24 Kasım 2013

Merak Ediyorum!

Bir arkadaşımı arıyorum, ne zamandır görüşemedik kendisiyle. Kayboldu. Şimdi adını buraya yazacağım fakat o asla ismimi paylaşma ben önemli biriyim demişti. Hayır şeytan diyor paylaş,rezil et elaleme. Fakat yok. Paylaşmayacağıma dair söz vermiştim. Geçen gün aldığım bir yorumda onun olduğunu fark edip aklıma geldi. Neredeydi bunca zaman? Eğer okuyorsa bunu, "Şuradaydım, şöyleydi, böyleydi falan" yazsın. Merak ettim ben. Ki yapmam böyle şeyler genelde.

23 Kasım 2013

Tamam Be Döndüm!

Tüm baskılara dayanamazken hafta sonu Pucca'nın yazısını görüp ağlamak istedim. Blog hayatını bırakan tek kişi değildim anlaşılan. Ya da Pucca yazısını bana yazmıştı. Aslında bu o kadar da ilginç değildi. Daha ilginç şeyler geldi başıma.!

Beni okuduğundan haberim bile olmayan insanlar "Neden yazmıyorsun ya" sorusunu yöneltip durdular. Sonra eklediler "Sen yazmalısın." Ben yazmalıyım evet. Ben kendimi bildim bileli yazıyorum. Dalga geçiyorum sanıyorsun belki ama öyle. 5 yaşımdayken babamın eve papağan getirmesi ile başladım yazmaya. Okuma bilmeden yazdım. Aldım papağanımı karşıma, konuşmayı öğrensin diye hikayeler anlattım, romanlar yazdım. Elimde saçma bir kitapla kafamdan bi'sürü şey uydurdum. Derken yazmayı öğrendim ve yazdım..

Blogumu kapadım dediğimde okurlarımdan aldığım tepkilerin haricinde evde de bir tepki oluştu. Annem "Sen yazmadan edemezsin, hayırdır, başka bi'şey mi var" sorularıyla sıkıştırdı beni. Kardeşim "Sen yazamazsan ölürsün" ile tehdit etti. Zira salonda otururken aniden "Yazım geldi" deyip çişi gelmiş insanın sıkışıklığında bilgisayarın açılmasını bekleyen bir insanım ben.

Neden mi vazgeçtim yazmaktan? Korktuğumdan. O kadar çok atarlı yazıyorum ve o kadar çok insanın bundan etkilenmesini sağlıyorum ki.. Ben kimim ki korkusuna girdim. İnsanları yönlendirmek ve yalnızca kırmak için yazdığımın bilincine vardım. Kim bilir buralardan kimleri kırdım, kimlerin canını yaktım kurduğum cümlelerimle.

Sonra bir ara veresim geldi. Yazamamaktan korktum. Ciddi manada yazamadım bir ara. Aşk dersin, sevgi dersin ne dersen dersin ama durdu işte kafam bir an. Kafamın içinde gezip duran bir tümörden şüpheliyim fakat şimdilik umrumda değil. en azından rahatsız ediciliği yok henüz. 

Anlayacağın, ben geri döndüm! Özledin mi bilmiyorum ama ben ciddi manada özledim yazmayı. Ve en önemlisi, sen alın diye yazmıyorum bunları. Sen eğlen,öğren biraz da belki ders çıkarmak istersin diye yazıyorum. Kırıl diye değil. 

Bu yüzden geçmişimden 10 tane yazıyı geri döndürüp, yeni bir sayfa açma kararı aldım. Artık daha dikkatli olacağıma emin olabilirsin. Olamayadabilirsin. :) 

16 Kasım 2013

DUYURU!

Sevgili okuyucu!

Duyduğuma göre, kiminiz düşünmüşsünüz ki "Davetli Okuyucular Yalnızca Okuyabiliyor, Bizler Kimiz Kİ" Hayır efenim, öyle bi'şey yok. Ben Dükkanı Kapatıyoruz Derken Çok Ciddiydim. Diyeceğim o ki, harbiden kapadık dükkanı. Ne zaman dönerim, döner miyim bilmiyorum. Beni izlemeye;

https://twitter.com/bsrabayram

Google +

Veya;      http://www.sinefesto.com/  dan devam edebilirsiniz.

Çok teşekkür ederim. Ben sizleri izlemeye devam edeceğim!

11 Kasım 2013

Sona Doğru Yaklaşırken Herşey Zorlaşır

J.C. Chandor’un yönettiği “Sona Doğru” filmi Hint Okyanusu’nda tek başına yelkenlisi ile seyahat eden adamın hikayesini ele alıyor.


Koskoca okyanusta yatının bir konteynıra çarpması ile hasar görmesi üzerine kamarasına sular dolan adamın soğuk kanlılığı ile başlıyorsunuz filme. Telsiz, radyo gibi tüm elektronik ekipmanlarının suyun etkisiyle bozulmasıyla okyanusun ortasında bir yaşam mücadelesi içinde buluyorsunuz kendinizi. Filmin tek oyuncusu var, o da Robert Redfort. Kırışık elleri, eskimiş cildi ile gözünüzü o kadar yoruyor ki, bu adamı bu okyanusun ortasına ne fırlattıysa sağlam bir hikayedir diyorsunuz. Açıkçası film boyunca adamı okyanusa sürükleyen bir hikayeye bağlanacağını bekledim. Fakat siz bu hataya düşmeyin. Çünkü filmin öyle bir senaryosu yok. Muhtemelen filmi aynı zamanda yöneten J.C. Chandor yazarken olabildiğince büyük bir depresyondaydı.
image004Yalnızlık, terkedilmişlik ve kaybolmuşluk duygularının yanı sıra,çaresizliği de iliğinize kadar hissedeceksiniz. Hayatınızdan çalınan 109 dakikayı umursamazsanız. Gemiyi ve denizi seviyorsanız ve uzun zaman uzak kaldıysanız, özleminizi gidermeniz için muhteşem bir film. Aksi takdir de aksiyon bekliyorsanız veya bir hikaye, boş yere beklemeyin.
Filmin sonunda okyanusa yelkenli ile açılmanın pek de akıllıca bir şey olmadığını anlayacak, yalnızlıktan sıkılacak, stresli sahnelerin etkisinde biraz da olsa kalacak, boğulmalı sahnelerde nefesinizi tutacak, koskoca yelkenlinin ters dönmesi üzerine adamın elleriyle çevirmesine şaşıracak ve ilginç bir ölüm bekleyeceksiniz. Fakat emin olun şu söylediklerimin bir çoğundan da aksini yaşayacaksınız. Tek kişilik filmlerden hoşlanıyorsanız, hayat mücadelesini filmle bağdaştırabilecekseniz bu filme gidin. Aksi takdir de, girmeden önce bir düşünün derim.
Basın gösteriminde izlediğim filmin vizyon tarihi 15 Kasım.

