15 Eylül 2013

Aşk hakkında.


Aşk hakkında söyleyecek tek kelimem yok. Çünkü bence aşk tek kelimeye bağlanmaktır, pardon tek kişiye. Ask.fm 'de aşkı anlatsana demiş birisi. Düşündüm de; daha önce anlatmış olduğumu hatırladım. Yineleyelim o halde: 

"Ve oyun sona erdi.. Mutlu sonlar her zaman mutlu olmak zorunda değil.!

Aşk birine bağımlı olarak ortaya çıkan aşırı sevgi oranıdır. 

Bilimsel açıdan baktığımızda belli bir hormonu bulunmamasına rağmen, mutluluk, stres, adrenalin hormonları gibi hormonları tetiklediği ortaya çıkar.

Biyolojide ise, aşık olan kişinin beyninde feromon ve tiroksin salgıları artar ve bunu tetikleyen norepinefrin ve serotonin salgısı yüzünden kişi tuhaf davranışlara sahip olur. Depomin artışının da gözlemlendiği vucutta, kalp hızı artar, kan basıncı yükselir, iştah kaybı, uykusuzluk ve heyecanı getirir. Aşkın yok olması ise varlığından daha tehlikelidir. Ölümlere ve intihara sebep olabilir. Üzüntü sonucu norepinefrin salgısı artar ve kalp hızı arttığında aşırı sinirlenme, öfke, sebepsiz yere ağlama krizleri, kalp çarpıntısı görülebilir.

Psikolojide aşk, üç bağıntıdan oluşur; yakınlık, bağlılık ve tutku. Bir tanesi bile yok olursa aşk biter.

Sosyolojide aşk ise çok ilginç bir yapıdır. Yalnızca iki kişi arasında olmaz. Futbol takımına, siyasi bir partiye veya diğerlerine olabileceği söz konusudur. 

Bunları neden mi anlattım? Aşık oldum, seviyorum diye ağladığınız her dakika bunun da bir açıklaması olduğunun bilincine varın diye. Aşkın en fazla süreceği zaman ise 2 yıldır yalnızca. Evet, bu kadar az. Yani şu hormonların veya diğer her türlü şeyin salgılanıp sürerlilik kazanması.

Peki aşkı bitiren etmenler nedir? Kıskançlık elbette. Aşka benim bakış açım, sahiplenmektir çünkü. Bağımlılıktır. Sevmektir. Hoşgörmektir. Beraber eğlenirken, aynı zamanda ağlayabilmektir. Yani sorunsuzca paylaşabilmektir. Fakat başkasıyla değil! Başkasıyla paylaştığımı hissetiğim insandan inanılmaz soğurum. İnanılmaz itici olur gözümde. İnanılmaz sıkıcı olur. Her söylediği batmaya başlar. Ve inanılmaz bir acı çekerim bunun sonucunda. Eminim sen de öylesin. Kendi üzerimden anlatıyorum fakat sen de "Aaa ben de aynen öyle" diyorsun şu an.

Aşık olduğun adam veya kadının başkasına dokunduğunu düşünmek bile çıldırtıcı derece de soğutur, uzaklaştırır. El sıkışması dahil. Hadi ordan, o kadar da değilim diyorsun şimdi. Ben o kadarım, yapcak bişey yok. Sonra bir de kendime kızarım falan. Böyle bir pişmanlık havası.. Aman Allah'ım..

Aşıktım, çok fena seviyodum, diyorsunuz ya; işte onlara da çok gülüyorum. Gerçekten aşık olsaydınız; ölürdünüz çünkü. İntihar yolu ile değil, kalp krizi ile ölürdünüz."

12 Eylül 2013

Üniversiteye Yeni Başlayacaklara Tavsiyeler!

Yeni eğitim ve öğretim yılının hepimize hayr getirmesini ümit ederken size bir kaç abla tavsiyem olacak nacizane.

Eğer Üniversiteniz şehir dışındaysa ve ailenizden ayrı yaşayacaksanız:

1-Gideceğiniz şehri tanıyor olabilirsiniz veya ilk kez gitmiş olabilirsiniz. Hiç farketmez, ilk yıl mutlaka bir yurt havası alın. Bir sürü insanla tanışın, kaynaşın.

2-Yurt oda arkadaşlarınızı seçebiliyorsanız da asla sınıfta iyi geçindiğiniz bir insanla aynı odaya/eve çıkmayın. Çünkü sevdiğiniz bir arkadaşınızı kaybetmenize sebep olabilir.

3-Başka şehirlerde büyük hayaller kurmayın, çünkü sizi bekleyen maddi sıkıntılar, sınav stresleri, başka insanlarla geçim dertleri gibi bir çok sorunla karşılaşacaksınız.

4-Özgürlük denen şeyden çok, başıboşluk söz konusu olacağından; herkesin evine gitmeyin, her söyleneni kabul etmeyin, aykırı kişiliğiniz her zaman içinizde bir yerlerde olsun.

5-Başka şehirde okuyup, kimseyle takılmayan havalı tipler her zaman ilgi çekici olur. Eğer öyle biri olmak istiyorsanız, biraz asosyallik kimsenin canını yakmaz.

Eğer Üniversiteniz yaşadığınız şehirdeyse:

1-Diğer arkadaşlara göre daha şanslısınız. Maddiyat ve yatacak yer düşünme sıkıntınız olmaz.

2-Kampüse girdiğinizde uçan arabalar falan bekleyeceksiniz fakat ilk koridora girdiğinizde ve üzerinize çökmek üzere duran tavan sıvalarını gördüğünüzde bu; yerini büyük bir hayal kırıklığına bırakacak.

3-Kulüplere katılmaya bakın fakat çok arkadaş edineceğim edası ile olmasın. O tipler her zaman arka plana atılır.

4-Sınav haftaları altın değerindedir. O günleri okulda yatarak da değerlendirebilirsiniz. Mutlaka her derse giren ve düzgün not alan arkadaşınız olsun. 

5-Çoğunlukla derslere katılmaya bakın. Bazı kıl hocalar vardır ki derslerde anlattıkları hikayeleri bile sorabilirler.

6-Fotokopicilerle çok içli dışlı olacağınızdan, o adamlara iyi bakın. Ya da eve güzel bir fotokopi makinesi alın.

7-Okulun getirdiği şehir dışı gezilerini kaçırmayın. Zira onlar kadar uygununu bir daha bulamıyorsunuz.

8-Arkadaş seçimine özen gösterin. Herkesle selamlaşın fakat evinize girip çıkan insanlar belli olsun. 

9-Üniversiteye her elini kolunu sallayan gelebildiğinden art niyetli insanların varlığını da unutmayın.

10-Özellikle mühendislik fakültesindeyseniz, kızlar hakkında hayaller kurmayın. Zira orada kızların sakalları bile var.


6 Eylül 2013

Eğitim sorunsalı!?

İnsan eğitimini yalnızca okulda mı alır sanıyorsunuz? Hayır?! Odtü'de olanlardan bunu yeterince görmüş olduk zaten. Olanlara RTE'nin tepkisi ise "Takipçisi olacağız" oldu. Sanırım bunu da "Siz görürsünüz" e bağlayabiliriz abimin küçükken bana söylediği gibi.

Asıl benim en kıl olduğum olaya gelelim mi? Mantar gibi tüneyen özel üniversiteler. Tamam, herkes eğitim alsın. Fakat bu özel üniversitelerde tıp alanı olmasın arkadaş! Olmasın! Adam Çapa'ya giden adamdan 150 puan az alarak 40 bin tl yıllık verip doktor olmasın! He sınav sistemine falan karşıyım fakat böyle bir olay varsa önümüzde; madem sınavlara giriliyor; adamlar paralarıyla bir şeyler olmasınlar! Özellikle doktor olmasınlar!

Doktorluk analitik zeka gerektiriyor, para değil sonuçta.Diğer tüm bölümlerden çıktığınızda torpillere, paralara ve tanıdıklara ihtiyacınız varken, doktorlukta böyle bir durum söz konusu değil! Doktor dediğiniz adamın beyni farklı çalışmalı. Herkes doktor olmamalı. Adamlar araştırma yapabilecek kapasiteye sahip olmalı, cüzdana değil!

