26 Aralık 2012

Enteresan diyaloglar.


Annem sinirle yanıma gelip "Sen neden evlenmiyorsun biliyor musun?" dediğinde ben de aynı sinirle "Neden?!" dedim. "İşte ben de onu soruyorum" dedi.

Sonra annem "Sen en iyi hangi burçla anlaşırsın biliyor musun?" dedi. "Balık, Akrep,Boğa ve Aslan" dedim. "Hayır anlaşamayacağın burç yok senin" dedi. Yoo ben Kova'larla geçinemiyorum.

Abimi arayıp "Şu tarihler arasında sendeyim, ev arkadaşını evinden göndermenin bir yolunu bul" dedim, sonra  o da "hallederiz" moduna girdi. Kendimi sevgilisinin evine kaçamak giden aptal kızlar gibi hissettim bi an.

"Tüyap'a gidiyorum fuar varmış" dediğim arkadaşım heyecanla "Aaa nerdekine? Beni niye çağırmadın?" dedi. "Massachusetts'tekine " dedim. "Hee o zaman gelemem" dedi. :S

Ogs parasını yatıramadım diye "O arabaya bi daha binersin.!" diyen babam da çok enteresan tabi.

Günlerdir babama "Akşam Taksim'e gidelim, sana kahve ısmarlayım" diyorum. En sonunda dayanamayan babam "Ben sağa yapacağum bi kahve şimdi" dedi, ben mesajımı aldım.

O dopdolu metrobüsten inme çabası, 7 katlı binanın enkazından çıkma çabası kadar zor. Üst üste konulmuş konserve-vari insan müsvetteleriyiz toptan.

Bana "Kürk Mantolu Madonna" adlı kitabı gönderecek olan okuruma ben de Elif Şafak'tan Aşk kitabını göndereceğim. Zira kütüphanemde olmasından rahatsız olduğum bir kitap kendisi.

He bir de beni okuyan tanıdık, dost, düşman, eşraf varsa lütfen verdiğim bir söz varsa da yapmadıysam benimle iletişime geçsin. Helalleşmek şart. Okurlarımdan da hak-hukuk konusunda dikkatli olmasını istiyorum. Kendinize iyi bakın. Ok, kib,bye.

15 Aralık 2012

Yer Keşfi:Çikolata ve Kahve

Nasıl bir ikilidir bu demeyin lütfen! Burası bir mekan ismi çünkü. Hatta bu güne dek gittiğim en güzel mekanlardan bir tanesi. 

Efenim geçen hafta x kişisi beni arayıp tam ağzıma layık sıcak çikolata içtiğini, bensiz boğazından geçmediğini, mekanın muazzam olduğunu ve mutlaka beni oraya getirmek istediğini söyledi. Biz de bu hafta sonu oraya gittik..




Mekan "Çengelköy" de. Ufacık tefecik. Muazzam bir ufaklığı var. Sanırım mekanın kişi kapasitesi 7'dir fakat diz dize oturursunuz. Öyle dip dibe, olabildiğince sıcak. Söylenene göre evli çiftin 3 yıl kadar önce açtığı bu mekan bir filmden (Chocolate) etkilenip açılmış. Filmi izlemedim ama x kişisine göre "mutlaka izlenmesi gereken 9 filmden 1 tanesiymiş". İzleyelim o halde boş vaktimizde..

Mekana dönecek olursak; çikolatalarımızı kendimiz seçiyoruz vitrinden. Sonra istiyoruz sıcak çikolatamızı Bülent Abi'den. Sanırım Bülent idi. Yani isim hafızam kötü a dostlar. Hatırlayamayacağım. Ufak bir çocukta var. Muazzam kahve yapıyormuş. Çikolatalı kahvesini de çokça merak ediyorum elbet.




Sıcak çikolatamız bize servis edildiğinde ben hemen fotoğraf makinemi elime alıp, önce onu, sonra tüm mekanı fotoğrafladım. X kişisi "Soğutma şunu, soğutmadan iç!" deyip duruyordu bir önceki yazıma istinaden. Soğutmadan içtim. Ve söyleyebilirim ki, yılların sıcak çikolata içicisiyim böylesini içmedim. İçerken öyle bir kendimden geçtim, öyle bir mutlu oldum ki; anlatamam. Muazzam bir tadı vardı. Belki oranın havasının güzelliği belki sohbetin sıcaklığı. Artık neydi bilmiyorum. İlk fırsatta tekrar gidip bu kez çikolatalı kahvesini deneyeceğim. 

Aslında bu yazıyı yazmamalıydım belki de. Şimdi göreniniz duyanınız hemen ilk fırsatta gidecek, sonra o eski havası kaybolacak. Yaa kaybolmasın ama :/

14 Aralık 2012

Fotoğrafçı Sevgiliniz Varsa Okuyunuz.!

Efenim dün bu yazıyla net üzerinde karşılaştım.  X kişisine okudum, ben okudukça "Aaa evet öyle, aaa tıpkı sen, ahanda sen!" şeklinde tepkiler verince şok oldum. Okudukça kendimi gördüm.Bu kadar olur yani!  Emin olun etrafınızda bir fotoğrafçı varsa siz de etkileneceksiniz bu yazıdan. He bi de dün akşam x kişisiyle çektiğimiz sanatsal fotoğrafımızı da paylaşayım sizlerle,görselimiz olsun:




Fotoğrafçıdan niye sevgili olmaz ?

