19 Haziran 2012

Çok Democratus!



Demokratik bir açılım yapıyorum ve anlatıyorum gençler! Siyasi bir yazı yazmayacağım şu an. Aksine  hepinizin hoşuna gidecek, Oha harbi mi? diyebileceğiniz, Türk yapımı bir sosyal medya mecrasından bahsedeceğim.

Yeniler pek sevilmez fakat eğer o yenilere dahil olursanız, her zaman iyi yerlerde olursunuz. Nasıl bi cümleydi bu?! İlkler özeldir gibi bi'şeydi. Yani bir yere dahil olacak ilklerden olursanız, işte o zaman işin mutfağında olursunuz ve her konusunda bilgi sahibi olabileceğiniz gibi, müdahale edebilme hakkınız da doğar. Neyse bırakalım bu işleri ve bahsedelim.

3 gencin kurduğu bir siteden bahsediyoruz. Ana kademe ekibinden Ümit Samimi ile bugün tanıştım. Kendisi sitelerini bana tanıtırken "takım çalışması" vurgusunu öyle bir yapıştırıyordu ki her cümlesine, "zaten takımın olduğu bir işten korkmayacaksın arkadaş" dedim kendi kendime. Mantıkları Twitter gibi.Fakat onların tabi ki ayırt edici özellikleri var. Anlatıyorum o halde:

Entry veya twit girmiyorsunuz burada. "Ses" giriyorsunuz. Onlar her cümlenize ses diyor çünkü fikrinizin oylama sistemi ile çok ses getirmesini bekliyorlar. Oylama sistemi dediğimiz olay ise üyeler kendi aralarında oylama şekliyle vekil seçiyorlar. Seçilen vekillerin girdiği "ses" lerden 7 tanesi ise gündemi oluşturuyor. Sonra hep beraber o 7 gündem maddesi hakkında "katılıyorum, katılmıyorum veya kararsızım" şeklinde düşüncelerimizi belirterek mevzu hakkındaki kamu oyu yoklamasına katkı sağlıyorlar. Takip ettiklerinizin yaptığı paylaşımı beğeniyorsanız "takdir et" ya da "paylaş", beğenmiyorsanız "saygı duy" diyorsunuz. Yani bi takip etme ve edilme mekanizması da mevcut elbet. "Ses"leriniz 200 karakter ile sınırlı. Bence fazla bile :) Sus, yetmez deme! 


Bu veritabanının halkın nabzını tutmak açısından çok önemli bir yerde olacağına inanıyorum. Bu yüzdendir ki "Sesiniz çıksın millet" diyorum. Hatta ben kurucu üyesi falan olsam sloganım kesinlikle "Yasal uyarı: Hastalık olabilir" falan yapabilirim. Zira insanın fikirlerinin demokratik bir ortamda paylaşması ve karşıt düşüncelerle yine belli bir çerçeve içinde karşılaşması süper bir duygudur. Kendimden biliyorum. Zaten onlar için önemli olan "Görüşleri ön plana çıkarmak"

İçerik açısından ismi sizi korkutmasın. Her konu hakkında, her şeyi rahatlıkla yazabileceğiniz bir platform. Bir gün gündem konusu "kürtaj" olabiliyorken, başka bir gün "Can Yücel'in bir şiiri" olabiliyor. Zaten gündemi siz,biz belirliyoruz. O yüzden sıkıntı da yok. Hadi gençler gündeme!

Reklam almadıklarını, uzunca bir süre de almayı düşünmediklerini belirtti Ümit. Bu bende açıkcası havalı bir görüntü oluşturdu. Tabi başka bi nokta ise uluslararası çalışıyor olmaları. Tüm dünya üzerinde bir Facebook,Twitter'ın yanı sıra neden Democratus olmasın ki? Olacak! Kimin sayesinde? Tabi ki bizlerin!

Son olarak eklemeliyim ki "Yerli malı, yurdun malı. Herkes onu kullanmalı!" Siz mesajı aldınız, e durmayın o zaman! http://democratus.com/  İşte bu da linki :)

5 Haziran 2012

Baba? Ye(t)tim!


4:10 -Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, muhakkak ki karınlarını ateşle doldurmuş olurlar ve cehennemi boylarlar.
89:17 -Hayır hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz.

Kur'an da yetimlerle alakalı 23 Ayet geçiyormuş. Hadislerden ise şunları paylaşmak isterim: 




Yetimi kendine yakin tut Basini elinle oksa ve onu sofrana oturt Boyle yaparsan, kalbin yumusar ve hacetin gorulur 
Ravi: Hz Ebu Imran (ra)

Kalbinin yumusamasini istersen yetimin basini oksa ve miskini doyur 
Ravi: Hz Ebu Hureyre (ra)

Kim bir veya iki yetimi barindirirsa, sabir etse ve sevabini da umid etse, Ben onunla Cennette su iki parmak gibi olurum (Sehadet parmagi ve orta parmagini hareket ettirdi) 
Ravi: Hz Ibni Abbas (ranhuma)

Yetimlerle alakalı her şey biz yetim olmayanlara müjde! Başını okşarsan, sen! diğer tarafta mukafatını alacaksın. Mutlu edersen, yine sen! Ve iki parmak kadar yakın olmak..

Aslında söyleyecek o kadar çok şey var ki.. Ben yetimlerden o kadar çok şey öğrendim ki.. Şimdi konumuz baba. Evet baba. Ben göz bebeklerinde gördüğüm o babasızlıktan bahsedeceğim size. Ah o gözler..

12 ülkenin yetim çocuğuyla tanıştım. Ayrılırken ağlaştık. Değişik bir bağımlılık oluşuyor aranızda. Zira onlara bir adım atarsanız, onlar size koşarak geliyor. Ben çocuk meraklısı olduğumdan olacak ki, bana sarılmaya doyamayan bir sürü dünya çocuğum vardı. Ben yalnızca fotoğrafçıydım oysa ki..

