25 Nisan 2012

Dövme yaptır-

Bizim zamanımızda - (eksi işareti) -mek,-mak anlamına gelirdi. Şimdi ne anlam taşıyor bilmiyorum ama başlığımı açıklama sorumluluğunda hissettim kendimi. Dövme yaptırmak hakkında atıp tutacağım şimdi. 

En baştan son söyleyeceğini söyleyen bir insan olarak "dövmeden nefret ediyorum" cümlesini kurmayı bir borç bilirim. İğrenç. Geçenlerde izlediğim bir belgeselde öğrendiğim kadarıyla Rusya'da hapse girip-çıkarsanız, o zaman damga tarzında yapılır bu işaretler. Hatta ne suç işlediyseniz, onu temsil eder. Genelde tecavüzcüler dini içerikli dövmeler yaptırırlar. Bunu bir borç bilirler sanırım. Tabi katiller de. Hatta vucudunda dövme yapacak yer kalmayanlar bile vardı. Seri katiller vs..

Bizim okulda bir çocuk vardı. Boynunda pi işareti var. Aman Allah'ım. Çocuğu görünce yolumu değiştirmek zorunda hissederdim kendimi.Ancak bir insan bu kadar itici olur. O karşımda konuşunca asla suratına doğru bakamazdım. Sonraları çocukluğum aklıma geldi.

Tamam canım, yapmıştık zamanında biz de o şekilde hatalar. Merak ve cehalet dönemime denk geldiği içindi. Ve tabi ki arkadaş etkisi. Fakat yıl olmuş 2012 ve hala koluna, boynuna,bilmem neresine dövme yaptıran kişiler mevcut. Neyin kafasındasınız siz aloo?

Sevgilisinin adını yazdıran kadar saçmadır, annesinin-babasının adını yazdıran. Hayır, hiç bıkmıyor musunuz aynı şekle/yazıya/hayvan figürüne bakmaya? 

Sonuç olarak, dövme benden uzak, isteyene yakın olsun. Söyleyeceğim o ki; çok itici gözüküyorsunuz. İçi içine sığmayan insanların dışa vurumu olarak değerlendirsekte bunu, şahsen hiç onay vermediğimi bilesiniz.. Fakat dövme sanatçılarına saygım sonsuz. Sonuçta bir sanat icra ediliyor ve kimsenin sanatına mani olmak istemem :)

22 Nisan 2012

Kutladık biz de.

Evet! Kutlu doğum haftasından bahsediyorum. Cuma akşamı kutladık. Şimdi yazmak nasip oldu. Neden böyle oldu? Çünkü fotoğrafları ancak bilgisayarıma atabildim. Bir kaç hata ve saçmalık sonucunda halledebildim.  


Durun! Size önce bi kaç şeyden bahsetmek istedim fakat bi'şey anlatmayacağım. O'nun yerine, bu organizasyon da ve bundan sonrakilerde yer alacağım için ne kadar da mutlu olduğumdan bahsedeceğim. İşte bizim ekip! Evet, biz bir ekibiz. Kalabalık fakat, bir o kadar da cana yakın insanların oluşturduğu ve ilk günden sizi bağrına basan insanların oluşturduğu. Büyütmeyin, pikseliyle oynadım, bulamazsınız! :)
Kutlu doğum olunca tabi Kur'an dinletileri ve Semazen gösterisi vardı. İlk kez semazenleri izledim. Hatta bi ara organizasyondaki görevli arkadaşlara, semaver dönüyor tarzında bir cümle etmişim ki, kopmuşlar. Olaya o kadar hakimim yani. Tabi fotoğrafladım da. Çıkaracağımız bülten için yararı olur kanısındayım.
Haricinde akşam ezanın okunmasıyla herkeste bir telaş. Namaz kılmak için görev yerlerimizi birbirimize paslayarak koşarak gittik. Koridorlara taşmak zorunda kalan ibadet çok başkaydı. 


Ve en önemlisine gelecek olursak; olabildiğince huzurluydum. Hepimiz aynı dili konuşuyorduk. Okunan duanın manasını soran bir birimin başkanı gelip bana açıklamasını yaptı. Sonra 5 arkadaşı daha yanımıza aldık. Ayaküstü konuşurken #gencümmet i TT'ye sokalım 10-11 saatleri arasında muhabbeti döndü. Hemen twitledim. Sonuçlarını ise aldık pat diye. Dünya gündemine sokmakta başarılı olmuşuz.


Program ise katıldığım en güzel organizasyonlardan bir tanesiydi. Açık hava olması, işleri zorlaştırır kanısındaydım fakat korktuğum hiç bir şey başımıza gelmedi çok şükür. Gecenin geç saatlerine kadar ayakta kalmak, insanlarla ilgilenmek ve gecenin sonunda "Mükemmeldi, emeği geçen herkesten ve gelenlerden Allah razı olsun" tarzında cümleler duymakta öyleydi. Sanırım istediğim yerdeyim.