1. Sevgilisinin elini tutmayı değil fotoğraf makinesini tutmayı tercih eder.
2. Romantik bir günde, siz güneşin batışını izlerken, ”ne muhteşem” diye iç geçirirsiniz, oysa O, ”enstantane 1/30, diyafram f/16 kurtarır, tripodla temiz olur” diye düşünür.
3. Televizyon ya da film izlerken veya dergi okurken zevk alamazsınız, çünkü fotoğrafçı sevgiliniz size süreki g
örsel hataları, teknik yanlışları söyleyip durur.
4.Anlamsız kafelerde oturup, saatlerce bir röntgenci gibi gelen gidenlere bakar.
5. Dışarıda gezerken güzel bir ışığa denk gelirseniz, hemen sizi alıp kalabalığın ortasında ”şurada dur, hafif sola, öyle kal” gibi talimatlar vererek sizi mahcup durumlara sokar.
6. Yenice hazırlanıp gelmiş bir yemeğin tadına sıcakken varmanızı engellerler, çünkü o tabağın fotoğrafını 15 dakika boyunca akıllı telefonu ile çekip yemeğinizi soğutur.
7. Bir arkadaşınız, O’na, ”Fotoğrafa meraklıyım. Bana iyi bir fotoğraf makinesi tavsiye eder misiniz ? Çok profesyonel olmasına gerek yok” derse, emin olun arkadaşınıza çok sinirlenmiştir. Birazdan ya sizinle ya da arkadaşınızla bir gerginlik çıkarır.
8. Fotoğrafla ilgili bir sergiye ya da başka bir yere gittğinizde bilinki saatlerce bekleyeceksiniz ve sıkıntıdan patlayacaksınız.
9. Size tam konsantre olduklarına bilin ki alsında sizin söylediklerinizle değil de sizin yüzünüzdeki sorunları Photoshop’ta nasıl düzelteceğini düşünüyordur.
10. Eğer kenarda 1000 – 2000 liranız varsa, bilinki o parayı ortak birşey almaya değil bir lense ya da fotoğraf makinesi aksesuarına harcayacaktır.
11. Biraz kilolu gözüktüğünüzü söylerseniz, ”üzülme, ben Photoshop’ta halledeceğim” der.
12. Kendi standartlarına göre değerli değilse, sizin istediğiniz bir şeyi Photoshop’lamazlar.
13. Sizin ya da arkadaşınızın bir fotoğrafını çektiyse, o fotoğrafı almayı unutun, yıllar sürebilir. 10 yıl sonra alırsanız şanslısınız demektir.
14. Fotoğraf makinesinden artakalan tüm zamanını bilgisayar başında geçirir.
15. Eviniz hurda fotoğraf makinesi ve aksesuarı çöplüğü gibi olur. Bozuk da olsa hiçbirini atmaz. Bu çağda bile bir gün o köşede tozlanan analog fotoğraf makinesini kullanacağını iddia eder.
16. Sizden daha çok modellerle, sanatçılarla, müzisyenlerle ya da iş adamlarıyla vakit geçirmeyi tercih eder.
17. Evdeki eşyaların yeri konusunda düzenli ve titizdir. Özellikle fotoğrafa ilişkin olanlarının!
18. Aramalara ve mesajlara karşı duyarsızdır. Telefona bakmadığında instagrama girin, yeni bir fotoğraf yüklediğini görürseniz sakın şaşırmayın.
19. Sizin hiç duymadığınız ya da saçma bulduğunuz eski bir filmi izlemeye bayılır.
20. Genelde tuhaf şeylerle ilgilenir. “Kibrit kutuundan nasıl fotoğraf makinesi yapabilirim?”, “Yoğurt kabından ring flaş olmaz mı…” gibi!
22. Uzak bir yerde bir doğal afet yaşandıysa, ya yola çıkmıştırlar ya da hazırlanıyordır.
23. Egosu yüksektir. Kendisinin çektikleri dışındaki her fotoğrafa bir kulp takar.
24. Gökkuşağından nefret eder, özellikle lenste ışık yüzünden oluşanlardan.
25. Pahalı bilgisayarlara bayılır.
26. Terkedilmiş eski binalar fotoğrafçının meskenidir. Hele ki boyası sıvası dökükse! Fotoğraflarınızın çoğu şatafatlı salonlarda değil, bu tür izbe mekanlarda çekilir.
27. Çektikleri yeni bir fotoğrafı gösteremeye bayılır. Ama şunu bilin ki sizin beğenip beğenmemeniz umrunda bile değildir.
28. Fotoğraftan çok da anlamayan arkadaşınızın çektiği fotoğraflara O’nun yanında kesinlikle baktırmayın. Eleştirisindeki nezaket dozunu emin olun ayarlayamaz.
29. Güneşli günler O’nu mutsuz eder, ışığın daha homojen olduğu bulutlu günlere bayılır.
30. Doğum günü armağanınızın, sizin bir portreniz olma olasılığı yüksektir.
31. Bir yerdesiniz, sıkıldınız ve başka bir mekana gitmek istediniz. Öyle kolay değil! Çünkü oradaki fotoğrafların çekimini bitirmeden bir yere gidemezsiniz.
32. Sürekli bir test modeli olarak kullanılacaksınız.
33. Hiçbirşey doğal olarak güzel değildir. Herşeye Photoshop müdahalesi yapmaya çalışır.
34. “Tatlım, fotoğraf makinemi yanıma alıyorum” demesi, “içinde lenslerinden bataryalarına kadar toplamda 20 kiloyu bulan bir çantayı yanına alıyorum” anlamına gelir.
35. Eğer yanlışlıkla herhangi bir ekipmanına hasar verirseniz, yandınız!
36. Bir yeni yıl hediyesi alacaksanız, onu mutlu etmek için en az 500 doları gözden çıkaracaksınız demektir. Çünkü fotoğraf ekipmanları pahalıdır ve O’nu ancak bu tarz hediyeler mutlu eder.
37. Doğal koleksiyoncudur. Fotoğraflarının yayınlandığı ya da beğendiği fotoğraf ve fotoğraf üzerine yazıların olduğu eski gazete, dergiler yatağın altını doldurur.
38. Terabaytlık harici disklerde fotoğrafı vardır, ama baskısnı yaptırdığı fotoğraf sayısı 10 taneyi geçmez! 

39. Sizin yaratıcılığınızı sürekli gizlice yargılayacaktır.
40. Herhangi bir şekilde otomatik moddaysanız bilin ki size güleceklerdir. Çünkü, onlar için her şey manueldir.

41. Kendisi gibi fotoğraf meraklısı biriyle karşılaştığında yandınız demektir! “Ayaküstü sohbetleri” en az bir saat sürer. Hele ki “bir yerlere oturup orada mı sohbete devam etsek?” diye birbirlerine sormaları felaket habercisidir sizin için.
42. Bir parkta başınızı omzuna yasladığınızda “iyi bir fotoğraf gördüm!” deyip ışık hızıyla yerinden kalkacağından , başınızı bankın tahtasına çarpma olasılığınız hayli yüksektir.
43. Bir fotoğrafçıyla sevgili olmak demek, pantolonunun dizleri tozlu ya da çamurlu birisiyle dolaşmak demektir. Çünkü, alt açıdan fotoğraf çekmek için doğal bir davranış gibi dizlerinin üzerine oturuverir. Hatta, boylu boyunca yere yatıp fotoğraf çekenleri de hayli çoktur!

(Abrurahman ANTAKYALI) tarafından kaleme alınan bu yazı bizleri tektip yaptığı halde %100 doğrudur.

10 Aralık 2012

Sosyal Medya Zararları.


Efenim konuya nereden nasıl girilir bilemiyorum. Fakat bildiğim ve hepinizi çok ilgilendiren bir olay var ki "sosyal medya". Yaklaşık olarak günümüzün %70'ini geçirdiğimiz bu sosyal medya mecrası aslında sanılan kadar "masum" değil. 

Facebook ile tanıştığımız bu sosyal medya normalde reklam, tanıtım gibi amaçlar için kullanılıyor. Ya da "haberdar etme, haber verme" gibi anlamlar da taşıyor. Özellikle "twitter"dan bir çok haber öğreniyoruz. Yine Facebook'un alt kuruluşu olan FriendFeed'den de öyle. Mesela patlamamış ve henüz el altında dolaşan haberleri hep FriendFeed'den öğrenirim ben. Buna quup'lar, instagram'lar,bloglar,foursquare'lar, google +'ları da eklersek sosyal medya mecralarımız olabildiğince çok. Peki zararları nedir?

Zaman kaybı.. Az öncede bahsettiğim gibi zamanımız büyük bir bölümünü çoğunluğun umursamayacağı cümleleri sarf etmek için bilgisayar/telefon başında harcıyoruz. Çoğunlukla "duvara karşı" konuşuyorum edası bırakmasına rağmen, hiç utanmıyoruz biz bu durumdan. Devam ediyoruz..

İnsanlara kıskançlık duygusunu aşılıyoruz farkına varmadan. Yediğimiz sofraları paylaşıyoruz. Yiyemeyecek olanları düşünmüyoruz. Ben çok yapıyorum mesela. Geçenlerde arkadaşlarla bir kahvaltı masamızı paylaşmıştım. Annem twitter'dan sıkı takipçim olduğundan arayıp beni "Canım çok çekti ya, ne kadar güzel" demişti. İnsanlara "hava atma" olayına taşıyor anlamadan yaptıklarımız. Sonra o fotoğrafı paylaşma amacımı sorguladım. İnanın mantıklı bir açıklamam yoktu. Askerde olan, deli gibi parası olsa da o masaya sahip olamayacak arkadaşları düşündüm. İlla durum Somali'den ibaret değil. Misal ben de ayvalık tostu paylaştığında biri çıldırıyorum. Ya da kumpir. O an yiyemiyoruz işte.. Boş yere istek duyuyoruz.

