18 Haziran 2013

Bir Direniş Öyküsü.

Bu okuyacağınız yazıyı geçenlerde adını anımsayamadığım bir yazarın böyle bir direniş hikayesinden  etkilenerek yazdığıma inanıyorum. Aslında yazmadım. Arkadaşa anlatıyorken, işte bundan iyi bir yazı çıkar dedim. Durun olayı anlatayım..

Dün gece geç vakitlerde arkadaşım sadece "nasılsın?" dedi. "İyi değilim, babamla aramız bozuk" dedim. "Ne oldu ki?" demesiyle başladım anlatmaya..

Mevzu kedi. Kapımızda bir kedi var ve ben onu besliyorum. Beslemicekmişim. Kapı önünü kirletiyormuş, alışıyormuş sonra. Gelene gidene hırlıyormuş. Kapılar pis kokuyormuş. Yemek artıkları da oralara birikiyormuş. Yemek de seçiyormuş benim haspam. Alır, fırlatır, atarım onu bir kenara dedi.

Demesiyle birlikte önce bağrıştım. Sallıyorsun dedim, öyle bi'şey yok. Akşam yemeği yediğimiz için masayı hırpaladım, sonra tabak tencere kırdım. Baktım sinirim geçmedi. Çıktım dışarıya, kapının önüne çadır kurdum. "Bu evde, bu şartlar altında yaşayamam" dedim. Hayvan karşıtı bir durum söz konusuydu. 

Çadırda ilk gece çok güzel geçti. Sabahında bahçıvan gelip yeşillikleri sularken benim çadırıma da su fışkırttı. Bence inadına yaptı. Dışarı çıkıp ona yerden bulduğum taşları salladım. Koşarak uzaklaştı. Sonra sitenin güvenliği gelip beni uyardı. "Kardeşim buradan kalk git. Kapı önüne çadır mı kurulurmuş. Herkesin huzurunu bozuyorsun". "Öf be!" dedim. Burası halka açık bir yerdi sonuçta. Direniş var burada dedim. Babam hayvanıma kötü müdahele etmesin diye yapıyorum tüm bunları!

Sonra kediciğim yanıma geldi o sıra. Beraber oturduk, yedik içtik. Sonra harbiden gelip çadırımın kenarına çişini bıraktı. Kedilerin çişi de başka kokuyormuş. Babam akşam eve geldiğinde çadırımın önünden geçerken "Sidik kokuyor buralar, pislik içinde!" dedi. Tabi yediğim püskevitlerin etkisi de olmuş olabilir. Aldım elime kocaman çöp poşetlerini, temizledim. 

Temizlik yaptığımı gören teyze yanıma indi. Derdimi anlattım. Onun da evde problemleri varmış. Kocası az para veriyormuş. Sonra bunu duyan başka komşu teyze geldi. Onun da oğlu eve geç geliyormuş. Sonra buna dayısıyla arası kötü olandan tutun da babasının amcasının oğlundan alacağını alamayanına kadar herkes eklendi. Baktım direnişin ucu kaçıyor. Amacımızdan saptık. #evedön çağrısı yaptım tüm yandaşlarıma. Yandaştık görünüşte ama hiç birimizin amacı da birbirine tutmuyordu. Sisteme ayaklandık diyenler bile çıktı aradan. Benim derdim kediydi oysa. Sonra kediyi de bulamadım zaten. Meğer kalabalıktan üç kişi kedimi önce tekmelemiş, sonra oraları pisletiyor diye ayrı bir yere getirip bırakmışlar. 

Baktım kedim de ortada yok. Eve döndüm. Babam da bana kedi maması almış. Bana mı aldı, kediye mi onu da çözemedim pek. Zira ben her şeyden sıkıldım. Ya sen?

13 Haziran 2013

Çapulcu, çapulsuz herkes okusun!

Günlerdir elimde tuttuğum bir fotoğraf karesiyle izliyorum, televizyonlardaki Gezi Parkı eylemcilerinin ‘masumiyetini’ anlatan haberlerini.

Esprili çocuklarmış!
Çevre duyarlılığıymış!
Yaşam tarzına müdahaleymiş!
Erdoğan diktatörmüş! AK Parti demokrasi konusunda samimi değilmiş!
Elimde 25 yaşında bakmaya kıyamayacağınız kadar masum, gencecik bir anne ve altı aylık bebeğinin fotoğrafıyla izliyorum olan biteni.

‘Efsane’ demiştik ‘Provoke amaçlı uydurma haber’ demiştik ‘Özür dileriz’ diyeninden...
Gezi’si de batsın Topçu Kışlası da, böyle bir gözü dönmüşlüğü artık savunmamız mümkün değil diyeninden Gezi Parkı masumiyetini yitirmiştir diyenine...

O gencecik anne ve altı aylık bebeğiyle savcılığa suç duyurusunda bulundukları günün akşamında buluştum.
Genç anne ‘biliyor musunuz bebeğime bile acımadılar’ diyor utanç içerisinde yüzüme bakmadan.
Gözlerini bir yere sabitledi hiç ama hiç yüzüme bakmadan, kısık bir sesle, sanki çok gizli bir şey anlatıyormuş tedirginliğinde anlatmaya başladı.

“Ağaçlar kesilmesin Taksim’e AVM yapılmasın diyerek bir grup duyarlı insanların Gezi Parkı’nda eylem yaptıklarını biliyordum. Arkadaşlarımla birlikte Cumartesi günü Adalar’a gitmeyi planlamıştık. Gittik. Ve Adalar’da olduğumuz için gün içerisindeki gelişmelerden haberim olmadı. Telefonumda şarjım bitmek üzereydi, eşimi aradım ve geleceğim saati söyledim kendisine. Tam tahmin ettiğim gibi vapurdayken şarjım bitmiş. İskelenin oradan bir telefonla eşimi arayıp geldiğimi haber verdim o da yolda olduğunu söyleyip iskelenin karşısına geçmemi söyledi.
O esnada Kabataş’taki kalabalığı fark ettim. Gezi Parkı eylemcilerine destek eylemi olduğunu düşündüm.

Elimde bebek arabası yolun karşısına geçtim.Ve beklemeye başladım.
Bir anda ‘Bakın Tayyip’in ...... burada gelin onu...’ diyen sesler duydum ve arkama baktığımda 25-30 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kadınların bana karşı öfkeli bakışlarını görünce benden bahsettiklerini anladım.
Ne olduğunu anlayamadığım bir anda üzerleri çıplak, elleri deri eldivenli, başlarında tuhaf bantlı 70-100 kadar adamın ortasında kaldım.
Bir kadın “Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi vurun şuna” deyince, bir adam arkamdan tekme tokat vurmaya başladı.
Sonra bağırmaya başladılar. Devrim yaptıklarını, ihtilal yaptıklarını, ülkeyi bize teslim etmeyeceklerini, Erdoğan’ı asacaklarını, Erdoğan’ı da hepimizi de tek tek .....
Bir taraftan “Bu üllkenin gerçek sahibi biziz anladınız mı ulan” diye bağırıyorlar, bir taraftan tekmeliyorlardı.
‘Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı size neler yapacağız’ diyerek aklınızın bile almayacağı şekilde küfrettiler, vurdular, vurdular... ‘Asacağız Erdoğan’ı anladın mı’ diye bağırdılar.
Hangi birini söyleyeyim nasıl anlatayım yaptıkları küfürleri. Bir amcaydı sanırım müdahale etmeye çalıştı onu da öldüresiye dövdüler kızıyla birlikte.
Sonra uzaklaştılar. İnönü stadına doğru uzaklaştılar. O sırada tamamen kendimi kaybettim. Ondan sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde üzerim idrar kokuyordu. Yerimden kalktım bebeğimi bulmaya çalıştım.