Nereden mi böyle bir kanıya vardım? Yükseleni yay olan insanları mutlu eden şey şöyle ki: "Eğer Astroloji haritanızda Yay Burcu yükseliyorsa o zaman felsefe meraklısı, bağımsız ve toplum menfaati için yüksek idealleri olan bir tipsiniz demektir. Deniz aşırı ülkeler daima ilginizi çekecektir. Bu yüzden başka ülkelerin yaşam biçimleri sizin ilgi odağınız olacaktır. Yurt dışı iş imkanları yakalamanız muhtemeldir. Bunun yanı sıra toplumdaki haklar dağılımı konusunda kuvvetli bir görüşe sahipsiniz ve her bireyin hakkına derinden destek verirsiniz. Bu yönden idealleriniz kuvvetli olduğu için böyle bir meslekte çalışmak size uyar. Sizce diğer insanların kalbini ve fikirlerini kazanmak son derece önemlidir. Bu yüzden kendinizi toplum yararına bazı projelere atmanız muhtemeldir." (Diyadinnet'ten alıntıdır)

21 Nisan 2012

Şimdiki kızlar başka arkadaş!


Zamane kızları dedikleri doğruymuş. Kızlar çok farklılaşmış. Deerrkeen, nereden geldim bu konuya?!

Kardeşim 12 yaşında. Bir kaç gündür bir karın ağrısı var fakat bir türlü söyleyemiyor. En sonunda bana açıldı. Sonra anneme ve babama. Bir kız arkadaşı varmış ve bugün doğum günüymüş. 1 haftadır çocuğu sıkıştırıyormuş bana hediye al diye. Aman Allah'ım dedim o an o.O

İki kez şoka girdim. Abisinden ve ablasından hızlı olan bu çocuk ilk önce beni hızıyla şoka soktu. Sonra ise kızın davranışı. Yok anam yok. Bu devirde ağlamayana meme yok modunda herkes. Küçücük ufaklıklar bile bunun farkında. Kıza da bak sen hele :)

Mevzuyu kınıyorum ki, ilerde belki bana da lazım olur diye. Belki ben de birilerini sıkıştırıp , bana hediye al moduna girerim. Yok be girmem. Zira hediye içten gelen ve istekle olan bi'şey olmalıdır. Mesela geçen gün bir mesaj aldım. Aynen şöyleydi "Sana hediye aldım" Mesajı görünce öyle bir çığlık atıp, öyle mutlu olmuşum ki; yanımda bulunan Öznur kişisi, "N'oldu kızım, kim doğdu?" dedi. Kimse doğmadı. Özge (nam-ı değer kremalıkahve) bana hediye almış. 

Bugün de Özge ile beraberim. Hava yağmurlu ve soğuk. Yaklaşık 9 yıla süregelen dostluğumuzu bugün pekiştirmeyi planlamaktayız. Haydi bakalım. 

Dün ki Kutlu Doğum Haftası organizasyonu ile ilgili ise ayrıca bir yazı yazıcam. Paylaşacağım fotoğraflarım olacak :) Haydi, ok, kib, bye.

16 Nisan 2012

Sonuçta.?


Sonuç diye bi'şey yok. Yalnızca sinirliyim. Hiç olmadık birine oluşan bir sinir kat sayısına çarpılıp sıfıra eşitleniyorum günlerdir. Ne acı. Acı olan şey, kendime acıyor olmam. Kendime acımaktan vazgeçtiğim an, dönüp evsizlere, sokak hayvanlarına ve hatta bitkilere de acıyacağım. Hayır! Belki daha da fazlasını yapacağım. Öncelikle sonuca varmak gerek.

Yaptığı hatalardan ders çıkarıp, o hatayı tekrarlamayan kaç kişi var şu hayatta. Şu dedim de alınmadın değil mi hayat? Heh işte! Bahsettiğim de buydu. Hayatlarımızın bir zincir gibi birbirine bağlanmış ve hatta kenetlenmiş olması sinirlerimi bozuyor. Attığım her adımın 10 hamle sonrasını düşünmek zorunda bırakıyor beni. Yanlış yapma korkusu ile, kendi eksenim etrafında dönüp duruyorum. Çünkü biliyorum ki yörüngemi başka bir tarafa kaydırsam, domino taşları gibi birbiri üstüne düşen bir sürü olay olacak ve zarar vericem bir şekilde birilerine. Ya da ben zarar görücem. Ya da her ikisi birlikte olacak. Ne acı.

Gözlerimden akıp giden sahnelere bakıyorum da, her şey çok güzel. Yalnızken daha bir güzel. Herkes güzel. Herkesin mutluluğu kendi çapında. Herkesin acısı da. Allah büyük dert vermesin, amin.