Art niyetli insanlarımız da var. Facebook'ta bir çok insanı ekliyoruz. Arkadaşımız,ailemiz derken liste giderek kabarıyor. Ayıp olmasın diye kabul edilenler derken, ohhooo. Okuduğum ve etkilendiğim yazıda profillerde evlenen kişilerin paylaştığı fotoğraflara dem vuruluyordu. Henüz evlenmeyen insanlar buna gıpta ile bakıp, özenebiliyorlarmış. Ben evli değilim fakat, evlilerin evlilik fotoğraflarına her baktığımda kuzenime "böyle bir salaklık yaparsam beni mutlaka uyar" diyorum. Zira o kadar saçma fotoğraflar oluyor ki. Tabi ben "fotoğrafçı" gözünden baktığımdan diğer duygulara yer kalmıyor.. Fakat öyle düşünen insanlar da olabiliyormuş.Ya da çocuklarınızın fotoğraflarını paylaşıyorsunuz. "Art niyeti olan" ve nazarı değen insanlar var. Onlara ne diyeceğiz. Veya çocuğu olmayan evli çiftler. İçleri gitmiyor mu o çocuğun en güzel gülüşlerine bakarken?!

Kapalı kızlarımızın saçları açık fotoğrafları paylaşmalarına ne diyeceğiz peki? Peki ya profil fotoğraflarına onun-bunun fotoğrafını koyanları? Kızların "başbakan dahi olsa" fotoğrafını profil yapmasının mantığı nedir? Ya da sevdiği şarkıcının, artistin veye ölen herhangi bir x kişisinin? Hadi ölüye saygı deriz ona da, ya diğerleri?

Ve tabi ki yazılanlar. Bir kızın fotoğrafının altına yazılan "canım çok şeker çıkmışsın" cümlelerini 3 erkekten fazlası yazıyorsa o kız hakkında düşünceler hemen değişir. Hatta kızların fotoğraflarına,altta yapılan yorumlara bakıp; "evlilik" düşündüğü insanlardan soğuyanlar varmış. Beğenilere ne demeli? Valla bu sosyal medya yuva dağıtır..

Evet, yuva dağıtır. Dağıttı da.. Sosyal medyanın zararlarından bir tanesi de bu. Adam gitmiş başka bir kadına bi'şeyler yazmış. Sonra o -ona, bu-buna derken görüşmeler, gülüşmeler.. Yüz yüze gelmeseler bile "aldatma" ile sonuçlanmış olay. Ya da eski sevgililerle yenidenler ve sonuç: Aile içi şiddetli geçimsizlik..

Sonra evli insanların sosyal medyada harcadıkları zamanı ailesine göstermediği ilgiyle çarparsak al sana "ilgisizlik". Sonra uğraş dur efendim. Yeniden "boşanma".

Facebook'ta erkek arkadaşıyla fotoğraf çektirip profil fotoğrafı yaptığı için aile eşrafının toplanıp kızı zorla o kişiyle evlendirmesine ne diyeceksiniz? Yok deve.. Değil mi? 

Peki attığımız her adımı, duyduğumuz her güzel sözü, her güzel manzarayı, okuduğumuz kitapları ve attığımız adımları paylaşma isteğine ne diyeceksiniz? Efendim bu sosyal medya virüs gibi vücudumuzun her zerresine yayılıyor. Yapabileceğimiz bir şey yok işin kötüsü. Çekelim internetlerin fişini rahat edelim dersek bir boşluğa düşeriz. O kadar da yer kaplıyor melet hayatımızda. 

Hadi şimdi biriniz sevgili yapsın, sevgilisiyle fotoğraflarını boy boy paylaşsın; sonra hepimiz gidip onu beğenelim, altına en güzel yorumlarımızdan atalım. Sonra ayrılsın. Ayrılma durumunu beğenelim. Sonra yenisi gelsin. Sonra eskisi, yenisi derken nerdeyim ben diyelim ama çaktırmayalım. Ve en son olarakta dikkat edelim efenim. En güzel gülüşlerimiz, en güzel anlarımızı herkese ifşa etmekten çekinelim. Artık hepimiz birer star olduk kendi ufak dünyalarımızda.. Çaktırmayalım.

9 Aralık 2012

İsimler.. Ah şu isimler..


Çocuklarınıza isim koyarken lütfen iki kez düşünür. Bir kere akılda kalıcı olsun. Arapça olsun (dininize bağlı bir insansanız eğer) Yanına Türkçe'de isim koyun. Zira benim hayalim öyle. 

Hiç bi'şeyden çekmedim şu isimlerden çektiğim kadar. Hatırlamıyorum arkadaş. İsimleri hatırlamıyorum. Hiç kimsenin ismini hatırlamıyorum. Filmlerdeki artistlerin isimlerinden tutun da, Osmanlı padişahlarına kadar. 

Yeni insanlarla tanıştığımda ve telefonla contact kurmak zorunda olduğumuz için numara alış verişi yaptığımızda hep foyam ortaya çıkar. Karşımdaki kişiye ismini 3 kez sormuşumdur fakat yine de hatırlayamadığımdan "Telefonuma ne olarak kaydetsem seni?" derim. Eğer akıllıysa "Adımı ezberleyemedin di mi?" tepkisi verir direkt ve suratımın kızarmasına sebep olur. Eğer aptalsa bunu bir "kur" olarak algılar ve saçma salak tepkiler verir -ki "bu insanla iş yapılmaz" deyip kaydetmem bile numarasını.

Bir insan "Ya kusura bakma ismini unuttum" dese bana hiç alınmam mesela. O derdi iyi bilirim çünkü. Gerçi ismim çok bakkal (çok kullanılan) olduğundan olacak ki; ismimi kimse unutmaz. 3. kez söylediğim olmamıştır yani. Keşke ben de öyle olabilsem..

İsimlere anlam yükleyen insanımdır bir de. Misal: Furkan ismindekiler yaramaz olur. Ceyhun'lar da. Onların çocukluğu çok soğuk ve sert ortamlarda geçmiştir. Ceyna, Buse, Alev, Tuğba, Burcu gibi kız isimlerimiz ise itici gelmiştir hep. Açıklama yapmıcam.

Ve bir de bulunmaz hint kumaşı isimler vardır ki; işte ben onlara aşığımdır. O kadar bulunmazlar ki, örnek bile veremiyorum yani o derece.

Ah şu isimler. Nedir sizden çektiğim. Şşştt,piştt iyi ki var o halde!

4 Aralık 2012

İnancım zorunuza mı gitti?



İzdivaç programlarına çıkan adamların 8/10'u "Zoru severim zaten" der. Sanırım ekrana çıkmadan önce öğretiliyor bu cümle onlara. Zoru sevmeleri gerekiyor. Ben zoru sevmem mesela. Zorlandığım yerde oradan hemen koşarak uzaklaşırım. Mutsuzluğu da sevmem. Beni mutsuz eden şeylerden de olabildiğince uzaklaşırım. Zorlarda beni mutsuz eder hep. Mutlu olmanın yollarını ararım.