27 Ekim 2013

Bir Kadın Bir Adamın Hayatını Ne kadar Mahvedebilir Ki?



Hiç bunu düşündünüz mü? Ben düşünmedim. Fakat düşünmeme sebep olacak bir film izledim "Muhteşem Gastby". Bir aşk filmi izlemeyi beklemiyordum. Türüne, oyuncularına veya yönetmenine bakmadan izlediğim film, beni kesinlikle hayal kırıklığına uğratmadı.

Muhteşem Gastby filmi, dram ve aşk türünü içinde barındırıyor. Beni tanıyorsan, aşk filmlerinden köşe bucak kaçtığımı biliyorsundur zaten. Fakat bundan kaçamadım. Çünkü adamın aşkı o kadar büyük ve o kadar etkileyiciydi ki. Gerçek hayatta olsaydı böyle büyük bir aşk.. Ah keşke olsaydı.

Adam sevdikçe değerlenen bir kadın mı düşünürsün karşında, yoksa aşık olduğu kadının aptallığına ağlar mısın orasını bilemem. Fakat filmde Gastby sırılsıklam bir aşık, geçen 5 yıla rağmen hala eski sevgilisinin kendisini sevdiğine inanan bir adam. Aynı zamanda da hırslı, sinirli ve umut konusunda olabildiğince yetenekli. Bizim kaybettiğimiz şeyden bahsediyoruz "umut". Umut ne zor bulunuyor değil mi? Fakat filmimizin başrolü Gastby aşık olduğu kadının kendisini parası olmadığı ve kazanıncaya dek bekleyemediğinden evlendiğini bildiği halde hala kendisine aşık olduğuna inanan bir adam. Evli olan kadının çocuğu bile var fakat bu Gastby ile yasak ilişkisini durdurabilecek bir neden değil. Kadının kocası zaten karısını aldatma konusunda ise ihtisas yapmış. Tüm bunlara ek olarak kocasını aldatırken içi titremeyen kadın, olabildiğince aptal, kişiliksiz, içine kapanık,kararsız ve parıltılı evler-partiler için kendini satacak kadar berbat bir tip.

Kişilik soyutlamasından sonra eklemek istediğim ise Gastby'nin her cümlesinde "Eski Dostum" demesinde ilginç bir çekicilik söz konusu. Anlatıcı rolünde ise kadının kuzeni yer alıyor ki Spider-man rolü ile kendisine tutulduğum Tobey Maguire. Gastby'e karşı konulmaz bir hayranlık duyuyor film boyunca. Zengin insanları kast ederek "Onların hepsi yozlaşmış, sen onlardan daha değerlisin" diyerek paradan da önemli şeylerin olduğunu görebilen muhteşem bir sosyal mesaj da içeriyor film. İhtişamlı hayatları öyle berbat gösteriyor, gözünüze sokuyor ki; izlerken o hayatlardan sizler de sıkılıyorsunuz.

Aşk olayının sonucu asla mutlu bitmez,işte bu yüzden sevmem filmlerini de. Nitekim bu filmden de mutlu bir son beklemeyin. Ya da bekleyin. Çünkü Bay Gastby filmin sonunda yıllardır istediği ve umudunu kurduğu şeyi alacak. Sonunu söyleyip tüm hayalleriniz kırdığımı sanmayın. Zira mutlu sonlar her zaman mutlu olmak zorunda değildir!

İyi Seyirler Dilerim.

26 Ekim 2013

Yerçekimini ayaklarımın altına aldım!


Gravity filminden bahsediyorum sayın izleyici. Alfanso Cuaron'un yönettiği filmi 3d seçeneği ile izleyin mutlaka. Amaaan kadının teki gökyüzünde süzülüp gidiyor diye bir ön yargınız varsa aman deyim, kırın onu!

"Yerçekimi" filminin Sandra Bullock'a Oscar getirebilme ihtimali hakkında haberler düşünce sistemimize, inanılmaz meraklandım filme karşı. Bugün gidip salonu ayaklarımın altına almayı da ihmal etmedim. Beklediğim uzay filmi sıkıcılığından çok ama çok başka yerde film. İnanılmaz gerilimli. Dişlerinizi sıkmanıza sebep oluyor. Bir ara koltuğa çakılıp kalıyorsunuz. 

Sandra Bullock'a Oscar getirecek bu film kesinlikle. Muhteşem bir oyunculuk sergilemiş. George Clooney'de oynuyor diye atlamayın filme. Zira 25. dakikalardan itibaren kendisini göremiyoruz. Görsekte hayal-meyal. Fakat havasını katabilmeyi başarmış filme. Miss gibi Clooney'de kokuyor hani filmin sonuna kadar. 