Özel okullara ve üniversitelere bu kadar sallıyorsun fakat sen neden gidiyorsun diyeceksiniz şimdi? Hep yanlış tercih ve bu büyük konuşmalarımın sonucu. Allah cezamı veriyor fakat nedense düşüncelerim değişmiyor. Hatun kişisi gelmiş diş hekimi olacağım diye, tuvaletin kapısını açmaktan aciz fakat cebinde 38.940 TL ile harç yatırıyor. Gel de çıldırma Büşra. Yok efenim, eğitim şart. Fakat eğitimin dengelisi, adaletlisi şart.! Buradan tüm eğitimcilere, eğitimci olmaya gönüllülere sesleniyorum. Parası olmayıp zekasıyla mahvolan çocuklar varken etrafta, bu kadar özel üniversiteye gerek yok! Avm'ler de kapatılsın, özel üniversitelerde. Herkes okumasın! Kalifiyeli eleman bulamaz olduk! Etrafta meslek eğitimi alan kimse yok. Yakında arabamızı tamir edecek adam, markette duran eleman kalmayacak. Herkes okudum diye bir kenara çekilip, yüksek maaşlarla müdürlük bekleyecek. Yazıktır!

27 Ağustos 2013

Sıradaki Filmim "Korku Seansı" Olsun

30 Ağustos Cuma günü vizyona girecek olan Korku Seansı filminin basın gösterimindeydik. Buna kesin hükmü verebilirim ki son zamanlarda izlediğim en sağlam korku filmiydi. Hatta bu sezona imzasını atacakmış gibi görünüyor.

"Şu an izleyeceğiniz film gerçek bir hikayeden alıntıdır!"

İşte bu cümle ile çıktığınız tüm yollardan mutlu ayrılırsınız. En azından bu güne kadar bana hep öyle olmuştur. Korku türlerinde işte bu cümleyi çok severim bu yüzden. Daha gerçekçi ve daha korkutucudur. Korkmak için verdiğiniz paranın boşa gitmeyeceğini dakika bir'den anlarsınız böylelikle.

Metafiziksel olaylara inanan ve bu tip olayları aydınlatmaya çalışan,dünyaca ünlü Ed ve Lorraine Warren'ın başlarından geçen gerçek bir hikayeyi izlemek istiyorsanız bu filme gidin. Film Perron ailesinin orman ortasında tutmuş oldukları kocaman bir çiftlik evine taşınmaları ile başlıyor. 5 kız çocuğun olduğu aile diğer tüm korku filmlerinin aksine çok mutlu. Hiç bir kahramanımızda depresif bir durum söz konusu değil. Sanırım filmin en güzel yanı da bu olsa gerek. Çocuklardan bir tanesinin uyurgezer olması haricinde hiç bir sorunları yok. Ki o da göze batan bir ayrıntı değil, inanın.

Tabi klişe korku filmleri belirtilerini de gördük filmde. Bodrum katına açılan bir kapı ve oraya inen uzunca merdiven, aniden kesilen ışıklar, dağ başında kervan geçmez kocaman bir ev, gıcırdıyan tahtalar, aniden ölen hayvanlar gibi.. Çocuklardan herhangi biri ölecek mi, o mutlu aile tablosunu bir şey olacak mı diye ciddi manada sıkıntıya giriyorsunuz. 

Eve ve evde yaşayanlara musallat olan şeytani ruhun hareketlerini yakalayabilmek adına kurulan kameralı sistemlerle Paranormal Activity, şeytan çıkarma seansı ile yılların gelmiş geçmiş en korkunç filmi olan Şeytan filmini içinde barındırdığından olacak ki gerilim ve korku aynı anda verilmiş. Bu da korku sever bir izleyicinin mutlu ayrılmasına sebep olacaktır. Filmde baskın bir karakterden çok, olaya odaklanılması ise ayrı bir güzel. İşte bunu seviyorum! 

Eğer korku-sever bir izleyici iseniz, emin olun siz de bunu seveceksiniz. En azından korkmadım,gerilmedim diye ağlamazsınız filmden çıkarken. İyi seyirler dilerim.

22 Ağustos 2013

Animasyon Filmleri Çocukluk Belirtisi Değildir!

Son zamanlarda artan animasyon çılgınlığı başlığımı destekler nitelikte. 12 yaşından sonra çocuklarda karşılaştığımız "Ayy sen hala çizgi film mi izliyorsun" soruları, "Büyüdüm artık, izlemem bundan sonra!" cevaplarını tetikliyor. Bu yüzdendir ki çocuklar çizgi dizilerden ve filmlerden uzaklaşıyor..

Çocukluğu, büyüme evresi ve hatta büyüklüğü çizgi filmlerle geçmiş olan bir insan olarak söylüyorum ki "İçinizdeki çocuğu asla öldürmeyin!" The Simpsons'larla, 402 no'lu sınıfın çocuklarıyla, Andy'nin Nesi Var ile hayatımızı neşelendirelim. Aşkı memnu izlemesinden çok daha iyidir çocuğun çizgi dizi izlemesi, buna inanın.

Peki ya şimdiki animasyon filmlere ne demeli? Ciddi manada en çok zevk aldığım filmlerin hepsi animasyon. O hayal dünyası, o çizgiler, yüzlerdeki tatlılık, şeker kızlar ve oğlanlar hepsi ama hepsi bir masalın içine çekip alan ilginç bir evren. "Avatar" filmi ile patlak veren ve hasılatı oldukça yüksek olan ciddi yapımlara ne demeli peki? Ve tabi günümüzün muhteşem dünyası 3d. Başta ağrı ve ciddi yorgunluk yaratmasına karşı gerçekçiliği ve çizgisiyle insanın istediği dünyaya çat diye çekip alabiliyor.

O halde size biraz da tavsiye filmler vereyim.

Shrek.. 


Ormandaki ufak dünyasında insanlardan ve diğer hayvanlardan uzak yaşayan yeşil kahramanımızın aşk dünyasına açılıp gidiyoruz. Fakat o ne güzel bir aşk öyle. Film o kadar tutuldu ki 4 bölüm çekildi şimdiye dek. Fakat "sonsuza dek mutlu" olan son filmi ile devamının gelmeyeceğinin mesajını da verdi. Devam etseydi, yine severek izlerdik kendisini. Büyük, hırçın ve kaba olan cüssesinin içindeki ufacık ve tatlı kalbine sizler de tav oluyorsunuz. İzlemedim derseniz, döverim!

Tavuklar Firarda..

Dönemin çocukları bu filmi izledikten sonra uzunca bir süre tavuk eti yememişlerdi. Baya etkileyici diye adlandırılan film, tavukların kendi aralarında bir dünyasının ve iletişiminin olduğunu o kadar tatlı dille anlatmış ki.. Kullanılan animasyon tekniği ise oldukça güzel. En azından benim en sevdiğim teknik. Tavukların en zekisi ise favorim,şu gözlüklü mühendis. İzlemediyseniz, lütfen izleyin.

Buz Devri..


Bayramların ve resmi tatillerin vazgeçilmez Tv filmi olmuş durumda. Global olarak tehlikesi altında olduğumuz küresel ısınmaya ve doğal olaylara göndermelerin olduğu film serisi 5 taneden oluşuyor. Zevkle izleyeceğinize eminim.

Oyuncak Hikayesi..

Canlanan oyuncakların konu aldığı ve benim ciddi manada korktuğum bir film. Tabi Chucky ile büyüdüğümden olabilir. Çocuklarınıza Chucky'yi izletmeden önce oyuncak hikayesini izletin ki, oyuncakları ile arası iyi olsun. Onları sağa sola atıp durmasın.

Tim Burton-Ölü Gelin

Tim Burton'dan bahsetmesek ayıp olurdu değil mi? Bir müzikal ile karşımıza çıkan Ölü gelinin muhteşem bir hikayesi var. İzleyenler bilirler, bir ayrıntı yakaladım. Filmde ölümden sonraki hayat ele alınmış biraz. Hayatında iyilikler yapan insanların ölüler tarafından karşılanması ile, kötülükler yapan insanın karşılanması acı bir şekilde gözler önüne sermiş. Olabildiğince ölü-mezar ve müzik arasında geçiş yapan filmin, düet parçası gözdemdir. Ölü gelin ise bir çok yerde kullanılan karakter. Arada gözünün yerinden fışkırıp içinden kurt çıkması ise mide bulantı sebebi.

İntihar Dükkanı

Madem müzikal dedi, imdb de puanı oldukça yüksek olan intihar dükkanından bahsetmesek olmayacak. Hikayesi oldukça aykırı ve saçma. Bir insan intihar edecek olsa buna tonlarca para verip, yasal olarak satılan bir yerden , buna neden olacak maddeler satın almaz. İntihar dükkanı olan adamın güler yüzlü bir çocuğunun olması ile dünyasının değişmesini ele alan filmden ciddi manada sıkıldım. İsmi dikkatinizi çekip, imdb puanına aldanmayın diye ele aldım. 5.9 etmez o film.