Sonuca gelemedim hala. Bugün abimin babama söyleyemediği şeyi, babamı ayrı bir odaya çekip söylediğimde o kadar da hızlı girdim ki sonuca. Konuya girmek için ön bir hazırlık yapmadım hiç. Direkt söyledim. Kapıyı çekip çıktım yanından. O şok, ben ayrı bir şok. Abimi aradım hemen. Hallettim dedim ama gel bir de bana sor. Sor ama anlatacak bi'şey yok zaten.

Bugün izlediğim filmdeki replikler de güzeldi. Adam kadına "Benden nefret ettiğini biliyorum.." dedi. Nefes aldı derince "Ben de senden nefret ediyorum zaten." diyerek gözlerinin içine baktı ve ekledi: "Lütfen beni affet." Kadın duraksamadan konuştu: "Senden nefret etmekte ne kadar da haklıymışım" Sanırım kadınlarda hep bir müşteri edası mevcut. Hep haklıdırlar.

Ve bi'şey söyleyim mi? Yok hayır, söylemesem çok daha iyi. Çünkü ayıp olmasın diye yaptığım şeylere bakıyorum da en büyük ayıbı kendime yapmışım hep.

27 Mart 2012

Medya etkisi!




Hayattan soğuma sebebi. Filmler, diziler vs'ler. İzlemediğim şeyler hakkında bilgi sahibi olmak zorundaymışım gibi hissetmeme neden olan varlıklar. ! Hepsinden nefret ediyorum. Medya diyoruz!

Gazete,dergi ve televizyonların her biri birbirinin devamı niteliğinde. İzlediğimiz her yerde reklam var. Sokağa attığım her adımda reklam. Reklam kokuyorsunuz. Buna geçmeden önce söylenip duracağım. Geçenlerde bir arkadaşım, normalde olabildiğince uysal fakat yazarken olabildiğince eleştirici hatta durmadan söylenen bir tip olduğumu söyledi. Aslında görüpte, görmemezlikten geliyorum. Fakat bi yerde patlak veriyor. O yer burası sayın izleyici :/

Dizi kültürüm yok. Film kültürüm de öyle. Korku-gerilim severim. Deli gibi izlerim. Anlık stresler hoşuma gider. Anı yaşamayı sevdiğimden olabilir. Televizyondan ise olabildiğince uzağım. Zaten izlerken bende hipnoz etkisi gösteriyor kendisi. Uyutuyor. Tamam ben fiziksel olarak uyuyorum fakat, sizler ruhsal olarak uyuyorsunuz. Onlar ne derlerse ona uyuyorsunuz. Onlar ne yaparsa, ondan.

Marka etkisi! Bundan da nefret ediyorum. Marka meraklısı insanlardan da. Giydiğim kıyafeti nerden aldığımı soranlarada. Eşarbının markasını arkadan sarkıtan kadınlardan da. Ugg giymeyi halt sanıp, Sturbuck's kahvesiyle salınanlardan da. O iğrenç kahveleri içemediğinizden olacak ki, o bardaklar asla ellerinizden düşmüyor ha?!

Markalara yatırılan onlarca paradan da. Markalar kaliteli oluyor diyorsanız, bunu da göstermeyin. Markası içinde olsun, içinizde olsun. Reklamlarını adamlar sizlerin üzerinden bedavaya yapıyo hey! Ayılın artık. Ayık olun. !

Adamlar uzaya seyahate başlayacaklar. Kurdukları üslerle neler neler araştırıyorlar. Bizim millet hala, kim ne giymiş, hangi marka daha havalı, kim neyi uydurmuş derdinde. He bir de evlenme derdindeler. He bi de O ne demiş, bu ne yapmış, şu alyansını neden takmamış derdindeler. Aferin, böyle devam edersek Çağdaş oluruz. Çünkü Çağdaşlık günümüzde bu demek oluyor. Ne kadar markalı giyiyorsan, o kadar çağdaşsın.Ne kadar aynıysan, o kadar. Aynen devam!

26 Mart 2012

Resmim yok artık.!

Bahsettiğim şey "entre les trous de la memoire-Dominique Appia" 


Bu en sevdiğim, hatta tek sevdiğim tablo sayın izleyici. Karşısında saatlerce oturup, düşünebilirim. Her baktığımda ruh halime göre başka bir ayrıntısında kaybolurum. Her seferinde O'nu ilk gördüğümde içimde var olan o gereksiz korkuyu anımsarım. Farklıdır O benim için. Çocukluğumdaki o gizli kalmış tüm korkularımın yansımasıdır.