Artık haber dinleyemiyor
Bu genç gelin İstanbul Bahçelievler ilçe Belediye Başkanının gelini Z.D.
Hiç oraya buraya olayı çekmeye çalışmayın. Bu vahşeti yapanlar, o genç anneye bir siyasetçinin gelini olduğu için yapmadılar.
Olay yargıya intikal etti.

Valiliğin emniyetin elinde mobese kayıtları mevcut. Her saat başı yıkanma ihtiyacı hissediyor. Dışarıya çıkamıyor. Altı aylık bebeği sütten kesildi. Televizyonlara bakamıyor. Gezi Parkı eylemleri deyince panik atak geçiriyor. Yaşanan vahşet sadece bu olsa birkaç marjinal ortalığı provoke ediyor der geçeriz.

Ama öyle değil.

Bugün Gazetesi’nden Zeynep Ceylan’ın başörtülü ablasına metroda ‘Ben senin gibi böceklerle savaşmaktan geliyorum’ diyerek tekme tokat saldırıp küfredildi.

Bu olayda yargıya intikal etti.

Eski AK Parti Güngören ilçe başkanı Abdullah Başçı yine Gezi Parkı eylemlerine destek veren gruplar tarafından aynı sebep ve öfkeyle boğazından bıçaklandı.

Bu olay da yargıya intikal etti.

Ve yargıya intikal etmeyen ‘Tayyip’i asacağız bu ülkeyi size bırakmayacağız’ diyerek dövülen, küfredilen onlarca başörtülü kadın. Şimdi kalkıp bir kez daha Gezi Parkı eylemleri masum, burada başörtülü, başörtüsüz, dinlisi dinsizi her görüşten, inançtan insanlar buraya toplanıyor bizim bir tek amacımız özgürlüklerimiz desenize.

Gezi’deki gençleri arkasına alan gözü dönmüşlere rağmen sustuk. Çünkü o gözü dönmüşlerin, ülkeyi kaosa sürüklemek adına o gençlerden birkaçını dahi hiç acımadan öldürebileceğini gördük ve ÜLKEDE BİR İNFİAL OLMASIN DİYEREK SUSTUK.

Susmak, konuşamamak ne zormuş Rabbim diyerek sustuk hem de...

Nihayet...

Salı günü Başbakan Erdoğan AK Parti grup toplantısında ‘Çok önemli bir yakınımın gelinini yerlerde sürüklediler’ deyince yeniden ağlamaya başladım. Geçen hafta Abdülkadir Selvi’yle telefonda konuşmuştuk. Sarsıla sarsıla ağladığımı hatırlıyorum. 

Darbe hezeyanlarına tutulmuş çapulcular, sizi bırakın CNN’i İnterneyşınılı gelse kurtaramaz.
Menderes’i ASTINIZ, Özal’ı ZEHİRLEDİNİZ ama Erdoğan’ı YEDİRMEYECEK bu halk size...

(ELİF ÇAKIR) Devamı ve ayrıntılar için : Buyrun

Bu yazıyı okuyunca benim kanım dondu sayın izleyici. Duyarlı (!) dediğimiz insanlardan hiç bir tepki görmedim. Hatta haberi aşağıladılar. Saçma buldular. Ve hatta gereksiz buldular. Anlam veremedim..

Baş örtüsü dolayısıyla bi'sürü yazım oldu blogumda. Ne kadar ötekileştirildiğimizi, nelerle uğraştığımı falan hep anlattım. Kimsenin elinden içki şişesi alınıp yere vurulup kırılmadı ama ben her iş görüşmemde; "Büşra hanım tam istediğimiz gibisiniz fakat başörtüsü olmaz. Onu çıkarırsanız bilmem kaç lira maaşa alabiliriz sizi" dediler. Beni parayla satın almak istediler. Benim kimliğimi.. Evet kimse bana saldırmadı belki ama hayır, saldırdılar..

Nişantaşında Reyhanlı patlaması sonrası Suriye konsolosluğu önündeki eylem dolayısıyla tanıştığım çarşaflı arkadaşa ne demeli? "O kadar huzursuzum ki burada, az önce bana ninja bile dediler" dedi. Neler gördük biz, neler duyduk. Yanımda Nişantaşı'nda yürürken "Bunların burada ne işleri var?" dendi. Umursamadım. Çarşaf benim için çok başka bir yerdeydi çünkü. Hele de benden 4 yaş küçük bir genç kızın çarşafıyla kendini örtmesi çok daha başkaydı. Fakat kızcağız ağlamaklı ve koşar adımlarla otobuse atladı. Bir "Allah'a emanet ol" diyerek..

Biz hep birbirimizi Allah'a emanet ettik. Gezi parkı olaylarında birbirimize dualar, yasinler ve hatta gece namazları teşviki gönderdik. Direnişçi destekçisi arkadaşım dalga geçer bir dille "Dua ile çözersiniz zaten bu işleri siz ancak" dedi. Dua da nesiymiş? Ne alakası varmış.. Biz her işimizi dua ile önce Allah'a iletiriz oysa ki. Çünkü biliriz ki "Ol" demeden olmaz.

Gezi parkı eylemlerinin veya direnişlerinin artık çok başka boyutlarda, insanları ikilemeye sürdüğünün farkına varamıyor musunuz? Elin Amerika'lısı, senin Gezi Parkı'ndaki ağaç için yürüyüş yapıyorsa hiç mi düşünmüyorsun bunun altındaki bit yeniğini. Neyin direnişi bu? 

Hee bir de Gezi parkında başörtülü tipler var. Antikapitalist müslümanlarmış. Bunu söylerken bir de ellerinde iphone'ları var. Utanmadan! Kapitalizm neymiş önce bir oturup araştırıp, sonra başına anti'sini koysunlar. Zaten müslüman insan kapitalizmden uzak durmalı evet, fakat ellerinde iphone'larla, başında o saçlarını ve kulaklarını gösterdiğin marka kokan şalla, elinde Lois çantanla falan sen kapitalizmin annesi gibi duruyorsun zaten. Hatta mis gibi kapitalist kokuyorsun. Ve antikapitalistim diyerek hiç samimi olmuyorsun, kusura bakma.

Sonra bir de oraya yemeye içmeye gidenler var. Yani Gezi parkına. Bildiğin "yemek bedava, içki bedava, sigara bile bedava" muhabbetlerini duydu bu kulaklar. "Akşam takılmaya gidiyoruz işte, karı kız falan." da duyduk. Fotoğraf çekmeye gitmeye çekindim sayın izleyici. Olur da oralarda görünürüm. Oradaki insanlara destek verdiğim falan sanılır diye. Hayır, destek vermiyorum! Direnişçi değilim ben. Çünkü olay orada ağaç değil. 

Direkt yer vererek söylüyorum: Nurtepe'de arkadaşın kardeşine de saldırdılar "Tayyip'in köpeği" diyerek. Bizim başörtümüzü siz siyasete alet ettikçe, başörtümüzle bizleri fişledikçe; biz uzak kalacağız. Çünkü bizim derdimiz siyaset değil. Allah rızası. Dedik ya biz birbirimizi Allah'a emanet ediyoruz. Biz Allah rızası için bir yerlerde bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ve tek şey istiyoruz: Saygı.