Çılgın Hırsız..

Haydi gelin ay'ı çalalım. Anne ben ay'ı çalıcam diyen ufaklığın annesinin umarsızlığı üzerine hırsızlık yaparak geçimini sağlaması çok eğlenceli bir dille anlatılmış. 3 tatlı kızla tanışmak durumunda kalan hırsızın o dakkadan sonra değişen hayatını heyecanla izliyorsunuz. Çoluk-çocuk sıkılmadan izlenilebilecek bir film.

Karmakarışık..

Rapunzelvari bir aşk filmi diyebiliriz buna. Fakat çok daha eğlenceli ve ana karakterler çok daha tatlı. Erkeğimiz bir prens değil, hırsız işin ilginç yanı. Çok şirin karakterlerin olduğu filmi tek solukta izleyeceğinize eminim.

Ruhların Kaçışı..

Yine imdb puanına aldanıp izlediğim filmlerden bir tanesi. İsmine de bakarak çok büyük hayaller kurduğum film beni tek kelime ile hayal kırıklığına uğrattı. Bir çok mesajı barındıran filmi izlerken çok sıkıldım. Dikkatli ve temkinli izlerseniz, bahsettiğim mesajlara maruz kalacaksınızdır fakat zamanımı eğlenceli geçireyim diyorsanız izlemenizi tavsiye etmem. Özellikle çok yiyen anne ve babanın domuza dönüşme sahnesi ekseriyetle çok itici.

Baykuş Krallığı Efsanesi..

Baykuşları severim. Baykuşları bu filmi izleyen herkesler sever. İyilerle kötülerin çatışması, kötülerin ne kadar kötü bir hayatının olduğunu çocuklarınıza öğretmek istiyorsanız, bu filmi izletin derim! Hatta siz de izleyin. mümkünse sinemada izleyin. Süper efektleri olan filmde özellikle uçma sahneleri çok güzel yerleştirilmiş.

Daha çok yazasım var fakat bu kadar yeterli sanırım. Yazmadan geçemeyeceğim ve yazmadığım için ciddi manada dayak tehlikesi bulunan filmleri de sayayım o halde. Arı filmi ile arıların dünyasına girebilir. Yhe Nightmare Before Christmas ile bir müzikal zevkine varabilir, Arabalar ile arabaları dillendirebilir, Bolt ile bir köpeğin kahramanlığına şahit olabilir, Neşeli Ayaklar ile penguenlerin ilginç yürüyüşlerini görebilir, Beowolf-ölümsüz avcı ile savaş dünyasına göz atabilirsiniz.

İyi bir animasyon severim derseniz ve listemde eksik gördüğünüz filmler varsa lütfen ekleyin. İzlemekten zevk duyacağım. Bol çizgili ve eğlenceli günler dilerim o halde!

Orjinal yazım için buyrun: http://www.sinefesto.com/animasyon-filmleri-cocukluk-belirtisi-degildir.html

3 Ağustos 2013

Hintsel Filmler.

Hint film yapım şirketi olan Bollywood'un Hollywood ve Bombay'dan etkilenerek oluşturulduğunu biliyor muydunuz? Artık biliyorsunuz. Peki nedir bu hint filmlerinin genel özellikleri?

Her hint filminin olmazsa olmazı elbette ki o dansları. Durduk yere sokağın ortalık yerinde başrolümüz şarkı söylemeye başlar ve ona ayak uyduran koskoca bir mahalle ahalisi vardır arkasında. O kadar çok karşılaştım ki bu sahnelerle artık Hindistan'a gittiğimde öyle dans eden insanlar görmezsem sokakta oturur ağlarım. Hayallerimi yıkmasınlar lütfen. 

Hint filmlerindeki dansların vermek istediği imaj muhtemelen ağlarken bile mutluyuz biz olsa gerek. Çünkü dram filmlerinde bile ağlamaklı sahnelerden dansa geçtiklerine şahit oldum. İlginç değil, hayatın ta kendisi..

Hint filmleri diğer yapımlara göre daha terbiyeli oluyor. Öpüşme sahnelerine fazlaca yer verilmez, temkinlidir hep başroller. Aşk filmlerinde bile hep dokunmak isteyipte dokunamama duygusuna yer verirler. Ailece izlenecek yapımlardan yani. 

Aamir Khan'dan bahsetmezsem beni döver sanırım Bollywood'un seyirci kitlesi. Zira hiç azımsanmayacak kadar büyük bir kitle onlar. Delicesine Hint filmlerine sarmış durumdalar. Aslına bakarsanız izledikçe izleyesiniz geliyor. Zira konu seçimleri oldukça güzel ve anlamlı oluyor. Aamir Khan ise bu konuda oldukça başarılı. Oyunculuğu da , senaristliği de, yönetmenliğiyle. Adam başlı başına bir yapıt anlayacağınız.

Senaryoları çok sağlam olan Hint filmleri keşke bu kadar uzun olmasa. Mutlaka 2 saati aşan filmlere maruz kalıyorsunuz. Peki ya film önermeyecek miyim? Elbette.

3 idiots



Buradasınız ve bu zamana kadar bu filmi izlememişseniz mutlaka başınızı taşlara vurun. Muhteşem denilecek filmlerden bir tanesi. Makine mühendisi bir tanıdığınız varsa, beyinlerinin nasıl çalıştığını zaten bilirsiniz. Bu adamların hayata bakış açısı çok başka. Filmde de bire bir vermişler gerekli mesajı.  Ezber zihniyeti değil de, yeni şeyler üretebilme zihniyeti için "anlamak" gerektiği çok güzel işlenmiş. Haricinde koskoca bir aşk, aile bağları ve en önemlisi yeri geldiğinde hayatınızda çok fazla yeri olduğunu düşündüğünüz arkadaş kavramı. Arkadaşlığın muhteşem boyutları.. Üniversite hayatının ise eğlenceli yönlerini göreceksiniz. Aaa lütfen, izleyin.!

My Name is Khan.

Filmin ismini gördüğümde Forrest Gump gibi bi'şeyle karşılaşacağıma adım gibi emindim aslında. Nitekim de öyle oldu. Khan isimli adamın aşkı ile başlayan hikaye bizi dini çatışmalara kadar götürecek. "Müslüman" olmanın dünya da ne kadar zor ve meşakkatli olduğunu muhteşem senaryosuyla anlatmış. Örtülü bir kadının başından çekilip alınan türban gibi ilginç gözlemlere de yer veren filmde kendinizi bulacaksınız. En azından ben buldum. İq'su düşük bir insanın, güzel ve zeki bir kadına aşık olması ve onunla evlenmesinden ise hiç bahsetmeyeceğim. İzleyin.

Slumdog Millionaire.

Bir çaycı parçası Milyoner olabilir mi? Olabilir elbet. Neden olmasın? "Kim milyoner olmak ister?" yarışmasından yola çıkılarak oluşturulmuş film o kadar akıcı ki, artık ne olacak diye düşünmenize izin bile vermiyor. Kardeşlik, aile ve aidiyet duygularının üzerine giden film oldukça etkileyici. Hint filmi severi iseniz mutlaka izlemişsinizdir. Fakat birilerini bu konuda zehirlemek istiyorsanız, mutlaka izletin.!

Barfi.

Yakın zamanda vizyonda olduğu için bahsetmeden geçemeyeceğim. Hep iyi mi söyleyeceğim. Ben bu filmi hiç beğenmedim. İzlediğim Hint filmleri arasında en kötü de başı çeken bu film görünüşte aşk filmi fakat aşkı pek göremedim açıkçası. Sağır ve dilsiz olsan Barfi'nin boş yaşantısına tanık oluyorsunuz. Bunu aşk ile doldurmaya çalışmışlar fakat ben hoşlanmadım açıkçası. Belli yerlerde kopmak zorunda kaldım filmde. Sanırım senaryoda ilginç boşluklar da mevcut. Bakın, bunu izlemeyin misal.

Taare Zameen Par.

Bu film hakkında hiç açıklama yapmayacağım. Sadece biraz geç anlıyor diye, hayata geç kalmak zorunda olmayan bir çocuğun hayatını açıklamasız izleyin. Etkileneceksiniz.

Bu beş filmi de izlediyseniz, tebrik ederim artık sizde Bollywood meraklısısınız. Bunun yanı sıra ekleyebileceklerimiz ise; Kahaani, A wednesday, Lagaan, Black, Ghajini. 