Geçenlerde bir arkadaşımın yiğeni babasından nefretini dile getirdi. Beynimden vurulmuşa döndüm. O çocuklar ki, sponsor ailelerine baba diyen insanlardı. Babaya o kadar muhtaçtılar. Ama? Ama biz? 

İnsanoğlu o kadar enteresan ki, elindekinin değerini kaybetmeden anlayamıyor. Allah göstermesin. Endonezya'da yaşlı bir teyze (85 yaşında) hala yetimliğinin canının içine battığını söyledi. Baba sevgisi öyleydi işte. Hele bir kız çocuğu için asla vazgeçilmeyecek bir sevgiydi. 

Bazen tıkanıyor kelimelerim. Aslında eminim siz neler söylemek istediğimi anladınız. 2 ay önce babasını kaybetmiş bir kızın cümleleriyle söylemek gerekirse (Suriye'li kızımız) "Baba seni çok özledim, artık güne uyanamıyorum" Babalarımızın değerini kaybetmeden bilelim ve Allah başımızdan eksik etmesin, amin.

Yetimlerimize ise ebeveyni başında olan şahıslardan çok daha özverili yaklaşalım. Çünkü inanıyorum ki, onların beyni çok başka çalışıyor. Onlar çok farklı bir dünyadalar. En önemlisi; yardımımıza ihtiyaçları var. Ve bir yetimin aylık gideri yalnızca 90 TL. Hadi ama 90 TL'yi neye vermiyoruz?

Görevli olan diğer arkadaşla konuştuk bu konuyu. Yeri geliyor bir yemeğe, bir öğüne veriyorduk bu parayı. Ya da ne saçma işlere, neler uğruna harcanan 90 TL'ler. Ne insanlar tanıyorum Allah'ım. Ne insanlar tanıdım? 

O kadar boş ve saçma insanlar tanıdım ki.. Karşılığında tanıdığım o mükemmel insanların değerini anlamamı sağladı. Somali'ye giden ekipten birisiyle tanıştım. Tıp ekibindeydi kendisi. Su içmek orada lüksmüş. O kadar çekinerek içiyorlarmış ki suyu.. O anlattıkça "Biz dünyadaki cennetindeyiz Ya'Rabbim, şükürler olsun dedim. Hala şükretmeyen, hala halinden haz almayan boş insanlar..

Ah o boş insanlar.. Gezin, tozun, eğlenin. Sizin içkinize verdiğiniz paralarla o yetim çocuklar 2 ay geçiniyor. Ve size baba diyor. Ah nasıl sarılıyorlar.. O tadı bir alsanız, hayatınızın boşluğunun farkına varırdınız. Belki de anlattıklarım boş geliyordur. Siz ne anlarsınız ki? Sizin anladığınız şehvet ve o boş hayalleriniz.. Anlık zevkleriniz.. Anlık duygularınız.. 

Sevgi ve özveriden ne anlarsınız ki siz? İnsanlıktan anlar mısınız ki? İnsan mısınız ki siz? Ya da yanlış sordum, insan mıyız biz? Biz insan gibi yaşarken, onlar oralarda sıkıntılar içinde, temiz bir yudum su bulamazken rahatımız yerinde ha? Çok rahatız evet! Çünkü bize unutturdular.! İnsanlığı unutturdular.. Yardım etmeyi unutturdular.. Buraya neden geldiğimizi unutturdular.. Aferin bize ey insanlar! Aferin.. Çok güzel yedik onların şehvet dolu yalanlarını. Saçmalıklarını.. Herkesi unuttuk.. Her şeyi unuttuk.

30 Mayıs 2012

Aslında anlatacak çok şey var.

Fakat! Nereden başlasam bilemiyorum. Bu günlerde yoğun bir programın içindeyim. Bir oradayız, bir burada. Dün gece aniden uyandım. Boşluğa düşmüş gibi oldum. Yüzümü yıkamak için ayağa kalktığımda her yerimin ağırdığını hissettim. Bu kadar fazla yoğunluğa ve yorgunluğa alışmamışlığımdan olacak ki topuklarım bile ağırıyordu. Sonra onları hatırladım, geçti.

Onlarla zaman geçirmek insana öyle bir huzur veriyor ki.. Anlatılmaz.. Yaşanır.. Evet, yaşamalısınız! Her insan tadmalı bunu. Çocuklardan bahsediyorum, evet.! Yetim çocuklardan. Onlar bana şu 1 haftada öyle şeyler öğrettiler, öyle şeyler hissettirdiler ki.. 

Her zaman bir amaç uğruna hayatlarından vazgeçen insanları eleştirirdim. Bir insan hayatını, ailesini, arkadaşlarını, yerini, yurdunu nasıl bırakır da giderdi? Nasıl? Hep bu düşünce içindeyken, şimdi o insanlara hak verdim. Ben de giderim dedim. Evet, giderim. Yine giderim. Neresi olsa giderim hem de. Çünkü huzur başka.

Fotoğrafçıydım yalnızca. Sorumluluğum çocuklar değil, onların en güzel anlarını yakalamaktı. Onlarla öyle güzel anlar yaşadık ki, bazen kendime şaşırdım. Bir organizasyonda, bilmediğim ve ilk kez gittiğim yerde kaldırım köşesinde bizi karşılayan kafilenin başlarından birisi oturdu yanıma. Yorgunluktan bitkin olsam da konuşmakta sınır tanımam. Döndüm ve konuştuk:
-Aslen nerelisiniz? dedim.
-Trabzon. dedi umursamaz bir biçimde.
-Hmm, anladım. Ben de Trabzon, dedim.
-Ama ben Of. dedi.
-Ama ben de Of, dedim.
Gülerek bana döndü. Sonra neresindensin, orasındanım, burasındanım derken tanıdık çıktık. Çünkü Dünya gerçekten ufacık, tefecik, içi dolu turşucuk. 