Artık dağıtın üzerimizdeki o kara bulutları. Bunu sizler yapın. Çapulcular, çapulsuzlar.. Her kimseniz ver her ne iseniz.. Biz bu topraklarda yıllarca birlikte yaşadık. Kardeş kardeşle kavga eder, sonra aynı odayı; aynı mutfağı, aynı tuvaleti paylaşmak zorunda olduğundan olsa gerek; tekrar barışır. Biz de bu topraklarda her şeyimizi paylaşıyoruz. Paylaşacağız da. Bırakın her şey kavga-gürültü-karmaşa ile olmasın da sevgi-saygı-hoşgörü ile olsun.  

8 Haziran 2013

Aşk dediğin nedir ki gülüm?



Ve oyun sona erdi.. Mutlu sonlar her zaman mutlu olmak zorunda değil.!

Aşk birine bağımlı olarak ortaya çıkan aşırı sevgi oranıdır. 

Bilimsel açıdan baktığımızda belli bir hormonu bulunmamasına rağmen, mutluluk, stres, adrenalin hormonları gibi hormonları tetiklediği ortaya çıkar.

Biyolojide ise, aşık olan kişinin beyninde feromon ve tiroksin salgıları artar ve bunu tetikleyen norepinefrin ve serotonin salgısı yüzünden kişi tuhaf davranışlara sahip olur. Depomin artışının da gözlemlendiği vucutta, kalp hızı artar, kan basıncı yükselir, iştah kaybı, uykusuzluk ve heyecanı getirir. Aşkın yok olması ise varlığından daha tehlikelidir. Ölümlere ve intihara sebep olabilir. Üzüntü sonucu norepinefrin salgısı artar ve kalp hızı arttığında aşırı sinirlenme, öfke, sebepsiz yere ağlama krizleri, kalp çarpıntısı görülebilir.

Psikolojide aşk, üç bağıntıdan oluşur; yakınlık, bağlılık ve tutku. Bir tanesi bile yok olursa aşk biter.

Sosyolojide aşk ise çok ilginç bir yapıdır. Yalnızca iki kişi arasında olmaz. Futbol takımına, siyasi bir partiye veya diğerlerine olabileceği söz konusudur. 

Bunları neden mi anlattım? Aşık oldum, seviyorum diye ağladığınız her dakika bunun da bir açıklaması olduğunun bilincine varın diye. Aşkın en fazla süreceği zaman ise 2 yıldır yalnızca. Evet, bu kadar az. Yani şu hormonların veya diğer her türlü şeyin salgılanıp sürerlilik kazanması.

Peki aşkı bitiren etmenler nedir? Kıskançlık elbette. Aşka benim bakış açım, sahiplenmektir çünkü. Bağımlılıktır. Sevmektir. Hoşgörmektir. Beraber eğlenirken, aynı zamanda ağlayabilmektir. Yani sorunsuzca paylaşabilmektir. Fakat başkasıyla değil! Başkasıyla paylaştığımı hissetiğim insandan inanılmaz soğurum. İnanılmaz itici olur gözümde. İnanılmaz sıkıcı olur. Her söylediği batmaya başlar. Ve inanılmaz bir acı çekerim bunun sonucunda. Eminim sen de öylesin. Kendi üzerimden anlatıyorum fakat sen de "Aaa ben de aynen öyle" diyorsun şu an.

Aşık olduğun adam veya kadının başkasına dokunduğunu düşünmek bile çıldırtıcı derece de soğutur, uzaklaştırır. El sıkışması dahil. Hadi ordan, o kadar da değilim diyorsun şimdi. Ben o kadarım, yapcak bişey yok. Sonra bir de kendime kızarım falan. Böyle bir pişmanlık havası.. Aman Allah'ım..

Aşıktım, çok fena seviyodum, diyorsunuz ya; işte onlara da çok gülüyorum. Gerçekten aşık olsaydınız; ölürdünüz çünkü. İntihar yolu ile değil, kalp krizi ile ölürdünüz.

Beni anlatan şarkılar da şunlar: 




          Pera-Sensiz olmaz
ve
Çilekeş-Kendimden Geriye


3 Haziran 2013

İşin Rengi Değişti!


Herşeyde olduğu gibi burada da işin bişeyini çıkarmayı başaran Türk Toplumuna sevgilerimi sunuyorum. Kandırılmış gibi hissediyorum da kendimi. Bundan bir önceki yazıma bakın! Ben "ağaç sevgisi" adına gidip orada oturma eylemine destek vermiş bir insanım.

Bakıyorum ki, olay ağaç sevgisi değil. Ağaçların kesilmesine olan tepki hiç değil. Olayın boyutu ve rengi ülke bütünlüğünü ve huzurunu bozmaya kadar gitmiş. Kamu malları zarar görmüş. Bir sürü ilginç grup gelip, İstanbul'un sokaklarını talan etmiş. Kaldırım taşını söküp polise atmış. Sokakları kirletmiş, sonra temizlediğinde ise çok iyi bi'şey yapmış gibi reklam etmiş. Bir de senin pislettiğin sokağı da mı devlet temizlesin?! Yoksa gelip ben mi temizleyim. Pigaucu'dur normalde kamunun yönetim şekli. "Kirleten öder!" 

Sen kirlet, sen mahvet, sen otobüsleri yak sonra ben gelip seni haklı göreyim?! Biz bugüne kadar bir çok "izinli" gösteride bulunduk. Polis bize "bacım yola taşmayın da araçların geçişinde sıkıntı olmasın" dedi yalnızca. Biz de taşmadık zaten. Adam dün çıkmış yolu kapatmış. Bir de gelmiş çok bir halt etmiş gibi anlatıyor. "Yol kapadık biz" diyor. Anarşist misin sen? Yolları tutmak, kapatmak ile hak aranmaz.

Olayınız ağaç değil. Olayınız başka. Anlarım. Sıkıntınız vardır, anlatmak istersiniz. Bunun için düzenlersin mitinglerini, yürüyüşlerini. Alanlar vardır, çıkarsın. Bu taşkınlıklarla ise yalnızca antipatimizi toplarsın. Ben sizleri haklı görmüyorum artık! Ben sizleri fitneci görüyorum. Dışarıya verdiğiniz iğrenç imajlar dolayısıyla sizlerden hoşlanmıyorum. İlerleyişimize ket vurmaya çalıştığınız bu günlerde bir silkelenin, kendinize gelin! Çünkü;

"Fitne çikarmak, adam öldürmekten daha kötüdür"| Bakara, 191

"Onlara: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde: 'Biz sadece ıslah edicileriz' derler.
Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler."| Bakara, 11-12

21 Mayıs 2013

Evde Filmi (Dans la Masion)



Dün basın gösteriminde izlediğim ve Cuma günü gösterime girecek olan,Yazan ve Yöneten François Ozon'a ait  Evde filmi, olabildiğince akıcı bir senaryoya sahip.Özellikle insanoğlunun "merak" duygusu üzerine çokça gidilmiş ve izlerken sıkılmanızı engellemiş.

Yatalak babası ile yaşayan genç ergen bir parkta karşı evde olanları düşünerek kompozisyon yazmaya başlar. Aslında çekingen ve sınıfın en arka sırasında oturmayı tercih eden genç, yazdıkları ile öğretmeninin dikkatini çeker. Bir şekilde izlediği evin içine girmeyi başaran gencin aslında aile saadetini yakalamaya çalıştığını fark ediyorsunuz.