Şimdi böyle konuşuyorum ama yarın öbür gün tersini de söyleyebilirim. Zira benim için "değişmez asla" dediğim bi'şey yok. Dogmatik olan din'dir. Din'i değiştiremem ama dine bakış açım bile değişir. Misal, ben küçükken Pınar Altuğ zihniyetinde insandım. Gençlik zamanlarım diyebileceğim toy düşüncelerimle. Akmerkez'e gittiğimde "kapalı" hanımlar bırakın beni tedirgin etmeyi, rahatsız ediyorlardı. Sonraları nasıl olduysa okudum, öğrendim, araştırdım. 

Kendi hastalıklarımı kendim tamir etmeyi öğrendim. Dinimi onun bunun yönlendirmesine göre değilde, asıl olması gerektiği gibi yaşama kararı aldım. Misal, namaz kılmıyordum. Zayıfım diye oruçta tutmuyordum. "Bugün Allah için ne yaptın?" deseler, zaten O'nun için bi'şe yapamadığım gibi kendim için de bişey yapmıyordum. O an kafama dank etti. Bi'şeyler yapan, bi'şeylerden vazgeçen, koruyan, kollayan insanlar ve de en önemlisi bir amaç uğrunda hayatına yön veren insanlar hakkında olan düşüncelerimden önce utanıp, sonra öğrenmeye başladım..

Öğrendikçe anladım. Anladıkça aşık oldum sayın seyirci. "Örtünmek" örümcek beyinlilik değildi. Güzelliklerinin saklanmasıydı. Tüm pisliklerini, eskimişlerini, geçmişlerini örten insanların bunu anlamasını elbette bekleyemem. Çünkü kötü olanın üstü örtülür onlara göre. Fakat islam o kadar güzel ki, güzel olanı sakla diyor. Güzel olanı herkes görmesin. Özel insanlar görsün, sana helal kıldığımız.

Sonra inandıkça, bağlandıkça bağlanıyorsun. Mutsuz olduğum o eski zamanlarımdan kaçıp, huzur ve mutluluğu buldum. Hep gülmeye başladım o zamandan beri. Gülmeyi sevdim. İçimdeki Allah'a olan bağımlılığım söz konusuydu. Bunu herkes biliyordu artık.

İlk kapandığımda Etiler'e dedemlere gittim.Kapıyı açtı, sonra suratıma kapıyı kapadı. Büyükanneme dönerek "Ya bu bohçacıları neden siteye alıyorlar" dedi. Kapının dışından duyunca beynimden vurulmuşa dönmem gerekirdi. Fakat hayır, sadece güldüm. Acı bi gülmeydi belki fakat kendim için değil bu kesinlikle. Tekrar vurdum kapıyı, bu kez suratıma bakan dedem beni tanıdı.

Öyle farklı zihniyetlerle birlikte oldum, öyle şeyler yaşadım ki. "Rahatsız olma" deyimini yaşamak hiç aklıma gelmedi. Yani birisi başörtümden rahatsız olursa bu kendi sorunudur. Zira ben inancımı yaşıyorum. İnancım gereğini yapıyorum. Peki sen ne yapıyorsun? Hadi, bana amacını sorgulayıp, sonra cevabımı ver. Tartışalım. Ben sana Kur'an dan ayetlerle geleyim örtünme hakkında, namahremlerim hakkında. Sen de bana kendi kitabını göster, "buna inanıyorum ve burada sen gibi insanları dışlamam gerektiği söyleniyor" de, sana saygı duyayım.

Ama şu an sana kesinlikle saygı duymuyorum. Şu düşünceni atlatabilmen için "kendi inandığım" Allah'tan hidayet diliyorum senin adına. Sen benden rahatsız oluyorsun fakat, ben bu olaydan rahatsızlık duymuyorum. Çünkü ben yanlış bi'şey yapmıyorum. 

20 Kasım 2012

Sessiz Tepe: Karabasan


Evet efenim, bir korku klasiği ile karşınızdayız. Karabasan.. Karabasan denildiği zaman "kar" a basan bir adam aklınıza gelmesin. Zira öyle bir durum söz konusu değil. İşte gece uyursun, aniden bir karanlık gelir seni basar. Normalde durum budur. Öleceksin sanırsın, nefes alamazsın fakat ölmezsin de. Birden uyanırsın. Uyku ile uyanıklık arasındaki o derinlik nefesini keser..

Biz öyle beklentiler içinde gittik "Sessiz Tepe: Karabasan 3D" filmine. Salonda x kişisi ve ben vardık yalnızca. Fragmanı izlerken salonda açık bıraktığımız kapı aniden kendiliğinden kapandı. Belki görevli kapadı ama biz korkucağız ya, ona inandık. Salon boşluğuyla fragmanları geçtik. Film başladı. İzlemeye koyulduk..

Sarışın bir genç kızımız var. Yeni taşındıkları evde bir ruya görüyor. Pardon kabus. Sonra uyanıyor. "Beni sessiz tepeye çağırdılar" diyor babasına çığlıklarla. O da asla oraya gitmemesini tembihliyor. Sonrasında film koptu. Ne hayaletler gördük, ne siyah ruhlar.. Devamını anlatmayayım. Belki gideniniz olur fakat, benden tavsiye aklınız varsa gitmeyin!

X kişisine döndüm.. "Bu filmin konusu ne?" dedim. Saatine baktı, sonra: "Bilmiyorum fakat yarım saat içinde anlamazsak film bitecek" dedi. Yarım saat bitti ve biz filmin konusunu, ne anlatmak istediğini veya çıkaracağımız sonucu bulamadık. Topuklu giyen zombimsi ve dekoltesi unutlmayan; iğrenç suratlı hemşireler mi dersiniz, dümdüz yoldan gitmek varken saçma sapan yollara giden bir başrol mü dersiniz, yoksa filme bodoslama dalan kötü görünümlü iyi mi? Her bir saçmalık önceden kendini belli ediyor ve birbirinden kopuk bir senaryo.!

Bu filmi Türkler çekseydi yerden yere vurulmayı bırakın; uzaya felixle gönderilir bir daha da geri alınmazdı dünyaya. Evet, 3 boyutlu olduğu için görüntü kalitesi süperdi.. Fakat hiç korkutucu değildi. Salonda yalnız olduğumuz için bağıra bağıra yorumlar yapmamın haricinde berbat bir filmdi.

Durun; gittiğim en berbat filmlerde ilk 5'e girmesinin sebebini açıklayayım: Hatun kızımız filmde ömrü boyunca babası tarafından karanlık güçlerin olduğu sessiz tepeden gelen canavarlardan kaçırılıyor. Sonra o canavarlar nasıl olmuşsa akıl ediyorlar da babalarını kaçırıyorlar. Kız da peşlerinden Sessiz Tepeye gidiyor. Burası nasıl bir yerse bildiğimiz ilçe. "Sessiz Tepeye hoşgeldiniz" yazısı ile. Utanmasalar üzerine Rakımını, nüfusunu bile yazacaklar yani, o derece.. Neyse işte kızımız orada binbir zorluklar yaşıyor, ikizini bulup ölümlerden dönüyor falan derken babasını buluyor en sonunda. Tüm kötü ruhlar öldürülüyor.. Babasına "Hayde eve dönelim" dediğinde "Ben burada kalacağım, anneni bulacağım" diyor. Ohaa! Çüşş. Tüm film boyunca seni buradan kurtarmaya geldik, sen burda kalcan. Kız da "peki" deyip, sevdiği oğlanla uzak diyarlara gidiyor. 