Başka bi abimize kaç çocuğun var diye sorduğumuzda 82 kızım var diyor. Yurt sorumlusu kendisi. Yetimler evliyseniz baba/anne diyor size değilseniz abla/abi. O kadar iyi kaynaştık ki birbirimizin dilini bilmeden. Ve tabi bir sürü özelliklerini öğrendik. Mesela Somalili kardeşlerimiz ömürlerinde salatalık yememişler. Görünce korkuyorlar. 

Diyorum ya, aslında anlatacak çok şeyim var fakat en iyisi ben bi fotoğrafçının yaptığı şeyi yapıp, sizi fotoğraflarımla baş başa bırakayım. 












21 Mayıs 2012

Ankara Macerası!

Evet! Macera.. Bizim için macera tadında geçti çünkü. Aniden çıkan, oluşan bir planın içinde bulduk kendimizi. Demiş miydim ? "Nasip" demeye başladığımdan beri hayatım çok daha farklı bir yönde seyredip gidiyor. Her şey çok daha başka. Çok daha güzel. 

Size Ankara'yı kendi gözümden anlatayım şimdi. Hayır! Ankara değildi orası. Başka bir yerdi. Ya da evet! Ankara'ydı orası. Bizimdi. Mükemmeldi..

Ankara'ya 3. gidişim bu. Daha önceki 2 gidişimde edindiğim izlenimler çok kötüydü. Fakat bu gidişimde çok farklı gözüktü bana Ankara. Neden gittik? Gençlerin buluşma günü olan 19 Mayıs'ta yapılan ve 3. düzenlenen Gençlik Şurası'na katılmak için. Hemen Şura'dan bahsedeceğim o halde. Yapılan spor salonu mükemmel ötesiydi. Spor Bakanlığı'na ise teşekkürlerimizi sunmaktan onur duyarız.


Fotoğrafçı olarak bahsetmem gerekirse; Kalenin bulunduğu yerdeki eski evler mükemmeldi. Bir sürü antika eşyanın satıldığı o evlerden bahsediyorum, evet. Ve elbette paylaşmadan edemeyeceğim o Gramofon Cafe. Mükemmel bir ambiansı vardı. Kendimizi 80'lerde bulduk bir an. 

Ankara'lı arkadaşlardan çok özür dileyerek bi Büşra Klasiğini yapmadan gidemem dediğim şeyi yaptım. Ankara Ayaklarımın Altında. ... Ayaklarımın Altında klasiğim benim için vazgeçilmezdir. Böyle mükemmel yerler görünce kıskançlığımdan yapıyorum muhtemelen, özür dilerim :( Ve tabi giydiğim Converse hiç değişmiyor. Bu da konsept gereği. Kırmızı Converse. Yoksa başka ayakkabılarım da var tabi :p


Burası da kalenin aralığından görülen manzara yine. Ah ne manzara idi o öyle.. Aralıklardan sızan bu tip yerler her zaman ilgimi çekmiştir. Fotoğraflamadan duramadım ama fotoğraflarken ne badireler atlattım, gelin bir de bana sorun.


Eskileri görünce duramamazlık yaptım yine. Yapıştım telefona. Sonra durdum, düşündüm.. Ben hiç bi'şeyin ikinci elini sevmem ki. Her şey 0 olmalı. Ellenmiş, eskimiş, dokunulmuş, yıpratılmış hatta ve hatta artık hakkında amortisman ayrılmayan hiç bir varlığı umursamam ki ben. O yüzdendir ki yalnızca fotoğrafladım. Fotoğraflara gömdüm. O kadar.


Ankara'da yaptığımız o mükemmel köy kahvaltısı için tekrar gidebilirim oraya. Bana "Başkanım" dediklerinden olacak ki, bizi olabildiğince mühim insanlar sandılar sanırım. Aşçı abimizden özel tabaklar geldi masamıza. Gruptan ayrı olarak 8 kişi takıldığımız o kahvaltı da müthişti. Ankara'nın esnafı, mekanlarının tertibi, sokakları ve daha bir sürü şeyi gözüme öyle bir girdi ki; eve geldiğimde babamlara "Ankara süpermiş!" dedim. Onlar da bana "Ankara'nın en güzel yeri İstanbul'a dönüş yolu" sözünü anımsattılar.. :/ 


Ve son olarakta ekibimizin fotoğrafını paylaşıyorum sayın izleyicilerim. Çok mükemmel bir ekibiz biz. Herkes birbiri ile mükemmel geçiniyor ve çok da eğlendik. Özellikle yolculuk boyunca hiç sıkılmadık. Değişik bir "kabak oyunu" diye adlandırdıkları oyun belli bir noktadan sonra kabak tadı vermiş olsa da çok güldük. Otobüs şoförlerimiz olan abiler  daha önce bir sürü yolculuk yaptıklarını fakat hiç bizim kadar efendi bir grupla karşılaşmadıklarını söylediler. Bu da bize yetti. 

16 Mayıs 2012

Biz çok tavsiye ederiz.! (Erkekler dikkat!)


Erkeklerin nedir çektiği biz kızlardan? Nedir ha? Kızlar zordur. Kızlarla uğraşmak yürek ister. Ah kızlar ah..

Hiç feminen değilimdir. Hatta feminen doğru mu yazıldı bilmiyorum bile. Feminist bir yapım yok. Ha, eğer mevzu kadın haklarını korumaksa dibine kadar korurum. Fakat mevzu korumaktan erkek düşmanlığına sıçrarsa arkama bakmadan kaçarım! Zira erkekler zekidir, erkekler güçlüdür ve erkekler çok daha fazlasıdır.

Erkekleri yücelttikten sonra izninizle yapmamanız gerek şeylerden bahsedeceğim. Tavsiye olarak alırsanız ne mutlu. Aman sus be, sen ne anlarsın derseniz de haklısınızdır. Her düşünceye saygımız sonsuzdur.!

Kadınların çantalarını taşımayın. Rica ediyoruz. Çok komik duruyorsunuz. O bavul gibi çantalarda ne taşıdıklarını bayan halimle çözememiş olan ben, sizleri o halde gördükçe önce gülüyor, sonra üzülüyorum. Hatun kişisi taşıyamıyorsa doldurmasın çantasını tıka basa. Fakat erkek kişisi de asla kadına poşet taşıtmasın. Ya da çocuk. Sevgili döneminde çantaları taşıyorsunuz, sonra çocuk olunca annenin kucağına. Bırakın bu işleri! 