Film teknik açıdan Fransız gibi kokuyor. Gencin kafasında oluşan karakterlerin lezbiyen veya gey tarzında çarpık ilişkilerinin olması, arkadaşının annesine aşık olması ve hatta aşk yaşamaları olabildiğince rahatsız edici. Kimisine göre cür'etkar olan fakat bence olabildiğince gereksiz ve rahatsız edici sahneler de mevcut. 

Genç eve girdikten sonra ailenin hareketlerini izleyerek olanları yazar, öğretmeni ve eşi ise bunları okuyarak; insanların aslında birbirlerinin evlerinde nelerin döndüğünü ne kadar merak ettiğini ve gözetleme duygusunun ne kadar da can alıcı olduğunu gözler önüne serer.

Filmin sonunun ise aynı radikallikle bitmemesi sizleri hayal kırıklığına uğratabilecektir. Yer yer tansiyonunuzun yükseleceği ve ciddi manada "arkası yarın" cümlesinin arkasını merak edeceğiniz bir film. Fakat ailecek gidip, mutlu ayrılabileceğiniz türden de değil. İyi seyirler..

10 Mayıs 2013

Enteresan şeyler.

Biraz ufaklığımdan bahsedeyim size. Sanırım 12 yaşında falandım. Annemin 2 arkadaşı çocuklarıyla bize gelmişlerdi. Kuzenler falan curcunayız. Oturduk. tüm gün Monopoly oynadık. Balkonda oynadığımız için rüzgara paraları kaptırdık. Üst sokaktaki amcalara laf çarptık falan. Haşarılığın dibinde olduğumuz o gün, annemin arkadaşının yeni tanıştığımız oğlu tikiliğiyle falan hepimizi ezdi. Çok fena havalı bir tipti. Taa ki annesi eve gideceklerini söylediği ana kadar. Benden 3 yaş büyük olan çocuğa annesi dönerek "Çişini yaptın mı oğlum? Bak yolda yine çişin gelmesin" dedi. Biz kuzenlerle birbirimize bakıp öyle kahkahalar savurduk ki etrafa. O çocuk ismini vermek istemediğim bir futbolcu şu an. Peşinde bi'sürü kız olanlardan hani. Geçen gün yine aynı ortama girdik. O konuştukça aklıma hep o olay geldi. İçimden bi' ses; "havan kime olum?" deyip sustu.

Geçenlerde bi'yerde görevliyim. Bir hatunla muhabbete daldık. Birbirimizi çok sevdik muhabbet esnasında. Aniden durdu ve yaşımı sordu. Nereli olduğumu da sorduktan hemen sonra "Heh bizde abime tam da senin gibi bir kız bakıyorduk. Sizi mutlaka tanıştırmalıyım. Burada bekle" dedi. Neye uğradığımı şaşırdım. Bakıyoduk derken? Sanki kavun karpuz seçiyor :S Hee, ben hemen oradan kaçtım. Program bitmeden arkama bakmadan uzaklaştım. 

Bugünlerde zulüm gören ne varsa ve bunun için bir eylem yapılıyorsa; orada kendimi buluyorum. Çok aktivist oldum ben. İşin en güzel kısmı ise, iç huzuru bulmuş olmam. Sanırım benim işim bu!

İş dedim de aklıma geldi..




2 Mayıs 2013

.

Kısa yazıyorum, az konuşuyorum, çok düşünüyorum, çok dalıyorum. Farkında mısın ki? Bırak her şeyi bir kenara yalnızca "sev beni" desen.. Çok ağır be. 

"Yağmasın yağmur yüzüne
Değmesin rüzgar tenine..
El değmesin eline..
Benden başka.."  


26 Nisan 2013

Filmler!

Kimse çekmedi benim şu filmlerden çektiğim kadar! Zira benim kadar film izleyip ağlamaklı olan var mıdır bilmiyorum. Eminim yoktur. Harcadığım zamana mı ağlıyorum yoksa yaşadığım hayal kırıklığına mı bilmiyorum. 

Bilmediğim çok şey var, farkındayım. Neyse konuya geçelim. Uzak durmanız gereken filmlerden bahsediyorum şu an. Gördüğünüz yerde arkanıza bakmadan kaçın. Dünyanın 7 muhteşem hatasından bir tanesini yapmayın. 


Ye Sev Dua Et: Efenim bu filmi izleyip, ayy muhteşemdi diyen birisi var mıdır ? eminim yoktur. Çünkü filmde ne amaç var ne de başka bi'şey. Konusu bile yok. Yemek yemenin faidelerinden bahsetse yine bi derece dicem. Ama hayır! O da yok. Bizim Ayna programı bile ondan çok daha ileri, çok daha güzel, çok daha akıcıdır. Filmde ahanda kopacak, bi'şeyler olacak sanıyorsunuz fakat ı-ıh. Hiç bi'şeysi yok.



Dehşet Kapanı (The Cabin in The Woods): En çok izlenen korku filmleri diye arattığınızda bunun karşınıza çıkması gerçekten dehşete düşürüyor insanı. Zira ne kapan var, ne dehşet. Gerizekalı bir yapım. Harcadığınız zamana yazık. Herşeyin bir oyundan ibaret olduğu filmi Türkler çekmiş olsaydı film yerden yere vurulur, oyuncuları yolda görüldüğünde yüzüne tükürülürdü. Bu kadar saçma-salak bir film olamaz. Filmin sonunda "yuh! 96 dakikam rezil oldu" diyorsunuz. Hee bir de anlıyorsunuz ki eroin kullanmak aslında o kadar kötü bi'şey de değilmiş. Sanırım filmin bilinçaltı tohumlaması bu yönde.

Mezarına tüküreceğim: Korku filmi meraklısı kuzenin açmış olduğu ve korkudan çok "Fatmagül'ün Suçu Ne" tarzı bir iğrençlikle karşılaştığımız o berbat ötesi film. Tecavüze uğrayan genç yazarın aldığı intikam size "Ohh iyi de yaptı, süper yapmış" gibi tepkiler vermenize sebep oluyor olsa da, izlemek tamamen zaman kaybı. Getirdiği bi'şey olmadığı gibi, sinir bozucu da aynı zamanda.


Tersyüz: Anlayamadığım, defalarca izlediğim ve her zaman yarısında uyuyakaldığım saçma sapan bir film. Ne gerek var izlemeye?! Üzerine konuşamıyorum bile, o derece berbat.

İşaretler: Korku filmi diye oturup, gülerek kalkacağınız bir film. Öyle uzaylı mı olur? Uzaylı gelir sizin tarlaya mı eder? tarzında soruların vuku bulduğu, saçmalık timsali filmlerin ana-babası. Zaman kaybı fakat efektlerle toplamışlar filmi, orayı karıştırmayın.

Git başımdan: İzlenme oranı yüksek olmasına rağmen, hiç bir heyecanı olmayan, hay bi'şey oldu olacak derken bişey olmayan; gereksiz yapımlardan bi'tanesi. Başroldeki şişman amcaya biraz takılıyorsunuz fakat kadınsı hareketleri olabildiğince itici kılıyor filmi. Uzak durun muhakkak.

One Day: Namı değer bir gün. Film boyunca bir aşktan bahsediyorlar fakat en sonunda o aşkın içine ediyorlar. Duygusal insanlar "ayy çok güzeldi" dese de bana olabildiğince saçma geldi. Yani bir hatun başkasıyla gezip tozan, yatıp kalkan bir adamı o kadar yıl beklemez. Sonra sevgilisi olduğu halde onu terk edip gitmez. Sonra en sonunda da ölür öyle işte! Ohh iyi oldu diye nefes alasınız geliyor, o derece. 

