3 Haziran 2013

İşin Rengi Değişti!


Herşeyde olduğu gibi burada da işin bişeyini çıkarmayı başaran Türk Toplumuna sevgilerimi sunuyorum. Kandırılmış gibi hissediyorum da kendimi. Bundan bir önceki yazıma bakın! Ben "ağaç sevgisi" adına gidip orada oturma eylemine destek vermiş bir insanım.

Bakıyorum ki, olay ağaç sevgisi değil. Ağaçların kesilmesine olan tepki hiç değil. Olayın boyutu ve rengi ülke bütünlüğünü ve huzurunu bozmaya kadar gitmiş. Kamu malları zarar görmüş. Bir sürü ilginç grup gelip, İstanbul'un sokaklarını talan etmiş. Kaldırım taşını söküp polise atmış. Sokakları kirletmiş, sonra temizlediğinde ise çok iyi bi'şey yapmış gibi reklam etmiş. Bir de senin pislettiğin sokağı da mı devlet temizlesin?! Yoksa gelip ben mi temizleyim. Pigaucu'dur normalde kamunun yönetim şekli. "Kirleten öder!" 

Sen kirlet, sen mahvet, sen otobüsleri yak sonra ben gelip seni haklı göreyim?! Biz bugüne kadar bir çok "izinli" gösteride bulunduk. Polis bize "bacım yola taşmayın da araçların geçişinde sıkıntı olmasın" dedi yalnızca. Biz de taşmadık zaten. Adam dün çıkmış yolu kapatmış. Bir de gelmiş çok bir halt etmiş gibi anlatıyor. "Yol kapadık biz" diyor. Anarşist misin sen? Yolları tutmak, kapatmak ile hak aranmaz.

Olayınız ağaç değil. Olayınız başka. Anlarım. Sıkıntınız vardır, anlatmak istersiniz. Bunun için düzenlersin mitinglerini, yürüyüşlerini. Alanlar vardır, çıkarsın. Bu taşkınlıklarla ise yalnızca antipatimizi toplarsın. Ben sizleri haklı görmüyorum artık! Ben sizleri fitneci görüyorum. Dışarıya verdiğiniz iğrenç imajlar dolayısıyla sizlerden hoşlanmıyorum. İlerleyişimize ket vurmaya çalıştığınız bu günlerde bir silkelenin, kendinize gelin! Çünkü;

"Fitne çikarmak, adam öldürmekten daha kötüdür"| Bakara, 191

"Onlara: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde: 'Biz sadece ıslah edicileriz' derler.
Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler."| Bakara, 11-12

21 Mayıs 2013

Evde Filmi (Dans la Masion)



Dün basın gösteriminde izlediğim ve Cuma günü gösterime girecek olan,Yazan ve Yöneten François Ozon'a ait  Evde filmi, olabildiğince akıcı bir senaryoya sahip.Özellikle insanoğlunun "merak" duygusu üzerine çokça gidilmiş ve izlerken sıkılmanızı engellemiş.

Yatalak babası ile yaşayan genç ergen bir parkta karşı evde olanları düşünerek kompozisyon yazmaya başlar. Aslında çekingen ve sınıfın en arka sırasında oturmayı tercih eden genç, yazdıkları ile öğretmeninin dikkatini çeker. Bir şekilde izlediği evin içine girmeyi başaran gencin aslında aile saadetini yakalamaya çalıştığını fark ediyorsunuz.

Film teknik açıdan Fransız gibi kokuyor. Gencin kafasında oluşan karakterlerin lezbiyen veya gey tarzında çarpık ilişkilerinin olması, arkadaşının annesine aşık olması ve hatta aşk yaşamaları olabildiğince rahatsız edici. Kimisine göre cür'etkar olan fakat bence olabildiğince gereksiz ve rahatsız edici sahneler de mevcut. 

Genç eve girdikten sonra ailenin hareketlerini izleyerek olanları yazar, öğretmeni ve eşi ise bunları okuyarak; insanların aslında birbirlerinin evlerinde nelerin döndüğünü ne kadar merak ettiğini ve gözetleme duygusunun ne kadar da can alıcı olduğunu gözler önüne serer.

Filmin sonunun ise aynı radikallikle bitmemesi sizleri hayal kırıklığına uğratabilecektir. Yer yer tansiyonunuzun yükseleceği ve ciddi manada "arkası yarın" cümlesinin arkasını merak edeceğiniz bir film. Fakat ailecek gidip, mutlu ayrılabileceğiniz türden de değil. İyi seyirler..

10 Mayıs 2013

Enteresan şeyler.

Biraz ufaklığımdan bahsedeyim size. Sanırım 12 yaşında falandım. Annemin 2 arkadaşı çocuklarıyla bize gelmişlerdi. Kuzenler falan curcunayız. Oturduk. tüm gün Monopoly oynadık. Balkonda oynadığımız için rüzgara paraları kaptırdık. Üst sokaktaki amcalara laf çarptık falan. Haşarılığın dibinde olduğumuz o gün, annemin arkadaşının yeni tanıştığımız oğlu tikiliğiyle falan hepimizi ezdi. Çok fena havalı bir tipti. Taa ki annesi eve gideceklerini söylediği ana kadar. Benden 3 yaş büyük olan çocuğa annesi dönerek "Çişini yaptın mı oğlum? Bak yolda yine çişin gelmesin" dedi. Biz kuzenlerle birbirimize bakıp öyle kahkahalar savurduk ki etrafa. O çocuk ismini vermek istemediğim bir futbolcu şu an. Peşinde bi'sürü kız olanlardan hani. Geçen gün yine aynı ortama girdik. O konuştukça aklıma hep o olay geldi. İçimden bi' ses; "havan kime olum?" deyip sustu.

Geçenlerde bi'yerde görevliyim. Bir hatunla muhabbete daldık. Birbirimizi çok sevdik muhabbet esnasında. Aniden durdu ve yaşımı sordu. Nereli olduğumu da sorduktan hemen sonra "Heh bizde abime tam da senin gibi bir kız bakıyorduk. Sizi mutlaka tanıştırmalıyım. Burada bekle" dedi. Neye uğradığımı şaşırdım. Bakıyoduk derken? Sanki kavun karpuz seçiyor :S Hee, ben hemen oradan kaçtım. Program bitmeden arkama bakmadan uzaklaştım. 

Bugünlerde zulüm gören ne varsa ve bunun için bir eylem yapılıyorsa; orada kendimi buluyorum. Çok aktivist oldum ben. İşin en güzel kısmı ise, iç huzuru bulmuş olmam. Sanırım benim işim bu!

İş dedim de aklıma geldi..




2 Mayıs 2013

.

Kısa yazıyorum, az konuşuyorum, çok düşünüyorum, çok dalıyorum. Farkında mısın ki? Bırak her şeyi bir kenara yalnızca "sev beni" desen.. Çok ağır be. 

"Yağmasın yağmur yüzüne
Değmesin rüzgar tenine..
El değmesin eline..
Benden başka.."  


26 Nisan 2013

Filmler!

Kimse çekmedi benim şu filmlerden çektiğim kadar! Zira benim kadar film izleyip ağlamaklı olan var mıdır bilmiyorum. Eminim yoktur. Harcadığım zamana mı ağlıyorum yoksa yaşadığım hayal kırıklığına mı bilmiyorum. 

Bilmediğim çok şey var, farkındayım. Neyse konuya geçelim. Uzak durmanız gereken filmlerden bahsediyorum şu an. Gördüğünüz yerde arkanıza bakmadan kaçın. Dünyanın 7 muhteşem hatasından bir tanesini yapmayın. 


Ye Sev Dua Et: Efenim bu filmi izleyip, ayy muhteşemdi diyen birisi var mıdır ? eminim yoktur. Çünkü filmde ne amaç var ne de başka bi'şey. Konusu bile yok. Yemek yemenin faidelerinden bahsetse yine bi derece dicem. Ama hayır! O da yok. Bizim Ayna programı bile ondan çok daha ileri, çok daha güzel, çok daha akıcıdır. Filmde ahanda kopacak, bi'şeyler olacak sanıyorsunuz fakat ı-ıh. Hiç bi'şeysi yok.



Dehşet Kapanı (The Cabin in The Woods): En çok izlenen korku filmleri diye arattığınızda bunun karşınıza çıkması gerçekten dehşete düşürüyor insanı. Zira ne kapan var, ne dehşet. Gerizekalı bir yapım. Harcadığınız zamana yazık. Herşeyin bir oyundan ibaret olduğu filmi Türkler çekmiş olsaydı film yerden yere vurulur, oyuncuları yolda görüldüğünde yüzüne tükürülürdü. Bu kadar saçma-salak bir film olamaz. Filmin sonunda "yuh! 96 dakikam rezil oldu" diyorsunuz. Hee bir de anlıyorsunuz ki eroin kullanmak aslında o kadar kötü bi'şey de değilmiş. Sanırım filmin bilinçaltı tohumlaması bu yönde.

Mezarına tüküreceğim: Korku filmi meraklısı kuzenin açmış olduğu ve korkudan çok "Fatmagül'ün Suçu Ne" tarzı bir iğrençlikle karşılaştığımız o berbat ötesi film. Tecavüze uğrayan genç yazarın aldığı intikam size "Ohh iyi de yaptı, süper yapmış" gibi tepkiler vermenize sebep oluyor olsa da, izlemek tamamen zaman kaybı. Getirdiği bi'şey olmadığı gibi, sinir bozucu da aynı zamanda.


Tersyüz: Anlayamadığım, defalarca izlediğim ve her zaman yarısında uyuyakaldığım saçma sapan bir film. Ne gerek var izlemeye?! Üzerine konuşamıyorum bile, o derece berbat.

İşaretler: Korku filmi diye oturup, gülerek kalkacağınız bir film. Öyle uzaylı mı olur? Uzaylı gelir sizin tarlaya mı eder? tarzında soruların vuku bulduğu, saçmalık timsali filmlerin ana-babası. Zaman kaybı fakat efektlerle toplamışlar filmi, orayı karıştırmayın.

Git başımdan: İzlenme oranı yüksek olmasına rağmen, hiç bir heyecanı olmayan, hay bi'şey oldu olacak derken bişey olmayan; gereksiz yapımlardan bi'tanesi. Başroldeki şişman amcaya biraz takılıyorsunuz fakat kadınsı hareketleri olabildiğince itici kılıyor filmi. Uzak durun muhakkak.