Pembe giymeyin. Özellikle pembe pantolon çok itici duruyor. İticilikten ziyade insanları farklı düşüncelere sevk ediyor. Hakkınızda hüsnü zan beslememize sebep oluyor. Bu hiç hoş bir durum değil. Tshirtleri de giymeyin lütfen. Başka renk mi yok. Zibille renk varken neden pembe? Hele o çingene pembesi hiç ama hiç hoş durmuyor. Bilginize.

Göbek yapmayın. Spora başlayın varsa da. Kemer üzerine taşan o göbeklerinize "bira göbeği" diyorsunuz ya da "Türk kası" diyorsunuz ya, biz yemiyoruz bunu. Bildiğin yağ tabakası. Löp löp gezinmeyin. Hadi birazına göz yumulur fakat 7 aylık hamile gibi olunca pek hoş durmuyor.

Sakal önemli! Sakalınıza dikkat edin. Kirli sakal her zaman kadınların tercih sebebidir fakat ipin ucunu kaçırmayın lütfen. Suratınıza hangisi gidiyorsa onu tercih edin. Sakal bırakıcam diye de fazla kasmayın. Zira bazı yüzlere yakışmayabiliyormuş. Bence hepsine yakışıyor tabi, o ayrı.

Kızları anlayın.! Size git diyorsa ağlamaklı, aslında bu gel demektir. Asla beni bırakma demektir. Sesi titriyorsa, seviyodur. Neyin var dediğinizde bi'şeyim yok diyorsa emin olun çok önemli bi'şey olmuştur. Peki deyip kestirip atıyorsa canı sıkılmıştır,sıkmışsındır. Tamam diyorsa uzatmaya gerek yoktur. Ok dediyse eğer o zaman bildiğiniz tüm duaları okumaya başlayabilirsiniz. 

Dişlere dikkat! Sarı dişleri kimse sevmez. Dişlerinizi fırçalayın. Rengi orjinalinde sarımtrak olabilir fakat fırçalandığı belli olsun. Sigara içmemeye özen gösterin. Sigaranın dişlerde bıraktığı o izler çok daha fazla itici oluyor.

V yaka veya Lacoste giymeyin. Bu benim kişisel tercihimdir ve sebebini çözemiyorum.

Açık sözlü olun. Utangaç erkeklerden hiç bir kız hoşlanmaz. Fakat daha da hoşlanılmayanı varsa o da ne istediğini bilmeyen erkeklerdir. Arkamıza bakmadan uzaklaşırız. Fakat ne istediğini bilen, şu şöyle- bu böyle diyen erkekler candır.

Yalan söylemeyin! Bu her iki cinse de uyarı niteliğindedir. Açıklama yapmaya gerek bile duymuyorum.

Sevmeyi bilin. Kızlar sevilmekten çok hoşlanır. Sevdiğinizi hissettirin yeter. Saçma sapan hareketler içine girmenize gerek yok. Hissetmek önemli..

Muhtemelen eklenecek çok daha fazla şey vardır ama şimdilik bu kadar yeterli. Öperim.


Bu da şarkınız olsun! 

1 Mayıs 2012

Yalancı!



Herşey yalan, herkes sahtekar!


Son günlerde böyle düşünüyor olmam kesinlikle beni güvensiz yapmasın. Aksine daha da bir güvenesim var insanoğluna. Lütfen, beni şaşırtın! Bana yalan söylemeyerek yapın bunu. Ya da cennetinizden başlayan yolculuğunuzu cehenneminize çevirin! Cehennem ol!


Yalanların farkına varmak, ne acı. Aslında arkandan dönse bir kaç dolap, umursamaz olursun. Fakat o yalanın ucunu bulunca? Ah bulunca.. İnsan lanet ediyor işte o an sevgiye, duyguya ve diğerlerine. Nefret ediyorsun.! Kimseyi sevmiyorsun. Sevme kimseyi! Acımasın canın.


Sahtekar gülüşler tanıdım çokça. O kadar sahteydiler ki, bakmaya doyamazsın. Tek başıma yaşıyorum her şeyi. Mutluluklarım bile anlamsız bu yüzden. Sanki mutluluk bile paylaşınca güzel. Herkesi tersliyorum. Herkese sert davranıyorum. Bir kabuğun içinde yaşıyorum iki soluk hayatımı. Nefes almak, alıpta vermemenin güzelliğindeyim.


Güzel? Hiç bir şeyin güzelliğinden ahkam kesemem. Dedim ya, koskocaman yalanların içindeyim. Koskocaman sahtekarların pençesindeyim. Sapasardı yalanlar dört bir yanımı. Ve sonra..


Daha sonrası yok. Güvendiğim dağlara kar yağdı işte. Ve ben güvensiz oldum. İnanmıyorum ki artık. Hiç kimseye inanmıyorum. Neden biliyor musun? Çünkü sen! Sen bugün varsın, yarın yoksun.! Yarın varsan da bugün yoksun. Aslında asla yoksun. Hiç olmadın ki. Hiç olamazsın ki.. Yalancı! O kadar yalancı ki! 



29 Nisan 2012

Lunapark gerçeği


Ülkemizde oturmuş bir eğlence sistemimiz mevcut. Ne ala.! Eğlenmek için gidilecek mekanlar bellidir. Bi kaç genç, özellikle 15-25 yaşları arasındaysanız ve eğlenmeyi, adrenalini falan seviyorsanız soluğu kesinlikle lunaparkta alırsınız.

Yer yer sevgililere kollarını açan lunapark gerçeğinden pek hoşlanmasam da genellikle kuzenler aracılığıyla uğramak zorunda kalırım. Zira bizim kuzenler acayip meraklıdır. Özellikle Kemikaze. Kemikaze denen, şu hayvanlar gibi kafeslere kapatıldığı ve baş aşağı durulan o saçma alete binenlerin ciddi manada aklından zoru var inancındayım. Arkadaş! Nasıl bir mantıktır sizde ki? Merak ediyorum.