Daha sayabilirim sanırım. The pianist gibi, Breaveheart gibi, Green Mile (Yeşil Yol) gibi, Forrest Gump gibi, In Time gibi, Equilibrium gibi, V for Vandetta gibi, İnception gibi, Kelebek etkisi gibi yapımların yanında ağlayarak izlemeyin o filmleri. Bunları izleyin. Konularını elbet anlatmıyorum. Kendinize iyi bakın. Görüşürüz. 

18 Nisan 2013

Bir kanserin günlüğü

Selam. Benim adım kanser. Aslında bir ismim vardı fakat artık onu unuttum. Eskiden ismimle muhattab olan insanlar artık kanserimle muhatap. Ben de ismimi kanser yaptım. Artık kanserim ben.

3 cümlede sarfedilecek bir duygu bu. Ağır fakat anlatması imkansız. Yaşaması ise bir o kadar zor. Durun size anlatayım. Hiç yoktan yere -ki siz ona boktan deyin- doktora gittim. Baş ağrısı, baş dönmesi ve buna bağımlı olarak mide bulantılarıydı sebebim. Bir de aşırı uyku hali. Halsizlik yani. Yok canım, bi'şeyim yoktu aslında benim. Olmamalıydı en azından..

Doktor kağıtları eline aldı: "Kaç yaşındasın?" dedi. Fakat cümleyi kurarken dudaklarının titremesinden anladım kötü bi'şeyler gördüğünü. Fakat asla aklıma kanser gelmedi. Tüm aile fertlerimi alıp götüren kanser gelmedi aklıma. Şeker olmalıydı, tansiyon olmalıydı fakat kanser olmamalıydı. "Pek de gençsin" dedi. İşte gözlerinin buğulanmasından anladım. Anlayamadığım tıbbi bir cümle kurdu. "Yani?" dedim tüm korkumla. "Kansersin" dedi. İnsanın suratına çat diye "yavaş yavaş öleceksin" denmesi ne kadar da kolaymış.

Kansersin kelimeleri dökülürken kafam hemen saçlarıma gitti nedense. Kemoterapi olunca saçlarımı kazıtacaktım ya hani? Sonra iyileşince farklı çıkacaktı. Hep öyle söylüyorlar. Acaba kaşlar da dökülecek mi korkusunu yaşadım o an. Bir de bünyem kaldırabilir miydi ki? "Ne olacak şimdi peki?" dedim yine tekrar. "Yapılacak bi'şey kalmamış kızım" dedi babacan tavrıyla. Fakat o an o bana sökmezdi. İnsan öleceği zamanı kafasında çok ilginç hayal ediyor. Ne bileyim. İşte yanarak ölürüm, aniden bir araba çarpar yere böcek gibi yapışır ölürüm. Serseri bir kurşuna hedef olurum. Evlenirim, çocuğum olur. Eşimin ellerini tutarken ve çocuklarım ayakucumda ağlarken gözlerimi kapatır ve bir daha uyanmam..

Hayallerim en azından öyleydi. En azından. Ölüm benim için olabildiğince uzakken, olabildiğince yakın oldu. Doktor ekledi "Baş ağrıların daha da artacak, çok acı çekmeye başlayacaksın. Acılarını azaltmak için ilaç tedavisi yapacağız fakat yine de sen hazırlıklı ol"

Zaten gerisini duymadım. Gerisi uğultu. Hastaneden çıkıp eve geldiğimde kimseye bi'şey söyleyemedim bi'kaç  gün. Kimseyle konuşmadım, görüşmedim. Fakat neden sonra insan alışıyor ölüme de. En azından ne yüzünden öleceğimi biliyorum. Neler yapamayacağımı da. Sanırım insanların her birinden daha çok anlıyorum yaşamın ne kadar değerli ve bir o kadar da değersiz olduğunu. Ölürken anlıyorum bunu fakat yapıyorum işte. Yapacak ilginç şeyler bulmaya başlıyorum. Gitmediğim, görmediğim yerleri görmeye çalışıyorum. Sanki daha büyük ve gelişmiş bir yere gitmeyecekmişim gibi. Ölmeyecekmişim gibi.. 

Ölüyorum.. Bazen günlerce uyuyorum. Ağır uykularımdan öldüm korkusuyla uyandırılıyorum. Yüzüm bembeyaz kesiliyor. Kriz gibi bi'şey geldiğinde ağlıyorum ve anneme "Beni toprağa gömmeyin" diyorum. Sonra o da ağlıyor. O cümleyi neden kurduğumu da bilmiyorum fakat korkuyorum sanırım. Kesinlikle korkuyorum. Nereden geldiğimi bilmiyorum, nereye gideceğimi de? Sonra gülüyorum. Siz insanların yalancı hayatlarına, boş zamanlarına, kafasına taktıkları saçmalıklara, aşklarınıza, eğlenme anlayışınıza, birbirinizi yaralamanıza, hor görmenize, aşağılamanıza -sanki karşınızdaki dağı yırtabilecekmiş gibi,üstün görmenize, ezmenize, ezilmenize, acı çektirmenize gülüyorum. İşte ben bu yüzden hep gülüyorum. Ölüyorum fakat gülüyorum.

"Bu da Kafasını saçma-salak şeylerle ve dünyayı büyüten herkese gelsin. Aslında hepimiz kanseriz biliyorsunuz değil mi? Hee ben değilim fakat şu yazıyı yazmak için çok uzağa gitmeme gerek kalmadı.Çünkü ben çok gencim. "

17 Nisan 2013

Sosyal Medya Aldatmacası


Sosyal medyayı tanımlamamız gerekirse;  kişinin kendi ürettiği mesajı yayınladığı ve paylaştığı her türlü platformun genel adıdır. Kişiler kendileri ürettiğinden olacak ki yollarından sapmakta, olmadıkları gibi olmakta ısrarcıdırlar. Durun anlatıyorum:

Olmadığı kişi gibi görünme:  Sosyal medya da insanlar olduklarından uzun, olduklarından zayıflar.. Herkes ilişki koçu. Hepsi çok güzel. Hepsi inanılmaz iyi. Sanırsın ki hiç tuvalete gitmiyorlar. Hepsi birer kahraman. Yardımsever, iyilik timsalleri. Ya da çok fazla müslüman. Kendisiyle alakası olmayan programlarda boy gösterme amaçlı koşuşturmalar. Herkes sosyal medyada fazlaca duyarlı. Yolda düşen bir adamı görse, dönüp elinden tutup kaldırmaz; fakat adamın teki yanlış mı yapmış, onu yerden yere vurmayı kendine bir vatandaşlık görevi edinir. Ya da birine yardım etmez asla (anne-babası dahil) fakat yardım kuruluşlarının twitlerini RT etmekten asla geri kalmaz. Sanırsın yardım kuruluşunun genel başkanı.

Aniden Galeyana gelme: Gün geçmesin ki sosyal medyada bir olay daha patlak vermesin. Ve sonra o olayı anlamadan bilmeden, sırf moda diye altını üstüne getiren bi sürü klavye kahramanı ile karşılaşmayalım. 

Fotoğraf aldatmacası: Bunca yıldır fotoğraf çekiyorum, ben anlam veremedim abi şu fotojenik çıkma olayına. Misal, hatuna bakıyorsun -ki genelde hatunlarda oluyor bu: bakmaktan vazgeçiyorsun. Paylaştığı fotoğraflara bakıyorsun ki, kendisiyle uzaktan yakından ilişkisi yok. Çok masumane. Çok tatlı. Çokça güzel. Ve işin en kötü kısmı ise photoshop kullanıldığının o kadar da belli olması: şekil 1a benim blogun duvar fotosu.