One Day: Namı değer bir gün. Film boyunca bir aşktan bahsediyorlar fakat en sonunda o aşkın içine ediyorlar. Duygusal insanlar "ayy çok güzeldi" dese de bana olabildiğince saçma geldi. Yani bir hatun başkasıyla gezip tozan, yatıp kalkan bir adamı o kadar yıl beklemez. Sonra sevgilisi olduğu halde onu terk edip gitmez. Sonra en sonunda da ölür öyle işte! Ohh iyi oldu diye nefes alasınız geliyor, o derece. 

Daha sayabilirim sanırım. The pianist gibi, Breaveheart gibi, Green Mile (Yeşil Yol) gibi, Forrest Gump gibi, In Time gibi, Equilibrium gibi, V for Vandetta gibi, İnception gibi, Kelebek etkisi gibi yapımların yanında ağlayarak izlemeyin o filmleri. Bunları izleyin. Konularını elbet anlatmıyorum. Kendinize iyi bakın. Görüşürüz. 

18 Nisan 2013

Bir kanserin günlüğü

Selam. Benim adım kanser. Aslında bir ismim vardı fakat artık onu unuttum. Eskiden ismimle muhattab olan insanlar artık kanserimle muhatap. Ben de ismimi kanser yaptım. Artık kanserim ben.

3 cümlede sarfedilecek bir duygu bu. Ağır fakat anlatması imkansız. Yaşaması ise bir o kadar zor. Durun size anlatayım. Hiç yoktan yere -ki siz ona boktan deyin- doktora gittim. Baş ağrısı, baş dönmesi ve buna bağımlı olarak mide bulantılarıydı sebebim. Bir de aşırı uyku hali. Halsizlik yani. Yok canım, bi'şeyim yoktu aslında benim. Olmamalıydı en azından..

Doktor kağıtları eline aldı: "Kaç yaşındasın?" dedi. Fakat cümleyi kurarken dudaklarının titremesinden anladım kötü bi'şeyler gördüğünü. Fakat asla aklıma kanser gelmedi. Tüm aile fertlerimi alıp götüren kanser gelmedi aklıma. Şeker olmalıydı, tansiyon olmalıydı fakat kanser olmamalıydı. "Pek de gençsin" dedi. İşte gözlerinin buğulanmasından anladım. Anlayamadığım tıbbi bir cümle kurdu. "Yani?" dedim tüm korkumla. "Kansersin" dedi. İnsanın suratına çat diye "yavaş yavaş öleceksin" denmesi ne kadar da kolaymış.

Kansersin kelimeleri dökülürken kafam hemen saçlarıma gitti nedense. Kemoterapi olunca saçlarımı kazıtacaktım ya hani? Sonra iyileşince farklı çıkacaktı. Hep öyle söylüyorlar. Acaba kaşlar da dökülecek mi korkusunu yaşadım o an. Bir de bünyem kaldırabilir miydi ki? "Ne olacak şimdi peki?" dedim yine tekrar. "Yapılacak bi'şey kalmamış kızım" dedi babacan tavrıyla. Fakat o an o bana sökmezdi. İnsan öleceği zamanı kafasında çok ilginç hayal ediyor. Ne bileyim. İşte yanarak ölürüm, aniden bir araba çarpar yere böcek gibi yapışır ölürüm. Serseri bir kurşuna hedef olurum. Evlenirim, çocuğum olur. Eşimin ellerini tutarken ve çocuklarım ayakucumda ağlarken gözlerimi kapatır ve bir daha uyanmam..

Hayallerim en azından öyleydi. En azından. Ölüm benim için olabildiğince uzakken, olabildiğince yakın oldu. Doktor ekledi "Baş ağrıların daha da artacak, çok acı çekmeye başlayacaksın. Acılarını azaltmak için ilaç tedavisi yapacağız fakat yine de sen hazırlıklı ol"

Zaten gerisini duymadım. Gerisi uğultu. Hastaneden çıkıp eve geldiğimde kimseye bi'şey söyleyemedim bi'kaç  gün. Kimseyle konuşmadım, görüşmedim. Fakat neden sonra insan alışıyor ölüme de. En azından ne yüzünden öleceğimi biliyorum. Neler yapamayacağımı da. Sanırım insanların her birinden daha çok anlıyorum yaşamın ne kadar değerli ve bir o kadar da değersiz olduğunu. Ölürken anlıyorum bunu fakat yapıyorum işte. Yapacak ilginç şeyler bulmaya başlıyorum. Gitmediğim, görmediğim yerleri görmeye çalışıyorum. Sanki daha büyük ve gelişmiş bir yere gitmeyecekmişim gibi. Ölmeyecekmişim gibi.. 

Ölüyorum.. Bazen günlerce uyuyorum. Ağır uykularımdan öldüm korkusuyla uyandırılıyorum. Yüzüm bembeyaz kesiliyor. Kriz gibi bi'şey geldiğinde ağlıyorum ve anneme "Beni toprağa gömmeyin" diyorum. Sonra o da ağlıyor. O cümleyi neden kurduğumu da bilmiyorum fakat korkuyorum sanırım. Kesinlikle korkuyorum. Nereden geldiğimi bilmiyorum, nereye gideceğimi de? Sonra gülüyorum. Siz insanların yalancı hayatlarına, boş zamanlarına, kafasına taktıkları saçmalıklara, aşklarınıza, eğlenme anlayışınıza, birbirinizi yaralamanıza, hor görmenize, aşağılamanıza -sanki karşınızdaki dağı yırtabilecekmiş gibi,üstün görmenize, ezmenize, ezilmenize, acı çektirmenize gülüyorum. İşte ben bu yüzden hep gülüyorum. Ölüyorum fakat gülüyorum.

"Bu da Kafasını saçma-salak şeylerle ve dünyayı büyüten herkese gelsin. Aslında hepimiz kanseriz biliyorsunuz değil mi? Hee ben değilim fakat şu yazıyı yazmak için çok uzağa gitmeme gerek kalmadı.Çünkü ben çok gencim. "

17 Nisan 2013

Sosyal Medya Aldatmacası


Sosyal medyayı tanımlamamız gerekirse;  kişinin kendi ürettiği mesajı yayınladığı ve paylaştığı her türlü platformun genel adıdır. Kişiler kendileri ürettiğinden olacak ki yollarından sapmakta, olmadıkları gibi olmakta ısrarcıdırlar. Durun anlatıyorum:

Olmadığı kişi gibi görünme:  Sosyal medya da insanlar olduklarından uzun, olduklarından zayıflar.. Herkes ilişki koçu. Hepsi çok güzel. Hepsi inanılmaz iyi. Sanırsın ki hiç tuvalete gitmiyorlar. Hepsi birer kahraman. Yardımsever, iyilik timsalleri. Ya da çok fazla müslüman. Kendisiyle alakası olmayan programlarda boy gösterme amaçlı koşuşturmalar. Herkes sosyal medyada fazlaca duyarlı. Yolda düşen bir adamı görse, dönüp elinden tutup kaldırmaz; fakat adamın teki yanlış mı yapmış, onu yerden yere vurmayı kendine bir vatandaşlık görevi edinir. Ya da birine yardım etmez asla (anne-babası dahil) fakat yardım kuruluşlarının twitlerini RT etmekten asla geri kalmaz. Sanırsın yardım kuruluşunun genel başkanı.

Aniden Galeyana gelme: Gün geçmesin ki sosyal medyada bir olay daha patlak vermesin. Ve sonra o olayı anlamadan bilmeden, sırf moda diye altını üstüne getiren bi sürü klavye kahramanı ile karşılaşmayalım. 

Fotoğraf aldatmacası: Bunca yıldır fotoğraf çekiyorum, ben anlam veremedim abi şu fotojenik çıkma olayına. Misal, hatuna bakıyorsun -ki genelde hatunlarda oluyor bu: bakmaktan vazgeçiyorsun. Paylaştığı fotoğraflara bakıyorsun ki, kendisiyle uzaktan yakından ilişkisi yok. Çok masumane. Çok tatlı. Çokça güzel. Ve işin en kötü kısmı ise photoshop kullanıldığının o kadar da belli olması: şekil 1a benim blogun duvar fotosu.

Laf sokmalar: Bir cümle yazıyorsun, yazıyorsun ama yazdıktan sonra "acaba kim alınacak" diye beklemeye başlıyorsun bir noktadan sonra. En çok da kendimden biliyorum. Çok fazla insanla içli dışlı olmasamda, tanışıklığı olan bir insanım. Çok da konuşurum zaten. Konuşmalardan etkilenip bir cümle atarım ortaya. Olmadık yerlerden olmadık alınmalar çıkar karşıma. Abi senin ne alakan var o olayla diye açıklamaktan göbeğim çatlar. Sonra anladım ki normalde insanlarımız eski sevgililerine laf sokmak, sinir oldukları birine laf atmak için falan kullanır oldu sosyal medyayı. Hatta hangisi alınacak diye düşünür oldular da, genele atıp; özele gönderme konusunda tümdengelim hakkında ihtisas yaptılar. Veyahut görmüş geçirmiş insanlara sosyal ortamda laf çarpmayı amaç edindiler. 

Sosyal medyayı iyi yönde kullananlar da var elbet. Durun ben kötü yanlarını sayıyorum daha. Yalan söyleyen milyonlarca insanlardan sadece bi'tanesiyim sonuçta. Başka cümleleri alıp "tırnak" içinde kullanmayan insanlar gördüm. Benim cümlelerimi başka yerlerde de gördüm. Sevindim ne yalan söyliyim. Sonuçta benim o cümleler, ben biliyorum, ohh canıma değsin.

