26 Ocak 2013

Korku filmleri klişeleri.


Beni tanıyan herkes korku filmlerini ne kadar sevdiğimi bilir. Bilmiyorsa da bilsin bi zahmet. Az önce 3 korku filmini peş peşe izleyip, psikolojimi bozdum demek isterdim ama hayır! Bozmadım sayın izleyici. Aksine, klişeler gözüme takıldı. Hep aynı şeyler..

Mutlaka baş rol donuk bir tiptir. Hani sen ben gibi normal bir hayatı yoktur onun. Bir yaşanmışlığı vardır. Psikolojisi bozuktur. Ya ailevi bi'şeyler yaşamıştır, ya da geçmişinde kaçtığı bir olayı vardır. Bu yüzden asla gülmez. Hep somurtur. Eğer çocuksa bu, mutlaka saçma sapan resimler çizer. Ulu orta anlamsız cümleler kurar. Uzaklara dalar..

Ayçiçeği tarlası kullanılır. İzlediğim 5 filmde de bunun kullanılması gerçekten şaşırtıcı. Ay çiçeklerinin esprisini çözemedim bi türlü. Muhtemelen boyları uzun olduğu için tercih ediliyor. Fakat itici.

Ev 3 katlı olmak zorundadır. Bu olmazsa olmaz. Koskoca evde yaşar bizim mağdur ailemiz. Ve hep yeni taşınırlar o eve. Eve güle oynaya gelirler fakat ertesi günden başlar o garip olaylar. Mutlaka o evin alt katına inen bir kapısı vardır. O kapı hep bir koridordan geçer. Oradan sesler gelir ve her seferinde geri zekalı başrol oraya doğru ilerler. İlk ilerlemesinde asla karşısına öcü çıkmaz. Mutlaka ikincisinde falan çıkar. Bolca efekt ve ses kullanılır. Zaten korku filmlerinden korkma sebebi, o seslerdir. Asla gördükleriniz değil!

Bir kere müstehcen sahne olmak zorundadır. Gideri bu şekilde olur heralde korku filmlerinin. Başrolümüzün başına gelecekler hep ondan sonra başlar. Kurgunun gelişmesi ve sonucuna uzunca bir yolculuk başlar.

Karanlık bir yere girildiğinde hep ellerindeki fenerin pili biter. Pili bitmese bile önce kesik kesik, sonra tamamen gider o ışık. Nedense hep bozuktur ve yıl olur 2013 ve hala cep telefonu yoktur korku filmindeki insancıkların. 3 katlı ev alacak parayı bulurlar ama bir ayfon alamazlar.

Mutlaka yerler gıcırdar. Duvarlar eskidir. Bir yerlerden su sızıntıları vardır.

Kapı arkaları, dolap içleri, sandık içleri çok tehlikelidir. Hep oralarda pusu kurmuş bir varlık vardır. Ya da aynadaki yansımada da olabilir o. Ya da başrolün ensesinde bir nefes olarak da karşımıza çıkar. O korkutucu varlık mutlaka emekleyerek yürür. Böcek gibi sürünür. Duvarlardan çıkar. Karanlıktan gelir.

Korkutucu olduğuna inandıklarından olsa gerek, hep yüz beyazdır. Korku filmlerinin rengini de canlı yapmazlar. Kontrast ayarlarıyla sağlam oynanır. 

Bataklık, çukur, kuyu, deniz, göl gibi yerler çokça kullanılır. Ev dağ başındadır. Mutlaka ipsiz sapsız bir yerdesinizdir. (39. Dosya , Halka  ve Şeytan hariç ) 

Eğer es kaza cep telefonu varsa başrolün, mutlaka şarjı yoktur veya çekmez. Orası henüz Turkcell'in çekim gücünden habersiz tabi, normal.

Asla korku filminin başrolünü erkek olarak göremezsiniz. Hep bilinçaltına verilmek istenen imaj korkan, ezilen ve güçsüz kadın veya çocuklar kullanılır.

Yürürken aniden boşluğa düşmek veya birden ekranın kararması gibi bi'çok klişe söz konusu. İşte bu yüzdendir ki korku filmleri sevilmez. Hee bir de hayvanların kullanıldığı ve benim 12 yaşında(olabildiğince geç) yüzmeyi öğrenmeme sebep olan Pirana gibi filmler vardır ki bunlar akıllara zarardır. Derin denizlerde hala ayaklarımı bi'şeyler kemirecek korkusu da vardır. Genelde köpek balıkları kullanılır.

Eee hala neden mi korku filmi izliyoruz? Yok efenim. Ben artık izlemiyorum. Çünkü hepsi birbirinin tekrarı, çalması vs'si.

12 Ocak 2013

İlk 10 Film!

İzlenmesi gereken 10 filmimden bahsediyorum sayın izleyici. Bunları izlerseniz, pişman olmazsınız. En azından ben olmamıştım. Zira ben çok zor film beğenirim. Bağlayıcı filmlerimden ilk 10. Aslında 50'ye kadar yolu var bunların ama abartmayım dedim. Buyrun:

10-ÖLÜM FISILTISI

Filmde ufak bir çocuğu kaçıran kişilerin başına gelen ilginç ölümler söz konusu. Çocuk çocuk değil, şeytan adeta. Aslında filmi izlerken şeytan kulağa nasıl fısıldarmış, nasıl kötülükleri içine işlermiş insanın farkına varıyorsunuz. İçiniz ürperiyor ani çıkışlarda. Ani ölümler ise tınısıyla çok hoş. Korku-gerilim seviyorsanız ve izlemediyseniz; izleyin.

9-BÜŞRA FİLMİ

Büşra olan herkesin izlemesi gereken film. Her izleyen arkadaşımın beni arayıp "AAAaa aynen sen" dediği film. Beni yansıttığı için olsa gerek çok seviyorum. Filmde kapalı bir genç kızın, tamamen farklı dünyadan birine aşık olması işlenmiş. İşlenmiş ama içimize işliyor resmen. Kapalıların da, açıkların da aşırılıklarını gözümüze soksa da, ben göz kırpmadan izlemiştim. Benim için önemli olan akıcılık. Hee ben filmdeki Büşra kadar aptal değilim, o ayrı.

8-23 NUMARA

Filme başlarken inanılmaz sıkılıyorsunuz. Karanlık ve sıkıcı. Fakat ortalara geldiğinizde inanılmaz içine alıyor sizi ve en sevdiğimiz şey oluyor. Sonunda aslında herşey başka çıkıyor. Biraz Zindan Adası havası olsa da o filmi de seviyorum zaten. Film boyunca varlığını sürdüren 23 numaranın hayatınız olduğunun farkına varıyorsunuz ki enteresan.

7-KELEBEK ETKİSİ

Nefes almadan bi'film izlemek istiyorum derseniz işte bu! Filmde zamandan zamana atlıyorsunuz fakat öyle atlayışlar oluyor ki hayatınızda "keşke" demenin ne kadar gereksiz olduğunun farkına varıyorsunuz. O keşkeler gerçekleştiğinde hep daha kötüsüyle karşılaşıyorsunuz çünkü. Hep daha kötüsü.. Muazzam bir kurgusu var ve sizi etkisi altına alıyor. Genç bir çocuğun, hafıza oyunlarının hayata adapte olabilmesini anlatan süper bir film.

6-KÜÇÜK KIYAMET

Türk yapımı bir filmi nasıl beğenirsin?! Hem de korku! Dediğinizi duyar gibiyim. Hayır, bu filmi izlememişsiniz. İzlerken film sizi içine alıyor. Çünkü bir aile söz konusu. Ailenin başına gelen korkunç olayların sonucunda izleyenleri çok büyük bir süpriz bekliyor. Bu tip filmleri sevdiğimi söylemiştim değil mi?

