimde saklayamıyorum. Bu yüzden kimsenin bilmediği bir şeyleri burada anlatamıcam. Bu anlattıklarımdan beni tanıyan bir çoğunun haberi vardır.

1) Bir gün birini öldürmeye karar verirsem, battı balık yan gider diye düşünüp öldürmem gereken insanların listesini yapmışlığım var. Lise yıllarım olabildiğince manyaktı. O zaman ki iq seviyem ayakkabı numarama eşitti zaten.

2) Sırf farklılık olsun diye, hazırlıktaki arkadaşlarımdan başka bir bölümü seçtiğim de doğrudur.

3) Babama sinirlenip, babamın siyah spor arabasını baştan aşağıya çizip, "aaa ne olmuş, vay adiler" diye söylendiğim de doğrudur. İşin kötü yanı ise yalnızca 5 yaşında olmam.

4) Sucuya kızıp, boşa bıraktığı suları ağaç arkalarına saklayıp, işten atılmasını sağlamam da bir itirafım olsun. Fakat o zaman da 12 yaşındaydım henüz.

5) Çocukken biriyle telefonda konuşunca, karşılıklı iki tarafında para ödediğini düşünürdüm.

6) Bu kadar çok seveceğimi bilseydim, bu kadar çok sevmezdim.

7) Bu güne kadar kınadığım ne kadar hareket varsa, hepsini yaptım. O'nu da açamam şimdi.

8) İlkokuldayken zorla bir dans grubuna sokulduktan sonra, gösteri günü hasta numarası yaptım. Pişman değilim. Zorla yaptırılan hiç bir şeye gelemiyorum sonuçta.

9) Küçükken şeytanı Ninja Kaplumbağalardaki kötü adam gibi bir şey olarak tasvir ederdim. Kafam da öyle yer edinmiş.

10) Korsan Jack karakterine aşık olmuştum yine küçükken.

11) Lise yıllarındayken tüm arkadaşlarım aşık olup, acı çektiğinde ciddi ciddi üzülüyordum. Sanki ben aşıkmışım gibi etkilenip, o taraklara hiç bulaşmamıştım. Sanırım bu iyi bir itiraf oldu.

12) Kilo almaktan çok korktuğum için, çoğunlukla az yemek yerim. Bir de dişlerime zarar vermesin diye, cips yemeyip "İyy onu mu yiyorsunuz " diye aşağılarım ki ben aslında severim cipsi ya.

13) Okulda yangın alarmını çalıp, hiç bir şey olmamış gibi ellerini iki yana bağlayıp koşuşturan insanları ve sinirli hocaları görünce "Eee kim basmış, nolmuş" diye soran da benim.

14) Lisedeyken, müzik yayın odasına girip, metal şarkılar çalan da benim. Hocalar,(müdür dahil) kapıya gelip "Kapat şu lanet müziği" dediğinde  kapıyı kitleyip sesi sona çeken de benim.

15) Bir de lisedeyken yine, disiplin cezası aldım. Blogda yer alıyor mevzu. işte linki

Bunun haricinde büyük itiraflarım yok. Umarım asla da olmaz. Büyük hatalardan korkarım çünkü. Neyse millet, mim hoşunuza gittiyse alın yapın derim ben. Zevkli oluyor, geçmişe falan gidiyorsunuz.

26 Temmuz 2014

Aldattın ama?

Aldatma: 
Beklenmedik bir davranışla yanıltmak,
Karşısındakinin dikkatsizliğinden, ilgisizliğinden yararlanarak onun üzerinden kazanç sağlamak,
Yalan söylemek,
Karı ve kocadan biri eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek
Oyalamak, avutmak

Tdk'nın kelimeleri açıklaması kadar kolay değildir bu mevzu. Oturup anlatacak kadar bilgili olmadığım bir mevzu aynı zamanda. Sonuçta aldatma eylemini bilinçli ve normal insanlar gerçekleştirmez. Peki kimler aldatır? Buraya çeşitli sıfatlarla cevap verebilirim fakat kısaca özetlemek gerekirse, insanlığını kaybetmiş varlıklar aldatır.