Ne demiştik? Sosyal medyada kimse kendisi değil. Evliler bekar, bekarlar evli, evsizler dul, dullar çocuklu, çocuksuzlar evsiz gibi bi sürü paradoksa sürükleyebiliriz konuyu. Olduğu gibi görünmekten korkan insanlar başka kimliklerin arkasında gizleniyorlar. Değişik isimler alıp, farklı kişilikler yaratabiliyorlar. (bu lafımı sosyal medya uzmanı olanlar, yani olayı uzmanlaştırarak yapanlar alınmasın lütfen.) Bak her yazdığımdan gocunur oldum. Belki de bu yüzden korkuyorlar. Onlarada hak vermek lazım. Fakat madem öyle bir derdin var, neden kendine ait bir adresin, millete laf sokmak için ikinci bir adresin var. Hadi twitter'ı anlarım.Zira benim için orası hala el değmemiş, pardon kro görmemiş bir yer. Gelselerde tutunamayanlar romanına uygun bir biçimde çekilip gidiyorlar. Fakat facebook'ta birden fazla hesabın neden var arkadaşım? Neyin peşindesin? Hele ki nette tanıştığı insanları ayrı adreslere, normal arkadaşlarını ayrı adreslere ekleyen insanlar bilirim ben. Neyin kafasıdır çözemezsiniz , ben şahsen çözemedim.

Yahu hazır sosyal medya demişken şu cümleyi etmeden bitremicem konuyu. "Allah'ım sen bizi aynı hesabı kullanan sevgililerle imtihan etme". O nedir abi ya? Bu aldatmanın anası ve hatta babası. Şimdi atıyorum: "Ahmet Ayşe Yılmaz" (bunlar işte çift olan şahısların ortak adresi) sana yazıyor dese Facebook'ta ben bi saat düşünüyorum. Acaba yazan Ahmet mi yoksa Ayşe mi? Ayşe'yse neden yazmış, neden böyle konuşuyor. Ya da fotoğrafıma yorumu atan hangisi? Geçen laf sokmuşlar bir fotoğrafımızın altına, ikisiyle de yüz yüze geldim böyle çiftli adresi olan arkadaşların; ikisi de inkar etti. İkisi de yazmamış. Al bir de buradan yak!

Sosyal medya kullanıyorsanız ayağınızı denk alacaksınız. Haşır neşir olmadan, kendinizi kaybetmeden, düzgün, seviyeli konuşacaksınız. Hee bu arada twitter da falan yazılanlar yüzünden hapis cezası falan çok saçma geldi bana. Eğer ortada bir insanın ayıbı varsa, örtelim. Örtemiyorsakta ayıplayalım. Millet birbirini öldürüyor, ilk önce onların cezasını verelim. Sonra düşünceleri ceza ile değil, konuşarak değiştirelim.

Kendinize iyi bakın millet. Sosyal medya hakkında ne zaman yazsam başım yanıyor. Şimdi bu yazıdan bi'sürü alınan, bi sürü gücenen olacaktır mutlaka. Bezdım da bezdım!

16 Nisan 2013

Patates Çorbası Nasıl Yapılır?

Efenim insan yalnızken hep yemek yapası geliyor. Ah bir de yiyen olsa. Ailemden ayrı kaldığım şu günlerde kendimi mutfağa kapattım. Sonra dedim ki arkadaş neden bloga yazmıyosun? Çorba bile yapamayanlar vardır sonuçta. Ivır Zıvır yazan insansın, anlatsana!

Malzemelerimiz:

  1. 3 orta boy patates
  2. 4 su bardağı su
  3. 1 çorba kaşığı un
  4. 1 tatlı kaşığı tereyağ
  5. 1 su bardağı süt
  6. Tuz,pulbiber ve dereotu


Efenim patateslerin kabuklarını soyup, 4'e falan bölüp 4 su bardağımız su ile kaynatıyoruz. Normal bildiğimiz hani şu bıcak saplayınca parçalanır ya, heh öyle işte. Patateslerimizi blendırdan geçiriyoruz. Ayrı bir yerde de un ve tereyağını kavuruyoruz. Sütümüzü de az az ekledikten hemen sonra patatesleri de ekliyoruz. Tuzunu da ekleyip 5 dakika daha pişiriyoruz. Eğer çok katı ise, suyla sulandırabiliriz. Üzerine de pul biberi ilen dereotu ekledik miydi? Ohh afiyet olsun.

Sonuç: Patatesi seviyorum. Çorbasını da seviyorum. Dereotu sevmeyen olabilir diye tabağa ekliyorum fakat dereotuyla pişince daha bir güzel oluyor. 

12 Nisan 2013

Hepimiz Fotoğrafçıyız!


Ah şu fotoğraf makineleri yok mu? Hani eline alanın kendisini profosyonel zannettiği o muhteşem makinelerden bahsediyorum. Verdiğin paranın  bilincine varınca "Fotoğraf çekmek harici takla da atıyordur heralde abi" dediğin o muazzam aletler. Yada vazgeçtim. O kadar da harika değil.

Çok ilginç değil mi? Fotoğraf çekerek para kazanan bir insan için söylenmeyecek laflar olmalı bunlar. Fakat öyle. Bana bi'şey oldu sayın izleyici. Bildim bileli fotoğraf çekerim ben. İlk makinemi 9 yaşımda elime almıştım. Babamın genlerini taşıdığımdan olacak ki, ondan geçmiş. Kendi parasıyla biriktirip aldığı bisikletini, yurt dışından gelen 8 pozluk fotoğraf makinesine değiştiren adamın kızıyım ben. Hem de 11 yaşındayken yapmış bunu. 

Fotoğrafçılık denklanşöre bastığım anda kafamda çekilen o pozlarla aşkını ilan etmişti bana. Her zaman önde çektiğim değil de, arkadakilere odaklanmıştım. En sevdiğim şey o arka planlardı. Çünkü çekmek istediğim şahıslar veya objeler poza girerlerdi fakat arkası doğal olurdu. Sonra "imaj fotoğrafçısı" oldum ki, asla durağanlığı fotoğraflamadım. Çiçekler değil de, çok korktuğum böcekler dikkatimi çekti. Apartmanlar değil de, apartmanın camından bakan arap kızı dikkatimi çekti. Manzara değil de, manzaranın içindeki kuş dikkatimi çekti. Ben durağanlıklardan asla haz etmem çünkü..

24,5 yaşındayım ve şimdilerde çektiğim hiç bi' fotoğrafı beğenemiyorum. Çekilen hiç bi' fotoğrafı da. Eskiden boş zamanlarımda fotoğraflara bakar, onları çözümlerdim. Işığın gelme açısını eleştirir veya bi sürü kulp takardım. Şimdilerde fotoğraflara bakamıyorum. Sokaklarda fotoğrafta göremiyorum. Birisi gelip fotoğraf fişimi çekmiş gibi hissediyorum. Makinem elimde, yanımdakiler çekerken canım acıyor bildiğin. Yıllardır yaptığım işi, hiç yapamıyorum. "Aaa beni çek" diyeni çekerken içim bir sıkılıyor ki.. 

Dolayısıyla kendimi göremiyorum fotoğraflarımda. Silkelenip, kendime gelmem gerekiyor. Fotoğraf görmem gerekiyor. Asla vazgeçemediğim tek hobimden vazgeçmek istemiyorum bu kadar sevmişken. Hayır, olmaz! Bunu da niye anlattım bilmiyorum. Amaaan bi' sürü fotoğrafçı var zaten di mi?

28 Mart 2013

Solcu Liseli'm-Disiplin hatırası

Şimdi ben burada bir liseliye olan aşkımdan bahsedermişim falan. Yok canım. Öyle bi'şey yazmayacağım. Bugün aklıma geldi lise yıllarım. Biraz anılarımdan bahsedeceğim sizlere.

Efenim bizim lise çok ilginç bir yerdi. Sağcı-solcu tartışmalarının gırla gittiği, çılgın kavgaların olduğu, polis korteji eşliğinde dışarı çıktığımız mekandı. Çok ilginçtir ki ben o zamanlar solcu dergisinin okul içi dağıtımına yardımcı olduğum için disipline gitmiştim. Disiplin çok ilginç bir yer. Öyle hayal ediyorsunuz ki; böyle Amerikan filmlerindeki gibi yargıç rolünde bir müdür, yanda bir masaya dizilmiş juri üyelerini oluşturan öğretmenler ve siz de suçlu konumundasınız. Çatlak bir hoca da savcı falan oluyor. Avukat yok! Yani disiplin odasına giderken bu tip düşüncelerin yanı sıra "La şimdi ben eve ne dicem?" korkusu da söz konusu. İşte o an bırakıyorsun solculuğu falan. Bir Allah korkusu. Bir iman gücü. Bir imana gelmeler.. Kelime-i şahadetlerin yanı sıra kelime-i tevhidler. İmanın/İslamın şartları kafanızdan 5'er 6'şar geçip duruyor. Bildiğiniz duaların yanı sıra-bilmediklerinizi neden bilmediğinizi bile sorgular duruma geliyorsunuz.

İşte o uzunca koridordan ışığı süzülen odaya girene kadar ulvi düşüncelere dalıyorsunuz. Bunu da atlatırsam Allah'ım bi daha hiç bir siyaset işine karışmıcam. Bana mı kaldı dergi? National Geography bile okumucam lan.Hayır açıp okusaydım bi de ne yazıyor? Babam bu olayı da duyarsa beni okuldan alır, kocaya falan verir. O zamanların korkulu rüyası bu tabi. Ben daha üniversiteye gidecektim, ühüü..

Bu gibi bir sürü tribe girdim. Derken o kapı açıldı. İçerden güler yüzlü olduğu kadar benden nefret eden müdürümüz dışarı çıktı. Oldum olası sevmemişti o beni zaten. Puanımı görüp "Buraya yetmez senin puanın" demişti de kazanır kazanmaz "Hoca naber?" diye odasının kapısından gülerek bağırmıştım. Lisedeyken kanımız kaynıyor tabi, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Daha doğrusu olgun değiliz. Bildiğin çocuk. Hatta bazen bazı yaptıklarım aklıma geliyor da suratım kızarıyor utançtan. En çok utanç verici olayı anlatayım hazır elim değmişken. Arkadaşla otobüse bindik, önümüzde de bir eleman oturuyordu. Kapşonlu. Biz de çekirdek almışız, yurtta yicez. Arkadaşa dedim "aç da yiyek". Ki aslında sevmem çekirdeği yani. Yedik yedik, üstümüze biriktirdik çöpleri. Nereye atsak diye düşünürken önümüzdeki çocuğun kapşonuna boşalttık çöpleri. Çocuk inince kafasına kapattığı anı görmeliydiniz sayın izleyici. 