Hayır! Kafa üstü duruyorsun da, ondan nasıl bir adrenalin alıyorsun. Sonuç aynı. Hoop, aşağıya. Bir de Alabora gerçeği var. Sıkıyosa gitsene karadeniz fırtınasında sandala. Hadi bakim? Yiyo mu? Yemez tabi. Adrenalinse adrenalin. korkuysa korku. Gerilimse gerilim. Gerim gerim gerilirsin valla. Öyle olduğun yerde bir sağa bir sola gitmekle olmaz bu işler.

En sevdiğim ve benim için lunaparka gitme amacı kesinlikle çarpışan otolar. Hahah, otolar mı? Arabalar işte canım. Neyse ne. Mühim değil ne olduğu. Oradaki dostluk hiç bir yerde yoktur. Saçma bir kaynaşma söz konusudur. O sana çarpar, bu sana çarpar. Sen hırs yaparsın. Sen ona çarparsın. Derken, arkadaşlarını toplar gelir, sana çarpar. Sıkıştırılırsın. Fakat yine de gülmekten koparsın. Böyle bir saçma sıcaklık söz konusu olur. 

Mantığa bak! Birisi sana çarpıyor diye, ya da çarpılıyorsun diye eğleniyorsun. Bir iki genç aynı kıza çarparsa bu kesin yazılıyordur muhabbetine girer fakat o alandan çıktığında herkes kendi yoluna döner.

Dönme dolabından tutun da, o tren gerçeğine kadar. Tren de mesela süperdir. Ben tren nedir bilmezdim lunaparklar olmasaydı. Böyle eğitici durumlar da söz konusu oluyor yani. Lunaparklar belki çocuklar içindir ama biz büyüyemeyenler için vazgeçilmez bir durum. Ama palyaçoları ne kadar seviyorsam, lunaparkları da o kadar seviyorum.! 

26 Nisan 2012

İsimler önemli ve Uygur kardeşler söyleşisi


İsimlerin kişiliği taşıdığına inanırım. Biri hakkında konuşunca bir arkadaşım hemen ismini sorarım. İsmi ne? dediğimde aldığım cevaba göre bir kişilik oluştururum kafamda. Tıpkı "Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyim" misali. Arkadaşı atın ordan, ismi koyun. Aynı hesap.

Genelde herkes ismimi hatırlar. Geçenlerde bir toplantıda adama ismimi söyledim. Sonra bir konu hakkında fikrimi beyan edince "Pardon, ismim ne demiştiniz?" dedi. İsmimi 2. kez söyledim. Adam bir daha hiç unutmadı. Sonra hep ismimle hitap etti. Bir de gelin bana sorun. Ben hiç kimsenin ismini bilmiyorum. Ve birisi ismimi unutunca hiç sinirlenmiyorum. Zira isim hafızam bildiğin sıfır.

Bugün mükemmel bir gün geçirdikten sonra akşam derse gittim. Balkonda arkadaşlarla laklak moduna girmişiz. Tam o sırada bana yazıldığı tüm arkadaş ortamım tarafından bilinen x kişisi geldi. Arkadaşıma bir şey uzatırken "Al Büşra." dedi. Diğer arkadaş hemen atladı: "Olm, o Büşra değil yuh!" dedi. Çocuk bana dönerek "İsmin beynimde öyle bir yer edinmiş ki, herkese öyle hitap ediyorum" dedi. Sonra biz kahkahayı bastık tabi. Biraz fazla abarttık sanırım. Alındı. Duygularıyla dalga geçmemeliymişiz. Hatta bir ara enteresan bir beddua etti de, umursamadık. 

Bugün Behzat ve Süheyl kardeşlerle söyleşideydik. Hiç fotoğraf çekmedim. Yanımdaki arkadaşa verdim, o çekti. Söyleşiye gitmeden önce asistanımı arayıp gideceğimi haber verdim. "Oha, beyaz saçlı olan harbi çok karizma" dedi. "Yok lan, yaşlanmıştır O,artık karizma mı kalmıştır" dedim. Demez olaydım. Adam harbi karizma. Yok böyle bir yakışıklılık. Süheyl'in de sempatikliği çok şekerdi. Çok eğlendik. Bir çok şey anlattılar fakat beni benden alan Behzat Uygur'un: "Artık diziler çok fena. Herkes birbirine tecavüz ediyor. Set'e gitmeye korkuyorum, bana da tecavüz ederler" demesiydi. Süheyl Uygur hemen ekledi "E potansiyel de var hani"

Fotoğraf neden çekmedim? Söyleşiden kopmamak için. Fotoğraf çekmeyi bazen sevmiyorum. Herşeye o delikten bakmak ve durmadan fotoğraf görmek zorunda kalıyorsunuz ya, hiç hoş olmuyor. He bir de, insanlar hakkında ön yargı falan kötü şeyler. 50 yaşında bile yakışıklı olabilirsiniz beyler. Ve tabi tweet attığımda Süheyl Uygur'a, hemen beni RT etmesi çok güzeldi. Süheyl Uygur'un ise hesabı yokmuş, fake'miş. Bilginize.

25 Nisan 2012

Dövme yaptır-

Bizim zamanımızda - (eksi işareti) -mek,-mak anlamına gelirdi. Şimdi ne anlam taşıyor bilmiyorum ama başlığımı açıklama sorumluluğunda hissettim kendimi. Dövme yaptırmak hakkında atıp tutacağım şimdi. 

En baştan son söyleyeceğini söyleyen bir insan olarak "dövmeden nefret ediyorum" cümlesini kurmayı bir borç bilirim. İğrenç. Geçenlerde izlediğim bir belgeselde öğrendiğim kadarıyla Rusya'da hapse girip-çıkarsanız, o zaman damga tarzında yapılır bu işaretler. Hatta ne suç işlediyseniz, onu temsil eder. Genelde tecavüzcüler dini içerikli dövmeler yaptırırlar. Bunu bir borç bilirler sanırım. Tabi katiller de. Hatta vucudunda dövme yapacak yer kalmayanlar bile vardı. Seri katiller vs..