26 Temmuz 2013

Ben yoldan çıktım!

Sülalesine tepki olarak doğmuş bir insanım. Genellikle her girdiğim baba tarafı ortamında tartışma ile ayrılırım. Fikir çatışmalarının yanı sıra bir keresinde "Bunun beynini kim yıkamış böyle, alın bunu karşımdan" tepkisiyle karşılaşıp "En azından benim beynim temiz" deyip kalkıp gittiğimde "Dil de pabuç" denmişti. 

Dil pabuç evet. Çünkü hep birilerine bi'şeyler anlatmak zorunda kaldım. Kendimi anlatmak zorunda kaldım.X kişisinin Babama dönüp "Sen de böyle değildin gençken falan, neden bu kızı böyle yetiştirdin?" tepkisine maruz kaldığım da oldu. 

Evet, ben biraz ilginç yetiştim. Solcu Liselim yazımı okuduysan az çok bilgin vardır zaten. Beni yoldan çıkaran en önemli şeylerin başında her duyduğunuzda okumak zorunda olduğunuz, mezar taşlarının sonunda yazan Fatiha.

"Hamd, âlemlerin Rabbi, merhametli olan, merhamet eden ve Din Günü'nün sahibi olan Allah'a mahsustur. (Allahım!)
Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir."
Hamd etmekle başlayıp,
Doğru yol? ile çıkıyorsunuz yola. Kendi yolunuzdan çıkıp O'nun yolunda ilerliyorsunuz sonra. Aaa bir de bakıyorsunuz başka bi'sürü şey var sizi ilgilendiren. Sapmanız gereken. Gazaba uğramayacakları arıyorsunuz hayatta. Ya da size bir gazap vaadetmeyeceklerin. İşte "huzur" denilen olay oralarda cereyan ediyor. Huzur bambaşka..
Kulluk etmek, sıkıştığın zaman yardım dileyeceğin bir varlığı bilmek çok iyi geliyor. Sonra neden onu hatırlamak için yalnızca sıkışmayı bekleyim ki diyorsun. İbadet başka. Her dakikanın doluluk oranını arttıran özel bi'şey.
Ve Asr suresinde ;
"Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir)."
İnsanların zarar ve ziyanlarını gördükçe canın acıyor neden sonra. Birden kafanda şimşekler çakıyor.İnsanlara tartışarak anlatmamaya başlıyorsun. Yer yer sinirleniyorsun ama sonra geçiyor. Hakkı ve sabrı önce kendine tavsiye ediyorsun. Sonra diğerlerine. 
Ben artık yalnızca gülümsüyorum. O başını neden örtüyorsun diye sorulan sorulara -ki bunca yıl olmasına rağmen- hala hazmedememiş insanlara gülümsüyorum. Oruç tutmanın ibadet olduğunun farkına varmayan insanlara da gülümsüyorum. 5 vakit namazı kılmaya çalışırken "Uçacaksın zaten kıl, kıl" diyen insanlara da gülümsüyorum. Merak ediyorum bazen kitapları nedir, neyin nesidir. Neye inanırlar, nereden gelip nereye giderler. Sorup ilginç cevaplar da alırım. Fakat dinle alakalı değildir hiç biri. Siyasetle alakalıdır. Siyasileri örnek olarak görürler ve ona göre bi'şeyler oluştururlar kafalarında..
Bana "sizinkiler öyle yapıyor ama" derler. Sanki din onlarla gelmiş gibi "haşa." Onlarla gelmedi din. Yıllardır vardı. Yalnızca onlar bizi diğerlerinden fazla gözettiler. Akraba dediğiniz insanlar onlara küfrederken tüm kapalılara, namaz kılanlara ve hatta Allah diyenlere bile küfretmeye başlayınca ise biz onların arkasında daha bir olduk. Zira bizim için "din" önemli. 
Bizim için "islam" ın önemli olması rahatsız ediyor olsa da birilerini, inanın bu gerçekten sapacak değiliz. Peki ya sizler hala devam mı edeceksiniz ?
"Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar dönemezler." Bakara 18
Allah'ın hidayeti her bu yazıyı okuyanın üzerine olsun.

16 Temmuz 2013

Kötü Ruh'u Gördüm!


 "İzleyeceğiniz en korkunç film" sloganı ile yola çıkan film sloganın hakkını verecek biçimde tasarlanmış. Ben ki korku filmlerinden sıkılmış insan olarak sıkılmadan izledim.

Öncelikle hemen söyleyim "Ailecek izlenecek bir korku filmi." Yani müstehcen sahnesi yok. Benim için en önemli şeylerden bi'tanesi de budur filmlerde. Çok fazla kan ve korku unsurunun kullanılması elbette yaş sınırını +18 yapıyor benim gözümde. Fakat +15'te olabilir hani.

Konusuna gelecek olursak, muhteşem bir dostluk söz konusu. Mia adından bir genç kız annesini kaybettikten sonra uyuşturucu müptelası oluyor. Çok yakın arkadaşı bıraktırmayı bir türlü başaramayınca eskiden kaldıkları dağ evine gitmeyi planlıyorlar. Annesinin ölümünden beri görüşmediği abisi, abisinin sevgilisi ve en yakın arkadaşı ile sevgilisi olmak üzere 5 genç bu orman evinde buluşuyorlar. 

Klasik korku filmi hikayesi buraya kadar. Ormanın ortasında 2 katlı eski tahta bir ev, 5 genç ve çekmeyen telefon. Tüm klişeler bu filmde de kullanılmış. Alt kata açılan bir kapı, bodrumda asılı duran ölü hayvanlar, ışıkların gidip gelmesi ve korkan bir kadın.

Evin kapısını açarken daha önce girilmiş olduğunun farkına varırlar. İçerdeki iğrenç kokunun sahibini ararken alt kata açılan kapıyı keşfedip inerler. Onlarda önce oraya gelinip, büyü gibi bişeyin yapıldığını fark ediyorlar. Düzeyli arkadaşın meraklı sevgilisi bulduğu kitapla kötü ruhu çağırıyor. Şansa bakın ki kötü ruh Mia'nın içine giriyor. Girdikten sonra da abisi dahil herkesi öldürüyor. 

"Bu gece hepiniz burada tek tek öleceksiniz!" gibi muhteşem replikler söz konusu. Kan kullanımından hiç çekinilmemiş. Özellikle kan kusma sahnesi süperdi. Hani öyle ki, bu kadar kan nereden geldi ve hala bu  kadın ayakta nasıl duruyor diye düşündürüyor insanı. 

Aşırı kesme, biçme söz konusu filmde. Sesler de güzel yerlerde kullanılmış. Ani efektler ve kötü ruhun ilginç makyajı, siyah saçlar gibi klişe şeyler kullanılmış olsa da sıkılmadan izlenir bir film. Hee sonunda başrolümüz Mia kurtuluyor. Hem de tek kolu kopuk bir şekilde ormanın derinliklerine karışarak. Başrolün çiziklerle kurtulmasına alışkın olan bünyemde bu gerçekçilikte oldukça güzel geldi. Korku filmi severlere tavsiyemdir. İyi seyirler dilerim.

14 Temmuz 2013

Lanet olsun hepsine!

Ölümlerden, öldürülmelerden ve insanların insanlara yaptıklarından iğreniyorum.!

Çok fazla ağlayabilen bir yapıya sahip değilim. Ağladıklarımı saysam odamdan dışarı çıkamam sanırım. Millet Amerika'ya yol yapar ama ben yapamam. Fakat sağlam ağladığım zamanları çok iyi bilirim. Daha önce anlattım mı bilmiyorum ama bugün yine gözlerimi kapattığımda O'nu gördüm. Tekrar anlatayım dedim.

Hastanenin her katını gezdikten sonra en alt katına geçtim. Oturdum bir köşede. İnsanları seyre daldım. hiç bi'şeyim yoktu fakat çok şeyi olan insanları görüyordum. Yaşlılar, yaralılar, hastalar.. Bi sürü koşuşturma söz konusuydu. Yapabileceğim bi'şey yoktu ve yalnızca izliyordum. Sonra birden koskoca iki kapısı kapalı olan ameliyathane tarzı bir yer dikkatimi çekti. O kapının ardını merak ediyorken birden önündeki tekerlekli sandalyeyi gördüm. Oldukça uzaktı bana mesafe. Ayağa kalktım. Yaklaştım.. Ah şu merak duygusu.. İlla insanın başına bi'iş açacak.!