Neyse, nerden geldim nereye? Kendimi o an rahatlatmaya çalışıyorum. Arkadaşların falan üstüne atıcam suçu. O verdi, bu verdi. Şu şöyle yaptı falan. Olayların da içeriğini pek bilmiyorum. Hep yanlış arkadaş seçimlerinden başıma geldi zaten. Girdim odaya. Ne juri üyesi vardı, ne de  savcı falan. Az daha kassam zaten dar ağacı falan hayal edecektim de koridor Allah'tan o kadar uzun değildi. Müdür "vaaayy hoşgeldiniz küçük hanım" dedi. Zaten boy kompleksim var. Tabi o an oraya takılmadım. Hanım dediğine göre işler bayaa kötü olmalıydı.

"Al şu kağıdı, savunmanı yaz" dedi. Beyaz bir kağıt ve kalem attı masanın üzerine. Ömrümde ilk kez beyaz kağıt görmüş gibi oldum o an. Sanırım heyecandan. Kalemi ise hiç sormayın. O benim için uzaydan inmiş bir parça görünümündeydi. Nasıl kullanılacağını çözmek için epeyce mesai harcamam gerekiyordu sanki. Savunma kelimesini ise ilk kez duydum. Yani öyle gibi geldi o an. Kulaklarım uğuldadı. Saaaa, savuuuu, savuuunnn... derken kafamda o savulun falan olurken "Vurdurun kellesini!" falana döndü. 

"Hocam ne yapcam, anlamadım?" dedim. Ama bunu böyle okuduğun gibi söylemedim sayın izleyici. Sanırsın az önce sütünü dökmüş kediyim ben. O nasıl bi'şey bilmiyorum fakat anlatabilirim. Sesim ipince.. Sanki hiç bi'şeyden haberi olmamış yeni doğmuş bebeğim. Karşımda dev adamlar var da ben ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Çok farklı bir paralelden iletişime geçmeye çalışıyorum. Hoca "Yaz işte, nerden aldınız? niye sattınız?" dedi..

İş satmaya dönünce, lan dedim noluyoz? Tamam sağcı solcu kavgaları vardı okulumuzda ama alıp-satma olayları yoktu. Uyuşturucu işine mi adım karıştı dicem ama okulda bi çok insanı tanıyordum ve asla yoktu öyle bir olay. Bizimkilerin işi 80'lerden kalma sağcı-solcu muhabbetiydi. "Ne satması hocam?" dedim. "Dergiyi satmışlar x liraya,hazırlıktan çocuklar seni de onlarla görmüş. Arkadaşlarının isimlerini ver yeter. Okul içinde böyle şeyler yasaktır kızım. Para ile bi'şeyler alınıp satılmaz. Ticarethane değil burası!" deyince ben bir ohh çektim. Sonra düşündüm ki bizim müdür kendisine rakip çıktığı için bizimkilerin başını yakacak. "Bi'şey bilmiyorum ben hocam" dedim. "Hepiniz aynısınız zaten" dedi. Ekledi "Senin suçun yok zaten, arkadaşlarının isimlerini ver yeter."

Ben o an düşünüyorum. Hangi arkadaş, kimin nesi falan. Öyle ölümüne bağımlısı olduğum Sıdıka diye bir arkadaşım vardı ki; sınıftaki en spesifik isimli insan olduğu için onunla takılıyordum. Çok sağlam kopyacıydı. Onun haricinde inanılmaz iyi bir insandı. -ki hala görüşüyorum kendisiyle, geçen yıl nikah şahidi oldum. Diğer arkadaş denilen şahısların hepsi sadece bir tanıdıktan ibaretti. İsimlerini bile bilmezdim bir çoğunun, çünkü umursamazdım. 

Bilmiyorum, biliyorumlu cümlelerin sonucunda hoca harbiden bilmediğime inandı. Sonra öğrendim ki, bizim sınıfı komple disipline göndermişler. Ben gibi sesi çok çıkanları ise ayrı ayrı sorguya çekmişler. Okuldan atılan 3 kişinin de hiç birini tanımıyordum zaten. Ama o korku bana yetti işte. Sonra dedim ki, sağ her zaman hayırlıdır arkadaş. Sağcı insanlarla takılmaya başladım. Disiplinlik bir olayımız da olmadı. Sonra çok duruldum. Sakin, durgun bir insan olup çıkıverdim. Efenim beynini kimler yıkadı bu kızın diye araştırıp durdular beni. Yıkamadılar! Bak olanları anlattım işte. Bazen aklıma gelir, gülümserim. İşte tam da bu noktada insanın aklına gelen tek şey: her işte bir hayır vardır. 

8 Mart 2013

Django Unchained (Zincirsiz)


Ben kovboy filmlerini sevmem aslında. Yahşi Batı'yı bile Cem Yılmaz'ın hatrına izlemişliğim vardır fakat bu film beni tüm ön yargılarımdan alıp başka yargılara doğru emin adımlarla ilerletti. Güzeldi, kesinlikle öyle..

Özellikle başrollerinde olan Dr King Schultz karakteri sizi kendine hasta ediyor. Adam öldürmek bir insana bu kadar mı yakışır ve bu kadar mı soğukkanlı olunur. Filmi abimle izledim. İzlerken abime dönüp "Filmde bu adam ölürse harbi üzülürüm" dedim. O derece enteresan bir tip. Özellikle diyalogları çok güzel yakışmış amcamıza..

Başrolümüzde zenci Django varken Leonardo DiCaprio'yu yardımcı rolde görmek beni inanılmaz şaşırttı. Köle ticaretinin berbatlığını ve geri kalmışlığını anlatan filmde, Amerika'da yaşamak aslında bir ruya değil de kabus olduğunu anlıyorsunuz. Ki ben hala Amerikan ruyalarına inanmıyorum. Sonuçta rüya gibi her hatıra..

Neyse efendim. Eğer kandan ve eziyetten hoşlanmıyorsanız yüreğiniz kaldırmayabilir. Günümüzde sokaklarda o eziyetleri gören insanlar yok mu sanki? Hala yanı başımızda "savaş" sıfatı altında zaten bi sürü insana eziyet ediliyor. Bence yüreğiniz kaldırabilir. O kadar da değil. Ve işin en ilginç yanı filmde tek öpüşme sahnesi bile olmaması. Rahatlıkla izlenebilecek; aslında aile boyu film. Seviyorum böyle temiz filmleri. Özellikle Django'nun karısına olan aşkı takdire şayan. Keşke herkes öyle sevse karısını, sevgilisini, hayatında önem gösterdiği ne varsa.. Bir köyü yerinden söküp atacak kadar..

Neyse film hakkında başka bi'şey söylemiyorum. İzleyin görün derim. İmdb puanına da baktım bu arada: 8.6
Bana kalırsa kaçmaz ;)

6 Mart 2013

Bu okuduğunuz bir aldatma hikayesidir.!


Efenim lafa nereden nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Zira çok sinirliyim. Nasıl olabilir böyle bir şey derken anlatıyorum; o halde varım. 

Ben aldatmadım! Ben aldatmam. Çünkü asla o kadar ufalmadım kendi gözümde veya başkasında. Ama küçülenleri gördüm. Ufacık olanları. Yerin dibine giripte çıkamasacıları. Yok efenim, yerin bile kabul etmeyecekleri tanıdım. 

Geçen gün yolda giderken bir çift dikkatimi çekti. Adam telefonla konuşurken bir kaç adım önde yürüyordu. Kadın ise arkasından tripli tripli devam ediyordu. Önce anlam veremedim. Bildiğimiz kadın tribi diye geçirdim içimden. Sonra yanlarına yaklaşınca hikayesini anladım. Adam yalnızca karşı sesi dinliyordu. Kadın anlattıkça anlatıyordu. Sonra adam yanındaki kadına telefondakini dinletti. Hani birisi dırdır eder de onu dinletirsin ya, heh işte öyle. Sonra el kol yaptılar, gülüştüler ama telefondakine çaktırmadan. Sonra biraz daha dalga geçer gibi konuşup kapattı adam. Neden sonra kadın adamın karısından rahatsız olduğunu dile getirdi. Sonra diğer arkadaşları da işe girişip saçma sapan gülüştüler..

Büyültülecek bir şey yoktu belki. Her gün olan şeylerdi bunlar fakat işte o an benim o telefonu adamın elinden alıp yere fırlatasım geldi. Sonra parçalayıp adama yutturmak istedim. Şeytan benle çok pis uğraştı fakat yapmadım. Yalnızca geçerken kadına kocaman bir omuz attım. Ah bi'şey söyleseydi de ilk vuran kazansaydı o an. Ama hayır, adam hemen kadını yan tarafa çekti benden korurcasına.

Şimdi aldatılan kadının neler hissedeceğini söyleyim size. Kendini berbat hissedecek. İğrenç hissedecek. Çirkin, kötü ve diğer tüm olumsuz şeylerin de içinde bulunduğu tüm duyguları pekiştirerek kendinden iğrenecek. Hayır! Çok yanlış yapacak. Çünkü aldatan bu sıfatların hepsine yakışıyordur. Çünkü aldatan iğrençtir. Aldatan pisliktir ve en önemlisi aldatan şerefsizin önde gidenidir.

Ben kadınların kocalarını aldattığını da gördüm. Adamların karılarını aldattığını da. Hep şöyle 3. tekil şahıs olarak seyirci kaldım olaylara. Dişlerimi sıktım. Ağızlarını kırasım geldi. Karını veya kocanı artık sevmeyebilirsin. Söyle.! Söyle ve ayrıl. Sonra istediğin yerde istediğin kimseyle istediğin şeyi yap. Ama kandırma evde seni bekleyen sevgilini veya karını/kocanı. Yapma bunu. Kandırma. Yalan söyleme ve aldatma.!

Aldatan adam ve kadınlar için öyle kötü duygularım var ki içimde. Kusacak olsam tüm dünya zehirlenir de nefes almakta sıkıntı çekebilirsiniz. Aldatmanın hiç bir mantıklı yanı yok çünkü bana göre. Daha da bi'şey söylemeyeceğim bu konuda. Yalnızca sinirliyim. O kadar.

24 Şubat 2013

Kapalı/Açık Paradigması.


Bir arkadaşımın paylaşımı üzerine yazma gereği duydum. Aslında o arkadaşımı silme gereği bile duydum. Pardon, arkadaş dememeliyim. "Bir tanıdık" diyelim. Zira facebook'ta arkadaşımdan çok "bir tanıdık"m var. Eminim sizin de öyle. 