5-ANESTEZİ

Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar modunda bir film. Çok ünlü ve genç bir iş adamının kalp nakli esnasında uyanıp, bilinçaltında aslına başına gelen olayları algılaması üzerine yapılmış psikolojik gerilim filmi. Psikolojinizi bozuyor, evet. Kimseye güvenmek istemiyorsunuz. Zira güvenilen dağlara yağan karı kalp nakli sırasında öğrenmek süper. Özellikle ameliyat sahnesi falan süper. Yok kalbim dayanamaz demeyin, izleyin.Konulu ve aile boyu izlenecek film her ne kadar +13 olsa da.

4-PERS PRENSİ

Fantastik filmlerden nefret ederdim Pers Prensi ile tanışmadan önce. Oyunuyla cep telefonumda tanışıp, bilgisayara taşıdığım ve filmi de merak ettiğim o muazzam karakter. Tamam, karaktere aşığım fakat orada var olan aşka daha bir aşığım. Film "Derler ki, bazı hayatlar zaman içinde bağlıdır birbirine.. Çağlar içinde yankı bulan eski bir çağrıyla zincirlidir ötekine" Film zamanı geri alabilen bir kum üzerine kurulmuş olsa da, hayatların bağlantılı olması, başrollerin ölümleri ile sizi sizden alacaktır. Nefessiz bitireceğiniz, akıcılığın dibi, tüm kötü tarafların bi yana bırakılıp sadakat ve sevgi üzerine kurulan hayat.. Bunu izleyin!

3-CHARLİE'NİN ÇİKOLATA FABRİKASI

Çocuk musun sen?! dediğinizi de duyar gibi oldum. Hayır, değilim. Zaten sevdiğim kitapların başında da "Küçük Prens" gelir. Çünkü çocuksu duygular unutulmamalıdır. Çocuk-büyük herkesin izleyebileceği bir film bu. Fakir olan Charlie'nin başına konan talih kuşu karşısında ailesinden vazgeçmeyişi, aile bağları, çocukların şımarıklığı karşısında başlarına gelenler gibi pek çok konuya ev sahipliği yapıyor. Çocuğunuz varsa, izletmeden büyütmeyin.!

2- FORREST GUMP

Bunu yazmasam olmaz. Bu bir klasik. Bunu izlemiş olduğunuzu varsayıyorum. Her koşana "koş forrest" her uzun süreli otobüs beklediğinizde "Forrest oldum yaa" tribine gireceğiniz muazzam film. Bi sürü olay tek bir adama bağlanmış fakat öyle çok sırıtmamış. Uzunca bi film olmasına rağmen Tom Hanks'in muazzam oyunculuğu sizi filmden asla uzaklaştırmıyor. Bir adam koşarak ne kadar uzaklaşabilir, izleyip görün.

1-BEASTLY

Türkçesini bilmiyorum filmin. İzleyeceksiniz alt yazılı izleyin. Bu filmi izleyin. Çok yakışıklı bir adamın, bir cadıyı aşağılama hatasına düşmesine şahit olacaksınız. Cadı bu, boş durur mu?! Kendisini çirkinlikle cezalandırıyor. İnanılmaz yakışıklı olan adamı inanılmaz çirkin olarak görüyorsunuz filmde fakat inanılmaz çirkin haline aşık oluyorsunuz. Kişilik terbiyesini saniye saniye izleyeceğiniz bu filmi asla ve kat'a kaçırmayın. Hee izlediğim ender aşk filmlerindendir bu arada. "Böyle bir aşk hayal edebiliyor musun?" der başrol tatlı kızımıza.

Bunlara ek olarak My Name is Khan, Zindan Adası, Kör nokta, Equilibrium gibi bi sürü film daha sayabilirim sanırım. Mesela Şeytan korku filmi klasiğidir. Sonra Korkunç Bir Film serilerinden özellikle 1 ve 2 si kaçırılmamalıdır. Kemik Koleksiyoncusu süper bir polisiyedir. Susturun beni daha da yazmıyım.

10 Ocak 2013

CMYLMZ mı?


Bilip bileceğiniz en iyi stand-up'çıdan bahsediyoruz. En azından Türkiye'nin gördüğü. Bugün kendisinin sinemasını izlemeye gittik. Yeni bir akım başlamış oldu böylelikle. Anam sinema filmi desem değil, stand-up desem hiç değil. Ne izlediğimi bilmiyorum fakat işte adamın biri geldi beyaz perdede; bir koltuğa otura-kalka bi'şeyler anlattı ve gitti.

Hayır efenim, o kadar da kolay değil bu işler. Öncelikle uzunca bi'süre bağladı bize oraya. Bi'sürü şeye güldüm fakat şu an neye güldüğümü hatırlamıyorum. Komedyenliğin en güzel yanı bu olsa gerek. Sana bi'sürü insan gülüyor fakat salondan çıkınca neye güldüğünü anımsamıyor. Olay bu kadar anlık anlayacağınız. O kadar kısa. Hayatı resmediyor sanki..

Hele bir yere gülerken karnıma ağrı saplandı diyebilirim sayın izleyici. Sonra çıkınca düşündüm, düşündüm ve bulamadım. Bulsam anlatıcam sana ama yok yani. Cem Yılmaz'da korku da söz konusu. "Benden iyisi çıkar mı?" dan çok "Başka stand-upçılardan tüneyecek mi?" korkusu. Zira Atalay'ı da biz severek izliyoruz. Galiba komedyenlerin de sahnede ömrü belli bir yere kadar. Fakat Cem Yılmaz artık bir marka, kabul edelim.

Simsiyah tshirtü ile karşıladı bizi yine. O kadar ince ki o giydiği, rahatsızlık verici. Ben takıntılı bir insan da değilim fakat sağ kolunun alt tarafının söküklüğü sinirimi bozdu. Hatta bi ara anlatırken "Umarım kolunu kaldırmaz da tekrar görmem" moduna girdiğimi itiraf etmeliyim. Sanki uzaya açılan deliği görecem? Ne korkusuysa bu?

Genel anlamda kadınları el üstünde tutan bir çizgi çizmiş. Erkeklere ise acıdım filmden çıkınca. Yazık ya. Gerçi hep acırım fakat hani daha bi üzüldüm. Bu kadar mahrem olayların sahnede izlenmesi yer yer utandırıcı. Utanç verici diyeceğim de doğru kelime mi bilemedim. E zaten bel üstü 3 saat sahnede eğlendirerek zaman geçirten komedyen gösterin; ben de size okula gitmek için can atan öğrenci.

Kendimi biraz zorlayınca yarama parmak basılan mevzuyu anımsadım. "Yanlış mesaj" Cem Yılmaz gösterisinde diyor ki: "Siz hiç yanlış posta gönderildiğini hatırlıyor musunuz? Ay pardon kusura bakma yanlışlıkla sana 5 sayfa yazı yazdım, zarflayıp üzerine pul yapıştırıp gönderdim, diyen oldu mu? Olmaz tabi, fakat günümüzde?" Benim kadar yanlış yerlere mail atan, mesaj atan insan olarak çok doğru bir tespitti. Kusura bakmayın, bunu da kuzenim yazdı zaten. 

Gülmek, eğlenmek, az zaman geçirmek için gidecekseniz; tavsiyemdir. Ama yok, mahremler önemli derseniz gitmeyiniz. Hatta mümkünse hemcinsinizle gidiniz. Erkeklerin özel hayatı bizi bu kadar da ilgilendirmemeli diye düşünmekteyim. Yanlış düşünüyorsam da geri kafalılığıma verin efendim. Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.

7 Ocak 2013

Kıskanmıyorsan yoksun!



Mevzu budur. Tıpkı düşünüyorum o halde varım gibi. Kıskanmıyorsanız eğer, yoksunuzdur. Olmamalısınızdır. Zira seven inanır, seven kıskanır..