Vücudu baştan aşağıya sargılarla olan o çocuğu gördüm. Yalnızca tek gözü açıktı. Ve bir de bacağı dizden veya baldırdan aşağı.. Annesinin elinde kağıtlar, dilini bilmediğim bir sesle bi'şeyler soruyordu sağa sola. Dosyaları düşürür gibi oldu, tutacakken ayağı tekerlekli sandalyeye çarptı. Birden sandalye bana doğru döndü. O ufacık çocukla göz göze geldik sanki. O kadar sargının içinde gözünü gördüm. Sonra ayağına doğru kafasını indirdi azcık. Zira oynatamıyordu hiç bi'yerini. Bir çok yeri alçıda, olmayanlar da sargıdaydı. Yanmış mıydı, üstünde bomba mı patlamıştı hiç bi'şey bilmiyorum. 

Ayağına çevirip gözlerini ayağıyla daire gibi bişeyler çizdi. Sonra bir yukarı bir aşağıya oynattı. Sonra fark ettim ki ayağıyla oynuyor. Sonra tekrar göz göze geldik. Gözündeki ayağımı oynatabiliyorum mutluluğu mu yaktı beni yoksa o çaresizlikteki kıvranışları mı bilmiyorum. Boğazıma o herkesin anlattığı fakat daha önce hiç olmamış olan yumruk tıkandı. Nefes alamadım. Başım döndü. Gözlerim karardı. Birden bire hıçkırarak ağlamanın tadına vardım. Kimse yoktu o sırada orada. Annesi çocuğu hemen çevirdi. Ben hastanenin o koskoca koridorunda bulduğum kolonun arkasına geçerek, diz çökerek ağladım. hıçkırarak ve nefes almadan. Çok sevdiğim bi'şeyi kaybetmişçesine ağladım..

Çocuğun mutlu olması için bir sebebi yokken gördüğüm o gözler beni mahvetti. Hiç ağlamadığım kadar ağladım. Ağlarken yanıma x kişisi geldi. Konuşamadım ağlamaktan. Bırakın konuşmayı iki harfi yan yana getirip "ah" bile diyemiyordum. Sonra ben bir daha kimseyle göz göze gelmedim. Göz göze gelmekten korktum hep. Çünkü gözlerden aldığım o ilginç elektrik hep farklı bi'şey hissettirdi bana. Korkutucu, ürkütücü, mutlu, mutsuz, hoş, çirkin, güzel ve karşımdaki her ne hissediyorsa onu. Ve ben hep korktum. Hala korkuyorum. Ve O çocuğa ne olduğunu ciddi ciddi merak ediyorum. 

Ve dünyanın bi'çok yerinde bi'çok çocuk ölüyor. Bi çoğu yaralanıyor. Dünyada bu yapılanların hiç birini bir hayvan veya bitki yapmıyor. İnsanların insanlara yaptıkları verdikleri zararları düşündükçe çıldırıyorum. O gözler aklıma geliyor. öyle ne çok acı çeken ve acısını gizleyen çocuk var. Ne pis yaşamlar var hayatta. Para için, pul için veya herhangi bi'şey için can yakmanın acizliğindeler. Hepsini kıblemin sahibi Allah'ıma havale ediyorum ve ekliyorum: sizlerde insanlara yardım etmekten çekinmeyin. Lütfen, dünyanın bi'çok yerinde zarar gören insanlar var. Zulüm görmelerine engel olamıyorsak, yardım edelim bari. Zulümlere de sessiz kalmayalım. Teşekkürler!

11 Temmuz 2013

Psikolojin bozulsun, ister misin?

Psikolojini bozmak için film izlemene gerek yok aslında. Olan her şey psikolojik olarak insanı psikopat, güvensiz ve yeterince paranoyak yapıyor zaten. Ama daha fazlasını istiyor ve izlediğin filmin etkisinde kalmak istiyorsan; doğru yerdesin..

Film izlemeye korku-gerilim türü ile başlayıp, yıllarca bu türde devam ettim. Fakat iyi geldi mi dersin. Gelmedi elbette. Akşamları uyumadan önce kapıların arkasından sızan ışıkta hayaletleri, kapı arkalarında katilleri, dolapların içlerinden fırlayacak olan cesetleri düşündüm hep. Sonra tabi ki seri cinayetler listemi yaptım. Sevmediğim arkadaşlarımı ilk 10'a koydum. Sen de inandın değil mi? Yok be öyle bi'şey. 

Korku-gerilim filmlerinden anladığım hiç bi'şeydi. Bana kattığı bi'şey olmadığı gibi paronaya da verdi. sonra bir gün gerilim içerikli psikolojik filmlerle tanıştım. Derken yalnızca psikolojik arayışına girdim. Verdiği duygular, kafa karışıklıkları yaşadığım korkulardan çok daha iyiydi. Şimdi bu kadar anlattığıma göre tavsiye etmem de gerekiyor sanırım. Ediyorum,o halde varım! Yalnız filmler hakkında bilgi vermek oldukça zor; izlemeden anlaşılmaz.

Benim ilk tanıştığım filmle başlayım: Kelebek Etkisi. Filmi kare kare izleyin ve hayatınızdaki her anın ne kadar önemli olduğunun farkına varın. Yaşadığım her işte bir hayır vardır da diyebilirsiniz sonunda. Hatta deyin. Tek bi'şeyin bile değiştirilmesinin ne büyük şeylere sebep olacağına bakın. Filmin sonunda ise hayatınızda değiştirmek istediğiniz şeyleri düşünün. Ama sakın değiştirmeyin!

Zindan adası: Şizofrenik filmleri seven bir insansanız zaten bunu izlemişsinizdir. Fakat emin olun dişlerinizi sıkarak seyredeceksiniz filmi. DiCaprio sevmeyen bir insana Dicaprio'yu sevdirebilecek bir yapımdır kendisi. Onunla sinirlenip,onunla üzüleceksiniz. Öyle de içine alacak hani sizi.

Otopsi: Bi'kaç kez severek izleyebileceğiniz bir film demek isterdim fakat bence yalnızca bi kez izlersiniz. Zira sonunda herkes ölüyor.

Forrest Gump: Psikolojik,dram türünde fakat izlemeyeni dövebileceğim bir film. Bir hayat hikayesi ancak bu kadar tatlı olabilir. Bir sürü olayın tek bir kişiye endekse edilmesinin yanı sıra, anlatımı ve olayların birbiri ile zincirleme olan bağlantısıyla sizi ekrana kitleyeceğine eminim.

İnsomnia. Azcık polisiye olmasına rağmen iyidir.

İnception: Kafanız ruyalarla bi'dünya olacaktır. Bu filmi izlemeden önce bir bardak su için. Zira bu gerekli. Rüyalara yolculuk yapan bir kaç insanın başına gelen ilginç olayları konu alıyor ve olabildiğince karmaşık bir film.



Dövüş kulübü: İzlemeden önce amaaağnn kavgalı bişe izlicem diye korktuğum fakat muhteşem diye gülümseyerek ayrıldığım film. Klasiklerimden bir tanesidir kendisi. Tüketim toplumuna milyonlarca gönderme yapan filmde iki karakterli tek odaklı adamı ve muhteşem aşkını izlerken, içsel kavganın dışa vurumuna da şahit olacaksınız.

3 idiot. Mutlaka izlemişsinizdir fakat belki izlemeyen vardır diye yazmazsam olmazdı. Bir hint filmi ve ben hint filmlerinden pek hoşlanmam normalde. Taa ki bu filmi tanıyana dek. 3 makine mühendisinin muhteşem dostluğunun yanı sıra, içlerinden bir tanesinin aykırı düşünceleri çok güzel bir biçimde yer almış filmde.

23 Numara: Genç bir adamın kendini keşfetmesi 23 numara şeklinde anlatılmış. 10 numara mı olacaktı o? Hayır canım, önemli değil numara. Yoo aslında çok önemli. Aslında 23 numarasını bağlayabileceğiniz milyonlarca şey olduğunun farkına varacaksınız.

Confessions: Türkçesini bilmiyorum bu filmin. Bilmekte istemiyorum. Bir öğretmenin öğrencileri yüzünden çocuğunu kaybetmesi ile intikam alma yönteminin anlatıldığı filmin sonunda "hadi be" diyeceksiniz ve inanın içiniz parçalanacak.

Prestij: Filmin adı zaten mis gibi kokuyor,izle beni diyor. Bir zamanlar çok iyi arkadaş olan iki sihirbazın ezeli rekabetini ele alan filmde, ilginç konulara değiniliyor. Hırs, sevgi ve kazanma isteğinin sonucunda insanın kendisini kaybetmesi muhteşem bir biçimde anlatılmış.