Neyse, konuya dönelim. Günümüzde inanılmaz bir ayrım var. Ya açıksındır, ya da kapalı. Yani ya türbanlısındır, ya da değilsindir. Ve nedense türbanlı olmayan insanların türbanlı olanları eleştirmede sınır tanımamalarına şahit oluyorum.

Ben asla görmedim ki bir kapalı bayan açık bir bayanın fotoğrafını paylaşıp altına değişik değişik yorumlar yapsın. Fakat açık bir çok bayan, kapalı hanımların fotoğraflarını paylaşır ve kıyafetleri ile ağızlarını boza boza yaya yaya dalga geçerler. Ve hemen ardından "Ben müslümanım, benim içim temiz" derler. Fakat yorumlarının bir çoğu "Müslüman kadın böyle mi olacak?" şeklinde olur. Kendileri açık oldukları için "müslümanlık" tan tenzihtirler çünkü. Yani kendilerini müslüman olarak görmez, kapalı kadınları müslüman olarak görürler ve de üzerine giydirir de giydirirler.

Neymiş efendim, müslüman kadın topuklu ayakkabı giymezmiş. Bunu yazan kadın ise her gün işe topuklu ile giden başı açık hanım kadın. Eee o zaman sen ne oluyorsun?

Neymiş efendim, müslüman kadın oje sürmezmiş.. Dar giymezmiş, onu yapmazmış bunu yapmazmış. Eee? Peki ya sen? Sen bu söylediklerinin hiç birini yapıyor musun da gelip hakkında konuşabiliyorsun? Hee yapmıyorum bu yüzden müslüman da değilim zaten diyorsan o ayrı. Fakat yine de o tip fotoğraflar paylaşıp, boş yere kendi kendine atıp tutmakla olmaz bu işler be güzelim..

Kadınların kadınları çekememesi gibi saçma bir durum söz konusu. Kapalıysa ve topuklu giyorsa, oje sürüyorsa ya da müslüman kadının yapmaması gereken her hangi bi'şey yapıyorsa bu yalnızca onu ilgilendirir. Kapalı veya açık olmak bunun kriteri olmamalıdır. Hee kapalıları yalnızca müslüman kategorisine sokmaya çalışıyorsanız o ayrı. 

Evet, kapalılık ciddi manada zordur. Ciddi manada emek ister. Zorluklarla doludur. Eleştirilmeye mahkumsunuzdur. Fakat hepimiz biliriz ki şeytan da doğru yolun üzerinde kamp kurmuştur. Allah'ın huzurundan ayrılırken doğru yolda olanları yolundan saptırmak için yemin etmiştir. Bu yüzden de en çok bizimle uğraşır. Öznur'un babanesinin de dediği gibi "Haramlar helalı geçerse o kişiyle şeytan bile uğraşmaz" Eee neyin derdindesin be güzelim?

O tip paylaşımlarla kendinizi müslümanlıktan soyutladığınızı fark edemiyor musunuz? Kapalı kadının müslümanlığına dem vururken kendinizi ne olarak görüyorsunuz merak ediyorum. Merakımı mazur görün ve anlatın lütfen. Anlatın ki hak vereyim. Aslında daha bir çok örnek verip, konuyu uzattıkça uzatırdım da susuyorum. Ekliyorum: "Kapalı olan müslüman kadınlar lütfen müslümanlığı düzgün bir biçimde yaşayın ki şu kendini bilmezlere pirim vermeyin.!" Rica ediyorum.

13 Şubat 2013

Evlilik yaşı nedir?


Evet sayın okuyucularım. Bir amme hizmeti ile tekrar karşınızdayım. Yemedim, içmedim ve bunları araştırdım. Evlilik hakkında yaş problemi olanlar bir dinlesinler beni. Erken mi, geç mi? korkusunu bir yana bırakın. Dinleyin!

Soruşturdum. Öncelikle hedef kitlemden bahsedeyim sizlere. Hedef kitlem evlenmemiş ya da kısa bir süre önce evlenmiş gençlerden oluşmakta. Yani 18-32 yaş arasından bahsediyorum. Aslında günümüzde gençlik 35 yaşa kadar gidiyor. Fakat benim soruşturduğum yaş sınırlaması bu. 50 kişiye sorduk, bir sürü cevap aldık. Fakat enteresan olanları paylaşayım dedim.

Kadınlar için;
18-21 yaş arası diyen çıkmadı sayın izleyici. Nasıl bir arkadaş ortamım var tahmin ettiniz bunun üzerine tabi ki. Bana sorarsanız kadın için ideal yaş işte tam da bu.! Sonrası zorluk ve sıkıntı. Bi'sürü kriterden oluşuyor. Lise bitip üniversiteyi kazanamadıysanız (ki artık bunun için gerizekalı bile olmanıza gerek yok) kesinlikle evlenmelisiniz. Yok üniversiteyi bitireyim diyorsanız da biter bitmez.

23-26 yaş arası diyenler erkek çoğunluktu.Şaşırtmadı beni. Onlara göre tam bir olgunlaşma ve evi geçindirecek hatun tipi. Fazlaca gözü açılmamış, ayrıntılara takılmayacak; hatta mümkünse iş hayatına atılmamış hatunlardan oluşuyor bu tipler. Kızlardan ise bu aralığı tercih edenler henüz o aralıkta ikamet edip evlenmemiş olan kızcağızlar. Muhtemelen düşündükleri biri var veya ciddi ciddi evlenmeyi düşünüyorlar.

27-31 arası diyen insanlar ise kadının artık yapacak bi'şeyi kalmamış; bari evleneyim de onu da deneyim demesini olağan gören şahıslar. Bu hatunlar yemek yapmasını bilirler, evi çekip çevirirler fakat ailelerine çok düşkün olurlar. Hamarat olan kızcağızlarımız çalışmış hanımlarsa hele çokça paraları olur. Çokça olmasa bile paradan iyi anlarlar. Nasıl kazanıldığından en azından.

Erkekler için
18-22 yaş arası söyleyen çıkmadı. İyi ki de çıkmadı, ağzını burnunu dağıtırdım. Çocuk onlar daha. Ufaklar. He evlenen yok mu? Var elbet fakat yine de bence çok erken. Yüksek ihtimalle üniversiteyi okumamış, askerlik sonrası evlendirilen veya üniversite sonrası askere gitmeden evlenen ve kör kütük aşık olan şahıslardır kendileri.

23-27 yaş arası erkeklerimiz ile aşık olup evlenirler genelde. Hayallerindeki hatunu ya görmüşlerdir ya da ailelerinden bir tanesi görücü usulü ile "Oğlum sana biz şu kızı yakıştırdık bi gör bakalım beğencen mi?" demişlerdir. O da beğenmiştir de evlenmiştir. Bu durumu savunan insanlar ise çoğunlukla sağlamcı ve hayalperest insanlar. Evlenmemiş kızların verdiği bu cevaba, evlenip 28 yaş üstü olan erkeklerde dahil oluyor işin enteresan kısmı. Sanırım onlar da keşke evlenseydim modunda.

28-32 yaş arasını düşünenler ise o yaş aralığında olan; işini eline almış, evini tutmuş, arabası altında olan şahıslar. Aynı yaş grubu kadınlarımız gibi "evleneyim de çoluğa çocuğa karışayım artık" bıkkınlığı içersindeler. Birini beğenmeye görsünler; direkt evlenirler. Zira onlar için kaybedilecek zaman; kumsalda iğne aramak kadar can sıkıcıdır. 

Eşler arası yaş ise;
1-2 yaş diyen oldu, 10 yaş diyen de. Fakat erkek ile kadın arasındaki yaş farkının asla kadın büyük olacak şekilde tasarlanmayışı dikkat çekiciydi. 2 yaş olmalı diyene "Kadın mı?" diye sorduğumda "Aaa ne münasebet, tabi ki erkek?!" diye tersleyici cevaplar aldım. Zira kadın erken olgunlaşan bir meyve iken, erkek geç olgunlaşan odun modunda toplumda. İnsanlar ne yapsın? Doğal olarak erkek kadından büyük olmalı. Hemde 10 yaşa kadar yolu var. Daha fazlasını kimse kaldırmıyor. Daha fazlası para için yapılan resmi evrak modunda. Parası için kendini harcayan 18'lik aptal kızlar düşüncesi de mevcut.

"Bu okuduklarınız tamamiyle etrafımdan duyduğum ve konuşmalarım sonucunda gözlemlerim sonucu oluşturulan düşüncelerdir. Şahsi düşüncemi söyleyim. 24 yaşındayım, evli değilim fakat yazımda da bahsettiğim üzere kız için 18-22 erkek içinse 25-30 yaş arası ideal yaş ortalaması. Yani bu benim şahsi fikrim. Böyle bir yazıyı da neden yazdım? Muhabbeti çok oldu da ondan. Kızların evde kalma yaşı ise 23 günümüzde. Erkeklerinse 26'ydı sanırım. Bu da kulağınıza küpe olsun. Ve hayatınızı sonsuza kadar mutlu ve mesut yaşayacağınız yaş komplekslerin olmayacağı, yalnızca bu taraflı değil diğer taraflı da mükemmel evliliklere sahip olmanız dileğiyle, amin."

1 Şubat 2013

Korsan kitap?

Bildim bileli yazarım ben. Yazamadığım zamanlarda da yazardım. Yani yazmayı bilmediğim zamanlarda elime kitap alır, okuma bilmeden yazardım. Yani kafadan sallardım. Bi sürü hikayem vardı. Yazardım, yazarım.. Yazmadığım veya yazamadığım bir gün düşünüyorum da yok gibi. Bu kafa hep meşgul. Hep bi'şeyler düşünüp yazıyor. Merak ediyorum hepiniz öyle misiniz?

Tek bi olaya veya tek bi kişiye odaklanamıyorsunuz. Mutlaka başka bi'şeyler daha yapmanız gerekli. Bi yere giderseniz mutlaka ikinci bi yer daha olmak zorunda. Yoksa olmaz?! Bu bağımsızlık mıdır, yoksa ötesi mi? Bağımsızlık dediğimiz şeyin olmadığını da biliyoruz değil mi?! Evet, bağımlıyım. Yazma bağımlısıyım.