Diyeceğim o ki; filmin en güzel yanı sonundaki müzikti. Buyrun.!





3 Kasım 2012

Bendeki hastalık kesinlikle.!


Kesinlikle öyle. Başka bir açıklaması olamaz. Aşk desek? ı-ıh.. Sevgi desek? O da olmaz, bir önceki postuma saygısızlık olur. Peki ya ne bu?!

Evet sayın izleyici, yanlış duymadın fotoğraf çekmekten bahsediyorum. Hayır, söylememiştim, neyi duyacaksın ki. Neyse giriş cümlelerini hiç beceremem zaten. 

Haziran ayında bir yürüyüşte görevli fotoğrafçıydım. Yürüyüşün en önüne geçtim, durmadan değişik kareler yakaladım. Akşam oldu hava karardı. İstiklal'de yürüyoruz. Ben insanları fotoğraflamaktan etrafımı göremiyorum. Ezdiklerim, çarptıklarım oluyor. Derken bir kalabalık birikimi gördüm kalabalık içinde. "Açılın! Ben fotoğrafçıyım" diye diye yardım tüm kalabalığı.. 

Kalabalığın ortasına düştüğümde bir adamın İsrail Bayrağını yaktığına şahit oldum. Hiç tasvip etmesem de olayı fotoğrafladım. Sonra adam bayrağı yere atıp hınçla çiğnemeye başladı. Adamı fotoğrafladım. Sonra etrafta bağıran kızgın kalabalığa döndüm. Onları fotoğraflarken bayrağa döndürdüm objektifimi. Adam hınçla tekme atarken fotoğrafladım. Sonra bacağımda bir sıcaklık.. Ve yanma hissi. Bir de baktım ki, adamın tekmesiyle uçan bayrak benim kota yapışmış. Hemen silkeleyip attım ve sonrasında gülmekten koptum. Abiler "bişeyin var mı" tribine girdiler ama ben hala fotoğraflamaya devam ediyordum..

Kesinlikle fotoğraf çekmek manyak bi'şey. Başkası fotoğraf çekerken izlemeyi de seviyorum işin ilginç yanı. Ondan da inanılmaz zevk alıyorum. Bazen bilmişlik taslayıp elden makineyi almayı da seviyorum. Fakat yapamadığım şeylerden en önemlisi cep telefonuyla fotoğraf çekmek.. 

Haricinde 9 gün boyunca bir organizasyonda sabah-akşam fotoğraf çektiğim ve bir çok fotoğrafta bulunan bir abinin yanıma gelip "Büşra hanım nasılsınız?" dediğinde "Tanışıyor muyuz?" dememe ne diyeceksiniz? Kişilerden çok olgulara odaklandığımdan olacak, adamı ilk kez görmüş gibiydim. Abinin fotoğraflarını çektim ben alo?!

24 Ekim 2012

Yükseklik korku'm,uçak kaza'm (akrofobi)


"Akrofobi, yüksek yerlerden korkma olarak tanımlanır.  Fobinin derecesine bağlı olarak, akrofobik bir kişi bir binanın yüksek katlarında olmaktan merdiven tırmanmaya kadar yükseklikle ilgili birçok şeyden korkabilir. Ancak yükseklik korkusunda yaşanan durum baş dönmesinden daha farklıdır. Kişi yükseğe çıktığında öncelikle paniklemeye başlar ve etrafında tutunabileceği bir şeyler arar. Kendi denge duygusuna güvenmez."

Böyle bir alıntı yaptım. Neden? İşin tekniğini anlatmak için. Peki ben de ne zaman başladı bu korku? Bir psikiatristle görüştüğümde "korkularının çoğalması, kaybedeceğin şeylerin çokluğundandır" deyip çeşitli şekillerde bunu örneklendirmişti. Hayır, benim kaybedeceklerimin çokluğu değil söz konusu, yaşadığım uçak deneyimi.

Efendim uçaktan asla korkmayan bir insandım ben. Taa ki bindiğim uçak, düşene kadar. Aslında ben öldüm, oradan yazıyorum size. Çaktırmayın. Neyse.. Güzel bir kış günüydü. Hava yağmurlu ve şimşekli.. Süzüldük çok güzel bir şekilde pistten. Gökyüzüne çıktığımız zaman, aşağıyı izlemeye koyuldum. Bulutlar yukarda değil de aşağıda olunca biraz garip hissediyorsun ama o dağların denize paralelliği yok mu? 

Neyse.. Her araçta olduğu gibi uçakta da hemen uyuklamaya başladım. Birden sarsıntıyla uyandım. Ama öyle böyle bir sarsıntı değil. Heralde çok fazla uyudum dedim o an. Yanımdakine "Ne çabuk geldik, iniyor muyuz yoksa?" dedim. "Yok canım, düşüyoruz" dedi tüm psikopatlığıyla. Etraftaki çığlıklar ve bağrışmalar destekler nitelikteydi. O an camdan aşağıya baktım korkarak. Yere yaklaşıyorduk..

Sonra içeriye odaklandım tekrar. Koridorun diğer yanındaki adam emniyet kemerini bağlamamış olacak ki önce havaya uçup tavana çarptı, sonra yere düştü. Yalnız öyle bir çarpmaydı ki, adam ikiye katlandı resmen. Sonra kapaklar açıldı. Ekranlarda düşülen fit'i de görüyorduk heyecanla. Aniden onlarda yuvalarına döndüler. Işıklar aynen filmlerdeki gibi önce kesik kesik gitti, sonra tamamen..

Yukardan valizler aşağıya düşerken aklıma o güzel hostes kızlar geldi. Nerdeydi bunlar? Lan düşerken napcaktık? O an aklımdan ne bir dua geçti, ne de hayatımın film şeridi. Yalnızca hostes kızları düşündüm. Benciller paraşütle atlamış olacaklardı. Tekrar döndüm dışarıya, artık yeri görüyorduk. Burun tamamen yere eğilmişti. 

Şaka maka ölüyorum ben derken, içerinin buz kesildiğini üzerimdeki terin donmasıyla anladım. İnanılmaz bir üşüme geldi. Yan taraftaki adam dönerek "Hacı kurtar bizi!" dedi. "Dua edin" diyenler.. O an sığınılacak tek yer vardı..

Derken aniden bi'şey oldu. Birden düzlüğe çıkmış gibi oldu uçak. Yere olan yakınlığımız açılmaya başladı. Pilot normal yüksekliğimize geldiğinde açıklama yaptı: "Hava boşluğuna düştük.." ya da "Türbülansa girdik" Hiç kimse konuşmadı. Nefes almaya bile zorlanıyordu herkes. Taa ki uçak piste inene kadar. Piste tekerlekleri değdiği an, çığlıklar, bağrışmalar ve alkışlar.. Uçaktan indiğimizde bizi kameralar karşıladı. Olay haberlere taşındı..

İnerken yan tarafta oturan iş adamı "Yıllardır yurt içi, yurt dışı bir sürü uçağa bindim. Bir sürü türbülansa girdim. Ben böylesini görmedim.! Yalan söylüyorlar." dedi. Adamı destekleyen bir kaç iş adamı ve iki futbolcudan sonra ayaklı gazeteden öğrendik ki o uçakların motorları yeterli değilmiş. 4 gün sonra aynı şirketin uçağı başka yerde düştü..