Benim Adım Sam: Zeka geriliği olan babanın kızı ile olan muhteşem diyaloğunun yanı sıra, otizm ele alınmış. Ailecek izlenecek, etkileyici bir film kendisi.

Zenne: Eşcinsel filmlerinin babasıdır bu sanırım. Yani benim izlediğim ve ciddi manada etkilendiğim, eşcinselliğin psikolojik yönelimini anlatan bir film kendisi. Bu filmi izlerken yanınızda etkide kalabilecek çocuk ve yaşlıların olmaması tavsiyemdir.

Truman Show: Özellikle reklamcılık alanında olan insanların izlemesi gereken bir film. Kurgu dünyasında yaşayan adamın kendini keşfetmesini anlatan filmde bilinçaltı reklamcılığı da işlenmiş.

Sherlock Holmes: Psikoljik saptamaların yanı sıra bulmaca çözer gibi kurgulanmış filmde oldukça ilginç altmetinler de mevcut.

Kuzuların Sessizliği: İçinde bulunduğu illimunati ve afişindeki subliminalliği ile göze batan filmde katil bir adamın muhteşem zekası anlatılmaktadır. Eğer bu güne kadar izlemediyseniz,mutlaka izlemelisiniz.

Şimdilik bu kadar. Bunları izleyin hele, sonrasında daha da devam ederim.

10 Temmuz 2013

Önce kendine bakacaksın! Müslüman kadın!

Müslüman kadının dış görünüşü konumuz sayın izleyici. Bir arkadaşla aramızda geçen muhabbete istinaden anlatıyorum. Kendisi kendisini "modern" diye tanımlıyor. Yani saçı-başı açık kesimden. Arkadaş ortamında oturduk, muhabbet ediliyor. Birden nasıl olduysa konu kapalı hatunlara geldi..

Vay efenim, kız kapalıymış fakat dar pantolon giymiş. Vay efendim, başı kapalıymış eteği kısaymış. Vay efendim kapalıymış ama kalçasını kapatacak kıyafetler giymemiş gibi bi'sürü şey atıp tuttu bu arkadaş. İstemsiz bir şekilde gayet ciddi ve bir o kadar da sinirli bir ses tonu ile:

-Şimdi sen böyle diyorsun ama, o bahsettiğin hatunu alalım karşımıza bir de seni. Şuraya da herhangi birini getirelim. İkinize de baksın. Farklı dilden,dinden veya bize mensup olsun o kişi. Hanginiz için müslüman der? dedim..

Kız şöyle bir durdu. Çünkü dış görünüş "benim içim temiz" ile belli olmuyordu. Müslüman kadın dışardan bakıldığında diğerlerine benzediğinde onlardan oluyordu.

Nahl süresi 72. Ayet: “iyi bilen bir toplum için hükmü Allah’tan güzel olan kim olabilir. Hal böyle iken onlar batıla uyup Allah’ın nimetini inkarmı ediyorlar. Ankebut süresi 52. Ayeti kerimede ise: “Batıla inanışta Allah’ı ve Allah’ın koyduğu sınırları ve kanunları inkar edenler işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir” Ve tabi "Kim bir kavme benzerse onlardandır" der Hz Muhammed.

Hee bir de anlayamadığım nokta: biz de müslümanız diyor. Fakat kapalı kadını "müslüman böyle mi yapar, dar pantolon mu giyer?" diye yargılayabiliyor. Bu nasıl bir mantıksızlık, bu nasıl bir dangalaklıktır böyle? Madem ikinizde müslümansınız; sen neden giyorsun o yargıladığın dar pantolonu. Bırak pantolon giymeyi, o taytı? Saçlarını neden namahrem erkekler görüyor? İkimizde müslüman değil miyiz? Neden ben yapınca müslüman kadına yakıştı mı oluyor da, sen yapınca bi'şey olmuyor? Sen neden ayrıştırıyorsun ki bizi ötekileştiriyorsun? Ben böyle sorunca da mahalle baskısı yapmış oluyorum. Bıdıbıdılarınız bitmedi be güzelim.

18 Haziran 2013

Bir Direniş Öyküsü.

Bu okuyacağınız yazıyı geçenlerde adını anımsayamadığım bir yazarın böyle bir direniş hikayesinden  etkilenerek yazdığıma inanıyorum. Aslında yazmadım. Arkadaşa anlatıyorken, işte bundan iyi bir yazı çıkar dedim. Durun olayı anlatayım..

Dün gece geç vakitlerde arkadaşım sadece "nasılsın?" dedi. "İyi değilim, babamla aramız bozuk" dedim. "Ne oldu ki?" demesiyle başladım anlatmaya..

Mevzu kedi. Kapımızda bir kedi var ve ben onu besliyorum. Beslemicekmişim. Kapı önünü kirletiyormuş, alışıyormuş sonra. Gelene gidene hırlıyormuş. Kapılar pis kokuyormuş. Yemek artıkları da oralara birikiyormuş. Yemek de seçiyormuş benim haspam. Alır, fırlatır, atarım onu bir kenara dedi.

Demesiyle birlikte önce bağrıştım. Sallıyorsun dedim, öyle bi'şey yok. Akşam yemeği yediğimiz için masayı hırpaladım, sonra tabak tencere kırdım. Baktım sinirim geçmedi. Çıktım dışarıya, kapının önüne çadır kurdum. "Bu evde, bu şartlar altında yaşayamam" dedim. Hayvan karşıtı bir durum söz konusuydu. 

Çadırda ilk gece çok güzel geçti. Sabahında bahçıvan gelip yeşillikleri sularken benim çadırıma da su fışkırttı. Bence inadına yaptı. Dışarı çıkıp ona yerden bulduğum taşları salladım. Koşarak uzaklaştı. Sonra sitenin güvenliği gelip beni uyardı. "Kardeşim buradan kalk git. Kapı önüne çadır mı kurulurmuş. Herkesin huzurunu bozuyorsun". "Öf be!" dedim. Burası halka açık bir yerdi sonuçta. Direniş var burada dedim. Babam hayvanıma kötü müdahele etmesin diye yapıyorum tüm bunları!

Sonra kediciğim yanıma geldi o sıra. Beraber oturduk, yedik içtik. Sonra harbiden gelip çadırımın kenarına çişini bıraktı. Kedilerin çişi de başka kokuyormuş. Babam akşam eve geldiğinde çadırımın önünden geçerken "Sidik kokuyor buralar, pislik içinde!" dedi. Tabi yediğim püskevitlerin etkisi de olmuş olabilir. Aldım elime kocaman çöp poşetlerini, temizledim. 

Temizlik yaptığımı gören teyze yanıma indi. Derdimi anlattım. Onun da evde problemleri varmış. Kocası az para veriyormuş. Sonra bunu duyan başka komşu teyze geldi. Onun da oğlu eve geç geliyormuş. Sonra buna dayısıyla arası kötü olandan tutun da babasının amcasının oğlundan alacağını alamayanına kadar herkes eklendi. Baktım direnişin ucu kaçıyor. Amacımızdan saptık. #evedön çağrısı yaptım tüm yandaşlarıma. Yandaştık görünüşte ama hiç birimizin amacı da birbirine tutmuyordu. Sisteme ayaklandık diyenler bile çıktı aradan. Benim derdim kediydi oysa. Sonra kediyi de bulamadım zaten. Meğer kalabalıktan üç kişi kedimi önce tekmelemiş, sonra oraları pisletiyor diye ayrı bir yere getirip bırakmışlar. 

Baktım kedim de ortada yok. Eve döndüm. Babam da bana kedi maması almış. Bana mı aldı, kediye mi onu da çözemedim pek. Zira ben her şeyden sıkıldım. Ya sen?

13 Haziran 2013

Çapulcu, çapulsuz herkes okusun!

Günlerdir elimde tuttuğum bir fotoğraf karesiyle izliyorum, televizyonlardaki Gezi Parkı eylemcilerinin ‘masumiyetini’ anlatan haberlerini.

Esprili çocuklarmış!
Çevre duyarlılığıymış!
Yaşam tarzına müdahaleymiş!
Erdoğan diktatörmüş! AK Parti demokrasi konusunda samimi değilmiş!
Elimde 25 yaşında bakmaya kıyamayacağınız kadar masum, gencecik bir anne ve altı aylık bebeğinin fotoğrafıyla izliyorum olan biteni.