Bunun haricinde yazmanın öğretilecek bir şey olmadığına inanıyorum. Yani adamı karşınıza alıp, bak elma dediklerinde şu açıdan bakacaksın; armut dediklerinde şöyle yazacaksın diyemezsin. Anlatılacak şey değildir ki. Bu yüzdendir ki korsan kitaplara falan karşı değilim. Zaten öyle olsam burada yazıyor olmazdım. Yazılarımı bi'kaç yerde gördüm. Cümlelerimi twit olarak gördüm. Durum güncellemelerinde karşılaştım. Benim yazdıklarım insanların duygularına tercüman oluyor diye mutlu oldum. Çalmak olarak görmedim onları. Kitap yazarı olsaydım eminim yerde benim ismimle kitabımı görsem inanılmaz sevinirdim.  Bu okunduğuma delalettir ne de olsa. Parası olmayanlara veya yetişmeyenlere yapılmış bir amme hizmeti..

Tabi yazarlar böyle düşünmüyor. Geçinmek için yazanlar var zira. Onlar hayatlarını ondan kazanıyor. Ben öyle düşünmüyorum. İnsanlardan besleniyorum zaten. İnsanlara kendilerini anlatmaya çaba sarf ediyorum. Çoğunlukla kendimle beraber hepimizi eleştiriyorum da. Yazarken mutlu oluyorum, okundukça daha bir mutlu oluyorum. Bence yazarlık yazdıklarını paylaşma hırsı bir nevi. Başkaları okusun diye yazıyoruz biz bunları değil mi ama?

Korsan kitapların en güzel yönü ise, cümlelerinizin sizin olduğunu biliyor okurlarınız. Sonuçta bire bir kopyası. Evet, para kazanmıyorsunuz oradan ama hiç olmazsa sizin siz olduğunuzu biliyorlar. E biz net ortamında ne yapalım. Paragraf paragraf götürülüyor cümlelerimiz de kendileri söyleniyormuş havası veriyorlar. Ama ben onu benim yazdığımı biliyorum. Beni tanıyanlarda yazabileceğimi. Zaten her şeyi kendimiz için yapmıyor muyuz? Bence öyle yapıyoruz.

Hee ben korsan kitap alıyor muyum? Almıyorum. Uyuz olduğum bi kaç yabancı yazar var hani "Newyork Times Bestseller" larından. Onların ki hariç. Onlar para kazanmasın abi modundayım. Fakat kitaba 20 TL ve üzeri vermek istemeyen, okuma aşkı ile ucuzlukçu da nefes alan insanları da anlıyorum. Hee bu insanlar tembel ve kitap fuarlarına ilgisiz. Oralardaki indirimlerde bi'haber belki ama kötüler olmadan iyilerin değerini anlayamazdık değil mi? 

Paranız varsa cebinizde, emeğe hıyanet etmeden bandrollü ürünleri alınız. Ki kitap alamayacak durumda olan insanların varlığına inanmıyorum. Bomboş kütüphanelerimiz var zebillen. Bi tanesinin kapısından geçerken içeri girin de orada okuyun, doyurun gözünüzü. Korsan kitap alanlara haklarını helal etmeyen yazarlarımızı da göz ardı etmeyin. Zira ortada bir hak-hukuk varsa diğer tarafa kalmasın işler. Aaa karşı değilim demiştim değil mi? Hayır efendim! Karşıyım.! Korsan kitap olmasın, her yazar emeğin karşısını alsın. 

İyiler de kötüler de iyi ki varlar. Yazarlar ise daha çok iyi ki varlar. Yazmak insanın içten gelen duygusudur. Yazmak istediğiniz için yazarsınız, paylaşmak istediğiniz için paylaşırsınız. Bu bir nevi "sanat için sanat" duygusudur. Günümüzün en büyük ressamları resimlerini satmamış, ısınmak için yakmışlardır. Yüksek fiyatlara satıp odun alabilecek durumları olduğu halde düşüncelerini satmaktan kaçınmışlardır. Bir de o açıdan yaklaşırsak olaya; bloguma neden reklam almadığımı anlamış olursunuz. Nereden nereye değil mi?

29 Ocak 2013

Sosyal medyayı kullanıyorum, çünkü..


Çünküsü bol bir mecra. Bi sürü sebebi olabilir bunun. Durun, izlenimlerimden bahsedeyim de görün. Sonra ağlanacak halimize hep beraber gülelim. Başta ben olmak üzere sosyal medyayı etkin kullanan hepimiz yaptığımız hareketleri suratımıza vuralım da görelim günümüzü. Hayde.!

Günümüzde evlilikler sosyal medya için yapılır oldu. Özellikle hayatımda var olan bazı insanların sırf fotoğraf paylaşmak için evlendiğine inanıyorum. Zira çekilen 150 fotoğrafın hepsinin de paylaşılmasının başka amacı yoktur heralde? Tamam anladık, evlisin, mutlusun falan. Ne gerek var abicim boy boy,post post, endam endam afiş etmene!? Senin karın mankendi de biz mi fark edemedik? Hiç mi kıskançlık duygusu yoktur sende? Gelsin elalemin adamı beğensin diye mi ekliyorsun karını, kızını, kocanı?!

Ya da geçelim bunu. Bazı insanlar da çocuklarını bu yüzden doğuruyor.Yani sosyal medyada paylaşabilmek için. Artık çocukları ana rahmine düştüğü an görüyoruz biz de. Facebook sağolsun. Tüm hamile kadınlar ya "hamileyim, yehu" durum güncellemesi yapıyor, ya da çocuğunun rahimdeki fotoğrafını paylaşıyor. He, biz de gidip beğeniyoruz o simsiyah fotoyu. Nedir mantığı çözemedim. "Ohh tıpkı babası" diye yazmamak için kendimi zor tutuyorum tabi. "Ne güzel yapmışsınız öyle, yüreğinize sağlık" falan. Nerde o padişah eşleri? Hamile kaldıklarında kat kat giyinip karınlarını gizleyen hatunlar? Hayır! Utanacak bi'şey değil bu? Ama afişe edilecek bi'şey hiç değil! Hayde çocuğunun ilk adımlarını paylaştın. Sonrasına ne gerek var? "Bakın altına yaptı"dan tutun da bez değişimi ayrıntılarına kadar gözümüzün önünde gerçekleşiyor ufaklığın yaptıkları. Misal, ben x kişisinin çocuğunun kahvaltı saatlerini, oyuncaklarını, ne zaman tuvalete çıktığını falan biliyorum. Geçen ishal bile oldu.

Bir de sevgililerimiz var ki akıllara zarar. Sırf "in a relationship with" yapabilmek adına kurulan o ilişkilerden bahsediyorum. Durumlar değiştirilir. Profil fotoğrafları beraber çekilmiş fotoğraflar olur ya hani? Heh, biliyorsun sen onları. Her adımlarını fotoğraflarlar. Diz dize, burun buruna fotoğraflarını görmekten tam gına gelmiştir ki birden durum değişir. Ayrılırlar anlayacağın. Kimse üzülmez. Çok yakıştırdığım çiftler adına üzülür, sonra "Kızım kafayı mı yedin" diye sorarım kendime. Zira 2 hafta geçmez ki, o kişi başkasıyla zaten ilişkiye başlamıştır. Değmez yani sayın izleyici. Zira sosyal medya bu; biri gider, diğeri zaten gelir.

Yediğimiz yemekleri paylaşmak için ideal ortamdır. Özellikle ben değişik bi'şey yemeye göreyim. Hemen paylaşırım. "Siz de gidin" modundayımdır genelde. "Aaa bizi de götürsene orayaaa" triplerini yedikten sonra bin pişman olurum elbet. Bunu halamın veya amcamın söylemesi hiç güzel olmaz elbet. Neyse, mevzu o değil. Bir de sırf fotoğrafını paylaşmak için yiyenler vardır ki onlar da ayrı dünyada yaşarlar. Bakarsın albümlere, sadece yemek! Sanırsın ülkenin gurmesi. Aslında bilmiyoruz fakat paralel evrende bir televizyon kanalında sunuculuk falan yapıyor. O yemekleri tatmak işi adamın. Lütfen ama.. "Mmm çok da güzeldi, ağzınıza layık"tan öteye gitmez yorumları güzel gurmemin.

Güzel yerlerin fotoğrafını paylaşmak için de kullanılır. Bu konuda Allah instagramdan razı olsun. O olmasa napardık biz? Yıllardır görmekten bıkmadığımız boğazın milyonlarca açısından fotoğrafını göremezdik misal. Sonracıma bir kapı, bir kalabalık, bir Taksim tramwayı falan.. Onlar olmasaydı napardık biz? Bu paylaşma tutkusu nasıl bir hastalıktır arkadaş? Hele şu sokakların fotoğraflarını en çok paylaşan insan olarak en çok da kendimi kınıyorum. Özellikle twitterda falan. Takipçi heyecanla açıyor belki Büşra'yı görürüm diye. Aaa bir de bakıyor ki; manzara. Nasıl bir yıkım? Nasıl bir döküm? Tabi aynı şey benim için de geçerli. "x bir foto paylaştı" diye link atmaz mı bi'de?

En kötüsü de gittiğiniz yerleri paylaşmak için kullanmanız. Foursquare ve yer bildirimi yapan diğer mecralar bizi bizden aldı. Artık adımımızı da paylaşıyoruz. "Sinemadayım" "Tiyatrodayım" "İstiklaldeyim" "Lalezardayım" "Ağa kapısındayım" "Eyüp Camiindeyim" gibi şeyleri paylaşıyoruz ya hani? Artık nerdeyiz, herkes biliyor. Eskiden ne güzel amcam bilmezdi nerde olduğumu. Amerika'daki kuzenimle yazdan yaza görüşürdük ne güzel. Ama şimdi? O Amerika'nın hangi deliğinde biliyorum, O da benim nerde olduğumu. 3 gün check-in yapmasak mezarlık check-in lerinden aranacak duruma geldik. O derece bağımlısıyız. Hele ki annemin nerede olduğumu telefonla açıp öğrenmek yerine twitter'dan öğrendiğini de varsayarsak; bu sosyal medya aile ilişkilerimizin de içine etmiş durumda.!