Aldatmanın çizgileri mi vardır, yoksa belirtileri mi bilmem ama; aldatmanın eylemi yoktur. Adı vardır. Aldatan insan, yalan söyleyen insandır. Sizinleyken başkasını düşünen insandır. Başka zaman, başkasıyla olan insandır. Sizi oyalayan, hayatınızdan günlerinizi, dakikalarınızı çalan insandır. Ve Allah o kadar adaletlidir ki, sizin canınızı yakan o insanın canını çıkarır.

Üniversite ikinci sınıftaydık. Üniversite arkadaşlıkları başka oluyor. Lisedeyken sınıfındaki tüm insanları tanımaktan bile çekinir, ufak gruplarla takılırsınız fakat üniversitede işler değişir. Kendi bölümünüzü bırakın, başka bölümlerden de insanlar tanırsınız. Hatta bazen öyle şeyler yaşarsınız ki, başka bir bölümdeki insan, en yakın arkadaşınız oluverir. Benim de başka bir bölümden, çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Kızın 1,5 yıllık bir ilişkisi mevcuttu. Hayatındaki adamı o kadar çok seviyordu ki, kızın ona bakışını görünce bizim de ağzımız açık kalıyor, onlar adına garip bir mutlu oluyorduk.

Genellikle birlikte yer, içerlerdi. Çocukta aynı okulda olduğundan hepimiz aynı ortamdaydık. Kız, adam yokken bile adamı anlatır, her anını onunla yaşardı. Onları tanıyanlar sanki yıllardır birlikteymişler de, evlenip torun torbaya karışmışlar sanırdı. 

Bir Pazartesi kız ağlayarak yanımıza geldi.  Fakat ağlamanın çeşitlerini görmüştükte, bu denli can acıtanını görmemiştik. Arada çığlık atıyor, boğazlarını parçalamak istercesine bağırıyordu. Bana sımsıkı sarıldı. Üniversite hayatımda hatırladığım nadir şeylerdendi o. İçini, içimde hissettim. Sanki öyle bir an yaşadım ki, neye üzüldüğünü bilmeden , o üzüntü her ne ise benim içime işledi. Hani dostu ağlarken ağlayandı ya gerçek dost. İşte onu da taddım o an. Nedenini bilmeden ağladım kızla. Mal gibi ağladıktan sonra, kızı konuşturtmayı başardım.

Ağlarken aklımda, bir ölüm acısı vardı. Bir ölüme ağlamalıydık bu kadar. Bir şerefsizin yaptığı adiliğe ağladığımızı öğrenince, içimde inanılmaz bir nefret oluştu. Yanı sıra asilikte. İnanılmaz bir duyguydu. O çocuk, o an yanımızda olsaydı, cinnet geçirmenin ve 3. sayfa haberlerinde yer almanın nasıl bir duygu olduğunu tadacaktım. Fakat neyse ki oralarda değildi. Kız, erkeği başka bir kızla mesajlaşırken yakalamıştı. Mesajları anlatırken yer yer hıçkırıyor, yer yer ağlıyordu. Kızın ağlaması o kadar can yakıcıydı ki, sarılmanın da verdiği etkiyle olacak biz de ağlıyorduk..

Biz cenaze olmadan cenaze namazını kıldık o an. Ölmüş bir aşkın, fırtınayla yerle bir olmuş köyün, gelecek hayallerinin, geçmişte yaşanan güzel günlerin hepsini örttük. Sanki kızın renkli hayatı tüm renklerini kaybetti. Yüzü sapsarı kesildi. "Ölseydim keşke" dedi. "Ölseydim de yaşamasaydım şunu". Sanki kendisi bir şey yapmış da, ondan pişman olmuş gibiydi. Aldatılmayı kendi suçuymuş gibi büyük bir ağırlığın altında anlatıyordu. Sırtına piramitlerin taşlarından en büyüğünü yüklemişler gibi, kaldıramayacak şekilde eziliyordu.