Filmde beni benden alan replik ise, Sandra Bullock ölüme en yaklaştığı yerde "İnsanlar bir gün öleceklerini biliyorlar. Fakat ben bugün öleceğim. Bugün öleceğini bilmek berbat bi'şey" gibi kelimelerin sonuna "Keşke dua etseydim. Ben hiç dua etmedim ki, bana kimse dua etmeyi öğretmedi." diye eklemiş olması. Kesinlikle tüm duyularınızı harekete geçiren bir sahne -ki kaçırmayın.

3d'nin vermiş olduğu muhteşem efektlere hiç girmeyeceğim. Zira filmde 3d'den kesinlikle sakınılmamış. Normalde 3d diye gittiğim filmlerden 3-5 yerde gördüğüm efektleri, burada çoğunlukla görmüş oldum. Filmin sonunda ise yere basmanın, yer çekiminin ve en önemlisi nefes almanın değerini iliklerinize kadar duyumsuyorsunuz. Özellikle dünyanın dışardan görünüşü, sessizlik, güven, sakinlik, korku, gerilim ve diğer bir sürü şeyi hissetmek istiyorsanız mutlaka gidin. Televizyona düşüp, reklam aralarında filmi izlemeye bırakmayın. Zira bu film sinemada seyredilir! 

İyi Seyirler Dilerim.

15 Ekim 2013

Seviyorsan git söyle bence!


Seven insanların sevgilerini dile getirememeleri kadar can sıkıcı bir durum daha var mıdır şu iki günlük dünya da? Yoktur! Emin ol yoktur? Dedik ya, 2 günlük dünya.. Söylemek için neyi bekliyorsun?!

Son günlerde inanılmaz "Seviyorsan git söyle bence" cümlelerini ettim ki, artık gına geldi. Fakat kızlar gidip söylemesin. Sonra ilerde "Sen peşime düşmüştün, sen arkamdan az koşmamıştın hani, kaç takla attın sayamadım" tarzında saçma şakalara maruz kalabilirsiniz. Eğer gururlu bir hatunsanız *ki öyle olmalısınız* yapmayın bunu!

Kadın kısmısı sevgisini içine atmalı. Erkek adım atmadıkça söylememeli. İster buna gurur deyin, isterseniz başka bi'şey. Fakat kadının gidip adama "Ya ben seni seviyorum, aşığım, ölüyorum senin için" demesi ne kadar büyük bir bayağılıksa, erkeğin aynı cümleleri sarf etmesi o kadar güzeldir, çekicidir, duygusaldır.

Eli ayağı düzgün bir adamsan (-ki bu karşındaki kıza bağlı, yani kızın hedef kitlesine uygunluk gösteriyorsan) ufak ilgilerle kız kısmının gönlünü alırsın. Eğer ilginde aşırıya kaçarsan, o kızla evlenebilirsin bile. Fakat ilgisiz, alakasız, "seviyorum" demeye bile çekingen bir yapın varsa; özür dilerim "You're loser". 

"Loser" kelimesinin bence Türkçe'de karşılığı yok. Fakat en yakın anlamında kullanıyorum "Ezik"sin gülüm. Geçmiş olsun.

Mevzuyu nereye bağlayacaktık? Eğer bir hatunu seviyorsanız gidin söyleyin. Harbi harbi, içinizden geçen tüm cümlelerle gözlerinin içine bakarak söylerseniz; kaybedeceğiniz hiç bi'şeyiniz olmaz. Söylemezseniz söylemediğiniz kelimeler için pişman olursunuz. Söyleyip ters etki alırsınız ilk zamanlar acıtır fakat az zaman geçince arkadaşlarınızla dalga geçeceğiniz bir konunuz olur -ki kendinizle dalga geçmeniz hep daha çekici olmuştur.

Kızlar! Eğer bir erkeği seviyorsanız; ağır abla olun. Öyle hafif hareketlerde bulunmayın. Zira arkanızdan "Beni kandırdı bacaksız" şeklinde cümleler bile duyuyoruz ki hem cinsiniz olarak ben utanıyorum.

Eee kimi seviyosunuz şimdi? Hala duruyo musunuz? Ohhoo.

29 Eylül 2013

İzlenmemesi Gereken Filmler-1

Çok değerli okurlar, film severler. Eminim bir filmi izledikten sonra ağlamaya yakın bir noktaya gelecek kadar pişman olmuşsunuzdur. Ben de oldum. Hem de bir çok kez. Sonra bunları listeleme kararı aldım. İlk listemi sizlerle paylaşıyorum. Zevkler ve renkler diyeceksiniz belki fakat hayal kırıklığı yaşadığım filmlerden nacizane uzak durmanızı tavsiye edebilirim sanırım.

old-boy-2
"İhtiyar Delikanlı"
Oh Dae Soo adında bir adamın günün birinde kaçırılıp 15 yıl boyunca eski bir hücrede tutuklu kalması ile film başlar. Aniden bir gün dışarı çıkan adama hiç bir açıklama yapılmamıştır. Yıllardır neden orada yaşadığını bilmeden uyandığı çatı katında üzerinde pahalı kıyafetler, cep telefonu ve parası vardır. Bunu kendine yaşatanları bulup intikam almak için düştüğü yollarda, aslında her şeyin bir oyun olduğunun farkına varır. Buraya kadar her şey güzel fakat en sonunda kendi kızıyla içinde bulunduğu komplo ve bunun aptalca sebebine o kadar sinir oluyorsunuz ki; etkilenmenin yanı sıra inanılmaz pişman da oluyorsunuz.