Bizim okulda bir çocuk vardı. Boynunda pi işareti var. Aman Allah'ım. Çocuğu görünce yolumu değiştirmek zorunda hissederdim kendimi.Ancak bir insan bu kadar itici olur. O karşımda konuşunca asla suratına doğru bakamazdım. Sonraları çocukluğum aklıma geldi.

Tamam canım, yapmıştık zamanında biz de o şekilde hatalar. Merak ve cehalet dönemime denk geldiği içindi. Ve tabi ki arkadaş etkisi. Fakat yıl olmuş 2012 ve hala koluna, boynuna,bilmem neresine dövme yaptıran kişiler mevcut. Neyin kafasındasınız siz aloo?

Sevgilisinin adını yazdıran kadar saçmadır, annesinin-babasının adını yazdıran. Hayır, hiç bıkmıyor musunuz aynı şekle/yazıya/hayvan figürüne bakmaya? 

Sonuç olarak, dövme benden uzak, isteyene yakın olsun. Söyleyeceğim o ki; çok itici gözüküyorsunuz. İçi içine sığmayan insanların dışa vurumu olarak değerlendirsekte bunu, şahsen hiç onay vermediğimi bilesiniz.. Fakat dövme sanatçılarına saygım sonsuz. Sonuçta bir sanat icra ediliyor ve kimsenin sanatına mani olmak istemem :)

22 Nisan 2012

Kutladık biz de.

Evet! Kutlu doğum haftasından bahsediyorum. Cuma akşamı kutladık. Şimdi yazmak nasip oldu. Neden böyle oldu? Çünkü fotoğrafları ancak bilgisayarıma atabildim. Bir kaç hata ve saçmalık sonucunda halledebildim.  


Durun! Size önce bi kaç şeyden bahsetmek istedim fakat bi'şey anlatmayacağım. O'nun yerine, bu organizasyon da ve bundan sonrakilerde yer alacağım için ne kadar da mutlu olduğumdan bahsedeceğim. İşte bizim ekip! Evet, biz bir ekibiz. Kalabalık fakat, bir o kadar da cana yakın insanların oluşturduğu ve ilk günden sizi bağrına basan insanların oluşturduğu. Büyütmeyin, pikseliyle oynadım, bulamazsınız! :)
Kutlu doğum olunca tabi Kur'an dinletileri ve Semazen gösterisi vardı. İlk kez semazenleri izledim. Hatta bi ara organizasyondaki görevli arkadaşlara, semaver dönüyor tarzında bir cümle etmişim ki, kopmuşlar. Olaya o kadar hakimim yani. Tabi fotoğrafladım da. Çıkaracağımız bülten için yararı olur kanısındayım.
Haricinde akşam ezanın okunmasıyla herkeste bir telaş. Namaz kılmak için görev yerlerimizi birbirimize paslayarak koşarak gittik. Koridorlara taşmak zorunda kalan ibadet çok başkaydı. 


Ve en önemlisine gelecek olursak; olabildiğince huzurluydum. Hepimiz aynı dili konuşuyorduk. Okunan duanın manasını soran bir birimin başkanı gelip bana açıklamasını yaptı. Sonra 5 arkadaşı daha yanımıza aldık. Ayaküstü konuşurken #gencümmet i TT'ye sokalım 10-11 saatleri arasında muhabbeti döndü. Hemen twitledim. Sonuçlarını ise aldık pat diye. Dünya gündemine sokmakta başarılı olmuşuz.


Program ise katıldığım en güzel organizasyonlardan bir tanesiydi. Açık hava olması, işleri zorlaştırır kanısındaydım fakat korktuğum hiç bir şey başımıza gelmedi çok şükür. Gecenin geç saatlerine kadar ayakta kalmak, insanlarla ilgilenmek ve gecenin sonunda "Mükemmeldi, emeği geçen herkesten ve gelenlerden Allah razı olsun" tarzında cümleler duymakta öyleydi. Sanırım istediğim yerdeyim.


Nereden mi böyle bir kanıya vardım? Yükseleni yay olan insanları mutlu eden şey şöyle ki: "Eğer Astroloji haritanızda Yay Burcu yükseliyorsa o zaman felsefe meraklısı, bağımsız ve toplum menfaati için yüksek idealleri olan bir tipsiniz demektir. Deniz aşırı ülkeler daima ilginizi çekecektir. Bu yüzden başka ülkelerin yaşam biçimleri sizin ilgi odağınız olacaktır. Yurt dışı iş imkanları yakalamanız muhtemeldir. Bunun yanı sıra toplumdaki haklar dağılımı konusunda kuvvetli bir görüşe sahipsiniz ve her bireyin hakkına derinden destek verirsiniz. Bu yönden idealleriniz kuvvetli olduğu için böyle bir meslekte çalışmak size uyar. Sizce diğer insanların kalbini ve fikirlerini kazanmak son derece önemlidir. Bu yüzden kendinizi toplum yararına bazı projelere atmanız muhtemeldir." (Diyadinnet'ten alıntıdır)

21 Nisan 2012

Şimdiki kızlar başka arkadaş!


Zamane kızları dedikleri doğruymuş. Kızlar çok farklılaşmış. Deerrkeen, nereden geldim bu konuya?!