O gün ağladık, geçti. Bizim için geçti en azından. O kızı sonraları pek görmedik. Okula uğramaz oldu. Telefonları açmaz oldu. Kilo verdi. Fit olan kız, zapzayıf kesildi. "Değmez o şerefsize" dedik, fakat kime dedik? Hepimiz biliyorduk değmeyeceğini, fakat sadece biliyorduk. Yaşayan O'ydu. Aniden elini pazar yerinde bırakmış annesine olan öfke vardı gözlerinde, fakat gördüğü an boynuna sarılacak kadar da çok seviyordu.

Aradan zaman geçti. Erkek tarafıyla konuştuk sonra sonra. Pişmanlığından bahsetti hep. O kızın yeri ayrıydı çünkü. Birbirlerinin gözlerine bakınca güler, telefondaki seslerinden hallerini anlar, zaman geçirdikçe geçiresileri gelirdi. O günden sonra diğer kızla da görüşmüş, fakat kız ona 1 aydan fazla dayanamamıştı. Sanırım o zaman anlamıştı bizim arkadaşın değerini. Arkadaşımız asla onu affetmedi. Affedemezdi de. 

Aradan bunca zaman geçti. Kızın o hali hiç aklımdan çıkmadı. Geçenlerde o kız , bir adamla nişanlandı. Adamla kızı fotoğraflardan gördük. Kızın eski sevgilisine baktığı gibi bakıyordu gözlerinin içine. Fakat kız da ona öyle. Mutluydular. Gülümsemeleri içtendi. Bunu bir fotoğrafçı söylüyor dikkat. Mutluluklarını tebrik ederken, ben de çok mutluydum. O kız, bunu hak ediyordu çünkü. O kızın hak ettiğine hüküm veren yüce Allah'ım erkeğe de hak ettiğini vermişti. Erkek 1 hafta kadar önce yine kendini yollara vurmuş, sağda solda derbeder halde yaşıyordu. Es kaza selam verdi, Allah'ın selamıdır aldık geri. "Ben hala inanılmaz pişmanım. İnsan ömründe bir kez hata yapabiliyormuş, ben de yaptım." dedi. Pişmanlığı tüm cümlelerinden okunurken, kendini vurduğu yollar asla ilacı olmadı. Yurt dışına gitti, yurt içi gitmediği yer, tanışmadığı insan kalmadı. En son nişan haberiyle inanılmaz sarsıldı. İçkiye, sigaraya verdi kendini. Yalnızlıkla haşrolduğu şu günlerde 3 günlük ilişkileriyle hayatını sürdürüp gidiyor. Yalancı, dakikalık mutlulukları paylaşıp duruyor. Fakat hepimiz biliyoruz ki bir insanın hakkı ile asla mutlu olamayacak.

En başta ne demiştik? Allah herkese mutlu , birbirinin değerini bilen, gözüyle seven, içini döken, içini içine bağlamış, ruhunu ruhuyla birleştirmiş eşler nasip etsin. Allah'ın adaleti asla sorgulanmaz. Ben bu olaydan sonra, şükrettim Allah'ıma. Bizi o acıya sürükleyen , o kızın hayatını mahveden insana verdiği ceza ile şükrettim. O kıza verdiği hediye ile de şükrettim aynı zamanda. Allah yar ve yardımcıları olsun. Ve unutmayın; insan bu hayata bir kez gönderilmiştir. Yalnızca bir kez ölür. Güven duygusu da insan ömrü gibidir. Bir kez kaybettiğinizde, bir daha asla geri gelmez.

25 Temmuz 2014

Elveda!