Haberleşme amaçlı da kullanılır. Hiç olmadık yerde bir durum paylaşırsın. Sonra başkası atlar, o atlar, bu atlar derken; başkaları hakkında bi'çok bilgiye dahil olursun. Sonra "Hayde şuraya gidelim, ne zamandır görüşemedik" tarzında yazışmaların ardından toplu bir mesaja alınırsın. Aaa bir de bakmışsın hafta sonu uzun zamandır görüşemediğin arkadaşlarınla berabersin. Sanırım en güzel yanı bu. Hee bir de kim kiminle evlenmiş, kim kime asılıyormuş, kim aslında neymiş onları da öğrenirsin. Sen beğendin birinin durumunu, o hiç seni beğenmemiş ve buna devam ediyorsa bu arkadaşlığınıza ciddi anlamda zarar verir. Twitter'da takipçisi olduğunuz dostunuz, takibinizden çıktıysa bir daha onunla görüşmezsiniz. Zira sosyal medya arkadaşlığın pekiştiği, aynı zamanda koptuğu da yerdir.

Birbirine asılma gibi durumlar için de kullanılır. Sonra insanların farklı yüzlerini görmek için de kullanılır. Beleş biletler, ucuzluklar için de kullanılır. Aslında daha bir çok amaç uğrunda heba edilebilir. Fakat daha da yazarsam sen okumazsın sayın izleyici. Uzun yazıp seni de sıkmayayım. Kendine iyi davran. Varsa eklemek istediğin bi'şey; sana bir yorum kadar uzaktayım. Kendine iyi bak ve unutma ki; yazdıklarımın bi'çoğunu ben de yapıyorum. Yorumlarını ona göre yap yani ;)

26 Ocak 2013

Korku filmleri klişeleri.


Beni tanıyan herkes korku filmlerini ne kadar sevdiğimi bilir. Bilmiyorsa da bilsin bi zahmet. Az önce 3 korku filmini peş peşe izleyip, psikolojimi bozdum demek isterdim ama hayır! Bozmadım sayın izleyici. Aksine, klişeler gözüme takıldı. Hep aynı şeyler..

Mutlaka baş rol donuk bir tiptir. Hani sen ben gibi normal bir hayatı yoktur onun. Bir yaşanmışlığı vardır. Psikolojisi bozuktur. Ya ailevi bi'şeyler yaşamıştır, ya da geçmişinde kaçtığı bir olayı vardır. Bu yüzden asla gülmez. Hep somurtur. Eğer çocuksa bu, mutlaka saçma sapan resimler çizer. Ulu orta anlamsız cümleler kurar. Uzaklara dalar..

Ayçiçeği tarlası kullanılır. İzlediğim 5 filmde de bunun kullanılması gerçekten şaşırtıcı. Ay çiçeklerinin esprisini çözemedim bi türlü. Muhtemelen boyları uzun olduğu için tercih ediliyor. Fakat itici.

Ev 3 katlı olmak zorundadır. Bu olmazsa olmaz. Koskoca evde yaşar bizim mağdur ailemiz. Ve hep yeni taşınırlar o eve. Eve güle oynaya gelirler fakat ertesi günden başlar o garip olaylar. Mutlaka o evin alt katına inen bir kapısı vardır. O kapı hep bir koridordan geçer. Oradan sesler gelir ve her seferinde geri zekalı başrol oraya doğru ilerler. İlk ilerlemesinde asla karşısına öcü çıkmaz. Mutlaka ikincisinde falan çıkar. Bolca efekt ve ses kullanılır. Zaten korku filmlerinden korkma sebebi, o seslerdir. Asla gördükleriniz değil!

Bir kere müstehcen sahne olmak zorundadır. Gideri bu şekilde olur heralde korku filmlerinin. Başrolümüzün başına gelecekler hep ondan sonra başlar. Kurgunun gelişmesi ve sonucuna uzunca bir yolculuk başlar.

Karanlık bir yere girildiğinde hep ellerindeki fenerin pili biter. Pili bitmese bile önce kesik kesik, sonra tamamen gider o ışık. Nedense hep bozuktur ve yıl olur 2013 ve hala cep telefonu yoktur korku filmindeki insancıkların. 3 katlı ev alacak parayı bulurlar ama bir ayfon alamazlar.

Mutlaka yerler gıcırdar. Duvarlar eskidir. Bir yerlerden su sızıntıları vardır.

Kapı arkaları, dolap içleri, sandık içleri çok tehlikelidir. Hep oralarda pusu kurmuş bir varlık vardır. Ya da aynadaki yansımada da olabilir o. Ya da başrolün ensesinde bir nefes olarak da karşımıza çıkar. O korkutucu varlık mutlaka emekleyerek yürür. Böcek gibi sürünür. Duvarlardan çıkar. Karanlıktan gelir.

Korkutucu olduğuna inandıklarından olsa gerek, hep yüz beyazdır. Korku filmlerinin rengini de canlı yapmazlar. Kontrast ayarlarıyla sağlam oynanır. 

Bataklık, çukur, kuyu, deniz, göl gibi yerler çokça kullanılır. Ev dağ başındadır. Mutlaka ipsiz sapsız bir yerdesinizdir. (39. Dosya , Halka  ve Şeytan hariç ) 

Eğer es kaza cep telefonu varsa başrolün, mutlaka şarjı yoktur veya çekmez. Orası henüz Turkcell'in çekim gücünden habersiz tabi, normal.

Asla korku filminin başrolünü erkek olarak göremezsiniz. Hep bilinçaltına verilmek istenen imaj korkan, ezilen ve güçsüz kadın veya çocuklar kullanılır.

Yürürken aniden boşluğa düşmek veya birden ekranın kararması gibi bi'çok klişe söz konusu. İşte bu yüzdendir ki korku filmleri sevilmez. Hee bir de hayvanların kullanıldığı ve benim 12 yaşında(olabildiğince geç) yüzmeyi öğrenmeme sebep olan Pirana gibi filmler vardır ki bunlar akıllara zarardır. Derin denizlerde hala ayaklarımı bi'şeyler kemirecek korkusu da vardır. Genelde köpek balıkları kullanılır.

Eee hala neden mi korku filmi izliyoruz? Yok efenim. Ben artık izlemiyorum. Çünkü hepsi birbirinin tekrarı, çalması vs'si.

12 Ocak 2013

İlk 10 Film!

İzlenmesi gereken 10 filmimden bahsediyorum sayın izleyici. Bunları izlerseniz, pişman olmazsınız. En azından ben olmamıştım. Zira ben çok zor film beğenirim. Bağlayıcı filmlerimden ilk 10. Aslında 50'ye kadar yolu var bunların ama abartmayım dedim. Buyrun:

10-ÖLÜM FISILTISI

Filmde ufak bir çocuğu kaçıran kişilerin başına gelen ilginç ölümler söz konusu. Çocuk çocuk değil, şeytan adeta. Aslında filmi izlerken şeytan kulağa nasıl fısıldarmış, nasıl kötülükleri içine işlermiş insanın farkına varıyorsunuz. İçiniz ürperiyor ani çıkışlarda. Ani ölümler ise tınısıyla çok hoş. Korku-gerilim seviyorsanız ve izlemediyseniz; izleyin.

9-BÜŞRA FİLMİ

Büşra olan herkesin izlemesi gereken film. Her izleyen arkadaşımın beni arayıp "AAAaa aynen sen" dediği film. Beni yansıttığı için olsa gerek çok seviyorum. Filmde kapalı bir genç kızın, tamamen farklı dünyadan birine aşık olması işlenmiş. İşlenmiş ama içimize işliyor resmen. Kapalıların da, açıkların da aşırılıklarını gözümüze soksa da, ben göz kırpmadan izlemiştim. Benim için önemli olan akıcılık. Hee ben filmdeki Büşra kadar aptal değilim, o ayrı.

8-23 NUMARA

Filme başlarken inanılmaz sıkılıyorsunuz. Karanlık ve sıkıcı. Fakat ortalara geldiğinizde inanılmaz içine alıyor sizi ve en sevdiğimiz şey oluyor. Sonunda aslında herşey başka çıkıyor. Biraz Zindan Adası havası olsa da o filmi de seviyorum zaten. Film boyunca varlığını sürdüren 23 numaranın hayatınız olduğunun farkına varıyorsunuz ki enteresan.

7-KELEBEK ETKİSİ

Nefes almadan bi'film izlemek istiyorum derseniz işte bu! Filmde zamandan zamana atlıyorsunuz fakat öyle atlayışlar oluyor ki hayatınızda "keşke" demenin ne kadar gereksiz olduğunun farkına varıyorsunuz. O keşkeler gerçekleştiğinde hep daha kötüsüyle karşılaşıyorsunuz çünkü. Hep daha kötüsü.. Muazzam bir kurgusu var ve sizi etkisi altına alıyor. Genç bir çocuğun, hafıza oyunlarının hayata adapte olabilmesini anlatan süper bir film.

6-KÜÇÜK KIYAMET

Türk yapımı bir filmi nasıl beğenirsin?! Hem de korku! Dediğinizi duyar gibiyim. Hayır, bu filmi izlememişsiniz. İzlerken film sizi içine alıyor. Çünkü bir aile söz konusu. Ailenin başına gelen korkunç olayların sonucunda izleyenleri çok büyük bir süpriz bekliyor. Bu tip filmleri sevdiğimi söylemiştim değil mi?

5-ANESTEZİ

Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar modunda bir film. Çok ünlü ve genç bir iş adamının kalp nakli esnasında uyanıp, bilinçaltında aslına başına gelen olayları algılaması üzerine yapılmış psikolojik gerilim filmi. Psikolojinizi bozuyor, evet. Kimseye güvenmek istemiyorsunuz. Zira güvenilen dağlara yağan karı kalp nakli sırasında öğrenmek süper. Özellikle ameliyat sahnesi falan süper. Yok kalbim dayanamaz demeyin, izleyin.Konulu ve aile boyu izlenecek film her ne kadar +13 olsa da.

4-PERS PRENSİ

Fantastik filmlerden nefret ederdim Pers Prensi ile tanışmadan önce. Oyunuyla cep telefonumda tanışıp, bilgisayara taşıdığım ve filmi de merak ettiğim o muazzam karakter. Tamam, karaktere aşığım fakat orada var olan aşka daha bir aşığım. Film "Derler ki, bazı hayatlar zaman içinde bağlıdır birbirine.. Çağlar içinde yankı bulan eski bir çağrıyla zincirlidir ötekine" Film zamanı geri alabilen bir kum üzerine kurulmuş olsa da, hayatların bağlantılı olması, başrollerin ölümleri ile sizi sizden alacaktır. Nefessiz bitireceğiniz, akıcılığın dibi, tüm kötü tarafların bi yana bırakılıp sadakat ve sevgi üzerine kurulan hayat.. Bunu izleyin!