Laf sokmalar: Bir cümle yazıyorsun, yazıyorsun ama yazdıktan sonra "acaba kim alınacak" diye beklemeye başlıyorsun bir noktadan sonra. En çok da kendimden biliyorum. Çok fazla insanla içli dışlı olmasamda, tanışıklığı olan bir insanım. Çok da konuşurum zaten. Konuşmalardan etkilenip bir cümle atarım ortaya. Olmadık yerlerden olmadık alınmalar çıkar karşıma. Abi senin ne alakan var o olayla diye açıklamaktan göbeğim çatlar. Sonra anladım ki normalde insanlarımız eski sevgililerine laf sokmak, sinir oldukları birine laf atmak için falan kullanır oldu sosyal medyayı. Hatta hangisi alınacak diye düşünür oldular da, genele atıp; özele gönderme konusunda tümdengelim hakkında ihtisas yaptılar. Veyahut görmüş geçirmiş insanlara sosyal ortamda laf çarpmayı amaç edindiler. 

Sosyal medyayı iyi yönde kullananlar da var elbet. Durun ben kötü yanlarını sayıyorum daha. Yalan söyleyen milyonlarca insanlardan sadece bi'tanesiyim sonuçta. Başka cümleleri alıp "tırnak" içinde kullanmayan insanlar gördüm. Benim cümlelerimi başka yerlerde de gördüm. Sevindim ne yalan söyliyim. Sonuçta benim o cümleler, ben biliyorum, ohh canıma değsin.

Ne demiştik? Sosyal medyada kimse kendisi değil. Evliler bekar, bekarlar evli, evsizler dul, dullar çocuklu, çocuksuzlar evsiz gibi bi sürü paradoksa sürükleyebiliriz konuyu. Olduğu gibi görünmekten korkan insanlar başka kimliklerin arkasında gizleniyorlar. Değişik isimler alıp, farklı kişilikler yaratabiliyorlar. (bu lafımı sosyal medya uzmanı olanlar, yani olayı uzmanlaştırarak yapanlar alınmasın lütfen.) Bak her yazdığımdan gocunur oldum. Belki de bu yüzden korkuyorlar. Onlarada hak vermek lazım. Fakat madem öyle bir derdin var, neden kendine ait bir adresin, millete laf sokmak için ikinci bir adresin var. Hadi twitter'ı anlarım.Zira benim için orası hala el değmemiş, pardon kro görmemiş bir yer. Gelselerde tutunamayanlar romanına uygun bir biçimde çekilip gidiyorlar. Fakat facebook'ta birden fazla hesabın neden var arkadaşım? Neyin peşindesin? Hele ki nette tanıştığı insanları ayrı adreslere, normal arkadaşlarını ayrı adreslere ekleyen insanlar bilirim ben. Neyin kafasıdır çözemezsiniz , ben şahsen çözemedim.

Yahu hazır sosyal medya demişken şu cümleyi etmeden bitremicem konuyu. "Allah'ım sen bizi aynı hesabı kullanan sevgililerle imtihan etme". O nedir abi ya? Bu aldatmanın anası ve hatta babası. Şimdi atıyorum: "Ahmet Ayşe Yılmaz" (bunlar işte çift olan şahısların ortak adresi) sana yazıyor dese Facebook'ta ben bi saat düşünüyorum. Acaba yazan Ahmet mi yoksa Ayşe mi? Ayşe'yse neden yazmış, neden böyle konuşuyor. Ya da fotoğrafıma yorumu atan hangisi? Geçen laf sokmuşlar bir fotoğrafımızın altına, ikisiyle de yüz yüze geldim böyle çiftli adresi olan arkadaşların; ikisi de inkar etti. İkisi de yazmamış. Al bir de buradan yak!

Sosyal medya kullanıyorsanız ayağınızı denk alacaksınız. Haşır neşir olmadan, kendinizi kaybetmeden, düzgün, seviyeli konuşacaksınız. Hee bu arada twitter da falan yazılanlar yüzünden hapis cezası falan çok saçma geldi bana. Eğer ortada bir insanın ayıbı varsa, örtelim. Örtemiyorsakta ayıplayalım. Millet birbirini öldürüyor, ilk önce onların cezasını verelim. Sonra düşünceleri ceza ile değil, konuşarak değiştirelim.

Kendinize iyi bakın millet. Sosyal medya hakkında ne zaman yazsam başım yanıyor. Şimdi bu yazıdan bi'sürü alınan, bi sürü gücenen olacaktır mutlaka. Bezdım da bezdım!

16 Nisan 2013

Patates Çorbası Nasıl Yapılır?

Efenim insan yalnızken hep yemek yapası geliyor. Ah bir de yiyen olsa. Ailemden ayrı kaldığım şu günlerde kendimi mutfağa kapattım. Sonra dedim ki arkadaş neden bloga yazmıyosun? Çorba bile yapamayanlar vardır sonuçta. Ivır Zıvır yazan insansın, anlatsana!

Malzemelerimiz:

  1. 3 orta boy patates
  2. 4 su bardağı su
  3. 1 çorba kaşığı un
  4. 1 tatlı kaşığı tereyağ
  5. 1 su bardağı süt
  6. Tuz,pulbiber ve dereotu


Efenim patateslerin kabuklarını soyup, 4'e falan bölüp 4 su bardağımız su ile kaynatıyoruz. Normal bildiğimiz hani şu bıcak saplayınca parçalanır ya, heh öyle işte. Patateslerimizi blendırdan geçiriyoruz. Ayrı bir yerde de un ve tereyağını kavuruyoruz. Sütümüzü de az az ekledikten hemen sonra patatesleri de ekliyoruz. Tuzunu da ekleyip 5 dakika daha pişiriyoruz. Eğer çok katı ise, suyla sulandırabiliriz. Üzerine de pul biberi ilen dereotu ekledik miydi? Ohh afiyet olsun.

Sonuç: Patatesi seviyorum. Çorbasını da seviyorum. Dereotu sevmeyen olabilir diye tabağa ekliyorum fakat dereotuyla pişince daha bir güzel oluyor. 

12 Nisan 2013

Hepimiz Fotoğrafçıyız!


Ah şu fotoğraf makineleri yok mu? Hani eline alanın kendisini profosyonel zannettiği o muhteşem makinelerden bahsediyorum. Verdiğin paranın  bilincine varınca "Fotoğraf çekmek harici takla da atıyordur heralde abi" dediğin o muazzam aletler. Yada vazgeçtim. O kadar da harika değil.

Çok ilginç değil mi? Fotoğraf çekerek para kazanan bir insan için söylenmeyecek laflar olmalı bunlar. Fakat öyle. Bana bi'şey oldu sayın izleyici. Bildim bileli fotoğraf çekerim ben. İlk makinemi 9 yaşımda elime almıştım. Babamın genlerini taşıdığımdan olacak ki, ondan geçmiş. Kendi parasıyla biriktirip aldığı bisikletini, yurt dışından gelen 8 pozluk fotoğraf makinesine değiştiren adamın kızıyım ben. Hem de 11 yaşındayken yapmış bunu. 