Ramazan ayına elveda dediğimiz şu günlerde beni benden alan bir soruyla karşılaştım "Bayramı hak ediyor musun?" Oturdum düşündüm. Ramazanı öyle geçirmeliydik ki, sonunda "Muhteşem günlerdi, hadi iç rahatlığıyla bayramımızı yapalım" diyelim. Fakat gel gör ki..

Gelip görmen gereken çok şey var aslında. Oturup anlatmaya mecalim de yok. Konuşmuyorum da kimseyle. İçime ata ata ne hale geldim, tuta tuta çatlıcam belki ama sanırım çektiğimiz acıların da bir sonucu var. Sanırım değil, öyle. Acı çekiyorsan, varsın bu hayatta. Nefes aldığına sevin önce, gerisi hikaye. Sağlık olsun. İlk değil, son olmaz. Üzme kendini, boşver. Ne takıyorsun ki? Hadi söyleyecek ne kadar çok cümleniz varsa hepsini söyleyin. Çünkü ümide ihtiyacım var.

23 Temmuz 2014

Ivır Zıvır Part 18

Yemek ve içme üzerine kurulu bir düzende yaşadığımızın bilincine vardım. Oruç tutunca insan daha iyi bir anlıyor. Nefsi terbiye etmek gerçekten zormuş. 

Abimin bize taşındığını söyledim mi? Yaklaşık bir haftadır birlikte yaşıyoruz fakat kendisi bir haftanın yeterli olduğunu düşünüyor. Yine gidesi varmış bu şehirden. Gitmeden bir şeyler yapalım deyip duruyor. Yarın kendisiyle alış-verişe çıkmaya karar verdik. Ağabeyle alış verişi düşünebiliyor musunuz? Ben de düşünemiyorum. Fakat inanırsak olur bence.

Bir de delice sinema filmi izliyoruz. İllegal yollarla edindiği 5 filmi gelip heyecanla bana saydı. İzleyelim, mısırları patlat dedi. İşin en kötü yanına geliyoruz ki; ben hepsini izlemiştim. Sinema tutkunu olmak böyle bir şey olsa gerek.

Sinema dedim de, en son gitttiğim filmden bahsettim mi bilmiyorum. Maymunlar Cehennemi. Kaç aydır heyecanla beklediğim film, beni hayal kırıklığına uğrattı. O kadar kötü bir filmdi ki, sanki ayıp olmasın diye çekilmişti. Durağan, gündelik, belgeselimsi bir tadı vardı. İnsan gibi davransaymış maymunlar, neler olurmuşu gözler önüne sermişler. Fakat o kadar. Hikayesi de, masalsı da yoktu. Henüz gitmediyseniz, gitmenizi de tavsiye etmem.

Şimdi hedefim mi ne? Cehennem Melekleri elbette. Özellikle sarı çocuk Eminem'in soundtrack'ını dinlemek için giderim. 

Bir de, hayat bazen insana hiç beklemediği anlarda, beklemediği şeyleri yaşatıyor. üzülüyorsun delice, fakat sonra alışıyorsun be gülüm. Yapacak bir şey yok.

21 Temmuz 2014

Duyarlılık Önemli!

Son günlerde başımızda var olan bir beladan söz etmek istiyorum: duyarsızlık! Etrafımızda var olup, biten her şeye karşı bir duyarsızlık söz konusu. Şeytanın en sevdiği kelime ile terbiye ediyoruz kendimizi "banane?" işte bununla işlerin içinden çıkıyor, kendimizi mutlu ediyoruz. Daha doğrusu, içimizde var olan duyarlı tarafı susturuyoruz.