3-CHARLİE'NİN ÇİKOLATA FABRİKASI

Çocuk musun sen?! dediğinizi de duyar gibi oldum. Hayır, değilim. Zaten sevdiğim kitapların başında da "Küçük Prens" gelir. Çünkü çocuksu duygular unutulmamalıdır. Çocuk-büyük herkesin izleyebileceği bir film bu. Fakir olan Charlie'nin başına konan talih kuşu karşısında ailesinden vazgeçmeyişi, aile bağları, çocukların şımarıklığı karşısında başlarına gelenler gibi pek çok konuya ev sahipliği yapıyor. Çocuğunuz varsa, izletmeden büyütmeyin.!

2- FORREST GUMP

Bunu yazmasam olmaz. Bu bir klasik. Bunu izlemiş olduğunuzu varsayıyorum. Her koşana "koş forrest" her uzun süreli otobüs beklediğinizde "Forrest oldum yaa" tribine gireceğiniz muazzam film. Bi sürü olay tek bir adama bağlanmış fakat öyle çok sırıtmamış. Uzunca bi film olmasına rağmen Tom Hanks'in muazzam oyunculuğu sizi filmden asla uzaklaştırmıyor. Bir adam koşarak ne kadar uzaklaşabilir, izleyip görün.

1-BEASTLY

Türkçesini bilmiyorum filmin. İzleyeceksiniz alt yazılı izleyin. Bu filmi izleyin. Çok yakışıklı bir adamın, bir cadıyı aşağılama hatasına düşmesine şahit olacaksınız. Cadı bu, boş durur mu?! Kendisini çirkinlikle cezalandırıyor. İnanılmaz yakışıklı olan adamı inanılmaz çirkin olarak görüyorsunuz filmde fakat inanılmaz çirkin haline aşık oluyorsunuz. Kişilik terbiyesini saniye saniye izleyeceğiniz bu filmi asla ve kat'a kaçırmayın. Hee izlediğim ender aşk filmlerindendir bu arada. "Böyle bir aşk hayal edebiliyor musun?" der başrol tatlı kızımıza.

Bunlara ek olarak My Name is Khan, Zindan Adası, Kör nokta, Equilibrium gibi bi sürü film daha sayabilirim sanırım. Mesela Şeytan korku filmi klasiğidir. Sonra Korkunç Bir Film serilerinden özellikle 1 ve 2 si kaçırılmamalıdır. Kemik Koleksiyoncusu süper bir polisiyedir. Susturun beni daha da yazmıyım.

10 Ocak 2013

CMYLMZ mı?


Bilip bileceğiniz en iyi stand-up'çıdan bahsediyoruz. En azından Türkiye'nin gördüğü. Bugün kendisinin sinemasını izlemeye gittik. Yeni bir akım başlamış oldu böylelikle. Anam sinema filmi desem değil, stand-up desem hiç değil. Ne izlediğimi bilmiyorum fakat işte adamın biri geldi beyaz perdede; bir koltuğa otura-kalka bi'şeyler anlattı ve gitti.

Hayır efenim, o kadar da kolay değil bu işler. Öncelikle uzunca bi'süre bağladı bize oraya. Bi'sürü şeye güldüm fakat şu an neye güldüğümü hatırlamıyorum. Komedyenliğin en güzel yanı bu olsa gerek. Sana bi'sürü insan gülüyor fakat salondan çıkınca neye güldüğünü anımsamıyor. Olay bu kadar anlık anlayacağınız. O kadar kısa. Hayatı resmediyor sanki..

Hele bir yere gülerken karnıma ağrı saplandı diyebilirim sayın izleyici. Sonra çıkınca düşündüm, düşündüm ve bulamadım. Bulsam anlatıcam sana ama yok yani. Cem Yılmaz'da korku da söz konusu. "Benden iyisi çıkar mı?" dan çok "Başka stand-upçılardan tüneyecek mi?" korkusu. Zira Atalay'ı da biz severek izliyoruz. Galiba komedyenlerin de sahnede ömrü belli bir yere kadar. Fakat Cem Yılmaz artık bir marka, kabul edelim.

Simsiyah tshirtü ile karşıladı bizi yine. O kadar ince ki o giydiği, rahatsızlık verici. Ben takıntılı bir insan da değilim fakat sağ kolunun alt tarafının söküklüğü sinirimi bozdu. Hatta bi ara anlatırken "Umarım kolunu kaldırmaz da tekrar görmem" moduna girdiğimi itiraf etmeliyim. Sanki uzaya açılan deliği görecem? Ne korkusuysa bu?

Genel anlamda kadınları el üstünde tutan bir çizgi çizmiş. Erkeklere ise acıdım filmden çıkınca. Yazık ya. Gerçi hep acırım fakat hani daha bi üzüldüm. Bu kadar mahrem olayların sahnede izlenmesi yer yer utandırıcı. Utanç verici diyeceğim de doğru kelime mi bilemedim. E zaten bel üstü 3 saat sahnede eğlendirerek zaman geçirten komedyen gösterin; ben de size okula gitmek için can atan öğrenci.

Kendimi biraz zorlayınca yarama parmak basılan mevzuyu anımsadım. "Yanlış mesaj" Cem Yılmaz gösterisinde diyor ki: "Siz hiç yanlış posta gönderildiğini hatırlıyor musunuz? Ay pardon kusura bakma yanlışlıkla sana 5 sayfa yazı yazdım, zarflayıp üzerine pul yapıştırıp gönderdim, diyen oldu mu? Olmaz tabi, fakat günümüzde?" Benim kadar yanlış yerlere mail atan, mesaj atan insan olarak çok doğru bir tespitti. Kusura bakmayın, bunu da kuzenim yazdı zaten. 

Gülmek, eğlenmek, az zaman geçirmek için gidecekseniz; tavsiyemdir. Ama yok, mahremler önemli derseniz gitmeyiniz. Hatta mümkünse hemcinsinizle gidiniz. Erkeklerin özel hayatı bizi bu kadar da ilgilendirmemeli diye düşünmekteyim. Yanlış düşünüyorsam da geri kafalılığıma verin efendim. Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.

7 Ocak 2013

Kıskanmıyorsan yoksun!



Mevzu budur. Tıpkı düşünüyorum o halde varım gibi. Kıskanmıyorsanız eğer, yoksunuzdur. Olmamalısınızdır. Zira seven inanır, seven kıskanır..

Kıskançlık; bazı ileri görüşlü, medeniyet düşkünü diye tabir edebileceğimiz ve batının yalnızca kötü yönlerini alan insanlar için son derece gereksiz bi'şeydir. Evet ama biz batılılar gibi domuz eti yemiyoruz ki! Yemiyoruz değil mi?! Zira yapılan araştırmalara göre, domuz eti yemenin faydalarından bi'tanesi de domuzlaşmakmış. Ve kainatta kıskanmayan tek canlı da domuzmuş. Olay bu kadar sert.!

Kıskançlığımın aşırılığından da dem vuracağım birazdan. Hiç ile çok arasında bulunan o muazzam çizgi de asla olamadım ben. Keşke olabilsem. Aşırılıkları sevmez oysa benim dinim. İnancım. Kendime bir çeki-düzen vermeliyim.

Çok kıskanan insan nasıl mı olur? Benim gibi bunaltıcı derecede çok kıskanç olur. Hee, sevdiğini kıskanır insan. Sevmediğini, tabiri caizse, yoldan geçen herhangi birini neden kıskansın ki? Bence kıskançlık tamamıyla paylaşımsızlıktır. Sevdiğini başkasıyla paylaşamazsın ki bu da egoizme bağlanabilir. Her fırsatta insanın fıtrat gereği egoist olduğunu söylediğimi de biliyorsunuzdur zaten. Zira öyleyiz. Egolarımızın tavan yaptığı o muazzam durumda ise kıskançlık karşımıza çıkan muhteşem engel.!

Çünkü kıskançlık yalnız gelmiyor. Kuşku ile düşüyor insanın beyni ile kalbi arasında varsayılan o bağların içine, sonra içine de etmeden bırakmıyor. Hep düşünceli hallerde ve hep o asla ağzımıza sığmayacak olan fakat her abartmada kullandığımız 32 dişin sıkılmasına sebep oluyor. Dişlerinizi sinirden sıkıyorsunuz evet.! Kıskançlık siniri,stresi de yanınıza getiriyor. Sonrasında karşınızdaki insancıklara da kötü davranmaya başlıyorsunuz. Ne zaman ki yoruluyorsunuz bu durumdan; işte o zaman ne sevgi kalıyor, ne güç; terk edip gidiyorsunuz.

Kıskançlığın anatomisini okumadınız sayın izleyici. Kıskançlığın insanı ne kadar saçmalatabileceğini okudunuz. Zira seven insan kıskanır. Sevdiğinin başkasıyla tokalaşmasını bile kaldıramaz, o derece. Bırakın tokalaşmayı, bazen öyle bir duruma gelir ki bu sevgi çılgınlığı ; yolda yanından geçenlerden kıskanırsınız. Evet, hastalık derecesi bu. Ve tabi belli bir noktadan sonra "Acaba ne düşünüyor?" un hemen ardından "Acaba başkasını mı düşünüyor?" dersiniz. Zira aldatmakta alınmayan bir hediye gibidir. Düşünmek yeter.

Eğer kıskançlığınızın tavan yapmasını istemiyorsanız, karşınızdaki insanların üzerine fazla düşmeyiniz. Fazla düşünmeyiniz. Çok fazla kendinizden ödün vermeyiniz. Çok fazla bağlanmayınız, bağlatmayınız. Her hali düşünüp, ona göre adımlarınızı atınız. Vazgeçemeyeceğiniz kişi ise karşınızdaki, alınız karşınıza; insan gibi konuşunuz. Kendi kendinizi yiyip, bitirmeyiniz. Tüm nedenlerinizi anlatıp, sonuçlarınıza varınız. Ve en son da diyiniz ki; kelliğin ilacı var mıdır? Ve hiç kıskanmayan insan yoktur.