‘Efsane’ demiştik ‘Provoke amaçlı uydurma haber’ demiştik ‘Özür dileriz’ diyeninden...
Gezi’si de batsın Topçu Kışlası da, böyle bir gözü dönmüşlüğü artık savunmamız mümkün değil diyeninden Gezi Parkı masumiyetini yitirmiştir diyenine...

O gencecik anne ve altı aylık bebeğiyle savcılığa suç duyurusunda bulundukları günün akşamında buluştum.
Genç anne ‘biliyor musunuz bebeğime bile acımadılar’ diyor utanç içerisinde yüzüme bakmadan.
Gözlerini bir yere sabitledi hiç ama hiç yüzüme bakmadan, kısık bir sesle, sanki çok gizli bir şey anlatıyormuş tedirginliğinde anlatmaya başladı.

“Ağaçlar kesilmesin Taksim’e AVM yapılmasın diyerek bir grup duyarlı insanların Gezi Parkı’nda eylem yaptıklarını biliyordum. Arkadaşlarımla birlikte Cumartesi günü Adalar’a gitmeyi planlamıştık. Gittik. Ve Adalar’da olduğumuz için gün içerisindeki gelişmelerden haberim olmadı. Telefonumda şarjım bitmek üzereydi, eşimi aradım ve geleceğim saati söyledim kendisine. Tam tahmin ettiğim gibi vapurdayken şarjım bitmiş. İskelenin oradan bir telefonla eşimi arayıp geldiğimi haber verdim o da yolda olduğunu söyleyip iskelenin karşısına geçmemi söyledi.
O esnada Kabataş’taki kalabalığı fark ettim. Gezi Parkı eylemcilerine destek eylemi olduğunu düşündüm.

Elimde bebek arabası yolun karşısına geçtim.Ve beklemeye başladım.
Bir anda ‘Bakın Tayyip’in ...... burada gelin onu...’ diyen sesler duydum ve arkama baktığımda 25-30 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kadınların bana karşı öfkeli bakışlarını görünce benden bahsettiklerini anladım.
Ne olduğunu anlayamadığım bir anda üzerleri çıplak, elleri deri eldivenli, başlarında tuhaf bantlı 70-100 kadar adamın ortasında kaldım.
Bir kadın “Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi vurun şuna” deyince, bir adam arkamdan tekme tokat vurmaya başladı.
Sonra bağırmaya başladılar. Devrim yaptıklarını, ihtilal yaptıklarını, ülkeyi bize teslim etmeyeceklerini, Erdoğan’ı asacaklarını, Erdoğan’ı da hepimizi de tek tek .....
Bir taraftan “Bu üllkenin gerçek sahibi biziz anladınız mı ulan” diye bağırıyorlar, bir taraftan tekmeliyorlardı.
‘Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı size neler yapacağız’ diyerek aklınızın bile almayacağı şekilde küfrettiler, vurdular, vurdular... ‘Asacağız Erdoğan’ı anladın mı’ diye bağırdılar.
Hangi birini söyleyeyim nasıl anlatayım yaptıkları küfürleri. Bir amcaydı sanırım müdahale etmeye çalıştı onu da öldüresiye dövdüler kızıyla birlikte.
Sonra uzaklaştılar. İnönü stadına doğru uzaklaştılar. O sırada tamamen kendimi kaybettim. Ondan sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde üzerim idrar kokuyordu. Yerimden kalktım bebeğimi bulmaya çalıştım.

Artık haber dinleyemiyor
Bu genç gelin İstanbul Bahçelievler ilçe Belediye Başkanının gelini Z.D.
Hiç oraya buraya olayı çekmeye çalışmayın. Bu vahşeti yapanlar, o genç anneye bir siyasetçinin gelini olduğu için yapmadılar.
Olay yargıya intikal etti.

Valiliğin emniyetin elinde mobese kayıtları mevcut. Her saat başı yıkanma ihtiyacı hissediyor. Dışarıya çıkamıyor. Altı aylık bebeği sütten kesildi. Televizyonlara bakamıyor. Gezi Parkı eylemleri deyince panik atak geçiriyor. Yaşanan vahşet sadece bu olsa birkaç marjinal ortalığı provoke ediyor der geçeriz.

Ama öyle değil.

Bugün Gazetesi’nden Zeynep Ceylan’ın başörtülü ablasına metroda ‘Ben senin gibi böceklerle savaşmaktan geliyorum’ diyerek tekme tokat saldırıp küfredildi.

Bu olayda yargıya intikal etti.

Eski AK Parti Güngören ilçe başkanı Abdullah Başçı yine Gezi Parkı eylemlerine destek veren gruplar tarafından aynı sebep ve öfkeyle boğazından bıçaklandı.

Bu olay da yargıya intikal etti.

Ve yargıya intikal etmeyen ‘Tayyip’i asacağız bu ülkeyi size bırakmayacağız’ diyerek dövülen, küfredilen onlarca başörtülü kadın. Şimdi kalkıp bir kez daha Gezi Parkı eylemleri masum, burada başörtülü, başörtüsüz, dinlisi dinsizi her görüşten, inançtan insanlar buraya toplanıyor bizim bir tek amacımız özgürlüklerimiz desenize.

Gezi’deki gençleri arkasına alan gözü dönmüşlere rağmen sustuk. Çünkü o gözü dönmüşlerin, ülkeyi kaosa sürüklemek adına o gençlerden birkaçını dahi hiç acımadan öldürebileceğini gördük ve ÜLKEDE BİR İNFİAL OLMASIN DİYEREK SUSTUK.

Susmak, konuşamamak ne zormuş Rabbim diyerek sustuk hem de...

Nihayet...

Salı günü Başbakan Erdoğan AK Parti grup toplantısında ‘Çok önemli bir yakınımın gelinini yerlerde sürüklediler’ deyince yeniden ağlamaya başladım. Geçen hafta Abdülkadir Selvi’yle telefonda konuşmuştuk. Sarsıla sarsıla ağladığımı hatırlıyorum. 

Darbe hezeyanlarına tutulmuş çapulcular, sizi bırakın CNN’i İnterneyşınılı gelse kurtaramaz.
Menderes’i ASTINIZ, Özal’ı ZEHİRLEDİNİZ ama Erdoğan’ı YEDİRMEYECEK bu halk size...

(ELİF ÇAKIR) Devamı ve ayrıntılar için : Buyrun

Bu yazıyı okuyunca benim kanım dondu sayın izleyici. Duyarlı (!) dediğimiz insanlardan hiç bir tepki görmedim. Hatta haberi aşağıladılar. Saçma buldular. Ve hatta gereksiz buldular. Anlam veremedim..

Baş örtüsü dolayısıyla bi'sürü yazım oldu blogumda. Ne kadar ötekileştirildiğimizi, nelerle uğraştığımı falan hep anlattım. Kimsenin elinden içki şişesi alınıp yere vurulup kırılmadı ama ben her iş görüşmemde; "Büşra hanım tam istediğimiz gibisiniz fakat başörtüsü olmaz. Onu çıkarırsanız bilmem kaç lira maaşa alabiliriz sizi" dediler. Beni parayla satın almak istediler. Benim kimliğimi.. Evet kimse bana saldırmadı belki ama hayır, saldırdılar..

Nişantaşında Reyhanlı patlaması sonrası Suriye konsolosluğu önündeki eylem dolayısıyla tanıştığım çarşaflı arkadaşa ne demeli? "O kadar huzursuzum ki burada, az önce bana ninja bile dediler" dedi. Neler gördük biz, neler duyduk. Yanımda Nişantaşı'nda yürürken "Bunların burada ne işleri var?" dendi. Umursamadım. Çarşaf benim için çok başka bir yerdeydi çünkü. Hele de benden 4 yaş küçük bir genç kızın çarşafıyla kendini örtmesi çok daha başkaydı. Fakat kızcağız ağlamaklı ve koşar adımlarla otobuse atladı. Bir "Allah'a emanet ol" diyerek..

Biz hep birbirimizi Allah'a emanet ettik. Gezi parkı olaylarında birbirimize dualar, yasinler ve hatta gece namazları teşviki gönderdik. Direnişçi destekçisi arkadaşım dalga geçer bir dille "Dua ile çözersiniz zaten bu işleri siz ancak" dedi. Dua da nesiymiş? Ne alakası varmış.. Biz her işimizi dua ile önce Allah'a iletiriz oysa ki. Çünkü biliriz ki "Ol" demeden olmaz.

Gezi parkı eylemlerinin veya direnişlerinin artık çok başka boyutlarda, insanları ikilemeye sürdüğünün farkına varamıyor musunuz? Elin Amerika'lısı, senin Gezi Parkı'ndaki ağaç için yürüyüş yapıyorsa hiç mi düşünmüyorsun bunun altındaki bit yeniğini. Neyin direnişi bu? 