Filistin'de olanlara duyarlı olmamız, bir şeyler yapmaya çalışmamız insanların gözüne batar olmuş. Söylerdi de inanmazdım. Orada insanlar ölüyor, orada bir şeyler oluyor, orada ölüm kapı kapı dolaşıyor ve burada benim insanım sessizce oturuyor. Benim insanım, insanlığını kaybetmiş olsa bile, mantığını da mı çalıştıramıyor acaba? Bugün onlara olanlara sessiz kaldığımızda, yarın bizim en ufak bir sekteye uğramamızla tepemize çökeceklerini bilmiyorlar mı? Biz güçlü değiliz, biz aciziz. İnsan önce bunu kabul etmeli. Kendi aciziyetini.

Aciziyetimizi kabul ettikten sonra, aciz duruma düşürülenleri kurtarmak için bir şeyler yapmalıyız. Bize ne değil bu durum? Bu durum gibi bir çok şey de. Kader gibi bağlıyız birbirimize, zincir gibi içlerimiz içlerimizden geçmekte. Biz bugün o insanlara olanlara susarsak, yarın öbür gün halkanın devamı olarak bize de gelecek o acılar.

Boykot etmeyi, sokağa çıkıp bağırmayı aşağılayanlar da var. Giyim tarzlarını eleştirenler de. Çarşaflı kadın, müslüman giyime sahip adam, başörtülü kızlar gözlere batmakta! Haa bir de tekbir getiriyorlarmış. Neymiş efendim, onların kafası yokmuş. Zaten sizler gibi düşünmeyen herkes aptal, kafasız değil mi? Asıl en çok da müslüman çıkmalı sokağa. Müslüman duyarsız olamaz çünkü. Duyarsız olursak, müslümanlığımızı bir sorgulamalıyız çünkü.

Ben olabildiğince yürüyüşlere, boykotlara katılıyorum. Bu zamana kadar bir çok yürüyüşe katıldım. Kendimi orada birilerine bir şeyler anlatıyormuş gibi hissettim. Çünkü orada bulunduğumda, yapılanlardan birilerinin canı yanıyor, birileri bunları istemiyor, birileri rahatsız imajı çıkıyordu. Ve bu içimi rahatlatıyor. Deneyin bir, emin olun sizde bir rahatlayacaksınız.

17 Temmuz 2014

Bu Yazı Tamamıyla Alıntıdır-2

“Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara’da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı.

- Üstü kalsın kardeşim” dedim.
Döndü bana doğru:
- Vaktin var mı ağabey ?” dedi.
- Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda)
Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.
- Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?”
- “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!”
- Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.”
Döndü bana, attı kolunu arkaya:
- “Vaktin var mı ağabey?”
- “Var.”
- Çek kapıyı o zaman.”
5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler:
- “Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.”
“Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.”
“Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci.
- “Ne anlatırdı baban ?”
- “Hayatta nasıl başarılı olunur ?”
” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.”
- Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?”
- “Ne bıraktı?”
- “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan…
“Ağabey, aradan 15 yıl geçti…”
“Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.”
“Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.”
“Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
- “Asıl mirası bizim baba bırakmış.”
“Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.”
Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim:
- “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!”
- Nedir bomban ?”
- Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.”
Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.

Ivır Zıvır Part 17

İnsanoğlu topraktan yaratıldığından olacak ki, duyguları durmaksızın değişiyor. Ben de insan olduğumdan olacak ki, bu duruma ayak uyduruyorum. Fakat; diğer insanlar gerçekten çok ilginçler. Çok mutlu olduğunuzda veya çok mutsuz olduğunuzda kendilerini rahatsız hissediyorlar. "Neyin var?" sorusuna verilecek "Hiç bir şey." cevabı , bazen gerçekten hiç bir şeydir. Anlamsız mutluluklar içinde bulurum kendimi çoğunlukla. Neye mutlu olduğumu bilmeden, içim içime sığmaz. Bazense tam tersi. Ben bilsem sebebini.. Ah bilsem.