"Annemi öldürdüm"
Fransız Xavier Dolan'ın yazıp yönettiği filmde eşcinsellerin sıkıntılarına değinilmek istenmiş fakat filmde yalnızca bir ergenin annesi ile çatışmasına tanık oluyorsunuz. Hatta anne o kadar haklı geliyor ki gözünüze, filmi izleme amacınızı aşıyor. Boşa zaman kaybı diyebileceğimiz filmin tek iyi yanı, belgesel tadında olan sahne geçişleri.

"This is The End"
Arkadaşların toplanıp parti yaptığı sırada kopan kıyametin anlatıldığı film komedi türüne ait. Fakat "Gelin kolaysa gülün" diyecek kadar da vasat. Gülebilecek bir kaç sahne haricinde bir sürü müstehcen diyaloğun arasında kalmanız, sizi sinema salonundan çekip çıkarabilir. Canınızın acıyacağı tek nokta ise o sevdiğiniz oyuncuları o halde görmek olsa gerek. Kısıtlı kaynaklarla geçinmeye çalışmalarındaki aptallıkları ise deli edecek seviyede.
changeling-sahtekar

"Sahtekar"
Angelina Jolie'nin başrolünü üstlendiği film; tek başına çocuğunu büyütmeye çalışan annenin çocuğunun kaçırılması ile başlıyor. Çok heyecanlı başlayan film ortalarında inanılmaz sıkıyor sizi. Bir sürü bürokrasi engeliyle karşılaşacağınız senaryosunda; annenin eline başka bir çocuğun verilmesi ve sizin çocuğunuz diye kandırılması gibi komik bir yerden de devam ediyor. Öyle ki, annesi 6 ay kadar önce kaybettiği çocuğunu duvara yaslayıp, "Ama bunun boyu kısalmış,bakın şu kadardı" diye göstermesi ile kendinizi aptal yerine konmuş bile hissedebilirsiniz. Fakat asıl izlememeniz için en önemli nedeni söyleyim.. 141 dakika boyunca izlediğiniz filmde aradığınız çocuk sonunda da bulunmuyor. Yaşanmış bir hikaye olarak başlayan filmin sonunda geçen cümlelerde bile "Artık annesinin umudu vardı" şeklinde geçmesi, zaman kaybınızı destekler nitelikte olacaktır.

"Mezarına Tüküreceğim"
Korku filmlerinde mutlu ayrılmak, "İliklerime kadar korktum" diyebilmenin zorluğunu inanın çok iyi bilirim. Fakat bu filmde izleyeceğiniz vahşet ve insanlık dışı muameleler sizi izlediğinize pişman edecek. İnsanın insana yapmış olduğu bu denli berbat hareketlerin "korku" unsuru yerine gerilimi hak ettiği müstehak. Fakat işte konu olsun, anlamlı bir film olsun derseniz emin olun öyle bir şey yok filmde. Tek başına dağın başına giden bir yazarın 5 kişi tarafından yaşadığı şiddet neticesinde kendisine ölmüş süsü verip, yaşadıklarının mislini yaşatmasını izleyeceksiniz. Kısasa kısasın yer aldığı filmde yalnızca vahşet var. İzlemeye değmez.

"Kehanet"

Bir ilkokuldaki öğrencilerin geleceği hayallerinde nasıl canlandırdıklarını tanımlayıp bunu bir kapsüle koymalarını istemeleri ile başlayan film, 50 yıl sonra o kapsülü çıkaran öğrencilerden Caleb Koestler'in astrofizik profosörü olan babasının içindeki kağıtta elli yıl boyunca yaşanan felaketlerin tarihleri ve ölen kişi sayılarını gösterdiğini keşfetmesi ile devam eder. Fakat bu keşif filmde hiç bir işe yaramaz. Zira her nedense kıyamet kopar ve ufak Caleb'i ve bir kız arkadaşını uzaylılar alıp götürür. Nedense bindikleri uçakta babalarına yer yoktur. Ya da bu ne saçma bir kıyamet anlayışıdır. Ya da o kadar muhteşem akan filmin sonu bu kadar berbat olmak zorunda mıdır?
lanetli-kan-26-nisan-da-vizyon-da-4379222_4915_o

"Lanetli Kan"
India adında bir genç kızın babasının ölümü ile başlayan film, amcasının yanlarına gelmesi ile devam eder. Yıllardır tanımadığı amcasının babasını öldürdüğünü anlayan kızın, babasına o kadar bağlıyken hiç bir tepki vermemesi ve hatta amcasıyla ilginç bir ilişki kurması ise senaryonun en büyük aptal boşluğu bence. Başta bir yap boz gibi başlayan filmin parçalarını birleştirdiğinizde ise hiç tatmin olmayacağınıza emin olabilirsiniz. Lanetli kana sahip olan ufak ve temiz kızın amcasını görünce kanının depreşmesi gibi saçma konulara harcayacak vaktimiz olmasın dostlar. Ama sanatsal filmlerden çok iyi anlarım, filmin alt mesajlarını çok iyi anlarım diyorsanız bu film sizin için biçilmiş kaftan.

"Git Başımdan"

İlk çocuğunun doğumuna yetişmeye çalışan Peter'ın Ethan Tremblay ile karşılaşması ile değişen hikayesi ilk başlarda olabildiğince eğlenceli gibi. Fakat filmde hiç bir hareket olmadığını ve kendini tekrar eden saniyelerle, saf duygular, yüksek sinir katsayısı ile sıkıcı dakikalar sizi bekleyecek. Felekten bir geceye benzemeye çalışan film, izlenmemesi gereken filmlerden bir tanesi.




28 Eylül 2013

Çocuk isimleri önemli!

Allah sana muhteşem bir şey bahşediyor: çocuk. Dünyaya gelen en mükemmel varlıklardan bir tanesi. Sana özel. Eline gelen ufak bir hamur parçası. Nasıl yoğurursan o şekli alacak. Buna isimle başlıyorsun.