Fotoğrafçılık denklanşöre bastığım anda kafamda çekilen o pozlarla aşkını ilan etmişti bana. Her zaman önde çektiğim değil de, arkadakilere odaklanmıştım. En sevdiğim şey o arka planlardı. Çünkü çekmek istediğim şahıslar veya objeler poza girerlerdi fakat arkası doğal olurdu. Sonra "imaj fotoğrafçısı" oldum ki, asla durağanlığı fotoğraflamadım. Çiçekler değil de, çok korktuğum böcekler dikkatimi çekti. Apartmanlar değil de, apartmanın camından bakan arap kızı dikkatimi çekti. Manzara değil de, manzaranın içindeki kuş dikkatimi çekti. Ben durağanlıklardan asla haz etmem çünkü..

24,5 yaşındayım ve şimdilerde çektiğim hiç bi' fotoğrafı beğenemiyorum. Çekilen hiç bi' fotoğrafı da. Eskiden boş zamanlarımda fotoğraflara bakar, onları çözümlerdim. Işığın gelme açısını eleştirir veya bi sürü kulp takardım. Şimdilerde fotoğraflara bakamıyorum. Sokaklarda fotoğrafta göremiyorum. Birisi gelip fotoğraf fişimi çekmiş gibi hissediyorum. Makinem elimde, yanımdakiler çekerken canım acıyor bildiğin. Yıllardır yaptığım işi, hiç yapamıyorum. "Aaa beni çek" diyeni çekerken içim bir sıkılıyor ki.. 

Dolayısıyla kendimi göremiyorum fotoğraflarımda. Silkelenip, kendime gelmem gerekiyor. Fotoğraf görmem gerekiyor. Asla vazgeçemediğim tek hobimden vazgeçmek istemiyorum bu kadar sevmişken. Hayır, olmaz! Bunu da niye anlattım bilmiyorum. Amaaan bi' sürü fotoğrafçı var zaten di mi?

28 Mart 2013

Solcu Liseli'm-Disiplin hatırası

Şimdi ben burada bir liseliye olan aşkımdan bahsedermişim falan. Yok canım. Öyle bi'şey yazmayacağım. Bugün aklıma geldi lise yıllarım. Biraz anılarımdan bahsedeceğim sizlere.

Efenim bizim lise çok ilginç bir yerdi. Sağcı-solcu tartışmalarının gırla gittiği, çılgın kavgaların olduğu, polis korteji eşliğinde dışarı çıktığımız mekandı. Çok ilginçtir ki ben o zamanlar solcu dergisinin okul içi dağıtımına yardımcı olduğum için disipline gitmiştim. Disiplin çok ilginç bir yer. Öyle hayal ediyorsunuz ki; böyle Amerikan filmlerindeki gibi yargıç rolünde bir müdür, yanda bir masaya dizilmiş juri üyelerini oluşturan öğretmenler ve siz de suçlu konumundasınız. Çatlak bir hoca da savcı falan oluyor. Avukat yok! Yani disiplin odasına giderken bu tip düşüncelerin yanı sıra "La şimdi ben eve ne dicem?" korkusu da söz konusu. İşte o an bırakıyorsun solculuğu falan. Bir Allah korkusu. Bir iman gücü. Bir imana gelmeler.. Kelime-i şahadetlerin yanı sıra kelime-i tevhidler. İmanın/İslamın şartları kafanızdan 5'er 6'şar geçip duruyor. Bildiğiniz duaların yanı sıra-bilmediklerinizi neden bilmediğinizi bile sorgular duruma geliyorsunuz.

İşte o uzunca koridordan ışığı süzülen odaya girene kadar ulvi düşüncelere dalıyorsunuz. Bunu da atlatırsam Allah'ım bi daha hiç bir siyaset işine karışmıcam. Bana mı kaldı dergi? National Geography bile okumucam lan.Hayır açıp okusaydım bi de ne yazıyor? Babam bu olayı da duyarsa beni okuldan alır, kocaya falan verir. O zamanların korkulu rüyası bu tabi. Ben daha üniversiteye gidecektim, ühüü..

Bu gibi bir sürü tribe girdim. Derken o kapı açıldı. İçerden güler yüzlü olduğu kadar benden nefret eden müdürümüz dışarı çıktı. Oldum olası sevmemişti o beni zaten. Puanımı görüp "Buraya yetmez senin puanın" demişti de kazanır kazanmaz "Hoca naber?" diye odasının kapısından gülerek bağırmıştım. Lisedeyken kanımız kaynıyor tabi, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Daha doğrusu olgun değiliz. Bildiğin çocuk. Hatta bazen bazı yaptıklarım aklıma geliyor da suratım kızarıyor utançtan. En çok utanç verici olayı anlatayım hazır elim değmişken. Arkadaşla otobüse bindik, önümüzde de bir eleman oturuyordu. Kapşonlu. Biz de çekirdek almışız, yurtta yicez. Arkadaşa dedim "aç da yiyek". Ki aslında sevmem çekirdeği yani. Yedik yedik, üstümüze biriktirdik çöpleri. Nereye atsak diye düşünürken önümüzdeki çocuğun kapşonuna boşalttık çöpleri. Çocuk inince kafasına kapattığı anı görmeliydiniz sayın izleyici. 

Neyse, nerden geldim nereye? Kendimi o an rahatlatmaya çalışıyorum. Arkadaşların falan üstüne atıcam suçu. O verdi, bu verdi. Şu şöyle yaptı falan. Olayların da içeriğini pek bilmiyorum. Hep yanlış arkadaş seçimlerinden başıma geldi zaten. Girdim odaya. Ne juri üyesi vardı, ne de  savcı falan. Az daha kassam zaten dar ağacı falan hayal edecektim de koridor Allah'tan o kadar uzun değildi. Müdür "vaaayy hoşgeldiniz küçük hanım" dedi. Zaten boy kompleksim var. Tabi o an oraya takılmadım. Hanım dediğine göre işler bayaa kötü olmalıydı.

"Al şu kağıdı, savunmanı yaz" dedi. Beyaz bir kağıt ve kalem attı masanın üzerine. Ömrümde ilk kez beyaz kağıt görmüş gibi oldum o an. Sanırım heyecandan. Kalemi ise hiç sormayın. O benim için uzaydan inmiş bir parça görünümündeydi. Nasıl kullanılacağını çözmek için epeyce mesai harcamam gerekiyordu sanki. Savunma kelimesini ise ilk kez duydum. Yani öyle gibi geldi o an. Kulaklarım uğuldadı. Saaaa, savuuuu, savuuunnn... derken kafamda o savulun falan olurken "Vurdurun kellesini!" falana döndü. 

"Hocam ne yapcam, anlamadım?" dedim. Ama bunu böyle okuduğun gibi söylemedim sayın izleyici. Sanırsın az önce sütünü dökmüş kediyim ben. O nasıl bi'şey bilmiyorum fakat anlatabilirim. Sesim ipince.. Sanki hiç bi'şeyden haberi olmamış yeni doğmuş bebeğim. Karşımda dev adamlar var da ben ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Çok farklı bir paralelden iletişime geçmeye çalışıyorum. Hoca "Yaz işte, nerden aldınız? niye sattınız?" dedi..

İş satmaya dönünce, lan dedim noluyoz? Tamam sağcı solcu kavgaları vardı okulumuzda ama alıp-satma olayları yoktu. Uyuşturucu işine mi adım karıştı dicem ama okulda bi çok insanı tanıyordum ve asla yoktu öyle bir olay. Bizimkilerin işi 80'lerden kalma sağcı-solcu muhabbetiydi. "Ne satması hocam?" dedim. "Dergiyi satmışlar x liraya,hazırlıktan çocuklar seni de onlarla görmüş. Arkadaşlarının isimlerini ver yeter. Okul içinde böyle şeyler yasaktır kızım. Para ile bi'şeyler alınıp satılmaz. Ticarethane değil burası!" deyince ben bir ohh çektim. Sonra düşündüm ki bizim müdür kendisine rakip çıktığı için bizimkilerin başını yakacak. "Bi'şey bilmiyorum ben hocam" dedim. "Hepiniz aynısınız zaten" dedi. Ekledi "Senin suçun yok zaten, arkadaşlarının isimlerini ver yeter."