Kıskançlık; bazı ileri görüşlü, medeniyet düşkünü diye tabir edebileceğimiz ve batının yalnızca kötü yönlerini alan insanlar için son derece gereksiz bi'şeydir. Evet ama biz batılılar gibi domuz eti yemiyoruz ki! Yemiyoruz değil mi?! Zira yapılan araştırmalara göre, domuz eti yemenin faydalarından bi'tanesi de domuzlaşmakmış. Ve kainatta kıskanmayan tek canlı da domuzmuş. Olay bu kadar sert.!

Kıskançlığımın aşırılığından da dem vuracağım birazdan. Hiç ile çok arasında bulunan o muazzam çizgi de asla olamadım ben. Keşke olabilsem. Aşırılıkları sevmez oysa benim dinim. İnancım. Kendime bir çeki-düzen vermeliyim.

Çok kıskanan insan nasıl mı olur? Benim gibi bunaltıcı derecede çok kıskanç olur. Hee, sevdiğini kıskanır insan. Sevmediğini, tabiri caizse, yoldan geçen herhangi birini neden kıskansın ki? Bence kıskançlık tamamıyla paylaşımsızlıktır. Sevdiğini başkasıyla paylaşamazsın ki bu da egoizme bağlanabilir. Her fırsatta insanın fıtrat gereği egoist olduğunu söylediğimi de biliyorsunuzdur zaten. Zira öyleyiz. Egolarımızın tavan yaptığı o muazzam durumda ise kıskançlık karşımıza çıkan muhteşem engel.!

Çünkü kıskançlık yalnız gelmiyor. Kuşku ile düşüyor insanın beyni ile kalbi arasında varsayılan o bağların içine, sonra içine de etmeden bırakmıyor. Hep düşünceli hallerde ve hep o asla ağzımıza sığmayacak olan fakat her abartmada kullandığımız 32 dişin sıkılmasına sebep oluyor. Dişlerinizi sinirden sıkıyorsunuz evet.! Kıskançlık siniri,stresi de yanınıza getiriyor. Sonrasında karşınızdaki insancıklara da kötü davranmaya başlıyorsunuz. Ne zaman ki yoruluyorsunuz bu durumdan; işte o zaman ne sevgi kalıyor, ne güç; terk edip gidiyorsunuz.

Kıskançlığın anatomisini okumadınız sayın izleyici. Kıskançlığın insanı ne kadar saçmalatabileceğini okudunuz. Zira seven insan kıskanır. Sevdiğinin başkasıyla tokalaşmasını bile kaldıramaz, o derece. Bırakın tokalaşmayı, bazen öyle bir duruma gelir ki bu sevgi çılgınlığı ; yolda yanından geçenlerden kıskanırsınız. Evet, hastalık derecesi bu. Ve tabi belli bir noktadan sonra "Acaba ne düşünüyor?" un hemen ardından "Acaba başkasını mı düşünüyor?" dersiniz. Zira aldatmakta alınmayan bir hediye gibidir. Düşünmek yeter.

Eğer kıskançlığınızın tavan yapmasını istemiyorsanız, karşınızdaki insanların üzerine fazla düşmeyiniz. Fazla düşünmeyiniz. Çok fazla kendinizden ödün vermeyiniz. Çok fazla bağlanmayınız, bağlatmayınız. Her hali düşünüp, ona göre adımlarınızı atınız. Vazgeçemeyeceğiniz kişi ise karşınızdaki, alınız karşınıza; insan gibi konuşunuz. Kendi kendinizi yiyip, bitirmeyiniz. Tüm nedenlerinizi anlatıp, sonuçlarınıza varınız. Ve en son da diyiniz ki; kelliğin ilacı var mıdır? Ve hiç kıskanmayan insan yoktur.

26 Aralık 2012

Enteresan diyaloglar.


Annem sinirle yanıma gelip "Sen neden evlenmiyorsun biliyor musun?" dediğinde ben de aynı sinirle "Neden?!" dedim. "İşte ben de onu soruyorum" dedi.

Sonra annem "Sen en iyi hangi burçla anlaşırsın biliyor musun?" dedi. "Balık, Akrep,Boğa ve Aslan" dedim. "Hayır anlaşamayacağın burç yok senin" dedi. Yoo ben Kova'larla geçinemiyorum.

Abimi arayıp "Şu tarihler arasında sendeyim, ev arkadaşını evinden göndermenin bir yolunu bul" dedim, sonra  o da "hallederiz" moduna girdi. Kendimi sevgilisinin evine kaçamak giden aptal kızlar gibi hissettim bi an.

"Tüyap'a gidiyorum fuar varmış" dediğim arkadaşım heyecanla "Aaa nerdekine? Beni niye çağırmadın?" dedi. "Massachusetts'tekine " dedim. "Hee o zaman gelemem" dedi. :S

Ogs parasını yatıramadım diye "O arabaya bi daha binersin.!" diyen babam da çok enteresan tabi.

Günlerdir babama "Akşam Taksim'e gidelim, sana kahve ısmarlayım" diyorum. En sonunda dayanamayan babam "Ben sağa yapacağum bi kahve şimdi" dedi, ben mesajımı aldım.

O dopdolu metrobüsten inme çabası, 7 katlı binanın enkazından çıkma çabası kadar zor. Üst üste konulmuş konserve-vari insan müsvetteleriyiz toptan.

Bana "Kürk Mantolu Madonna" adlı kitabı gönderecek olan okuruma ben de Elif Şafak'tan Aşk kitabını göndereceğim. Zira kütüphanemde olmasından rahatsız olduğum bir kitap kendisi.

He bir de beni okuyan tanıdık, dost, düşman, eşraf varsa lütfen verdiğim bir söz varsa da yapmadıysam benimle iletişime geçsin. Helalleşmek şart. Okurlarımdan da hak-hukuk konusunda dikkatli olmasını istiyorum. Kendinize iyi bakın. Ok, kib,bye.

15 Aralık 2012

Yer Keşfi:Çikolata ve Kahve

Nasıl bir ikilidir bu demeyin lütfen! Burası bir mekan ismi çünkü. Hatta bu güne dek gittiğim en güzel mekanlardan bir tanesi. 

Efenim geçen hafta x kişisi beni arayıp tam ağzıma layık sıcak çikolata içtiğini, bensiz boğazından geçmediğini, mekanın muazzam olduğunu ve mutlaka beni oraya getirmek istediğini söyledi. Biz de bu hafta sonu oraya gittik..




Mekan "Çengelköy" de. Ufacık tefecik. Muazzam bir ufaklığı var. Sanırım mekanın kişi kapasitesi 7'dir fakat diz dize oturursunuz. Öyle dip dibe, olabildiğince sıcak. Söylenene göre evli çiftin 3 yıl kadar önce açtığı bu mekan bir filmden (Chocolate) etkilenip açılmış. Filmi izlemedim ama x kişisine göre "mutlaka izlenmesi gereken 9 filmden 1 tanesiymiş". İzleyelim o halde boş vaktimizde..

Mekana dönecek olursak; çikolatalarımızı kendimiz seçiyoruz vitrinden. Sonra istiyoruz sıcak çikolatamızı Bülent Abi'den. Sanırım Bülent idi. Yani isim hafızam kötü a dostlar. Hatırlayamayacağım. Ufak bir çocukta var. Muazzam kahve yapıyormuş. Çikolatalı kahvesini de çokça merak ediyorum elbet.