Geçenlerde kardeşimle yolda geçerken bir yerde görmüş, vurulmuş, sonra satın alıp, elimizde koskoca tabloyla eve dönmüştük. Yatağım tam karşısındaki duvara astım kendisini. Zira her gece uyumadan önce O'na bakıp, düşüncelere dalmak, hatta çoğunlukla bu yüzden ışık açık uyumak güzeldi. Taa ki, geçenlerde elime geçen bir kitapta okuduğum cümlelere kadar. Buyrunuz aynen yazıyorum:

"Bu resimleri yapanlar, ahiret gününde azaba duçar bırakılacaklar ve onlara 'Haydi, bu yaptıklarınıza şimdi hayat verin bakalım!' denilecek. İçinde bu türlü resimler olan eve melekler girmez" Hz Muhammed (s.a.v)    [Müslim Libas 87(2107,NEesai,zinnet 111. Buhari Libas 95(5616),Müslim Libas 96 (2107) ]

Benim takıldığım nokta oraya meleklerin girmeyeceği. Sonra konuyu az daha araştırayım dedim. Az bir araştırma ile, suretlerin bulunduğu resimleri duvarlarda bulundurmanın mekruh olduğunu öğrendim. Siz de araştırın lütfen. Bana yetti..

Geçenlerde eve gelen arkadaşlardan bir tanesi de resme takılıp, "Kızım bu ruhlar gece çıkıp burdan dolaşsa falan , sen yine de korkmazsın" demişti. Hatta arkamı döner, uyurmuşum. Bilmem doğru mu ama ben hala o resmi seviyorum. Şimdi pc'mde arka planda. Telefonumda. Sıkılınca açıp bakıyorum. O kadar. 

13 Mart 2012

Sorarım size, bu aldatmak mı oluyor?

Not: Bu fotoğrafı seviyorum.!

Bu olay çok sevdiğim bir arkadaşımın başına geldi. Gelmeye de devam etmekte. Arkadaşımın başına geldi deyip, kendi başıma gelen olayı anlatmıyorum. Ciddi olarak arkadaşın başında. Biz bir çözüm bulamadık anlatınca. Gerçi bu olayı 3 kişi biliyormuşuz. Yazayım mı bunu diye sordum, isim vermeden elbette dedi. Zira beni okuyan arkadaşlarım da var. Kulaktan kulağa gitmesin mevzu, değil mi?

Kızımız yaklaşık 2 yıldır bir erkekle beraber. Hayatındaki bu erkek olabildiğince yakışıklı, olabildiğince adam gibi adamlardan. Hani evlenilecek tipler olur ya, işini eline almış, evliliğe hazır, çocuk babası olacak tip. Hatta he dese yarın evlenecekler. Fakat bu oğlumuz biraz soğuk bir tip. Mesela gün içinde kızı hiç aramazmış. Sormazmış. Mesajlaşmaları ise taş çatlasa 5-6 olurmuş. Kıza sadece "yavrum" dermiş. Başka hiç bir sevgi kelimesi çıkmazmış ağzından. "Seni seviyorum" dememiş mesela 3-4 kez haricinde. O da zorla demiş. Fakat evlilik düşünüyormuş. Niyeti oldukça ciddiymiş. Kız ailesini de tanıyormuş. Annesiyle görüşüyormuş.. Buraya kadar her şey normal.

Şimdi kız başka bir erkekle tanışmış. Bu erkek, kızı durmadan arıyor, sürpriz doğum günü partisi hazırlıyor, hatta parti yüzünden ertesi gün uykusuz kalma uğruna işine geç kalıyor, bütün sevgi sözcüklerini kullanıyor ve acayip ilgili..

Kız soruyor: "Ben şimdi ne yapayım? Aldatmış oluyorum değil mi? Ama ben sevgilimi, sevildiğimi yaşamak istiyorum." Biz bir sonuca varamadık. Zira sevilmeyi hissetmek herkesin hakkı. Bir kadını elde tutmanın en önemli ayrıntısı ise ilgidir. Aşırı ilgi asla ve kat'a bunaltmaz. Kızımız hangisini seçeceğini bilemiyor. Şu an oldukça mutsuz, umutsuz. İki arada bir derede kalmış. Aşağı tükürse sakal, yukarıda ise bıyık söz konusu. 

Diyeceğim o ki, hayatınızda her kim varsa, onu sevin, sevildiğini hissettirin. Bu gerçekten önemli. Sevdiğini kalbinin derinliklerinde hissetmek önemli. Duygusuz kütüklere lafım.! Adam olun!

24 Şubat 2012

Laz kadın!


Büyük ananem bizde. Evet, ananemin annesinden bahsediyorum. Aslında ananenim ananesini de görmüş bir insanım. Bizim kadınlar fazla yaşıyor. Ben hariç. Malumunuz şurda yaşıyacağım ne kadar sürem kaldı ki? Al işte, yine geri döndüremeyeceğim 5 dakikamı daha kaybettim.

Neyse, gülmekten öldürüyor bizi. Trabzon'da yaşıyor orjinalinde. Köyden merkeze, hastaneye gidecekmiş. Bu arada yaşını da söyleyim 85. Bizim nene yola çıkmış, araç bekliyor. Fakat orada burası gibi dakika başı metrobüs geçmiyo. 45 dakika'da bir geçen belediye ve köyler arası kavgalı olan minibüsler geçiyor. Minibüsler kavgalı olduğundan ve olayı çözemediğimden yol kenarından müşteri alamıyorlar. 