Hee bir de Gezi parkında başörtülü tipler var. Antikapitalist müslümanlarmış. Bunu söylerken bir de ellerinde iphone'ları var. Utanmadan! Kapitalizm neymiş önce bir oturup araştırıp, sonra başına anti'sini koysunlar. Zaten müslüman insan kapitalizmden uzak durmalı evet, fakat ellerinde iphone'larla, başında o saçlarını ve kulaklarını gösterdiğin marka kokan şalla, elinde Lois çantanla falan sen kapitalizmin annesi gibi duruyorsun zaten. Hatta mis gibi kapitalist kokuyorsun. Ve antikapitalistim diyerek hiç samimi olmuyorsun, kusura bakma.

Sonra bir de oraya yemeye içmeye gidenler var. Yani Gezi parkına. Bildiğin "yemek bedava, içki bedava, sigara bile bedava" muhabbetlerini duydu bu kulaklar. "Akşam takılmaya gidiyoruz işte, karı kız falan." da duyduk. Fotoğraf çekmeye gitmeye çekindim sayın izleyici. Olur da oralarda görünürüm. Oradaki insanlara destek verdiğim falan sanılır diye. Hayır, destek vermiyorum! Direnişçi değilim ben. Çünkü olay orada ağaç değil. 

Direkt yer vererek söylüyorum: Nurtepe'de arkadaşın kardeşine de saldırdılar "Tayyip'in köpeği" diyerek. Bizim başörtümüzü siz siyasete alet ettikçe, başörtümüzle bizleri fişledikçe; biz uzak kalacağız. Çünkü bizim derdimiz siyaset değil. Allah rızası. Dedik ya biz birbirimizi Allah'a emanet ediyoruz. Biz Allah rızası için bir yerlerde bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ve tek şey istiyoruz: Saygı.

Artık dağıtın üzerimizdeki o kara bulutları. Bunu sizler yapın. Çapulcular, çapulsuzlar.. Her kimseniz ver her ne iseniz.. Biz bu topraklarda yıllarca birlikte yaşadık. Kardeş kardeşle kavga eder, sonra aynı odayı; aynı mutfağı, aynı tuvaleti paylaşmak zorunda olduğundan olsa gerek; tekrar barışır. Biz de bu topraklarda her şeyimizi paylaşıyoruz. Paylaşacağız da. Bırakın her şey kavga-gürültü-karmaşa ile olmasın da sevgi-saygı-hoşgörü ile olsun.  

8 Haziran 2013

Aşk dediğin nedir ki gülüm?



Ve oyun sona erdi.. Mutlu sonlar her zaman mutlu olmak zorunda değil.!

Aşk birine bağımlı olarak ortaya çıkan aşırı sevgi oranıdır. 

Bilimsel açıdan baktığımızda belli bir hormonu bulunmamasına rağmen, mutluluk, stres, adrenalin hormonları gibi hormonları tetiklediği ortaya çıkar.

Biyolojide ise, aşık olan kişinin beyninde feromon ve tiroksin salgıları artar ve bunu tetikleyen norepinefrin ve serotonin salgısı yüzünden kişi tuhaf davranışlara sahip olur. Depomin artışının da gözlemlendiği vucutta, kalp hızı artar, kan basıncı yükselir, iştah kaybı, uykusuzluk ve heyecanı getirir. Aşkın yok olması ise varlığından daha tehlikelidir. Ölümlere ve intihara sebep olabilir. Üzüntü sonucu norepinefrin salgısı artar ve kalp hızı arttığında aşırı sinirlenme, öfke, sebepsiz yere ağlama krizleri, kalp çarpıntısı görülebilir.

Psikolojide aşk, üç bağıntıdan oluşur; yakınlık, bağlılık ve tutku. Bir tanesi bile yok olursa aşk biter.

Sosyolojide aşk ise çok ilginç bir yapıdır. Yalnızca iki kişi arasında olmaz. Futbol takımına, siyasi bir partiye veya diğerlerine olabileceği söz konusudur. 

Bunları neden mi anlattım? Aşık oldum, seviyorum diye ağladığınız her dakika bunun da bir açıklaması olduğunun bilincine varın diye. Aşkın en fazla süreceği zaman ise 2 yıldır yalnızca. Evet, bu kadar az. Yani şu hormonların veya diğer her türlü şeyin salgılanıp sürerlilik kazanması.

Peki aşkı bitiren etmenler nedir? Kıskançlık elbette. Aşka benim bakış açım, sahiplenmektir çünkü. Bağımlılıktır. Sevmektir. Hoşgörmektir. Beraber eğlenirken, aynı zamanda ağlayabilmektir. Yani sorunsuzca paylaşabilmektir. Fakat başkasıyla değil! Başkasıyla paylaştığımı hissetiğim insandan inanılmaz soğurum. İnanılmaz itici olur gözümde. İnanılmaz sıkıcı olur. Her söylediği batmaya başlar. Ve inanılmaz bir acı çekerim bunun sonucunda. Eminim sen de öylesin. Kendi üzerimden anlatıyorum fakat sen de "Aaa ben de aynen öyle" diyorsun şu an.

Aşık olduğun adam veya kadının başkasına dokunduğunu düşünmek bile çıldırtıcı derece de soğutur, uzaklaştırır. El sıkışması dahil. Hadi ordan, o kadar da değilim diyorsun şimdi. Ben o kadarım, yapcak bişey yok. Sonra bir de kendime kızarım falan. Böyle bir pişmanlık havası.. Aman Allah'ım..

Aşıktım, çok fena seviyodum, diyorsunuz ya; işte onlara da çok gülüyorum. Gerçekten aşık olsaydınız; ölürdünüz çünkü. İntihar yolu ile değil, kalp krizi ile ölürdünüz.

Beni anlatan şarkılar da şunlar: 




          Pera-Sensiz olmaz
ve
Çilekeş-Kendimden Geriye


3 Haziran 2013

İşin Rengi Değişti!


Herşeyde olduğu gibi burada da işin bişeyini çıkarmayı başaran Türk Toplumuna sevgilerimi sunuyorum. Kandırılmış gibi hissediyorum da kendimi. Bundan bir önceki yazıma bakın! Ben "ağaç sevgisi" adına gidip orada oturma eylemine destek vermiş bir insanım.

Bakıyorum ki, olay ağaç sevgisi değil. Ağaçların kesilmesine olan tepki hiç değil. Olayın boyutu ve rengi ülke bütünlüğünü ve huzurunu bozmaya kadar gitmiş. Kamu malları zarar görmüş. Bir sürü ilginç grup gelip, İstanbul'un sokaklarını talan etmiş. Kaldırım taşını söküp polise atmış. Sokakları kirletmiş, sonra temizlediğinde ise çok iyi bi'şey yapmış gibi reklam etmiş. Bir de senin pislettiğin sokağı da mı devlet temizlesin?! Yoksa gelip ben mi temizleyim. Pigaucu'dur normalde kamunun yönetim şekli. "Kirleten öder!" 

Sen kirlet, sen mahvet, sen otobüsleri yak sonra ben gelip seni haklı göreyim?! Biz bugüne kadar bir çok "izinli" gösteride bulunduk. Polis bize "bacım yola taşmayın da araçların geçişinde sıkıntı olmasın" dedi yalnızca. Biz de taşmadık zaten. Adam dün çıkmış yolu kapatmış. Bir de gelmiş çok bir halt etmiş gibi anlatıyor. "Yol kapadık biz" diyor. Anarşist misin sen? Yolları tutmak, kapatmak ile hak aranmaz.

Olayınız ağaç değil. Olayınız başka. Anlarım. Sıkıntınız vardır, anlatmak istersiniz. Bunun için düzenlersin mitinglerini, yürüyüşlerini. Alanlar vardır, çıkarsın. Bu taşkınlıklarla ise yalnızca antipatimizi toplarsın. Ben sizleri haklı görmüyorum artık! Ben sizleri fitneci görüyorum. Dışarıya verdiğiniz iğrenç imajlar dolayısıyla sizlerden hoşlanmıyorum. İlerleyişimize ket vurmaya çalıştığınız bu günlerde bir silkelenin, kendinize gelin! Çünkü;

"Fitne çikarmak, adam öldürmekten daha kötüdür"| Bakara, 191

"Onlara: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde: 'Biz sadece ıslah edicileriz' derler.
Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler."| Bakara, 11-12