Sıcak çikolatamız bize servis edildiğinde ben hemen fotoğraf makinemi elime alıp, önce onu, sonra tüm mekanı fotoğrafladım. X kişisi "Soğutma şunu, soğutmadan iç!" deyip duruyordu bir önceki yazıma istinaden. Soğutmadan içtim. Ve söyleyebilirim ki, yılların sıcak çikolata içicisiyim böylesini içmedim. İçerken öyle bir kendimden geçtim, öyle bir mutlu oldum ki; anlatamam. Muazzam bir tadı vardı. Belki oranın havasının güzelliği belki sohbetin sıcaklığı. Artık neydi bilmiyorum. İlk fırsatta tekrar gidip bu kez çikolatalı kahvesini deneyeceğim. 

Aslında bu yazıyı yazmamalıydım belki de. Şimdi göreniniz duyanınız hemen ilk fırsatta gidecek, sonra o eski havası kaybolacak. Yaa kaybolmasın ama :/

14 Aralık 2012

Fotoğrafçı Sevgiliniz Varsa Okuyunuz.!

Efenim dün bu yazıyla net üzerinde karşılaştım.  X kişisine okudum, ben okudukça "Aaa evet öyle, aaa tıpkı sen, ahanda sen!" şeklinde tepkiler verince şok oldum. Okudukça kendimi gördüm.Bu kadar olur yani!  Emin olun etrafınızda bir fotoğrafçı varsa siz de etkileneceksiniz bu yazıdan. He bi de dün akşam x kişisiyle çektiğimiz sanatsal fotoğrafımızı da paylaşayım sizlerle,görselimiz olsun:




Fotoğrafçıdan niye sevgili olmaz ?

1. Sevgilisinin elini tutmayı değil fotoğraf makinesini tutmayı tercih eder.
2. Romantik bir günde, siz güneşin batışını izlerken, ”ne muhteşem” diye iç geçirirsiniz, oysa O, ”enstantane 1/30, diyafram f/16 kurtarır, tripodla temiz olur” diye düşünür.
3. Televizyon ya da film izlerken veya dergi okurken zevk alamazsınız, çünkü fotoğrafçı sevgiliniz size süreki g
örsel hataları, teknik yanlışları söyleyip durur.
4.Anlamsız kafelerde oturup, saatlerce bir röntgenci gibi gelen gidenlere bakar.
5. Dışarıda gezerken güzel bir ışığa denk gelirseniz, hemen sizi alıp kalabalığın ortasında ”şurada dur, hafif sola, öyle kal” gibi talimatlar vererek sizi mahcup durumlara sokar.
6. Yenice hazırlanıp gelmiş bir yemeğin tadına sıcakken varmanızı engellerler, çünkü o tabağın fotoğrafını 15 dakika boyunca akıllı telefonu ile çekip yemeğinizi soğutur.
7. Bir arkadaşınız, O’na, ”Fotoğrafa meraklıyım. Bana iyi bir fotoğraf makinesi tavsiye eder misiniz ? Çok profesyonel olmasına gerek yok” derse, emin olun arkadaşınıza çok sinirlenmiştir. Birazdan ya sizinle ya da arkadaşınızla bir gerginlik çıkarır.
8. Fotoğrafla ilgili bir sergiye ya da başka bir yere gittğinizde bilinki saatlerce bekleyeceksiniz ve sıkıntıdan patlayacaksınız.
9. Size tam konsantre olduklarına bilin ki alsında sizin söylediklerinizle değil de sizin yüzünüzdeki sorunları Photoshop’ta nasıl düzelteceğini düşünüyordur.
10. Eğer kenarda 1000 – 2000 liranız varsa, bilinki o parayı ortak birşey almaya değil bir lense ya da fotoğraf makinesi aksesuarına harcayacaktır.
11. Biraz kilolu gözüktüğünüzü söylerseniz, ”üzülme, ben Photoshop’ta halledeceğim” der.
12. Kendi standartlarına göre değerli değilse, sizin istediğiniz bir şeyi Photoshop’lamazlar.
13. Sizin ya da arkadaşınızın bir fotoğrafını çektiyse, o fotoğrafı almayı unutun, yıllar sürebilir. 10 yıl sonra alırsanız şanslısınız demektir.
14. Fotoğraf makinesinden artakalan tüm zamanını bilgisayar başında geçirir.
15. Eviniz hurda fotoğraf makinesi ve aksesuarı çöplüğü gibi olur. Bozuk da olsa hiçbirini atmaz. Bu çağda bile bir gün o köşede tozlanan analog fotoğraf makinesini kullanacağını iddia eder.
16. Sizden daha çok modellerle, sanatçılarla, müzisyenlerle ya da iş adamlarıyla vakit geçirmeyi tercih eder.
17. Evdeki eşyaların yeri konusunda düzenli ve titizdir. Özellikle fotoğrafa ilişkin olanlarının!
18. Aramalara ve mesajlara karşı duyarsızdır. Telefona bakmadığında instagrama girin, yeni bir fotoğraf yüklediğini görürseniz sakın şaşırmayın.
19. Sizin hiç duymadığınız ya da saçma bulduğunuz eski bir filmi izlemeye bayılır.
20. Genelde tuhaf şeylerle ilgilenir. “Kibrit kutuundan nasıl fotoğraf makinesi yapabilirim?”, “Yoğurt kabından ring flaş olmaz mı…” gibi!
22. Uzak bir yerde bir doğal afet yaşandıysa, ya yola çıkmıştırlar ya da hazırlanıyordır.
23. Egosu yüksektir. Kendisinin çektikleri dışındaki her fotoğrafa bir kulp takar.
24. Gökkuşağından nefret eder, özellikle lenste ışık yüzünden oluşanlardan.
25. Pahalı bilgisayarlara bayılır.
26. Terkedilmiş eski binalar fotoğrafçının meskenidir. Hele ki boyası sıvası dökükse! Fotoğraflarınızın çoğu şatafatlı salonlarda değil, bu tür izbe mekanlarda çekilir.
27. Çektikleri yeni bir fotoğrafı gösteremeye bayılır. Ama şunu bilin ki sizin beğenip beğenmemeniz umrunda bile değildir.
28. Fotoğraftan çok da anlamayan arkadaşınızın çektiği fotoğraflara O’nun yanında kesinlikle baktırmayın. Eleştirisindeki nezaket dozunu emin olun ayarlayamaz.
29. Güneşli günler O’nu mutsuz eder, ışığın daha homojen olduğu bulutlu günlere bayılır.
30. Doğum günü armağanınızın, sizin bir portreniz olma olasılığı yüksektir.
31. Bir yerdesiniz, sıkıldınız ve başka bir mekana gitmek istediniz. Öyle kolay değil! Çünkü oradaki fotoğrafların çekimini bitirmeden bir yere gidemezsiniz.
32. Sürekli bir test modeli olarak kullanılacaksınız.
33. Hiçbirşey doğal olarak güzel değildir. Herşeye Photoshop müdahalesi yapmaya çalışır.
34. “Tatlım, fotoğraf makinemi yanıma alıyorum” demesi, “içinde lenslerinden bataryalarına kadar toplamda 20 kiloyu bulan bir çantayı yanına alıyorum” anlamına gelir.
35. Eğer yanlışlıkla herhangi bir ekipmanına hasar verirseniz, yandınız!
36. Bir yeni yıl hediyesi alacaksanız, onu mutlu etmek için en az 500 doları gözden çıkaracaksınız demektir. Çünkü fotoğraf ekipmanları pahalıdır ve O’nu ancak bu tarz hediyeler mutlu eder.
37. Doğal koleksiyoncudur. Fotoğraflarının yayınlandığı ya da beğendiği fotoğraf ve fotoğraf üzerine yazıların olduğu eski gazete, dergiler yatağın altını doldurur.
38. Terabaytlık harici disklerde fotoğrafı vardır, ama baskısnı yaptırdığı fotoğraf sayısı 10 taneyi geçmez! 

39. Sizin yaratıcılığınızı sürekli gizlice yargılayacaktır.
40. Herhangi bir şekilde otomatik moddaysanız bilin ki size güleceklerdir. Çünkü, onlar için her şey manueldir.