Ölümlerden mi döndük, yaşayacağımız gün mü vardı ne derseniz deyin. Kesinlikle "kader". Tabi ilk zamanlar o şirketle uçuş yapmadım. Zaten hemen kaldırıldı. Sonraları ise şimdiye tekabül ediyor. Uçak biletimi internetten ayırtırken bile nefesim kesiliyor, araçla gidebiliyorsak; araçla gidiyorum. Uçaktan nefret ediyorum. Zaman geçtikçe korkum daha da çok büyüyor. Gökyüzüne baktığımda uçak gördüğümde tepeme düşecekmiş hissi bile veriyor. Zorunlu olmadıkça kullanmayacağım da..

Ve son olarak eklemeden edemeyeceğim. Korkularınızın mutlaka saklandığı bir yer vardır bilinçaltınızda. Bulun, iyileştirebiliyorsanız, iyileştirin. Hastalıklı insanlar olarak topluma karışmayın. Teşekkürler.

17 Ekim 2012

İstanbul Oyuncak Müzesi'ne.!


Nedir bu arkadaş diyenler için hemen basın bülteni alıntılamımı göstereyim.


"İstanbul Oyuncak Müzesi tarafından gerçekleşecek toplantıya aralarında
İngiltere, Fransa, İspanya, Almanya, İtalya, Belçika ve Portekiz’in de olduğu 14
ülkenin oyuncak ve çocuk müzelerinin temsilcileri katılıyor. 


Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın himayesinde yürütülecek etkinliklerin ana
konusu, ülkemizin tekstil kültürünün çocuk dünyasına yansıttığı zenginliği
vurgulamak amacıyla “Bezbebek” olarak belirlendi. Türkiye Tekstil Sanayii
İşverenleri Sendikası’nın ana sponsorluğunu üstlendiği TOYCO buluşmasının
simgesi olarak, kültürümüzde doğum yapan kadınları ve çocukları koruyan,
onlara hayat veren Kübey Hatun tanıtılacak. Kübey Hatun’un sanatçı Fatma
Tuncer tarafından bu buluşma için yapılacak bezbebek oyuncakları katılımcı
müzelere armağan edilecek.


TOYCO toplantılarının üçüncü kenti olan İstanbul’da, 19-20 Kasım tarihlerinde
Caddebostan Kültür Merkezi’nde büyük buluşma gerçekleşecek." 

Evet sayın izleyicim. Bu etkinlik dolayısıyla benimle iletişime geçen Sayın Aslı Nuhoğlu'na daveti için tüm kalbimle teşekkür ediyorum. Oyuncakları ve çocukları çok seven bir insan olarak merakım cezboldu. Hem müze, hem de oyuncak ha? 2 yıl önce bir arkadaşımın katılıp, ballandıra ballandıra anlattığı bu etkinliği olabildiğince merak ediyorum. Eğer ilgisi olan varsa gidip görmeli! 

>> www.istanbuloyuncakmuzesi.com


20 Temmuz 2012

Benim arkadaşım öldü.!

2 gün önce konuşmuştuk sanıyordum fakat hayır! Daha dün konuşmuşuz biz. Daha dün.. Dün nasılsın demişim O'na. "Beni unuttun sanmıştım, üzülmüştüm" demişti bana. Ben  kimseyi unutmazdım oysa..

Aslına bakarsan ben kimseyi aramazdım da. Dün içimden gelmişti halini hatrını sormak. İyi olmalıydı. Mutlu olmalıydı. Sonra "Görüşelim" dedi. "Ramazan başladı, bayramdan sonra ancak" dedim. Oruçlu ne yiyebilirdik, ne gezebilirdik. Sözleştik. Bayramdan sonra görüşecektik diğer arkadaşlarımızla hep birlikte. Görüşecektik.

Sahura kalkmadan telefonum çaldı. Meşgule atarak uyumaya devam ettim. Tekrar çaldı. Araya Çaça'ydı. Aramazdı o saatte ısrarla. Açtım. Titrek bi ses vardı, üzgün ve yorulmuş. "O öldü" diyebildi. "Şaka?" dedim. Şaka gibiydi. Şaka olmalıydı. "Hayır, iş yerinde kalp krizi geçirmiş,ölmüş." Öldü demek ne kadar kısaydı o koskoca ömrün yanında. 26 yıllık bir ömrün yanında çok kısa ve öz kalmıştı. Bir sürü anlam taşıyordu fakat..

Ben O'nu iyi hatırlıyorum şu an. O iyiydi. Taksim'in arka sokaklarında sevdiği x yere beni sokup, "Burası sana gelmez, boşver" deyip aynı hızla çıkaran insandı o. Düşünceliydi. İnceydi. Tatlıydı. Sımsıkı sarılırdı içine sokarcasına. O başkaydı. Sesi kulaklarımdaydı henüz. "Daha yeni konuştum, ölemez.!" dedim tüm saçmalığımla. Sanki saniyeyle dalga geçerek yaşamıyoruz şu hayatı. Sanki ölüm şah damarımız kadar yakın değildi.

Şah damarımda attığını duydum. Gencecik bedeni toprağa indirirlerken izleyemezdim. Benim için şaka olarak kalmalıydı bu. Sabah başka bir arkadaşım aradı "Dayanabilirsen, gel" dedi ağlak ses tonuyla. En çok da ağlayamadığıma takıldım. Ama "Dayanamam" dedim. Giden herkes "Dayanamazdı" dedi. Nasıl olurdum bilmiyorum ama cenazelere katılamam ben. 

Allah ailesine ve sevdiklerine sabır versin. O daha dün evden iş yerine çıkmış, mutlu iken; bugün toprak altında. Yanına gelen melekler sorgulamaya başladılar mı? Topraktan sonrasını düşünüyorum. O'nu düşünüyorum. Daha fazla da konuşamıyorum.

Benim arkadaşım öldü. El-Fatiha.

19 Haziran 2012

Çok Democratus!



Demokratik bir açılım yapıyorum ve anlatıyorum gençler! Siyasi bir yazı yazmayacağım şu an. Aksine  hepinizin hoşuna gidecek, Oha harbi mi? diyebileceğiniz, Türk yapımı bir sosyal medya mecrasından bahsedeceğim.

Yeniler pek sevilmez fakat eğer o yenilere dahil olursanız, her zaman iyi yerlerde olursunuz. Nasıl bi cümleydi bu?! İlkler özeldir gibi bi'şeydi. Yani bir yere dahil olacak ilklerden olursanız, işte o zaman işin mutfağında olursunuz ve her konusunda bilgi sahibi olabileceğiniz gibi, müdahale edebilme hakkınız da doğar. Neyse bırakalım bu işleri ve bahsedelim.

3 gencin kurduğu bir siteden bahsediyoruz. Ana kademe ekibinden Ümit Samimi ile bugün tanıştım. Kendisi sitelerini bana tanıtırken "takım çalışması" vurgusunu öyle bir yapıştırıyordu ki her cümlesine, "zaten takımın olduğu bir işten korkmayacaksın arkadaş" dedim kendi kendime. Mantıkları Twitter gibi.Fakat onların tabi ki ayırt edici özellikleri var. Anlatıyorum o halde:

Entry veya twit girmiyorsunuz burada. "Ses" giriyorsunuz. Onlar her cümlenize ses diyor çünkü fikrinizin oylama sistemi ile çok ses getirmesini bekliyorlar. Oylama sistemi dediğimiz olay ise üyeler kendi aralarında oylama şekliyle vekil seçiyorlar. Seçilen vekillerin girdiği "ses" lerden 7 tanesi ise gündemi oluşturuyor. Sonra hep beraber o 7 gündem maddesi hakkında "katılıyorum, katılmıyorum veya kararsızım" şeklinde düşüncelerimizi belirterek mevzu hakkındaki kamu oyu yoklamasına katkı sağlıyorlar. Takip ettiklerinizin yaptığı paylaşımı beğeniyorsanız "takdir et" ya da "paylaş", beğenmiyorsanız "saygı duy" diyorsunuz. Yani bi takip etme ve edilme mekanizması da mevcut elbet. "Ses"leriniz 200 karakter ile sınırlı. Bence fazla bile :) Sus, yetmez deme! 