Ben o an düşünüyorum. Hangi arkadaş, kimin nesi falan. Öyle ölümüne bağımlısı olduğum Sıdıka diye bir arkadaşım vardı ki; sınıftaki en spesifik isimli insan olduğu için onunla takılıyordum. Çok sağlam kopyacıydı. Onun haricinde inanılmaz iyi bir insandı. -ki hala görüşüyorum kendisiyle, geçen yıl nikah şahidi oldum. Diğer arkadaş denilen şahısların hepsi sadece bir tanıdıktan ibaretti. İsimlerini bile bilmezdim bir çoğunun, çünkü umursamazdım. 

Bilmiyorum, biliyorumlu cümlelerin sonucunda hoca harbiden bilmediğime inandı. Sonra öğrendim ki, bizim sınıfı komple disipline göndermişler. Ben gibi sesi çok çıkanları ise ayrı ayrı sorguya çekmişler. Okuldan atılan 3 kişinin de hiç birini tanımıyordum zaten. Ama o korku bana yetti işte. Sonra dedim ki, sağ her zaman hayırlıdır arkadaş. Sağcı insanlarla takılmaya başladım. Disiplinlik bir olayımız da olmadı. Sonra çok duruldum. Sakin, durgun bir insan olup çıkıverdim. Efenim beynini kimler yıkadı bu kızın diye araştırıp durdular beni. Yıkamadılar! Bak olanları anlattım işte. Bazen aklıma gelir, gülümserim. İşte tam da bu noktada insanın aklına gelen tek şey: her işte bir hayır vardır. 

8 Mart 2013

Django Unchained (Zincirsiz)


Ben kovboy filmlerini sevmem aslında. Yahşi Batı'yı bile Cem Yılmaz'ın hatrına izlemişliğim vardır fakat bu film beni tüm ön yargılarımdan alıp başka yargılara doğru emin adımlarla ilerletti. Güzeldi, kesinlikle öyle..

Özellikle başrollerinde olan Dr King Schultz karakteri sizi kendine hasta ediyor. Adam öldürmek bir insana bu kadar mı yakışır ve bu kadar mı soğukkanlı olunur. Filmi abimle izledim. İzlerken abime dönüp "Filmde bu adam ölürse harbi üzülürüm" dedim. O derece enteresan bir tip. Özellikle diyalogları çok güzel yakışmış amcamıza..

Başrolümüzde zenci Django varken Leonardo DiCaprio'yu yardımcı rolde görmek beni inanılmaz şaşırttı. Köle ticaretinin berbatlığını ve geri kalmışlığını anlatan filmde, Amerika'da yaşamak aslında bir ruya değil de kabus olduğunu anlıyorsunuz. Ki ben hala Amerikan ruyalarına inanmıyorum. Sonuçta rüya gibi her hatıra..

Neyse efendim. Eğer kandan ve eziyetten hoşlanmıyorsanız yüreğiniz kaldırmayabilir. Günümüzde sokaklarda o eziyetleri gören insanlar yok mu sanki? Hala yanı başımızda "savaş" sıfatı altında zaten bi sürü insana eziyet ediliyor. Bence yüreğiniz kaldırabilir. O kadar da değil. Ve işin en ilginç yanı filmde tek öpüşme sahnesi bile olmaması. Rahatlıkla izlenebilecek; aslında aile boyu film. Seviyorum böyle temiz filmleri. Özellikle Django'nun karısına olan aşkı takdire şayan. Keşke herkes öyle sevse karısını, sevgilisini, hayatında önem gösterdiği ne varsa.. Bir köyü yerinden söküp atacak kadar..

Neyse film hakkında başka bi'şey söylemiyorum. İzleyin görün derim. İmdb puanına da baktım bu arada: 8.6
Bana kalırsa kaçmaz ;)

6 Mart 2013

Bu okuduğunuz bir aldatma hikayesidir.!


Efenim lafa nereden nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Zira çok sinirliyim. Nasıl olabilir böyle bir şey derken anlatıyorum; o halde varım. 

Ben aldatmadım! Ben aldatmam. Çünkü asla o kadar ufalmadım kendi gözümde veya başkasında. Ama küçülenleri gördüm. Ufacık olanları. Yerin dibine giripte çıkamasacıları. Yok efenim, yerin bile kabul etmeyecekleri tanıdım. 

Geçen gün yolda giderken bir çift dikkatimi çekti. Adam telefonla konuşurken bir kaç adım önde yürüyordu. Kadın ise arkasından tripli tripli devam ediyordu. Önce anlam veremedim. Bildiğimiz kadın tribi diye geçirdim içimden. Sonra yanlarına yaklaşınca hikayesini anladım. Adam yalnızca karşı sesi dinliyordu. Kadın anlattıkça anlatıyordu. Sonra adam yanındaki kadına telefondakini dinletti. Hani birisi dırdır eder de onu dinletirsin ya, heh işte öyle. Sonra el kol yaptılar, gülüştüler ama telefondakine çaktırmadan. Sonra biraz daha dalga geçer gibi konuşup kapattı adam. Neden sonra kadın adamın karısından rahatsız olduğunu dile getirdi. Sonra diğer arkadaşları da işe girişip saçma sapan gülüştüler..

Büyültülecek bir şey yoktu belki. Her gün olan şeylerdi bunlar fakat işte o an benim o telefonu adamın elinden alıp yere fırlatasım geldi. Sonra parçalayıp adama yutturmak istedim. Şeytan benle çok pis uğraştı fakat yapmadım. Yalnızca geçerken kadına kocaman bir omuz attım. Ah bi'şey söyleseydi de ilk vuran kazansaydı o an. Ama hayır, adam hemen kadını yan tarafa çekti benden korurcasına.

Şimdi aldatılan kadının neler hissedeceğini söyleyim size. Kendini berbat hissedecek. İğrenç hissedecek. Çirkin, kötü ve diğer tüm olumsuz şeylerin de içinde bulunduğu tüm duyguları pekiştirerek kendinden iğrenecek. Hayır! Çok yanlış yapacak. Çünkü aldatan bu sıfatların hepsine yakışıyordur. Çünkü aldatan iğrençtir. Aldatan pisliktir ve en önemlisi aldatan şerefsizin önde gidenidir.

Ben kadınların kocalarını aldattığını da gördüm. Adamların karılarını aldattığını da. Hep şöyle 3. tekil şahıs olarak seyirci kaldım olaylara. Dişlerimi sıktım. Ağızlarını kırasım geldi. Karını veya kocanı artık sevmeyebilirsin. Söyle.! Söyle ve ayrıl. Sonra istediğin yerde istediğin kimseyle istediğin şeyi yap. Ama kandırma evde seni bekleyen sevgilini veya karını/kocanı. Yapma bunu. Kandırma. Yalan söyleme ve aldatma.!

Aldatan adam ve kadınlar için öyle kötü duygularım var ki içimde. Kusacak olsam tüm dünya zehirlenir de nefes almakta sıkıntı çekebilirsiniz. Aldatmanın hiç bir mantıklı yanı yok çünkü bana göre. Daha da bi'şey söylemeyeceğim bu konuda. Yalnızca sinirliyim. O kadar.