Bizimkinin yanında bir minibüs duruyor fakat yolcu minibüsü değil. Şahsa ait minibüs. İçinde de bir sürü genç, formalı. Trabzonspor'umun mükemmel taraftarı yani. "Teyze nereye gidiyosun?" diyolar. Büyük anane beni almazlar korkusu ile "Maça gidiyorum evladım" diyo. Zaten hastane de stadın hemen yanındaymış. Kadın hala akıllı beyler, dağılın. "Stada gittiklerinde indim, daha da tanımadım onları, beni mi takip edeceyduler" şeklinde bir savunması da oldu. Güzelce hastanesine gitmiş.

Durmadan sorduğu ve cevaplayamadığım o meşhur sorusunu da sordu. "Ne zaman evleniyosun?" Sonra bir de duygu sömürüsü "Ben ölmeden evlensen de, kına geceni görsem." Oynayacak zannımca. 

Gün geçmiyor ki, işlerimi biraz daha sarpalaştırmayayım. Bu günlerde o kadar yoğunum, o kadar yoğunum ki, can dostum güzel insan kardeşim Saydike'min düğününü kaçıracaktım. Öznur beni uyardı. Aslında kişisel asistanım olmalı Öznur. Artık ajanda falan tutmakta yetmiyor. Tarihleri bile karmaşıklaştırabilmişim. Ben ay sonuna daha 1 hafta var sanıyodum yaa. Hee bu arada nikah masasına oturcam ama şahit olarak. Çok heycanlıyım lan.

21 Şubat 2012

Ben de izledim!



Evet,1453'ten bahsediyorum. İzlemediysen hala, çok şey kaybediyorsun, buna emin ol. Zira süper bir filmdi her ne kadar sonunu beğenmesem de..


Öyle film manyağı, işte her gördüğünü seyreden, bundan ayrı zevk alan bir tip değilim. Aslında sinema izlerken sıkılan, üfleyen bir tipim. Ama hayır, bunda öyle olmadı. Milliyetçilik duygusunun ağır bastığından olabilir, bilmiyorum. Fakat Türk yapımı bir filmin, bu şekilde kendi çapını aşması inanılmaz hoşuma gitti.


Konuyu biliyorsunuz zaten, Fetih. Anlatmaya gerek yok. Hz Muhammed (s.a.v.)'in sözüyle başlayan film de beni en çok etkileyen kısımlardan bir tanesi Fetih suresi okunurken Fatih'in doğmasıydı. Fatih'in babasıyla arasında olan o uçuruma karşı, duyduğu sevgi ise mükemmel bir şeydi. Bir çok cümle vardı beni etkileyen..


Hasan'ın yani hepimizin bildiği Ulubatlı'nın asker ayaklanmasını yatıştırması beni benden aldı diyebilirim. Soysuzlar! diye bağırışı var ki.. İçim titredi. Çünkü o kadar soysuz insan tanıdım ki hayatta. Benim de çıkıp karşılarına bağırasım geldi. Soysuzsunuz oğlum siz.! Adisiniz.! Verilen değerin, sevginin, insanlığın ve daha bir çok şeyin kıymetini bilmeyecek kadar soysuz!


Filmin en baskın karakteri Hasan'dı bana kalırsa. Bağırışları, savaşması.. Ve en çok etkileyici bir diğer sahne, surların yıkılacağı gün kılınan namaz. Fatih en önde ve o koskoca ordu arkasında.. Allahu ekber tüm her yeri inletiyor. İman gücü başka. İman başka. 


Savaş sahnelerinden tutun da, her dakikasıyla içe alan bir edası vardı. Film uzun dediler ama daha olsa izlerdim. He bir de hani hep anlatılırdı işte fetih 40 gün sürdü. He der geçerdik. Fakat hayalimde hep, işte surların etrafında asker 40 gün boyunca takılmış, savaş stratejileri geliştirilmiş falan vardı. Ama hayır! 40 gün boyunca saldırı, direniş, ölüm varmış filmde. 


Tamam her şey süperdi. Süper gidiyordu. Taa ki arka tarafta oturan oğlanın yanındakine dönerek "Ayyy, inşallah Fatih ölmez,çok yakışıklı çocuk di mi?" diyene kadar. Ulan her şeyi geçtim, az biraz tarihten haberin olsun ya. Azcık, çok az.. Ama Fatih yakışıklı çocuktu, evet. Hatta kaleyi bir türlü alamayınca çocuk gibi tribe girişi falan süperdi. E doğru ya O daha 21 yaşında. Koskoca padişah. Çağ kapatıp açan insan. Şimdi 21 yaşındaki depresif gençlere bakıyorum da.. Biz nerdeyiz, Onlar nerdeymiş heyhat!