Kişi ismini taşıyor. Adını ne koyarsanız, onunla yaşıyorsunuz. Ama bir düşünsenize adınız İstanbul'muş. Geçen gün Okan Bayülgen'i konuşurken dinledim. Çocukları ilk doğduğunda o kadar çirkinmiş ki, hani onunla ilk tanışmasını anlatamayacak kadar kelimeleri kıfayetsiz kalıyor. Sanırım çocuğa o an küfredemediler diye adını İstanbul taktılar. Zira ben , çocuğuna küfretmeyi kendine yediremeyen ebeveynlerin, düşünmeden takılan isimlerle hayatını zindana çevirerek rahatsızlıklarını dile getirdiklerine inanıyorum.

Düşünsene adın İstanbul. Daha 2 yaşındasın ve ismini soruyorlar. Hadii.. Tam söylemeye başladın, ilk okulda ufak veletler yanına gelip "ahahaha İstanbull, İstanbull" diye dalga geçiyorlar. Ortaokulda İstanbul'un Fethi'ni işlerken hocanın ağzından her ismin çıktığında kendine sesleniyorlar sanıp için hop ediyor, ön sıradaki arkadaşların da arkaya dönüp suratına bön bön bakıyor istemsiz. Nedense öyle bir saçma refleks vardır. İsmin geçerse, herkes senin suratına bakar. Tepkini mi merak ederler yoksa tepkisizliğini mi belirsiz. İstanbul'un Fethi'ni lisede işlerken ise, sınıfta Fatih varsa işte o zaman yandın. Hocanın ağzından "Fatih İstanbul'u 1453'te fethetti." çıkmaya görsün.. "Oooo Fatih, oooo İstanbul" tarzı bir sürü yakıştırmaya maruz kalacaktır o çocuk.

Sen misin büyük, yoksa ben mi İstanbul repliğinin devamını borçlu olduğumuz Cem Yılmaz'ın jenerasyonu olmazsa İstanbul, bence çok şanslı bir çocuk. Zira devamı da muamma. 

He bunlar yalnızca İstanbul ismi için mi geçerli? Hayır canım! Hepimizin etrafında bir sürü ilginç isim var. Tonguç mesela bunlardan bir tanesi. Uluç var, ateş var.  Deniz var ki ne üdüğü belirsiz. Şu an aklıma gelmeyen fakat duyduğumda ciddi manada üzüldüğüm isimler söz konusu. lütfen anlamlı isimler bulun ve çocuğun geleceğini düşünün. Zira o isimle doğup, o isimle ölecek o minnacık yavru. 

23 Eylül 2013

Finlandiya Rehberi. (Finlandiya'ya gidecek olanlar okusun, gülmek isteyenler de)

Bu yazıyı okuduğumda paylaşmasam olmaz dedim. İzin de aldım. Satırlar Alper Eğitmen'e ait.Yani tüm o ilginç kelimelerin hepsi sahibine aittir. Okuyun. Ben çok eğlendim, gidesim de geldi açıkçası. Çok da güvenilir bir yermiş zaten. E başlayın o halde!

"Gençliğimde tecrübelerim ile karaladığım Finlandiya Rehberi 

-Ögrenciyim arkadaş param az diyorsanız market alışverişlerinde ne alacaksanız x-stra yada rainbow markalı olanından alın. Bu iki firma hemen her sektöre el atmış işin suyunu çıkarmıştır. Eğer göremezsiniz aramaya devam edin rafların altına falan bakın emin olun onlar orda ve sizin tarafınızdan alınmayı bekliyor.

-Herhangi bir elektronik cihaz , halı , üst baş , ıvır zıvır hırdavat alacaksanız etrafı iyice bir gezin , etiketlerin altında kırmızı renk içinde bir damga , yada ona benzer birşeyler arasın gözleriniz. O kırmızı ifadeler yüzde 50 ile yüzde 80 arasında indirimi ifade etmektedir ve genelde 3-5 gün sürerler.3-5 gün sonrada indirim sıradaki ürün ile devam eder. Bu yüzden bu tarz şeyler alacakken bu indirimleri bekleyin gördüğünüzde de atlayın 

- Türkiye den gelirken getirsem getirsem ne getirsem diyorsanız ben söyleyeyim , biber getirin.Zira burada sivri biberler tane (sayıyla 1 ) olarak Türkiye deki çikolata paketleri tarzında bir paketlenmiş şekilde satılmaktır.Dolayısıyla markete biber çeşitleri almaya gittiğinizde babayı alarak geri dönmeniz muhtemeldir.Onun haricinde yüzmek için don getirin.Bulunduğum şehirde hemen her dükkanı mağazayı gezmeme rağmen “makul” fiyata bir don bulamadım.Diğer herhangi bir yiyecek yada içecek burada da mevcut. Rahat olun.

-Bot falan getirmeyin burada taş gibi botları 50-60 ytl gibi bir fiyata alabilirsiniz.Spor ayakkabılar içinde aynı şey geçerli terlikler içinde aynı şey geçerli!! Evet yanlış duymadınız kimi terliklerin adidas spor ayakkabıdan pahalı olduğunu görünce şaşırmayın

-Herhangi bir Finli ile iletişim kurduktan sonra ayrılırken kiitoss derseniz , heyecanlanırlar , yüzlerinde gülücükler açarlar , mutlu olurlar.

-Etrafınızda bilimum yerlere konuşlanmış pizzacılar yüksek ihtimal ile Türk’tür. Hele tabelanın yanında kocaman PEPSİ yada COCA-COLA şeklindeki reklamda bulunuyorsa kesin Türk’tür.Garantilemek için kapının girişindeki “aile salonumuz vardır” ın İngilizce veya Fince versiyonlarını arayabilirsiniz.Görürseniz içeri girip nerdensin? İçinde mi ? şeklindeki muhabbetlere başlayabilirsiniz.