41. Kendisi gibi fotoğraf meraklısı biriyle karşılaştığında yandınız demektir! “Ayaküstü sohbetleri” en az bir saat sürer. Hele ki “bir yerlere oturup orada mı sohbete devam etsek?” diye birbirlerine sormaları felaket habercisidir sizin için.
42. Bir parkta başınızı omzuna yasladığınızda “iyi bir fotoğraf gördüm!” deyip ışık hızıyla yerinden kalkacağından , başınızı bankın tahtasına çarpma olasılığınız hayli yüksektir.
43. Bir fotoğrafçıyla sevgili olmak demek, pantolonunun dizleri tozlu ya da çamurlu birisiyle dolaşmak demektir. Çünkü, alt açıdan fotoğraf çekmek için doğal bir davranış gibi dizlerinin üzerine oturuverir. Hatta, boylu boyunca yere yatıp fotoğraf çekenleri de hayli çoktur!

(Abrurahman ANTAKYALI) tarafından kaleme alınan bu yazı bizleri tektip yaptığı halde %100 doğrudur.

10 Aralık 2012

Sosyal Medya Zararları.


Efenim konuya nereden nasıl girilir bilemiyorum. Fakat bildiğim ve hepinizi çok ilgilendiren bir olay var ki "sosyal medya". Yaklaşık olarak günümüzün %70'ini geçirdiğimiz bu sosyal medya mecrası aslında sanılan kadar "masum" değil. 

Facebook ile tanıştığımız bu sosyal medya normalde reklam, tanıtım gibi amaçlar için kullanılıyor. Ya da "haberdar etme, haber verme" gibi anlamlar da taşıyor. Özellikle "twitter"dan bir çok haber öğreniyoruz. Yine Facebook'un alt kuruluşu olan FriendFeed'den de öyle. Mesela patlamamış ve henüz el altında dolaşan haberleri hep FriendFeed'den öğrenirim ben. Buna quup'lar, instagram'lar,bloglar,foursquare'lar, google +'ları da eklersek sosyal medya mecralarımız olabildiğince çok. Peki zararları nedir?

Zaman kaybı.. Az öncede bahsettiğim gibi zamanımız büyük bir bölümünü çoğunluğun umursamayacağı cümleleri sarf etmek için bilgisayar/telefon başında harcıyoruz. Çoğunlukla "duvara karşı" konuşuyorum edası bırakmasına rağmen, hiç utanmıyoruz biz bu durumdan. Devam ediyoruz..

İnsanlara kıskançlık duygusunu aşılıyoruz farkına varmadan. Yediğimiz sofraları paylaşıyoruz. Yiyemeyecek olanları düşünmüyoruz. Ben çok yapıyorum mesela. Geçenlerde arkadaşlarla bir kahvaltı masamızı paylaşmıştım. Annem twitter'dan sıkı takipçim olduğundan arayıp beni "Canım çok çekti ya, ne kadar güzel" demişti. İnsanlara "hava atma" olayına taşıyor anlamadan yaptıklarımız. Sonra o fotoğrafı paylaşma amacımı sorguladım. İnanın mantıklı bir açıklamam yoktu. Askerde olan, deli gibi parası olsa da o masaya sahip olamayacak arkadaşları düşündüm. İlla durum Somali'den ibaret değil. Misal ben de ayvalık tostu paylaştığında biri çıldırıyorum. Ya da kumpir. O an yiyemiyoruz işte.. Boş yere istek duyuyoruz.

Art niyetli insanlarımız da var. Facebook'ta bir çok insanı ekliyoruz. Arkadaşımız,ailemiz derken liste giderek kabarıyor. Ayıp olmasın diye kabul edilenler derken, ohhooo. Okuduğum ve etkilendiğim yazıda profillerde evlenen kişilerin paylaştığı fotoğraflara dem vuruluyordu. Henüz evlenmeyen insanlar buna gıpta ile bakıp, özenebiliyorlarmış. Ben evli değilim fakat, evlilerin evlilik fotoğraflarına her baktığımda kuzenime "böyle bir salaklık yaparsam beni mutlaka uyar" diyorum. Zira o kadar saçma fotoğraflar oluyor ki. Tabi ben "fotoğrafçı" gözünden baktığımdan diğer duygulara yer kalmıyor.. Fakat öyle düşünen insanlar da olabiliyormuş.Ya da çocuklarınızın fotoğraflarını paylaşıyorsunuz. "Art niyeti olan" ve nazarı değen insanlar var. Onlara ne diyeceğiz. Veya çocuğu olmayan evli çiftler. İçleri gitmiyor mu o çocuğun en güzel gülüşlerine bakarken?!

Kapalı kızlarımızın saçları açık fotoğrafları paylaşmalarına ne diyeceğiz peki? Peki ya profil fotoğraflarına onun-bunun fotoğrafını koyanları? Kızların "başbakan dahi olsa" fotoğrafını profil yapmasının mantığı nedir? Ya da sevdiği şarkıcının, artistin veye ölen herhangi bir x kişisinin? Hadi ölüye saygı deriz ona da, ya diğerleri?

Ve tabi ki yazılanlar. Bir kızın fotoğrafının altına yazılan "canım çok şeker çıkmışsın" cümlelerini 3 erkekten fazlası yazıyorsa o kız hakkında düşünceler hemen değişir. Hatta kızların fotoğraflarına,altta yapılan yorumlara bakıp; "evlilik" düşündüğü insanlardan soğuyanlar varmış. Beğenilere ne demeli? Valla bu sosyal medya yuva dağıtır..

Evet, yuva dağıtır. Dağıttı da.. Sosyal medyanın zararlarından bir tanesi de bu. Adam gitmiş başka bir kadına bi'şeyler yazmış. Sonra o -ona, bu-buna derken görüşmeler, gülüşmeler.. Yüz yüze gelmeseler bile "aldatma" ile sonuçlanmış olay. Ya da eski sevgililerle yenidenler ve sonuç: Aile içi şiddetli geçimsizlik..

Sonra evli insanların sosyal medyada harcadıkları zamanı ailesine göstermediği ilgiyle çarparsak al sana "ilgisizlik". Sonra uğraş dur efendim. Yeniden "boşanma".

Facebook'ta erkek arkadaşıyla fotoğraf çektirip profil fotoğrafı yaptığı için aile eşrafının toplanıp kızı zorla o kişiyle evlendirmesine ne diyeceksiniz? Yok deve.. Değil mi? 

Peki attığımız her adımı, duyduğumuz her güzel sözü, her güzel manzarayı, okuduğumuz kitapları ve attığımız adımları paylaşma isteğine ne diyeceksiniz? Efendim bu sosyal medya virüs gibi vücudumuzun her zerresine yayılıyor. Yapabileceğimiz bir şey yok işin kötüsü. Çekelim internetlerin fişini rahat edelim dersek bir boşluğa düşeriz. O kadar da yer kaplıyor melet hayatımızda. 

Hadi şimdi biriniz sevgili yapsın, sevgilisiyle fotoğraflarını boy boy paylaşsın; sonra hepimiz gidip onu beğenelim, altına en güzel yorumlarımızdan atalım. Sonra ayrılsın. Ayrılma durumunu beğenelim. Sonra yenisi gelsin. Sonra eskisi, yenisi derken nerdeyim ben diyelim ama çaktırmayalım. Ve en son olarakta dikkat edelim efenim. En güzel gülüşlerimiz, en güzel anlarımızı herkese ifşa etmekten çekinelim. Artık hepimiz birer star olduk kendi ufak dünyalarımızda.. Çaktırmayalım.

9 Aralık 2012

İsimler.. Ah şu isimler..