Filmin sonuna gelecek olursak, işte orayı beğenmedim. Başta uçan kuşun tekrar dönmesi ve hikayemsi bir biçimde çağ kapatılıp-açılması hakkında bilgiler verilmesi gerekirdi. Ayasofya'da verilen özgürlük beni tam tatmin etmedi. Fakat filme puanım yok. Çünkü çok sevdim.

16 Şubat 2012

Bir şişe su için(di)


Akşam kahvemizi Cevahir-Kahve Dünyası'nda içtik Ö. kardeşimle. Yanımızda can dostum güzel insan kremalı kahve de vardı. Scholotzsky's nin beyaz mocha'sının yanında pamuk şeker gibi kalan mocha'da içtik. İnanın Sch'de inanılmaz ağır bir kahve. Ağır kahve sevenler için ideal. Kahve Dünyası'ndakini hiç beğenmedim ilk başta. Fakat sonra sonra iyi geldi. Bir de bardağı çok küçük. Karşılaştırma yapmamalı ama insan. Bu yanlış. 

Neyse, çıktık Cevahir'den. O sırada kremalı kahve sevgilisi ile buluşmaya gitti. Biz de Ö. kardeşimle derse gidiyorduk. Tam Cevahir'in önündeki metro çıkışında bir gencin bi'şey düşürdüğünü gördü  Ö. kardeşim. Karanlık olduğundan yaklaşıp baktım, su şişesiydi. O sırada genç hızlı adımlarla yanımızdan geçti. Düşürdüğünün farkında değildi. Ö. kardeşim yine her zaman ki "Amaan, salla!" modundaydı. Bense yine her zaman ki gibi o duyarlı havamdaydım. "Yazık lan, getirelim" deyip, yerden aldım şişeyi. Tabi bu olaylar süresince zaman aktı gitti. Baktım adam epey ilerde. Koşarsak yetişiriz dedim ve hızlı adımlarla, yer yer koşarak yetişmeye çalıştık.

Arkadan Ö. kardeş bağırıyo gence "Bakar mısınız? Pardon? Heeey?" adam da tık yok. "Kulaklık var heralde" dediğim sırada baktım ki, evet vardı. Adamı omuzundan sarstım o sinirle. O kadar peşinden koştuk sonuçta. Bir şişe su için. 50 kuruşluk su için, evet. Adam şaşkınlıkla döndü. Su şişesini uzatarak "Bunu düşürdünüz" dedim. Gülerek elimden aldı şişeyi, "teşekkür ederim" dedi. Neden o kadar sinirliydim bilmiyorum ama eklemeden edemedim: "Sen duyuyo musun ki beni!?" kulaklıklarına takmıştım bir kere. Laf sokmasam olmayacaktı. Yine gülerek "Evet duyuyorum" dedi. Sonra "Hayır yani, o kadar koştuk peşinden, bağırdık falan duymadın!?" diye azarladım. Sanki hani duymak zorundaymış gibi. Hatta utanmasam tokatlıcam yani o derece. "Peki, sizin için yapabileceğim bi'şey var mı?" dedi yine gülerek. Sonra benim sinirim geçti "Yok, yok" dedim gülerek. Sonra arkamızı döndük, yürümeye başladık. 

Ö. kardeş, "Sevgilim olabilirsin diyebilirdim" dedi. Adam çok yakışıklıymış. Ö. kardeşimi bilmem ama bence çok öküzdün sayın su şişesini düşüren adam. O kulaklıkları takıyorsan, az sesini kıs. Duy etrafı tamam mı?! He bi de öyle iki güzel kız peşimden koştu havasına girme! Zira ben olayın sevabındaydım. Malumunuz su getirmenin sevabı büyüktür. Öyle işte.

13 Şubat 2012

Künefe mm.



Künefeyi inanılmaz seviyorum. Aslında tatlıların her birini ayrı ayrı seviyorum. Hayır, yanlış oldu. Kabak tatlısını sevmem aslında. Kabak tadı veriyo. Evet, sevmiyorum. Yemem, ağzıma sürmem. Bir de aşure. Aşure yiyen insanlara hayranlıkla bakıyorum. Hayır, yiyemem.. Ama diğer tatlılar.. 

Bugün künefe yemeye gittik. Hem de burnumuzun dibindeki bir mekan-ı ulviye. Yerin ismini paylaşıcam. Zira süperdi künefesi. Bilmiyorum denk mi geldi, ikinci kez deneyip öyle mi yazsaydım. Ama yok. Fotoğrafını çekip, yazıcam dedim. Yaptım bunu. Murat Muhallebicisinin Mecidiyeköy şubesinden bahsediyorum sayın izleyici.

Künefemizi yedik. Mükemmeldi. Ben kaymaklı yemem. Kaymağın tadını değiştirdiğine inanıyorum. O sıcak sıcak geliyor, hele de o metal tabağıyla ya. Off yani off.. Şimdi olsa, yine yerdim. Hayır, öyle bi yedik, öyle bi geçtik ki kendimizden. Güzeldi,güzel.