-Sanıldığının aksine her balık türü güzel değildir.Hatta kimi Türklere iğrenç gelir bamyayı mumla aratır. Tonno adındaki balık bunlardan biridir.Tavsiye edilmez.

- Market alışverişlerinde ellerinde donmuş yiyecekler olan ve etrafa iguana gibi bakan tipler görürseniz kesin Türklerdir , yanlarından güzel bir bayan geçmesini bekliyorlardır ellerindeki yiyeceğin içeriğini sormak için. ( domuz yağı var mı vs .. tarzı ) . 

-Yukarıda bahsettiğim tipler bir 5 dakika sonrada hala aynı noktada çakılı kalmışlar ise hem Türk hem de öküzlerdir.

-Finlandiya da uzun süre kalmayı planlıyorsanız gittiğiniz yerde banka hesabı mutlaka açın ve hesap açarken visa kart istemeyi de unutmayın.

-Yok ben hesap açmam banane diyorsanız iş bankası bankamatik kartı “OTTO” yazan herhangi bir bankamatikte çalışıyor.Ama ne kadar para kesiliyor onu hesaplamadım.

-Otomatik makinelerden yiyecek – içecek almaya karar verdiyseniz , alacağınız ürünü kesinlikle rastgele yada ürünün büyüklüğüne göre ( bu daha büyük hem de aynı fiyat hurra ) göre karar vermeyin.Mutlaka önceden denediğiniz ürünleri tercih edin yoksa çikolata diye likörlü acılı saçma sapan bir şey aldığınızda çöpe atmak durumunda kalırsınız.

-Eğer Helsinki harici bir şehirdeyseniz şehir merkezi krokisi muhtemelen bir a4 kağıda sığabilecek kadar küçük olduğundan kaybolma riskiniz yoktur. Rahat rahat dolaşın.Ha eğer gerizekalıyım diyorsanız ve kaybolursanız herhangi birine otobüs duraklarının yerini sorun.Sorduğunuz kişinin genç olmasına dikkat edin zira orta yaş üstü yerel halk kimi zaman İngilizce bilemeyebiliyor. 

-Eğer bakkala bile otobüsle gitmek istemiyorsanız aylık 46 euro ‘ya otobüs kartı edinmek yerine 30-60 euro arası değişen ikinci el bir bisiklet edinin.Zaten öğrenci olarak gittiyseniz bisiklet almak mantıklı ve ucuz olacaktır. Ülkeyi terk ederken bisikleti az biraz farkla başka bir enayiye de satabilirsiniz.

-her yer kar ben nasıl bisiklet sürerim otobüs beni ezer diyorsanız merak etmeyin bisiklet yolları ile araç yolları ayrılmıştır.Ayrıca her sabah bir belediye aracı gelip o yolları temizliyor , mucur tarzi bi taşlama ile kayma oranını 0 a indiriyordur.Zaten ilk haftalardan sonra hatunların çatır çatır bisiklet sürdüklerini görünce sizde bir tane edineceksiniz.

-Bisiklet edindim diye her yere de bisiklet ile gidilecek diye bir kural yoktur.-16 derecede ve rüzgarlı bir havada bisiklet sürcem merkeze gitcem diyorsanız g*tünüzden başka her yeriniz donacaktır.

-Bisiklet almaya karar verirseniz yanında ışık kask ve kilit almayı da unutmayın.Kışın Hava erken karardığı için genellikle bisikletlerinizi karanlık sokaklarda süreceksiniz . Tepeden inerken ışıksız bir bisikleti dönmek için bekleyen bir araba göremez …sizde hızlısınızdır duramazsınız.Yazık olur..

-Partiye gidip Osman adında biriyle tanışıp geri dönüyorsanız bırakın bu işleri gidin evinizde çay felan demleyin

-Partilere her zaman 1-2 saat geç gidin. Erken giderseniz hademe ile geçireceğiniz 1 saat hayırlı olsun. Hademede bulamazsanız fayansları falan sayarsınız artık ne bileyim.

-Tuvaletlerde taharet musluğunun evrim geçirmiş versiyonları mevcuttur.Türkiye’de ki gibi göte nişan almış bir boru beklemeyin sakin bir şekilde etrafınıza bakının .. Açma musluğunu görüp te aleti göremezseniz sakın “hele bir açayım neredeymiş” şeklinde bir aksiyona girmeyin , sıçmaya gidip duş almış olarak geri dönersiniz.

-Kimi halka açık tuvaletlerde bu alet gerçekten olmayabiliyor. Eğer götü boklu dolaşmak istemiyorsanız yanınızda mutlaka kolonyalı mendil tarzı temizlik gereçleri bulundurun.

-Marketlerde poşetler paralıdır. Markete giderken yanınızda poşet yada sırt çantası götürün.

-Eğer bir mağazaya girdiğinizde etrafta müşteriler ile ilgilenen tipler varsa bu normal değildir.Bir arkadaşa bakmıştım çıkcam şeklindeki yüz ifadesiyle mekandan hızlıca uzaklaşın yoksa Finli hatun görevlinin güzelliğine kapılırsınız.. Kendinize geldiğinizde elinizde bir fiş , standart bir tişört cebinizde de 40 euro eksiktir.

-Alışveriş yaparken elinizdeki ürünün üzerinde yazan isim ile fiyatı gösteren etiketin birbiri ile alakası olmayabilir.2 euroluk bir şey aldığınızı zannedip kasada 10 euro ödediğinizde yüzdeki o hafif göt olma ifadesi , etrafınızda bulunan insanlar tarafından fark edilecektir ne kadar saklasanız da … Bu durumu engellemenin yolu oldukça kolaydır. Sadece barkod numaralarını kontrol edin ve kasiyere göt olmuş olarak değil de “ne haber bebek bu akşam ne yapıyorsun? Bak parada bok” yüz ifadesi ile bakın."