Yarın akşam saat 5 deki (Perşembe) Taksim yürüyüşüne ben de katılacağım. Özgür Gazze diyeceğiz. Annemlerden artık yürüyüş için izin almaz oldum. Akşam yürüyüş var deyip çıkar oldum. Artık bizim evde yaşayan abim de bana katılmak istediğini söyledi. Annem abime dönerek "Senin ne işin var orada? Oralar karışır şimdi" dedi. Bir an ben erkek çocukmuşum da , abim kız kardeşimmiş gibi hissettim. Kahkahalarla güldüm. Abim olaya çok mantıksız bir açıklama getirdi: "Annemin en aptal çocuğu benim heralde".

Geçen yıl, savaşın kıpkırmızı olduğu dönemlerde, mülteci kampına gittim. Annem yine ses çıkarmadı. Ölürsün inşallah oralarda dedi tüm nüktesiyle. Sonra abimin asker ataması Adana'ya düşünce ağlamaya başladı. Abim anneme dönüp "Kızını savaşın içine gönderiyorsun da, beni Adana'ya göndermekten neden kormuyorsun" dedi. Annem de biraz bile düşünmeden "O kendini kurtarır fakat ,sen.." Şimdi bunu okuyan abimi ciddi mal sanır. Aksine, abim namını oturduğumuz ilde yürüten , ayılık makamından, kabadayıya terfi etmiş bir adam. Yolda yürürken, "Abicim sen buyur" diye yol verirler kendisine. Fakat gel gör ki, annem için hala ilk göz ağrısı. Hala yürümeyi bırakın, konuşmayı yeni sökmüş birisi. Annemin bu tripleri olmasa, biz neye gülerdik.

Abim annem için neyse, babam için de o benim. Babama göre hala saçlarını iki taraftan toplayan kızcağızım. Camiinin imamına "Benim kız işte ufak hani, şuralarda görüyorsundur"diyip, parka oynayan çocuklardan biri sanılmama yol açan adam. Ben uzunca bir süre 7 yaşında bir kız çocuğu sanıldım bu sayede. Sonra beni gören imam, ufak çapta bir şok geçirip, senin kız epey ufakmış diye dalga da geçti.

Anneler ve babalar gerçekten ilginç varlıklar. Bir o kadar da iyi ki varlar. İnsan annesi ve babası yanında yokken, olabildiğince uzakken, kendini daha bir yalnız hissediyor. Bunu da geçen yıl yaşadım. Fakat inatla anneme, "ben yurt dışında yaşıcam, gelirken bana Hasanpaşa köftesi yapar mısın" deyip duruyorum. Bunu neden yapıyorum bilmiyorum ama annemin o an ki yüz hali çok iyi geliyo bana. Hiç olmazsa skype den görüşürsün bizimle değil mi diye dudak büzüyo. O zaman daha bir gülüyorum.

Sanırım insan kaç yaşında olursa olsun, sevildiğini, düşünüldüğünü, hissetmek istiyor. En sevdiğim kelime "hissetmek" olsa gerek. Biri benim hakkımda bir şey hissedince, varmayın keyfime. Neyse. Bu çok ıvır zıvır ooldu. Sustum.

14 Temmuz 2014

Elimi Bırakırsan!


İnsanın hatırlayabildiği şeyler ile, hatırlayamadığı şeyler gerçekten çok ilginç. Çok acı çektiğiniz şeyleri asla unutmuyorsunuz. Çok mutlu olduğunuz anları da. Sanırım hatırlamak "çok" la alakalı bir kavram. Ne kadar çoksa, o kadar çok yer işgal ediyor beyninizde..