Bu veritabanının halkın nabzını tutmak açısından çok önemli bir yerde olacağına inanıyorum. Bu yüzdendir ki "Sesiniz çıksın millet" diyorum. Hatta ben kurucu üyesi falan olsam sloganım kesinlikle "Yasal uyarı: Hastalık olabilir" falan yapabilirim. Zira insanın fikirlerinin demokratik bir ortamda paylaşması ve karşıt düşüncelerle yine belli bir çerçeve içinde karşılaşması süper bir duygudur. Kendimden biliyorum. Zaten onlar için önemli olan "Görüşleri ön plana çıkarmak"

İçerik açısından ismi sizi korkutmasın. Her konu hakkında, her şeyi rahatlıkla yazabileceğiniz bir platform. Bir gün gündem konusu "kürtaj" olabiliyorken, başka bir gün "Can Yücel'in bir şiiri" olabiliyor. Zaten gündemi siz,biz belirliyoruz. O yüzden sıkıntı da yok. Hadi gençler gündeme!

Reklam almadıklarını, uzunca bir süre de almayı düşünmediklerini belirtti Ümit. Bu bende açıkcası havalı bir görüntü oluşturdu. Tabi başka bi nokta ise uluslararası çalışıyor olmaları. Tüm dünya üzerinde bir Facebook,Twitter'ın yanı sıra neden Democratus olmasın ki? Olacak! Kimin sayesinde? Tabi ki bizlerin!

Son olarak eklemeliyim ki "Yerli malı, yurdun malı. Herkes onu kullanmalı!" Siz mesajı aldınız, e durmayın o zaman! http://democratus.com/  İşte bu da linki :)

5 Haziran 2012

Baba? Ye(t)tim!


4:10 -Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, muhakkak ki karınlarını ateşle doldurmuş olurlar ve cehennemi boylarlar.
89:17 -Hayır hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz.

Kur'an da yetimlerle alakalı 23 Ayet geçiyormuş. Hadislerden ise şunları paylaşmak isterim: 




Yetimi kendine yakin tut Basini elinle oksa ve onu sofrana oturt Boyle yaparsan, kalbin yumusar ve hacetin gorulur 
Ravi: Hz Ebu Imran (ra)

Kalbinin yumusamasini istersen yetimin basini oksa ve miskini doyur 
Ravi: Hz Ebu Hureyre (ra)

Kim bir veya iki yetimi barindirirsa, sabir etse ve sevabini da umid etse, Ben onunla Cennette su iki parmak gibi olurum (Sehadet parmagi ve orta parmagini hareket ettirdi) 
Ravi: Hz Ibni Abbas (ranhuma)

Yetimlerle alakalı her şey biz yetim olmayanlara müjde! Başını okşarsan, sen! diğer tarafta mukafatını alacaksın. Mutlu edersen, yine sen! Ve iki parmak kadar yakın olmak..

Aslında söyleyecek o kadar çok şey var ki.. Ben yetimlerden o kadar çok şey öğrendim ki.. Şimdi konumuz baba. Evet baba. Ben göz bebeklerinde gördüğüm o babasızlıktan bahsedeceğim size. Ah o gözler..

12 ülkenin yetim çocuğuyla tanıştım. Ayrılırken ağlaştık. Değişik bir bağımlılık oluşuyor aranızda. Zira onlara bir adım atarsanız, onlar size koşarak geliyor. Ben çocuk meraklısı olduğumdan olacak ki, bana sarılmaya doyamayan bir sürü dünya çocuğum vardı. Ben yalnızca fotoğrafçıydım oysa ki..

Geçenlerde bir arkadaşımın yiğeni babasından nefretini dile getirdi. Beynimden vurulmuşa döndüm. O çocuklar ki, sponsor ailelerine baba diyen insanlardı. Babaya o kadar muhtaçtılar. Ama? Ama biz? 

İnsanoğlu o kadar enteresan ki, elindekinin değerini kaybetmeden anlayamıyor. Allah göstermesin. Endonezya'da yaşlı bir teyze (85 yaşında) hala yetimliğinin canının içine battığını söyledi. Baba sevgisi öyleydi işte. Hele bir kız çocuğu için asla vazgeçilmeyecek bir sevgiydi. 

Bazen tıkanıyor kelimelerim. Aslında eminim siz neler söylemek istediğimi anladınız. 2 ay önce babasını kaybetmiş bir kızın cümleleriyle söylemek gerekirse (Suriye'li kızımız) "Baba seni çok özledim, artık güne uyanamıyorum" Babalarımızın değerini kaybetmeden bilelim ve Allah başımızdan eksik etmesin, amin.

Yetimlerimize ise ebeveyni başında olan şahıslardan çok daha özverili yaklaşalım. Çünkü inanıyorum ki, onların beyni çok başka çalışıyor. Onlar çok farklı bir dünyadalar. En önemlisi; yardımımıza ihtiyaçları var. Ve bir yetimin aylık gideri yalnızca 90 TL. Hadi ama 90 TL'yi neye vermiyoruz?

Görevli olan diğer arkadaşla konuştuk bu konuyu. Yeri geliyor bir yemeğe, bir öğüne veriyorduk bu parayı. Ya da ne saçma işlere, neler uğruna harcanan 90 TL'ler. Ne insanlar tanıyorum Allah'ım. Ne insanlar tanıdım? 

O kadar boş ve saçma insanlar tanıdım ki.. Karşılığında tanıdığım o mükemmel insanların değerini anlamamı sağladı. Somali'ye giden ekipten birisiyle tanıştım. Tıp ekibindeydi kendisi. Su içmek orada lüksmüş. O kadar çekinerek içiyorlarmış ki suyu.. O anlattıkça "Biz dünyadaki cennetindeyiz Ya'Rabbim, şükürler olsun dedim. Hala şükretmeyen, hala halinden haz almayan boş insanlar..

Ah o boş insanlar.. Gezin, tozun, eğlenin. Sizin içkinize verdiğiniz paralarla o yetim çocuklar 2 ay geçiniyor. Ve size baba diyor. Ah nasıl sarılıyorlar.. O tadı bir alsanız, hayatınızın boşluğunun farkına varırdınız. Belki de anlattıklarım boş geliyordur. Siz ne anlarsınız ki? Sizin anladığınız şehvet ve o boş hayalleriniz.. Anlık zevkleriniz.. Anlık duygularınız.. 

Sevgi ve özveriden ne anlarsınız ki siz? İnsanlıktan anlar mısınız ki? İnsan mısınız ki siz? Ya da yanlış sordum, insan mıyız biz? Biz insan gibi yaşarken, onlar oralarda sıkıntılar içinde, temiz bir yudum su bulamazken rahatımız yerinde ha? Çok rahatız evet! Çünkü bize unutturdular.! İnsanlığı unutturdular.. Yardım etmeyi unutturdular.. Buraya neden geldiğimizi unutturdular.. Aferin bize ey insanlar! Aferin.. Çok güzel yedik onların şehvet dolu yalanlarını. Saçmalıklarını.. Herkesi unuttuk.. Her şeyi unuttuk.