18 Eylül 2013

This is the end! (Buraya Kadar!)


Yakın zamanda vizyona girecek olan ve aynı hızla vizyondan kaldırılmasını dilediğim filmden bahsetmek istiyorum.İzlemez olaydık! O filmi izlediğimize bin pişman olduk. Aman deyim, izlemeyin!

Film kıyamet koparken eve tıkılı kalan arkadaşları konu alıyor. Müstehcen sahnesi yok fakat bir sürü müstehcen dialogu var. Komedi türünde piyasaya sürülecek olan film, bizim deyimimizle tariz sanatı üzerine kurulmuş. Bir sürü konuda bir sürü insanın komedi ile karışık iğnelendiğini görüyorsunuz filmde fakat çok itici bir dille. Erkekler için utanç verici bir sürü sahne de söz konusu. Komedi olduğunu düşünerek; güleriz, eğleniriz diye gideceğiniz bu filmden hayal kırıklığı ile çıkacağınız için gitmeyin!

Tek iyi yanı yok muydu filmin diyeceksiniz şimdi. Çekim kalitesi ve oyuncuların oyunculukları süperdi. Fakat yalnızca o kadar. Yüksek bütçesine değmeyecek bir yapımla tabiri caizse canım parayı tuvaletin deliğine atıp sifonu çekmişler gibi. 

Şeytan filmi ile de bir sahnede dalga geçen film, kimlere ve neden atıfta bulunmak istemiş ve bu kadar çok gözümüze sokmuş anlam veremedim. Başka filmlerin de kokusunu yer yer alacağınız filmde "Korkunç bir film" serisine benzeme bile hissettim açıkçası fakat çok büyük bir korku filmi severi olarak hiç ilgimi çekmedi. Lise çocuklarının ellerinde kameraları ile, saçma bir senaryo üzerine, dalgasına çektikleri bir filmi andıran bu filme puanım 10 üzerinden 1 bile değil. Bana güvenin, seansının gösterildiği sinemanın kapısının önünden bile geçmeyin.

15 Eylül 2013

Aşk hakkında.


Aşk hakkında söyleyecek tek kelimem yok. Çünkü bence aşk tek kelimeye bağlanmaktır, pardon tek kişiye. Ask.fm 'de aşkı anlatsana demiş birisi. Düşündüm de; daha önce anlatmış olduğumu hatırladım. Yineleyelim o halde: 

"Ve oyun sona erdi.. Mutlu sonlar her zaman mutlu olmak zorunda değil.!

Aşk birine bağımlı olarak ortaya çıkan aşırı sevgi oranıdır. 

Bilimsel açıdan baktığımızda belli bir hormonu bulunmamasına rağmen, mutluluk, stres, adrenalin hormonları gibi hormonları tetiklediği ortaya çıkar.

Biyolojide ise, aşık olan kişinin beyninde feromon ve tiroksin salgıları artar ve bunu tetikleyen norepinefrin ve serotonin salgısı yüzünden kişi tuhaf davranışlara sahip olur. Depomin artışının da gözlemlendiği vucutta, kalp hızı artar, kan basıncı yükselir, iştah kaybı, uykusuzluk ve heyecanı getirir. Aşkın yok olması ise varlığından daha tehlikelidir. Ölümlere ve intihara sebep olabilir. Üzüntü sonucu norepinefrin salgısı artar ve kalp hızı arttığında aşırı sinirlenme, öfke, sebepsiz yere ağlama krizleri, kalp çarpıntısı görülebilir.

Psikolojide aşk, üç bağıntıdan oluşur; yakınlık, bağlılık ve tutku. Bir tanesi bile yok olursa aşk biter.

Sosyolojide aşk ise çok ilginç bir yapıdır. Yalnızca iki kişi arasında olmaz. Futbol takımına, siyasi bir partiye veya diğerlerine olabileceği söz konusudur. 

Bunları neden mi anlattım? Aşık oldum, seviyorum diye ağladığınız her dakika bunun da bir açıklaması olduğunun bilincine varın diye. Aşkın en fazla süreceği zaman ise 2 yıldır yalnızca. Evet, bu kadar az. Yani şu hormonların veya diğer her türlü şeyin salgılanıp sürerlilik kazanması.

Peki aşkı bitiren etmenler nedir? Kıskançlık elbette. Aşka benim bakış açım, sahiplenmektir çünkü. Bağımlılıktır. Sevmektir. Hoşgörmektir. Beraber eğlenirken, aynı zamanda ağlayabilmektir. Yani sorunsuzca paylaşabilmektir. Fakat başkasıyla değil! Başkasıyla paylaştığımı hissetiğim insandan inanılmaz soğurum. İnanılmaz itici olur gözümde. İnanılmaz sıkıcı olur. Her söylediği batmaya başlar. Ve inanılmaz bir acı çekerim bunun sonucunda. Eminim sen de öylesin. Kendi üzerimden anlatıyorum fakat sen de "Aaa ben de aynen öyle" diyorsun şu an.

Aşık olduğun adam veya kadının başkasına dokunduğunu düşünmek bile çıldırtıcı derece de soğutur, uzaklaştırır. El sıkışması dahil. Hadi ordan, o kadar da değilim diyorsun şimdi. Ben o kadarım, yapcak bişey yok. Sonra bir de kendime kızarım falan. Böyle bir pişmanlık havası.. Aman Allah'ım..

Aşıktım, çok fena seviyodum, diyorsunuz ya; işte onlara da çok gülüyorum. Gerçekten aşık olsaydınız; ölürdünüz çünkü. İntihar yolu ile değil, kalp krizi ile ölürdünüz."

12 Eylül 2013

Üniversiteye Yeni Başlayacaklara Tavsiyeler!