Kardeşim 12 yaşında. Bir kaç gündür bir karın ağrısı var fakat bir türlü söyleyemiyor. En sonunda bana açıldı. Sonra anneme ve babama. Bir kız arkadaşı varmış ve bugün doğum günüymüş. 1 haftadır çocuğu sıkıştırıyormuş bana hediye al diye. Aman Allah'ım dedim o an o.O

İki kez şoka girdim. Abisinden ve ablasından hızlı olan bu çocuk ilk önce beni hızıyla şoka soktu. Sonra ise kızın davranışı. Yok anam yok. Bu devirde ağlamayana meme yok modunda herkes. Küçücük ufaklıklar bile bunun farkında. Kıza da bak sen hele :)

Mevzuyu kınıyorum ki, ilerde belki bana da lazım olur diye. Belki ben de birilerini sıkıştırıp , bana hediye al moduna girerim. Yok be girmem. Zira hediye içten gelen ve istekle olan bi'şey olmalıdır. Mesela geçen gün bir mesaj aldım. Aynen şöyleydi "Sana hediye aldım" Mesajı görünce öyle bir çığlık atıp, öyle mutlu olmuşum ki; yanımda bulunan Öznur kişisi, "N'oldu kızım, kim doğdu?" dedi. Kimse doğmadı. Özge (nam-ı değer kremalıkahve) bana hediye almış. 

Bugün de Özge ile beraberim. Hava yağmurlu ve soğuk. Yaklaşık 9 yıla süregelen dostluğumuzu bugün pekiştirmeyi planlamaktayız. Haydi bakalım. 

Dün ki Kutlu Doğum Haftası organizasyonu ile ilgili ise ayrıca bir yazı yazıcam. Paylaşacağım fotoğraflarım olacak :) Haydi, ok, kib, bye.

16 Nisan 2012

Sonuçta.?


Sonuç diye bi'şey yok. Yalnızca sinirliyim. Hiç olmadık birine oluşan bir sinir kat sayısına çarpılıp sıfıra eşitleniyorum günlerdir. Ne acı. Acı olan şey, kendime acıyor olmam. Kendime acımaktan vazgeçtiğim an, dönüp evsizlere, sokak hayvanlarına ve hatta bitkilere de acıyacağım. Hayır! Belki daha da fazlasını yapacağım. Öncelikle sonuca varmak gerek.

Yaptığı hatalardan ders çıkarıp, o hatayı tekrarlamayan kaç kişi var şu hayatta. Şu dedim de alınmadın değil mi hayat? Heh işte! Bahsettiğim de buydu. Hayatlarımızın bir zincir gibi birbirine bağlanmış ve hatta kenetlenmiş olması sinirlerimi bozuyor. Attığım her adımın 10 hamle sonrasını düşünmek zorunda bırakıyor beni. Yanlış yapma korkusu ile, kendi eksenim etrafında dönüp duruyorum. Çünkü biliyorum ki yörüngemi başka bir tarafa kaydırsam, domino taşları gibi birbiri üstüne düşen bir sürü olay olacak ve zarar vericem bir şekilde birilerine. Ya da ben zarar görücem. Ya da her ikisi birlikte olacak. Ne acı.

Gözlerimden akıp giden sahnelere bakıyorum da, her şey çok güzel. Yalnızken daha bir güzel. Herkes güzel. Herkesin mutluluğu kendi çapında. Herkesin acısı da. Allah büyük dert vermesin, amin.

Sonuca gelemedim hala. Bugün abimin babama söyleyemediği şeyi, babamı ayrı bir odaya çekip söylediğimde o kadar da hızlı girdim ki sonuca. Konuya girmek için ön bir hazırlık yapmadım hiç. Direkt söyledim. Kapıyı çekip çıktım yanından. O şok, ben ayrı bir şok. Abimi aradım hemen. Hallettim dedim ama gel bir de bana sor. Sor ama anlatacak bi'şey yok zaten.

Bugün izlediğim filmdeki replikler de güzeldi. Adam kadına "Benden nefret ettiğini biliyorum.." dedi. Nefes aldı derince "Ben de senden nefret ediyorum zaten." diyerek gözlerinin içine baktı ve ekledi: "Lütfen beni affet." Kadın duraksamadan konuştu: "Senden nefret etmekte ne kadar da haklıymışım" Sanırım kadınlarda hep bir müşteri edası mevcut. Hep haklıdırlar.

Ve bi'şey söyleyim mi? Yok hayır, söylemesem çok daha iyi. Çünkü ayıp olmasın diye yaptığım şeylere bakıyorum da en büyük ayıbı kendime yapmışım hep.

27 Mart 2012

Medya etkisi!




Hayattan soğuma sebebi. Filmler, diziler vs'ler. İzlemediğim şeyler hakkında bilgi sahibi olmak zorundaymışım gibi hissetmeme neden olan varlıklar. ! Hepsinden nefret ediyorum. Medya diyoruz!

Gazete,dergi ve televizyonların her biri birbirinin devamı niteliğinde. İzlediğimiz her yerde reklam var. Sokağa attığım her adımda reklam. Reklam kokuyorsunuz. Buna geçmeden önce söylenip duracağım. Geçenlerde bir arkadaşım, normalde olabildiğince uysal fakat yazarken olabildiğince eleştirici hatta durmadan söylenen bir tip olduğumu söyledi. Aslında görüpte, görmemezlikten geliyorum. Fakat bi yerde patlak veriyor. O yer burası sayın izleyici :/

Dizi kültürüm yok. Film kültürüm de öyle. Korku-gerilim severim. Deli gibi izlerim. Anlık stresler hoşuma gider. Anı yaşamayı sevdiğimden olabilir. Televizyondan ise olabildiğince uzağım. Zaten izlerken bende hipnoz etkisi gösteriyor kendisi. Uyutuyor. Tamam ben fiziksel olarak uyuyorum fakat, sizler ruhsal olarak uyuyorsunuz. Onlar ne derlerse ona uyuyorsunuz. Onlar ne yaparsa, ondan.

Marka etkisi! Bundan da nefret ediyorum. Marka meraklısı insanlardan da. Giydiğim kıyafeti nerden aldığımı soranlarada. Eşarbının markasını arkadan sarkıtan kadınlardan da. Ugg giymeyi halt sanıp, Sturbuck's kahvesiyle salınanlardan da. O iğrenç kahveleri içemediğinizden olacak ki, o bardaklar asla ellerinizden düşmüyor ha?!