30 Mayıs 2012

Aslında anlatacak çok şey var.

Fakat! Nereden başlasam bilemiyorum. Bu günlerde yoğun bir programın içindeyim. Bir oradayız, bir burada. Dün gece aniden uyandım. Boşluğa düşmüş gibi oldum. Yüzümü yıkamak için ayağa kalktığımda her yerimin ağırdığını hissettim. Bu kadar fazla yoğunluğa ve yorgunluğa alışmamışlığımdan olacak ki topuklarım bile ağırıyordu. Sonra onları hatırladım, geçti.

Onlarla zaman geçirmek insana öyle bir huzur veriyor ki.. Anlatılmaz.. Yaşanır.. Evet, yaşamalısınız! Her insan tadmalı bunu. Çocuklardan bahsediyorum, evet.! Yetim çocuklardan. Onlar bana şu 1 haftada öyle şeyler öğrettiler, öyle şeyler hissettirdiler ki.. 

Her zaman bir amaç uğruna hayatlarından vazgeçen insanları eleştirirdim. Bir insan hayatını, ailesini, arkadaşlarını, yerini, yurdunu nasıl bırakır da giderdi? Nasıl? Hep bu düşünce içindeyken, şimdi o insanlara hak verdim. Ben de giderim dedim. Evet, giderim. Yine giderim. Neresi olsa giderim hem de. Çünkü huzur başka.

Fotoğrafçıydım yalnızca. Sorumluluğum çocuklar değil, onların en güzel anlarını yakalamaktı. Onlarla öyle güzel anlar yaşadık ki, bazen kendime şaşırdım. Bir organizasyonda, bilmediğim ve ilk kez gittiğim yerde kaldırım köşesinde bizi karşılayan kafilenin başlarından birisi oturdu yanıma. Yorgunluktan bitkin olsam da konuşmakta sınır tanımam. Döndüm ve konuştuk:
-Aslen nerelisiniz? dedim.
-Trabzon. dedi umursamaz bir biçimde.
-Hmm, anladım. Ben de Trabzon, dedim.
-Ama ben Of. dedi.
-Ama ben de Of, dedim.
Gülerek bana döndü. Sonra neresindensin, orasındanım, burasındanım derken tanıdık çıktık. Çünkü Dünya gerçekten ufacık, tefecik, içi dolu turşucuk. 

Başka bi abimize kaç çocuğun var diye sorduğumuzda 82 kızım var diyor. Yurt sorumlusu kendisi. Yetimler evliyseniz baba/anne diyor size değilseniz abla/abi. O kadar iyi kaynaştık ki birbirimizin dilini bilmeden. Ve tabi bir sürü özelliklerini öğrendik. Mesela Somalili kardeşlerimiz ömürlerinde salatalık yememişler. Görünce korkuyorlar. 

Diyorum ya, aslında anlatacak çok şeyim var fakat en iyisi ben bi fotoğrafçının yaptığı şeyi yapıp, sizi fotoğraflarımla baş başa bırakayım. 












21 Mayıs 2012

Ankara Macerası!

Evet! Macera.. Bizim için macera tadında geçti çünkü. Aniden çıkan, oluşan bir planın içinde bulduk kendimizi. Demiş miydim ? "Nasip" demeye başladığımdan beri hayatım çok daha farklı bir yönde seyredip gidiyor. Her şey çok daha başka. Çok daha güzel. 

Size Ankara'yı kendi gözümden anlatayım şimdi. Hayır! Ankara değildi orası. Başka bir yerdi. Ya da evet! Ankara'ydı orası. Bizimdi. Mükemmeldi..

Ankara'ya 3. gidişim bu. Daha önceki 2 gidişimde edindiğim izlenimler çok kötüydü. Fakat bu gidişimde çok farklı gözüktü bana Ankara. Neden gittik? Gençlerin buluşma günü olan 19 Mayıs'ta yapılan ve 3. düzenlenen Gençlik Şurası'na katılmak için. Hemen Şura'dan bahsedeceğim o halde. Yapılan spor salonu mükemmel ötesiydi. Spor Bakanlığı'na ise teşekkürlerimizi sunmaktan onur duyarız.


Fotoğrafçı olarak bahsetmem gerekirse; Kalenin bulunduğu yerdeki eski evler mükemmeldi. Bir sürü antika eşyanın satıldığı o evlerden bahsediyorum, evet. Ve elbette paylaşmadan edemeyeceğim o Gramofon Cafe. Mükemmel bir ambiansı vardı. Kendimizi 80'lerde bulduk bir an. 

Ankara'lı arkadaşlardan çok özür dileyerek bi Büşra Klasiğini yapmadan gidemem dediğim şeyi yaptım. Ankara Ayaklarımın Altında. ... Ayaklarımın Altında klasiğim benim için vazgeçilmezdir. Böyle mükemmel yerler görünce kıskançlığımdan yapıyorum muhtemelen, özür dilerim :( Ve tabi giydiğim Converse hiç değişmiyor. Bu da konsept gereği. Kırmızı Converse. Yoksa başka ayakkabılarım da var tabi :p


Burası da kalenin aralığından görülen manzara yine. Ah ne manzara idi o öyle.. Aralıklardan sızan bu tip yerler her zaman ilgimi çekmiştir. Fotoğraflamadan duramadım ama fotoğraflarken ne badireler atlattım, gelin bir de bana sorun.


Eskileri görünce duramamazlık yaptım yine. Yapıştım telefona. Sonra durdum, düşündüm.. Ben hiç bi'şeyin ikinci elini sevmem ki. Her şey 0 olmalı. Ellenmiş, eskimiş, dokunulmuş, yıpratılmış hatta ve hatta artık hakkında amortisman ayrılmayan hiç bir varlığı umursamam ki ben. O yüzdendir ki yalnızca fotoğrafladım. Fotoğraflara gömdüm. O kadar.


Ankara'da yaptığımız o mükemmel köy kahvaltısı için tekrar gidebilirim oraya. Bana "Başkanım" dediklerinden olacak ki, bizi olabildiğince mühim insanlar sandılar sanırım. Aşçı abimizden özel tabaklar geldi masamıza. Gruptan ayrı olarak 8 kişi takıldığımız o kahvaltı da müthişti. Ankara'nın esnafı, mekanlarının tertibi, sokakları ve daha bir sürü şeyi gözüme öyle bir girdi ki; eve geldiğimde babamlara "Ankara süpermiş!" dedim. Onlar da bana "Ankara'nın en güzel yeri İstanbul'a dönüş yolu" sözünü anımsattılar.. :/ 


Ve son olarakta ekibimizin fotoğrafını paylaşıyorum sayın izleyicilerim. Çok mükemmel bir ekibiz biz. Herkes birbiri ile mükemmel geçiniyor ve çok da eğlendik. Özellikle yolculuk boyunca hiç sıkılmadık. Değişik bir "kabak oyunu" diye adlandırdıkları oyun belli bir noktadan sonra kabak tadı vermiş olsa da çok güldük. Otobüs şoförlerimiz olan abiler  daha önce bir sürü yolculuk yaptıklarını fakat hiç bizim kadar efendi bir grupla karşılaşmadıklarını söylediler. Bu da bize yetti.