Çocuklarınıza isim koyarken lütfen iki kez düşünür. Bir kere akılda kalıcı olsun. Arapça olsun (dininize bağlı bir insansanız eğer) Yanına Türkçe'de isim koyun. Zira benim hayalim öyle. 

Hiç bi'şeyden çekmedim şu isimlerden çektiğim kadar. Hatırlamıyorum arkadaş. İsimleri hatırlamıyorum. Hiç kimsenin ismini hatırlamıyorum. Filmlerdeki artistlerin isimlerinden tutun da, Osmanlı padişahlarına kadar. 

Yeni insanlarla tanıştığımda ve telefonla contact kurmak zorunda olduğumuz için numara alış verişi yaptığımızda hep foyam ortaya çıkar. Karşımdaki kişiye ismini 3 kez sormuşumdur fakat yine de hatırlayamadığımdan "Telefonuma ne olarak kaydetsem seni?" derim. Eğer akıllıysa "Adımı ezberleyemedin di mi?" tepkisi verir direkt ve suratımın kızarmasına sebep olur. Eğer aptalsa bunu bir "kur" olarak algılar ve saçma salak tepkiler verir -ki "bu insanla iş yapılmaz" deyip kaydetmem bile numarasını.

Bir insan "Ya kusura bakma ismini unuttum" dese bana hiç alınmam mesela. O derdi iyi bilirim çünkü. Gerçi ismim çok bakkal (çok kullanılan) olduğundan olacak ki; ismimi kimse unutmaz. 3. kez söylediğim olmamıştır yani. Keşke ben de öyle olabilsem..

İsimlere anlam yükleyen insanımdır bir de. Misal: Furkan ismindekiler yaramaz olur. Ceyhun'lar da. Onların çocukluğu çok soğuk ve sert ortamlarda geçmiştir. Ceyna, Buse, Alev, Tuğba, Burcu gibi kız isimlerimiz ise itici gelmiştir hep. Açıklama yapmıcam.

Ve bir de bulunmaz hint kumaşı isimler vardır ki; işte ben onlara aşığımdır. O kadar bulunmazlar ki, örnek bile veremiyorum yani o derece.

Ah şu isimler. Nedir sizden çektiğim. Şşştt,piştt iyi ki var o halde!

4 Aralık 2012

İnancım zorunuza mı gitti?



İzdivaç programlarına çıkan adamların 8/10'u "Zoru severim zaten" der. Sanırım ekrana çıkmadan önce öğretiliyor bu cümle onlara. Zoru sevmeleri gerekiyor. Ben zoru sevmem mesela. Zorlandığım yerde oradan hemen koşarak uzaklaşırım. Mutsuzluğu da sevmem. Beni mutsuz eden şeylerden de olabildiğince uzaklaşırım. Zorlarda beni mutsuz eder hep. Mutlu olmanın yollarını ararım.

Şimdi böyle konuşuyorum ama yarın öbür gün tersini de söyleyebilirim. Zira benim için "değişmez asla" dediğim bi'şey yok. Dogmatik olan din'dir. Din'i değiştiremem ama dine bakış açım bile değişir. Misal, ben küçükken Pınar Altuğ zihniyetinde insandım. Gençlik zamanlarım diyebileceğim toy düşüncelerimle. Akmerkez'e gittiğimde "kapalı" hanımlar bırakın beni tedirgin etmeyi, rahatsız ediyorlardı. Sonraları nasıl olduysa okudum, öğrendim, araştırdım. 

Kendi hastalıklarımı kendim tamir etmeyi öğrendim. Dinimi onun bunun yönlendirmesine göre değilde, asıl olması gerektiği gibi yaşama kararı aldım. Misal, namaz kılmıyordum. Zayıfım diye oruçta tutmuyordum. "Bugün Allah için ne yaptın?" deseler, zaten O'nun için bi'şe yapamadığım gibi kendim için de bişey yapmıyordum. O an kafama dank etti. Bi'şeyler yapan, bi'şeylerden vazgeçen, koruyan, kollayan insanlar ve de en önemlisi bir amaç uğrunda hayatına yön veren insanlar hakkında olan düşüncelerimden önce utanıp, sonra öğrenmeye başladım..

Öğrendikçe anladım. Anladıkça aşık oldum sayın seyirci. "Örtünmek" örümcek beyinlilik değildi. Güzelliklerinin saklanmasıydı. Tüm pisliklerini, eskimişlerini, geçmişlerini örten insanların bunu anlamasını elbette bekleyemem. Çünkü kötü olanın üstü örtülür onlara göre. Fakat islam o kadar güzel ki, güzel olanı sakla diyor. Güzel olanı herkes görmesin. Özel insanlar görsün, sana helal kıldığımız.

Sonra inandıkça, bağlandıkça bağlanıyorsun. Mutsuz olduğum o eski zamanlarımdan kaçıp, huzur ve mutluluğu buldum. Hep gülmeye başladım o zamandan beri. Gülmeyi sevdim. İçimdeki Allah'a olan bağımlılığım söz konusuydu. Bunu herkes biliyordu artık.

İlk kapandığımda Etiler'e dedemlere gittim.Kapıyı açtı, sonra suratıma kapıyı kapadı. Büyükanneme dönerek "Ya bu bohçacıları neden siteye alıyorlar" dedi. Kapının dışından duyunca beynimden vurulmuşa dönmem gerekirdi. Fakat hayır, sadece güldüm. Acı bi gülmeydi belki fakat kendim için değil bu kesinlikle. Tekrar vurdum kapıyı, bu kez suratıma bakan dedem beni tanıdı.

Öyle farklı zihniyetlerle birlikte oldum, öyle şeyler yaşadım ki. "Rahatsız olma" deyimini yaşamak hiç aklıma gelmedi. Yani birisi başörtümden rahatsız olursa bu kendi sorunudur. Zira ben inancımı yaşıyorum. İnancım gereğini yapıyorum. Peki sen ne yapıyorsun? Hadi, bana amacını sorgulayıp, sonra cevabımı ver. Tartışalım. Ben sana Kur'an dan ayetlerle geleyim örtünme hakkında, namahremlerim hakkında. Sen de bana kendi kitabını göster, "buna inanıyorum ve burada sen gibi insanları dışlamam gerektiği söyleniyor" de, sana saygı duyayım.

Ama şu an sana kesinlikle saygı duymuyorum. Şu düşünceni atlatabilmen için "kendi inandığım" Allah'tan hidayet diliyorum senin adına. Sen benden rahatsız oluyorsun fakat, ben bu olaydan rahatsızlık duymuyorum. Çünkü ben yanlış bi'şey yapmıyorum. 

20 Kasım 2012

Sessiz Tepe: Karabasan


Evet efenim, bir korku klasiği ile karşınızdayız. Karabasan.. Karabasan denildiği zaman "kar" a basan bir adam aklınıza gelmesin. Zira öyle bir durum söz konusu değil. İşte gece uyursun, aniden bir karanlık gelir seni basar. Normalde durum budur. Öleceksin sanırsın, nefes alamazsın fakat ölmezsin de. Birden uyanırsın. Uyku ile uyanıklık arasındaki o derinlik nefesini keser..

Biz öyle beklentiler içinde gittik "Sessiz Tepe: Karabasan 3D" filmine. Salonda x kişisi ve ben vardık yalnızca. Fragmanı izlerken salonda açık bıraktığımız kapı aniden kendiliğinden kapandı. Belki görevli kapadı ama biz korkucağız ya, ona inandık. Salon boşluğuyla fragmanları geçtik. Film başladı. İzlemeye koyulduk..

Sarışın bir genç kızımız var. Yeni taşındıkları evde bir ruya görüyor. Pardon kabus. Sonra uyanıyor. "Beni sessiz tepeye çağırdılar" diyor babasına çığlıklarla. O da asla oraya gitmemesini tembihliyor. Sonrasında film koptu. Ne hayaletler gördük, ne siyah ruhlar.. Devamını anlatmayayım. Belki gideniniz olur fakat, benden tavsiye aklınız varsa gitmeyin!