İlkokul anılarımı hatırladım. Hatırladığım ilginç bi'şey aniden aklıma geldi. Sonra tüm parçalar yerine oturdu. İlkokul 4. sınıftaydım. Bizim zamanımızda okul, ilk ve orta olmak üzere ikiye ayrılıyordu. İlkokulum 5 sınıftan oluşan minik bir yerdi. Hani herkesin birbirini tanıdığı o ufak tefek harika yerler. Sınıfımda bir arkadaşım vardı. Çok iyi bir arkadaş. Biz ona kısaca F kişisi diyelim. F kişisiyle inanılmaz iyi anlaşıyor değildik fakat yine de severdik birbirimizi. Bir gün eve giderken bana yalan söylediğinin bilincine vardım. x yere gidicem dedi. Derken gözlerinden anladım yalan söylediğini. Çünkü gözler, neden bilmiyorum ama yalan söylerken farklı bakıyorlar. Ben de gizlice takip ettim onu. Başka bir yere gitti. O yere girdiğinde beynimden vurulmuşa dönsem de sonraki günlerde kafamda her söylediği hakkında bir soru işareti oluşmaya başladı. Güven duygusu gerçekten enteresandı. Bir kez kayboldu mu, tekrar bulunması güçtü.. Öğrendiğim bi'şey oldu ilkokul 4. sınıfta; insanların gözlerine bakma! 

F arkadaşımla aramız biraz limoniydi o sıralar. Neden bilmiyorum fakat söylediği yalan ciddi manada beni rahatsız etmişti. Şu an söylenen ve yakaladığım yalanların yanında devede kulak biti olacak o yalan beni ciddi anlamda sarsmış olacak ki, eskisi gibi davranmıyordum F'ye. İlkokulda bilirsiniz; el ele tutuşulup çılgınlar gibi dönülür. Hatta bu şekilde yarışmalar düzenlerdik kendi aramızda. En çok dönen, en çok dayanan kazanırdı. Biz de hep F ile beraber olurduk. İyi bir takımdık. 2'şer kişilik 5 grup oluşturduk. Dönmeye başladık. Döndük,döndük ve döndük. 3 grup bıraktı dönme işini. Tam biz kazanacakken F kişisi suratıma ilginç bir bakış attı ve ellerimi aniden bıraktı. Bırakmasıyla koskoca koridorunun bir köşesine uçmam bir oldu. Zaten ince bir kız çocuğuydum. Koridorun kolonuna kafam çarpınca yere yığıldım. Gözlerimi açtığımda tepemde bi sürü kalabalık vardı. Meraklı gözler.. F kişisiyle göz göze geldim o an. Yüzündeki pişmanlık ve üzüntü karışımını gördüm. Biraz da korku.. Öğretmene kendisini şikayet edeceğim korkusu. Hemen revire kaldırıldım. Kafamın arkasında kocaman bir şişlik söz konusuydu. Mide bulantısı da cabası. Ama F kişisini şikayet etmedim.

O günden sonra F ile görüşmedim. Çünkü O bir yalancıydı. Daha da büyüğü ise O benim elimi bırakmıştı. Güvendiğim ve sımsıkı tuttuğum ellerimi bırakıp, beni bir kenara fırlatmıştı. Bir daha asla elini tutmadım.. Bir daha elini tutacağım arkadaşım da olmadı. Asla dönmedim kimseyle hıp hızlı ve tüm güven duygularıyla. Biri elimi bırakırsa, ikinci kez tutmasına fırsat vermedim. Hissedilen hayal kırıklığı ve diğerleri, çekilen acıdan çok daha büyüktü. Ben ilkokul 4. sınıfta öğrendim elimi bırakanın elini bir daha tutmamam gerektiğini. Güven duygusunun insana bir kez verildiğini. Kimseye güvenmeyip, kendimi teslim etmemem gerektiğini.. Ben ilkokul 4. sınıfta öğrendim ikinci şans verilmemesi gerektiğini. İnsanın bir kez öldüğünü.. İkinci kez yaşamamıza izin verilmemesi gerektiğini ben o zaman öğrendim. 

Asla elinizi sımsıkı tutan bir eli bırakmayın. İnsan gerçekten zor güveniyor ve kaybedilen güven tekrar geri gelmiyor.