Haricinde, ders verdim bugün. Hoca olmak zor iş. Hele de bana ders veren hocalarımın da artık bana "hocam" demesi enteresan bir duyguydu. Aslında heyecan verici. "Hocam fotokopi çekcek misiniz?" dedi bana bir zamanlar dersime giren hocam. Vuhuuu.  Telefon numaramı isteyip, işte konu hakkında danışmak istiyorum muhabbeti. Kendimi çok bilmiş hissettim. Evet, ben de izninizlen malumatfuruş oldum. 

14 Şubat hakkında söyleyecek tek sözüm var. "Konuşursam seni yakar, susarsam kendime katlanamam."

10 Şubat 2012

Kıskançlık etkisi !



Az önce yazma öncesi pozisyonumu almış, tavana doğru bakarken içimden söyleniyordum. Sonra bu dışa vurum olarak döküldü dudaklarımdan "Ne yazsam.. Ne yazsam.." O sırada odama giren abim; "Gerizekalılığını yaz" dedi gülerek. Halimi salakça buldu tabi.  Evet, gerizekalılığımı yazmalıyım dedim. O da tabi ki kıskançlık.!


Sevdiğimi inanılmaz kıskanıyorum arkadaş. Kim ne derse desin. Kıskanıyorum. Bunun kendine güvenmekle, etrafa güvenmekle ya da herhangi başka bi'şeyle alakası yok. Yalnızca kıskanıyorum. Başkalarıyla paylaşamıyorum. Çıldıracak gibi oluyorum. Çoğunlukla kendimi tutuyorum fakat, tutamadığım zamanlar da oluyor.


Kıskanıyorum işte! diyorum şuursuzca. Kıskanmanın sebeplerinden çok, sonuçları önemli ama. Kıskandıkça sevgim zarar görüyor. Öyle ki, belli bir noktadan sonra hiçliğe gidecek diye üzülüyorum. Çünkü hiç sevmemek hoş bir şey değil. Duygusuzluk hiç güzel değil. Biliyorum ben bu duyguyu. Yani duygusuzluğu.


Bilinçli olarak yapılan kıskandırma çalışmaları bana hiç gelmiyor. Bana iyi gelmiyor. Soğuyorum. Sıkılıyorum. Benim olmayanı sevmeyen bir yapım var. Benim olmayanı kıskanamıyorum da. Sonra kendi içimde çelişkiye düşerek vazgeçiyorum. Bildiğin vazgeçiyorum. Sonra etkisizleşiyor o şey,kişi bende. Kayboluyor yavaş yavaş, yok oluyor. Hiç olmamışcasına. Ne acı.


Etkisi ben de böyle sürerlilik gösterdiğinden olacak ki kıskanma huyumdan nefret ediyorum. Sevdiklerimi paylaşamamaktan, aşırı sahiplenmekten, aşırı kısıtlamaktan.. Hiç normal değilim. Absürt olduğumu biliyordunuz değil mi?


Diyeceğim bu kadar millet. Kendinize iyi bakın. Bilinçli olarak kıskandırmayın, kıskandırılmayın, kıskanmayın. Bu çok gerizekalı ve çok yorucu bir his. Allah korusun,amin. 

22 Ocak 2012

Şişman-zayıf paradigması.



Ne yani? Herkes zayıf olmak zorunda mı? Öyle bir zorunluluk mu var ? Yok öyle bir dünya. Neden şişman olmak bu kadar itici ve ürkütücü bir şey ki?

Bugün bir arkadaşımla konuşuyoruz. Arkadaşım plates hocası. Plates için gelen hanımların oldukça şişman bayanlar olduğundan dem vuruyordu. Hele bir kadın varmış ki, onu saatlerce zorluyormuş. Bir gün zorlamış kadını yine. Sonra ara vermişler. Ara için takıldıkları bir cafe varmış. Diğer plates hocası olan arkadaşlarıyla oturmuşlar. Tam arka masalarına gelmiş kadın. Onları görmemiş. Koskoca bir tabak kıymalı spagetti istemiş. Tabak gelmiş. Girişmiş yemeye. Bunun üzerine bizimki kalkmış, yanına gitmiş. "X hanım, afiyet olsun!" demiş. Kadın hemen tabağı itip "Aaa bu da nerden geldi buraya böyle. Ben yemiyorum efendim bunu, kaldırın hemen" diye bağrınmış. Ciddi manada komedi kadınmış doğrusu.

Sabahları yapılan sporların ardından yenilen o koskoca kahvaltı tabaklarına benziyor bu durum. Sanırım olay kafada bitiyor. Zira ben yemek yemeyi sevmeyen bir yapıya sahibim. Hatta bazen, hani böyle çokça sevdiğim bir yemek olursa eğer "Hamal gibi yedik olm!" moduna girerim. Yediklerimi hamal gibi taşıyacağım anlamına gelir bu. Bu yüzdendir ki, az yemeye çalışırım.