Markalara yatırılan onlarca paradan da. Markalar kaliteli oluyor diyorsanız, bunu da göstermeyin. Markası içinde olsun, içinizde olsun. Reklamlarını adamlar sizlerin üzerinden bedavaya yapıyo hey! Ayılın artık. Ayık olun. !

Adamlar uzaya seyahate başlayacaklar. Kurdukları üslerle neler neler araştırıyorlar. Bizim millet hala, kim ne giymiş, hangi marka daha havalı, kim neyi uydurmuş derdinde. He bir de evlenme derdindeler. He bi de O ne demiş, bu ne yapmış, şu alyansını neden takmamış derdindeler. Aferin, böyle devam edersek Çağdaş oluruz. Çünkü Çağdaşlık günümüzde bu demek oluyor. Ne kadar markalı giyiyorsan, o kadar çağdaşsın.Ne kadar aynıysan, o kadar. Aynen devam!

26 Mart 2012

Resmim yok artık.!

Bahsettiğim şey "entre les trous de la memoire-Dominique Appia" 


Bu en sevdiğim, hatta tek sevdiğim tablo sayın izleyici. Karşısında saatlerce oturup, düşünebilirim. Her baktığımda ruh halime göre başka bir ayrıntısında kaybolurum. Her seferinde O'nu ilk gördüğümde içimde var olan o gereksiz korkuyu anımsarım. Farklıdır O benim için. Çocukluğumdaki o gizli kalmış tüm korkularımın yansımasıdır.

Geçenlerde kardeşimle yolda geçerken bir yerde görmüş, vurulmuş, sonra satın alıp, elimizde koskoca tabloyla eve dönmüştük. Yatağım tam karşısındaki duvara astım kendisini. Zira her gece uyumadan önce O'na bakıp, düşüncelere dalmak, hatta çoğunlukla bu yüzden ışık açık uyumak güzeldi. Taa ki, geçenlerde elime geçen bir kitapta okuduğum cümlelere kadar. Buyrunuz aynen yazıyorum:

"Bu resimleri yapanlar, ahiret gününde azaba duçar bırakılacaklar ve onlara 'Haydi, bu yaptıklarınıza şimdi hayat verin bakalım!' denilecek. İçinde bu türlü resimler olan eve melekler girmez" Hz Muhammed (s.a.v)    [Müslim Libas 87(2107,NEesai,zinnet 111. Buhari Libas 95(5616),Müslim Libas 96 (2107) ]

Benim takıldığım nokta oraya meleklerin girmeyeceği. Sonra konuyu az daha araştırayım dedim. Az bir araştırma ile, suretlerin bulunduğu resimleri duvarlarda bulundurmanın mekruh olduğunu öğrendim. Siz de araştırın lütfen. Bana yetti..

Geçenlerde eve gelen arkadaşlardan bir tanesi de resme takılıp, "Kızım bu ruhlar gece çıkıp burdan dolaşsa falan , sen yine de korkmazsın" demişti. Hatta arkamı döner, uyurmuşum. Bilmem doğru mu ama ben hala o resmi seviyorum. Şimdi pc'mde arka planda. Telefonumda. Sıkılınca açıp bakıyorum. O kadar. 

13 Mart 2012

Sorarım size, bu aldatmak mı oluyor?

Not: Bu fotoğrafı seviyorum.!

Bu olay çok sevdiğim bir arkadaşımın başına geldi. Gelmeye de devam etmekte. Arkadaşımın başına geldi deyip, kendi başıma gelen olayı anlatmıyorum. Ciddi olarak arkadaşın başında. Biz bir çözüm bulamadık anlatınca. Gerçi bu olayı 3 kişi biliyormuşuz. Yazayım mı bunu diye sordum, isim vermeden elbette dedi. Zira beni okuyan arkadaşlarım da var. Kulaktan kulağa gitmesin mevzu, değil mi?

Kızımız yaklaşık 2 yıldır bir erkekle beraber. Hayatındaki bu erkek olabildiğince yakışıklı, olabildiğince adam gibi adamlardan. Hani evlenilecek tipler olur ya, işini eline almış, evliliğe hazır, çocuk babası olacak tip. Hatta he dese yarın evlenecekler. Fakat bu oğlumuz biraz soğuk bir tip. Mesela gün içinde kızı hiç aramazmış. Sormazmış. Mesajlaşmaları ise taş çatlasa 5-6 olurmuş. Kıza sadece "yavrum" dermiş. Başka hiç bir sevgi kelimesi çıkmazmış ağzından. "Seni seviyorum" dememiş mesela 3-4 kez haricinde. O da zorla demiş. Fakat evlilik düşünüyormuş. Niyeti oldukça ciddiymiş. Kız ailesini de tanıyormuş. Annesiyle görüşüyormuş.. Buraya kadar her şey normal.

Şimdi kız başka bir erkekle tanışmış. Bu erkek, kızı durmadan arıyor, sürpriz doğum günü partisi hazırlıyor, hatta parti yüzünden ertesi gün uykusuz kalma uğruna işine geç kalıyor, bütün sevgi sözcüklerini kullanıyor ve acayip ilgili..

Kız soruyor: "Ben şimdi ne yapayım? Aldatmış oluyorum değil mi? Ama ben sevgilimi, sevildiğimi yaşamak istiyorum." Biz bir sonuca varamadık. Zira sevilmeyi hissetmek herkesin hakkı. Bir kadını elde tutmanın en önemli ayrıntısı ise ilgidir. Aşırı ilgi asla ve kat'a bunaltmaz. Kızımız hangisini seçeceğini bilemiyor. Şu an oldukça mutsuz, umutsuz. İki arada bir derede kalmış. Aşağı tükürse sakal, yukarıda ise bıyık söz konusu. 

Diyeceğim o ki, hayatınızda her kim varsa, onu sevin, sevildiğini hissettirin. Bu gerçekten önemli. Sevdiğini kalbinin derinliklerinde hissetmek önemli. Duygusuz kütüklere lafım.! Adam olun!