X kişisine döndüm.. "Bu filmin konusu ne?" dedim. Saatine baktı, sonra: "Bilmiyorum fakat yarım saat içinde anlamazsak film bitecek" dedi. Yarım saat bitti ve biz filmin konusunu, ne anlatmak istediğini veya çıkaracağımız sonucu bulamadık. Topuklu giyen zombimsi ve dekoltesi unutlmayan; iğrenç suratlı hemşireler mi dersiniz, dümdüz yoldan gitmek varken saçma sapan yollara giden bir başrol mü dersiniz, yoksa filme bodoslama dalan kötü görünümlü iyi mi? Her bir saçmalık önceden kendini belli ediyor ve birbirinden kopuk bir senaryo.!

Bu filmi Türkler çekseydi yerden yere vurulmayı bırakın; uzaya felixle gönderilir bir daha da geri alınmazdı dünyaya. Evet, 3 boyutlu olduğu için görüntü kalitesi süperdi.. Fakat hiç korkutucu değildi. Salonda yalnız olduğumuz için bağıra bağıra yorumlar yapmamın haricinde berbat bir filmdi.

Durun; gittiğim en berbat filmlerde ilk 5'e girmesinin sebebini açıklayayım: Hatun kızımız filmde ömrü boyunca babası tarafından karanlık güçlerin olduğu sessiz tepeden gelen canavarlardan kaçırılıyor. Sonra o canavarlar nasıl olmuşsa akıl ediyorlar da babalarını kaçırıyorlar. Kız da peşlerinden Sessiz Tepeye gidiyor. Burası nasıl bir yerse bildiğimiz ilçe. "Sessiz Tepeye hoşgeldiniz" yazısı ile. Utanmasalar üzerine Rakımını, nüfusunu bile yazacaklar yani, o derece.. Neyse işte kızımız orada binbir zorluklar yaşıyor, ikizini bulup ölümlerden dönüyor falan derken babasını buluyor en sonunda. Tüm kötü ruhlar öldürülüyor.. Babasına "Hayde eve dönelim" dediğinde "Ben burada kalacağım, anneni bulacağım" diyor. Ohaa! Çüşş. Tüm film boyunca seni buradan kurtarmaya geldik, sen burda kalcan. Kız da "peki" deyip, sevdiği oğlanla uzak diyarlara gidiyor. 

Diyeceğim o ki; filmin en güzel yanı sonundaki müzikti. Buyrun.!





3 Kasım 2012

Bendeki hastalık kesinlikle.!


Kesinlikle öyle. Başka bir açıklaması olamaz. Aşk desek? ı-ıh.. Sevgi desek? O da olmaz, bir önceki postuma saygısızlık olur. Peki ya ne bu?!

Evet sayın izleyici, yanlış duymadın fotoğraf çekmekten bahsediyorum. Hayır, söylememiştim, neyi duyacaksın ki. Neyse giriş cümlelerini hiç beceremem zaten. 

Haziran ayında bir yürüyüşte görevli fotoğrafçıydım. Yürüyüşün en önüne geçtim, durmadan değişik kareler yakaladım. Akşam oldu hava karardı. İstiklal'de yürüyoruz. Ben insanları fotoğraflamaktan etrafımı göremiyorum. Ezdiklerim, çarptıklarım oluyor. Derken bir kalabalık birikimi gördüm kalabalık içinde. "Açılın! Ben fotoğrafçıyım" diye diye yardım tüm kalabalığı.. 

Kalabalığın ortasına düştüğümde bir adamın İsrail Bayrağını yaktığına şahit oldum. Hiç tasvip etmesem de olayı fotoğrafladım. Sonra adam bayrağı yere atıp hınçla çiğnemeye başladı. Adamı fotoğrafladım. Sonra etrafta bağıran kızgın kalabalığa döndüm. Onları fotoğraflarken bayrağa döndürdüm objektifimi. Adam hınçla tekme atarken fotoğrafladım. Sonra bacağımda bir sıcaklık.. Ve yanma hissi. Bir de baktım ki, adamın tekmesiyle uçan bayrak benim kota yapışmış. Hemen silkeleyip attım ve sonrasında gülmekten koptum. Abiler "bişeyin var mı" tribine girdiler ama ben hala fotoğraflamaya devam ediyordum..

Kesinlikle fotoğraf çekmek manyak bi'şey. Başkası fotoğraf çekerken izlemeyi de seviyorum işin ilginç yanı. Ondan da inanılmaz zevk alıyorum. Bazen bilmişlik taslayıp elden makineyi almayı da seviyorum. Fakat yapamadığım şeylerden en önemlisi cep telefonuyla fotoğraf çekmek.. 

Haricinde 9 gün boyunca bir organizasyonda sabah-akşam fotoğraf çektiğim ve bir çok fotoğrafta bulunan bir abinin yanıma gelip "Büşra hanım nasılsınız?" dediğinde "Tanışıyor muyuz?" dememe ne diyeceksiniz? Kişilerden çok olgulara odaklandığımdan olacak, adamı ilk kez görmüş gibiydim. Abinin fotoğraflarını çektim ben alo?!

24 Ekim 2012

Yükseklik korku'm,uçak kaza'm (akrofobi)


"Akrofobi, yüksek yerlerden korkma olarak tanımlanır.  Fobinin derecesine bağlı olarak, akrofobik bir kişi bir binanın yüksek katlarında olmaktan merdiven tırmanmaya kadar yükseklikle ilgili birçok şeyden korkabilir. Ancak yükseklik korkusunda yaşanan durum baş dönmesinden daha farklıdır. Kişi yükseğe çıktığında öncelikle paniklemeye başlar ve etrafında tutunabileceği bir şeyler arar. Kendi denge duygusuna güvenmez."

Böyle bir alıntı yaptım. Neden? İşin tekniğini anlatmak için. Peki ben de ne zaman başladı bu korku? Bir psikiatristle görüştüğümde "korkularının çoğalması, kaybedeceğin şeylerin çokluğundandır" deyip çeşitli şekillerde bunu örneklendirmişti. Hayır, benim kaybedeceklerimin çokluğu değil söz konusu, yaşadığım uçak deneyimi.

Efendim uçaktan asla korkmayan bir insandım ben. Taa ki bindiğim uçak, düşene kadar. Aslında ben öldüm, oradan yazıyorum size. Çaktırmayın. Neyse.. Güzel bir kış günüydü. Hava yağmurlu ve şimşekli.. Süzüldük çok güzel bir şekilde pistten. Gökyüzüne çıktığımız zaman, aşağıyı izlemeye koyuldum. Bulutlar yukarda değil de aşağıda olunca biraz garip hissediyorsun ama o dağların denize paralelliği yok mu? 

Neyse.. Her araçta olduğu gibi uçakta da hemen uyuklamaya başladım. Birden sarsıntıyla uyandım. Ama öyle böyle bir sarsıntı değil. Heralde çok fazla uyudum dedim o an. Yanımdakine "Ne çabuk geldik, iniyor muyuz yoksa?" dedim. "Yok canım, düşüyoruz" dedi tüm psikopatlığıyla. Etraftaki çığlıklar ve bağrışmalar destekler nitelikteydi. O an camdan aşağıya baktım korkarak. Yere yaklaşıyorduk..

Sonra içeriye odaklandım tekrar. Koridorun diğer yanındaki adam emniyet kemerini bağlamamış olacak ki önce havaya uçup tavana çarptı, sonra yere düştü. Yalnız öyle bir çarpmaydı ki, adam ikiye katlandı resmen. Sonra kapaklar açıldı. Ekranlarda düşülen fit'i de görüyorduk heyecanla. Aniden onlarda yuvalarına döndüler. Işıklar aynen filmlerdeki gibi önce kesik kesik gitti, sonra tamamen..