Midenin 3'te 1'i su, yine 3'te 1'i yemek ve 3'te 1'inin hava olması gerekiyor. Ama öylemiyiz biz? Değiliz. Boğazımıza kadar yemek yiyip, sonra hazımsızlık çekeriz. Ardından gelsin sodalar, gelsin gazlar. Mide sıkıntıya girer, kendimiz sıkıntıya gireriz. 

Diyeceğim o ki, spor yapmak iyidir hoştur, güzeldir fakat hani yaptığınız şeyin amacına uygun bir şeyler yapınız. Sonra ardınızdan böyle muhabbetler dönmekte. 

20 Ocak 2012

"Son" ben sundum.

Er'ler filmin sunduğu son'dan bahsediyorum. Türk filmi gibi bir hayatım olsun istedim hep. Ne bileyim. Böyle aniden olsun herşey. Oldu-bitti'ye gelsin. Sonra gözümü bir yatakta ölümü beklerken açayım. Sanki o sona yaklaşıyor gibi hissediyor olsam da, hala izlediğim filmden istediğim etkiyi alamadım.


Son'lar normalde hep üzücüdür. Fakat sonunu bilmediğiniz yollar öyle değil. Karanlık bir tünel düşünün. Önünüzü görmeden ilerliyorsunuz. Sağa-sola çarpıp duruyosunuz bu sırada. Bu şekilde ne kadar devam edebilirsiniz? Arkanıza baktığınızda ışık var. Fakat yolun sonunda ufak bi aydınlanma bile yok. Karanlığa doğru yürümeye devam mı edersiniz, yoksa arkanızı dönüp, ışığınızı mı seçersiniz?


İkilemdeyim sayın izleyici. Siyah ve beyaz kadar büyük bir ikilem. Ciddi mana da sıkıntılı bir dönem. Hani gitmek isteyipte gidemezsin, kalsan dert olur, dönsen dert olur, gitsen daha bi fena olur. İşte öyle bir'şey.


Yarına o kadar çok insanı sıkıştırdım ki, merak ediyorum nerde olcam, nası olcam.. Ama özlicek miyim? Elbet.

22 Aralık 2011

Başlığım yok benim.





Neden yok? Çünkü saçma bişey yazcam. Çünkü saçmalayasım var. Çünkü.. Bir sürü sebebim var aslında ama hiç birinden bahsetmeyeceğim. Sadece saçmalıcam. Dinle!


Dinle der demez aklıma şu geldi: Sakin-Edepsiz Komedya . Dinleyin. Güzel parça. Seviyorum kendisini. Daha geçenlerde muhabbeti geçmişti. Dinlediğim şarkıları kimse dinlemez diye dem vuruyordum. Hatta dinlediğim insanları tanımazlar bile. Yanlış yerlerde mi geziniyorum ne? Evet hep yanlış yerde arıyorum. 


Aramak deyince de mevzu telefona gelir. Blackberry de bazen uygulama çalışmasında java sıkıntısı oluyor. Pilini çıkartıp takınca düzeliyor. Fakat bunu resetlemek için başka bir'şey olmalı diye dövünüyorum. Her seferinde pili tak, çıkar falan sinir bozucu. Deerken, araştırdım ve şöyle bir şeyle karşılaştım. Küçük bilgisayar olduğundan, bilgisayar mantığı ile çalışıyormuş. Yani ctrl+alt+del. Shet!


Shet mi? Evet, geçen gün söyledim bu kelimeyi. Salla gitsin manasında. Neden mi söyledim? Anlatmayım shetle gitsin.


Bir komşunun çok mühim bir işini hallettim. Kadın o kadar mutlu ve mesut oldu ki.. Eve geldiğimde dayanamayıp bir de telefon etti. Telefonda da teşekkür ettikten sonra "Allah sana nişanlınla haca gitmeyi nasip etsin" dedi ve kapadı. Bu dua hiç duymadığım ve aslına bakılırsa kendimi yakıştıramadığım bir dua olmasına rağmen olayı gidip annemle paylaştım. Annemin tebessüm etmesini beklerken annemin tepkisi şu oldu: "Asla olmaz! Evlenmeden ne öyle yurt dışlarına çıkmak falan!" 


Bir de çocukluğumda dinlediğim şarkıları dinledim geçen gün. Kliplerinde gezindim. Özlemişim kendilerini. Eski klipler güzelmiş be sayın izleyici. Hikayeleri varmış. Mesela şunun gibi: Drive myself crazy ya da Freak on a leash


Derken masal biter ve kız uyanır gerçekliğe. Gerçekler acıysa, acılardan kaçar. Acıları sevmez. Canını acıtanları da sevmez. İyiliklere ve güzelliğe doğru ilerler emin adımlarla. Daha bir sert basar ayakları yere. Daha bir farklıdır artık. Belki bir gün fark edilir farklılığı heh? Ya da yokluğu? Ya da varlığı? Ya da.. Her neyse.