Yeni eğitim ve öğretim yılının hepimize hayr getirmesini ümit ederken size bir kaç abla tavsiyem olacak nacizane.

Eğer Üniversiteniz şehir dışındaysa ve ailenizden ayrı yaşayacaksanız:

1-Gideceğiniz şehri tanıyor olabilirsiniz veya ilk kez gitmiş olabilirsiniz. Hiç farketmez, ilk yıl mutlaka bir yurt havası alın. Bir sürü insanla tanışın, kaynaşın.

2-Yurt oda arkadaşlarınızı seçebiliyorsanız da asla sınıfta iyi geçindiğiniz bir insanla aynı odaya/eve çıkmayın. Çünkü sevdiğiniz bir arkadaşınızı kaybetmenize sebep olabilir.

3-Başka şehirlerde büyük hayaller kurmayın, çünkü sizi bekleyen maddi sıkıntılar, sınav stresleri, başka insanlarla geçim dertleri gibi bir çok sorunla karşılaşacaksınız.

4-Özgürlük denen şeyden çok, başıboşluk söz konusu olacağından; herkesin evine gitmeyin, her söyleneni kabul etmeyin, aykırı kişiliğiniz her zaman içinizde bir yerlerde olsun.

5-Başka şehirde okuyup, kimseyle takılmayan havalı tipler her zaman ilgi çekici olur. Eğer öyle biri olmak istiyorsanız, biraz asosyallik kimsenin canını yakmaz.

Eğer Üniversiteniz yaşadığınız şehirdeyse:

1-Diğer arkadaşlara göre daha şanslısınız. Maddiyat ve yatacak yer düşünme sıkıntınız olmaz.

2-Kampüse girdiğinizde uçan arabalar falan bekleyeceksiniz fakat ilk koridora girdiğinizde ve üzerinize çökmek üzere duran tavan sıvalarını gördüğünüzde bu; yerini büyük bir hayal kırıklığına bırakacak.

3-Kulüplere katılmaya bakın fakat çok arkadaş edineceğim edası ile olmasın. O tipler her zaman arka plana atılır.

4-Sınav haftaları altın değerindedir. O günleri okulda yatarak da değerlendirebilirsiniz. Mutlaka her derse giren ve düzgün not alan arkadaşınız olsun. 

5-Çoğunlukla derslere katılmaya bakın. Bazı kıl hocalar vardır ki derslerde anlattıkları hikayeleri bile sorabilirler.

6-Fotokopicilerle çok içli dışlı olacağınızdan, o adamlara iyi bakın. Ya da eve güzel bir fotokopi makinesi alın.

7-Okulun getirdiği şehir dışı gezilerini kaçırmayın. Zira onlar kadar uygununu bir daha bulamıyorsunuz.

8-Arkadaş seçimine özen gösterin. Herkesle selamlaşın fakat evinize girip çıkan insanlar belli olsun. 

9-Üniversiteye her elini kolunu sallayan gelebildiğinden art niyetli insanların varlığını da unutmayın.

10-Özellikle mühendislik fakültesindeyseniz, kızlar hakkında hayaller kurmayın. Zira orada kızların sakalları bile var.


6 Eylül 2013

Eğitim sorunsalı!?

İnsan eğitimini yalnızca okulda mı alır sanıyorsunuz? Hayır?! Odtü'de olanlardan bunu yeterince görmüş olduk zaten. Olanlara RTE'nin tepkisi ise "Takipçisi olacağız" oldu. Sanırım bunu da "Siz görürsünüz" e bağlayabiliriz abimin küçükken bana söylediği gibi.

Asıl benim en kıl olduğum olaya gelelim mi? Mantar gibi tüneyen özel üniversiteler. Tamam, herkes eğitim alsın. Fakat bu özel üniversitelerde tıp alanı olmasın arkadaş! Olmasın! Adam Çapa'ya giden adamdan 150 puan az alarak 40 bin tl yıllık verip doktor olmasın! He sınav sistemine falan karşıyım fakat böyle bir olay varsa önümüzde; madem sınavlara giriliyor; adamlar paralarıyla bir şeyler olmasınlar! Özellikle doktor olmasınlar!

Doktorluk analitik zeka gerektiriyor, para değil sonuçta.Diğer tüm bölümlerden çıktığınızda torpillere, paralara ve tanıdıklara ihtiyacınız varken, doktorlukta böyle bir durum söz konusu değil! Doktor dediğiniz adamın beyni farklı çalışmalı. Herkes doktor olmamalı. Adamlar araştırma yapabilecek kapasiteye sahip olmalı, cüzdana değil!

Özel okullara ve üniversitelere bu kadar sallıyorsun fakat sen neden gidiyorsun diyeceksiniz şimdi? Hep yanlış tercih ve bu büyük konuşmalarımın sonucu. Allah cezamı veriyor fakat nedense düşüncelerim değişmiyor. Hatun kişisi gelmiş diş hekimi olacağım diye, tuvaletin kapısını açmaktan aciz fakat cebinde 38.940 TL ile harç yatırıyor. Gel de çıldırma Büşra. Yok efenim, eğitim şart. Fakat eğitimin dengelisi, adaletlisi şart.! Buradan tüm eğitimcilere, eğitimci olmaya gönüllülere sesleniyorum. Parası olmayıp zekasıyla mahvolan çocuklar varken etrafta, bu kadar özel üniversiteye gerek yok! Avm'ler de kapatılsın, özel üniversitelerde. Herkes okumasın! Kalifiyeli eleman bulamaz olduk! Etrafta meslek eğitimi alan kimse yok. Yakında arabamızı tamir edecek adam, markette duran eleman kalmayacak. Herkes okudum diye bir kenara çekilip, yüksek maaşlarla müdürlük bekleyecek. Yazıktır!