Yukardan valizler aşağıya düşerken aklıma o güzel hostes kızlar geldi. Nerdeydi bunlar? Lan düşerken napcaktık? O an aklımdan ne bir dua geçti, ne de hayatımın film şeridi. Yalnızca hostes kızları düşündüm. Benciller paraşütle atlamış olacaklardı. Tekrar döndüm dışarıya, artık yeri görüyorduk. Burun tamamen yere eğilmişti. 

Şaka maka ölüyorum ben derken, içerinin buz kesildiğini üzerimdeki terin donmasıyla anladım. İnanılmaz bir üşüme geldi. Yan taraftaki adam dönerek "Hacı kurtar bizi!" dedi. "Dua edin" diyenler.. O an sığınılacak tek yer vardı..

Derken aniden bi'şey oldu. Birden düzlüğe çıkmış gibi oldu uçak. Yere olan yakınlığımız açılmaya başladı. Pilot normal yüksekliğimize geldiğinde açıklama yaptı: "Hava boşluğuna düştük.." ya da "Türbülansa girdik" Hiç kimse konuşmadı. Nefes almaya bile zorlanıyordu herkes. Taa ki uçak piste inene kadar. Piste tekerlekleri değdiği an, çığlıklar, bağrışmalar ve alkışlar.. Uçaktan indiğimizde bizi kameralar karşıladı. Olay haberlere taşındı..

İnerken yan tarafta oturan iş adamı "Yıllardır yurt içi, yurt dışı bir sürü uçağa bindim. Bir sürü türbülansa girdim. Ben böylesini görmedim.! Yalan söylüyorlar." dedi. Adamı destekleyen bir kaç iş adamı ve iki futbolcudan sonra ayaklı gazeteden öğrendik ki o uçakların motorları yeterli değilmiş. 4 gün sonra aynı şirketin uçağı başka yerde düştü..

Ölümlerden mi döndük, yaşayacağımız gün mü vardı ne derseniz deyin. Kesinlikle "kader". Tabi ilk zamanlar o şirketle uçuş yapmadım. Zaten hemen kaldırıldı. Sonraları ise şimdiye tekabül ediyor. Uçak biletimi internetten ayırtırken bile nefesim kesiliyor, araçla gidebiliyorsak; araçla gidiyorum. Uçaktan nefret ediyorum. Zaman geçtikçe korkum daha da çok büyüyor. Gökyüzüne baktığımda uçak gördüğümde tepeme düşecekmiş hissi bile veriyor. Zorunlu olmadıkça kullanmayacağım da..

Ve son olarak eklemeden edemeyeceğim. Korkularınızın mutlaka saklandığı bir yer vardır bilinçaltınızda. Bulun, iyileştirebiliyorsanız, iyileştirin. Hastalıklı insanlar olarak topluma karışmayın. Teşekkürler.

17 Ekim 2012

İstanbul Oyuncak Müzesi'ne.!


Nedir bu arkadaş diyenler için hemen basın bülteni alıntılamımı göstereyim.


"İstanbul Oyuncak Müzesi tarafından gerçekleşecek toplantıya aralarında
İngiltere, Fransa, İspanya, Almanya, İtalya, Belçika ve Portekiz’in de olduğu 14
ülkenin oyuncak ve çocuk müzelerinin temsilcileri katılıyor. 


Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın himayesinde yürütülecek etkinliklerin ana
konusu, ülkemizin tekstil kültürünün çocuk dünyasına yansıttığı zenginliği
vurgulamak amacıyla “Bezbebek” olarak belirlendi. Türkiye Tekstil Sanayii
İşverenleri Sendikası’nın ana sponsorluğunu üstlendiği TOYCO buluşmasının
simgesi olarak, kültürümüzde doğum yapan kadınları ve çocukları koruyan,
onlara hayat veren Kübey Hatun tanıtılacak. Kübey Hatun’un sanatçı Fatma
Tuncer tarafından bu buluşma için yapılacak bezbebek oyuncakları katılımcı
müzelere armağan edilecek.


TOYCO toplantılarının üçüncü kenti olan İstanbul’da, 19-20 Kasım tarihlerinde
Caddebostan Kültür Merkezi’nde büyük buluşma gerçekleşecek." 

Evet sayın izleyicim. Bu etkinlik dolayısıyla benimle iletişime geçen Sayın Aslı Nuhoğlu'na daveti için tüm kalbimle teşekkür ediyorum. Oyuncakları ve çocukları çok seven bir insan olarak merakım cezboldu. Hem müze, hem de oyuncak ha? 2 yıl önce bir arkadaşımın katılıp, ballandıra ballandıra anlattığı bu etkinliği olabildiğince merak ediyorum. Eğer ilgisi olan varsa gidip görmeli! 

>> www.istanbuloyuncakmuzesi.com


20 Temmuz 2012

Benim arkadaşım öldü.!

2 gün önce konuşmuştuk sanıyordum fakat hayır! Daha dün konuşmuşuz biz. Daha dün.. Dün nasılsın demişim O'na. "Beni unuttun sanmıştım, üzülmüştüm" demişti bana. Ben  kimseyi unutmazdım oysa..

Aslına bakarsan ben kimseyi aramazdım da. Dün içimden gelmişti halini hatrını sormak. İyi olmalıydı. Mutlu olmalıydı. Sonra "Görüşelim" dedi. "Ramazan başladı, bayramdan sonra ancak" dedim. Oruçlu ne yiyebilirdik, ne gezebilirdik. Sözleştik. Bayramdan sonra görüşecektik diğer arkadaşlarımızla hep birlikte. Görüşecektik.

Sahura kalkmadan telefonum çaldı. Meşgule atarak uyumaya devam ettim. Tekrar çaldı. Araya Çaça'ydı. Aramazdı o saatte ısrarla. Açtım. Titrek bi ses vardı, üzgün ve yorulmuş. "O öldü" diyebildi. "Şaka?" dedim. Şaka gibiydi. Şaka olmalıydı. "Hayır, iş yerinde kalp krizi geçirmiş,ölmüş." Öldü demek ne kadar kısaydı o koskoca ömrün yanında. 26 yıllık bir ömrün yanında çok kısa ve öz kalmıştı. Bir sürü anlam taşıyordu fakat..

Ben O'nu iyi hatırlıyorum şu an. O iyiydi. Taksim'in arka sokaklarında sevdiği x yere beni sokup, "Burası sana gelmez, boşver" deyip aynı hızla çıkaran insandı o. Düşünceliydi. İnceydi. Tatlıydı. Sımsıkı sarılırdı içine sokarcasına. O başkaydı. Sesi kulaklarımdaydı henüz. "Daha yeni konuştum, ölemez.!" dedim tüm saçmalığımla. Sanki saniyeyle dalga geçerek yaşamıyoruz şu hayatı. Sanki ölüm şah damarımız kadar yakın değildi.

Şah damarımda attığını duydum. Gencecik bedeni toprağa indirirlerken izleyemezdim. Benim için şaka olarak kalmalıydı bu. Sabah başka bir arkadaşım aradı "Dayanabilirsen, gel" dedi ağlak ses tonuyla. En çok da ağlayamadığıma takıldım. Ama "Dayanamam" dedim. Giden herkes "Dayanamazdı" dedi. Nasıl olurdum bilmiyorum ama cenazelere katılamam ben. 

Allah ailesine ve sevdiklerine sabır versin. O daha dün evden iş yerine çıkmış, mutlu iken; bugün toprak altında. Yanına gelen melekler sorgulamaya başladılar mı? Topraktan sonrasını düşünüyorum. O'nu düşünüyorum. Daha fazla da konuşamıyorum.

Benim arkadaşım öldü. El-Fatiha.