26 Mart 2012

Resmim yok artık.!

Bahsettiğim şey "entre les trous de la memoire-Dominique Appia" 


Bu en sevdiğim, hatta tek sevdiğim tablo sayın izleyici. Karşısında saatlerce oturup, düşünebilirim. Her baktığımda ruh halime göre başka bir ayrıntısında kaybolurum. Her seferinde O'nu ilk gördüğümde içimde var olan o gereksiz korkuyu anımsarım. Farklıdır O benim için. Çocukluğumdaki o gizli kalmış tüm korkularımın yansımasıdır.

Geçenlerde kardeşimle yolda geçerken bir yerde görmüş, vurulmuş, sonra satın alıp, elimizde koskoca tabloyla eve dönmüştük. Yatağım tam karşısındaki duvara astım kendisini. Zira her gece uyumadan önce O'na bakıp, düşüncelere dalmak, hatta çoğunlukla bu yüzden ışık açık uyumak güzeldi. Taa ki, geçenlerde elime geçen bir kitapta okuduğum cümlelere kadar. Buyrunuz aynen yazıyorum:

"Bu resimleri yapanlar, ahiret gününde azaba duçar bırakılacaklar ve onlara 'Haydi, bu yaptıklarınıza şimdi hayat verin bakalım!' denilecek. İçinde bu türlü resimler olan eve melekler girmez" Hz Muhammed (s.a.v)    [Müslim Libas 87(2107,NEesai,zinnet 111. Buhari Libas 95(5616),Müslim Libas 96 (2107) ]

Benim takıldığım nokta oraya meleklerin girmeyeceği. Sonra konuyu az daha araştırayım dedim. Az bir araştırma ile, suretlerin bulunduğu resimleri duvarlarda bulundurmanın mekruh olduğunu öğrendim. Siz de araştırın lütfen. Bana yetti..

Geçenlerde eve gelen arkadaşlardan bir tanesi de resme takılıp, "Kızım bu ruhlar gece çıkıp burdan dolaşsa falan , sen yine de korkmazsın" demişti. Hatta arkamı döner, uyurmuşum. Bilmem doğru mu ama ben hala o resmi seviyorum. Şimdi pc'mde arka planda. Telefonumda. Sıkılınca açıp bakıyorum. O kadar. 

13 Mart 2012

Sorarım size, bu aldatmak mı oluyor?

Not: Bu fotoğrafı seviyorum.!

Bu olay çok sevdiğim bir arkadaşımın başına geldi. Gelmeye de devam etmekte. Arkadaşımın başına geldi deyip, kendi başıma gelen olayı anlatmıyorum. Ciddi olarak arkadaşın başında. Biz bir çözüm bulamadık anlatınca. Gerçi bu olayı 3 kişi biliyormuşuz. Yazayım mı bunu diye sordum, isim vermeden elbette dedi. Zira beni okuyan arkadaşlarım da var. Kulaktan kulağa gitmesin mevzu, değil mi?

Kızımız yaklaşık 2 yıldır bir erkekle beraber. Hayatındaki bu erkek olabildiğince yakışıklı, olabildiğince adam gibi adamlardan. Hani evlenilecek tipler olur ya, işini eline almış, evliliğe hazır, çocuk babası olacak tip. Hatta he dese yarın evlenecekler. Fakat bu oğlumuz biraz soğuk bir tip. Mesela gün içinde kızı hiç aramazmış. Sormazmış. Mesajlaşmaları ise taş çatlasa 5-6 olurmuş. Kıza sadece "yavrum" dermiş. Başka hiç bir sevgi kelimesi çıkmazmış ağzından. "Seni seviyorum" dememiş mesela 3-4 kez haricinde. O da zorla demiş. Fakat evlilik düşünüyormuş. Niyeti oldukça ciddiymiş. Kız ailesini de tanıyormuş. Annesiyle görüşüyormuş.. Buraya kadar her şey normal.

Şimdi kız başka bir erkekle tanışmış. Bu erkek, kızı durmadan arıyor, sürpriz doğum günü partisi hazırlıyor, hatta parti yüzünden ertesi gün uykusuz kalma uğruna işine geç kalıyor, bütün sevgi sözcüklerini kullanıyor ve acayip ilgili..

Kız soruyor: "Ben şimdi ne yapayım? Aldatmış oluyorum değil mi? Ama ben sevgilimi, sevildiğimi yaşamak istiyorum." Biz bir sonuca varamadık. Zira sevilmeyi hissetmek herkesin hakkı. Bir kadını elde tutmanın en önemli ayrıntısı ise ilgidir. Aşırı ilgi asla ve kat'a bunaltmaz. Kızımız hangisini seçeceğini bilemiyor. Şu an oldukça mutsuz, umutsuz. İki arada bir derede kalmış. Aşağı tükürse sakal, yukarıda ise bıyık söz konusu. 

Diyeceğim o ki, hayatınızda her kim varsa, onu sevin, sevildiğini hissettirin. Bu gerçekten önemli. Sevdiğini kalbinin derinliklerinde hissetmek önemli. Duygusuz kütüklere lafım.! Adam olun!

24 Şubat 2012

Laz kadın!


Büyük ananem bizde. Evet, ananemin annesinden bahsediyorum. Aslında ananenim ananesini de görmüş bir insanım. Bizim kadınlar fazla yaşıyor. Ben hariç. Malumunuz şurda yaşıyacağım ne kadar sürem kaldı ki? Al işte, yine geri döndüremeyeceğim 5 dakikamı daha kaybettim.

Neyse, gülmekten öldürüyor bizi. Trabzon'da yaşıyor orjinalinde. Köyden merkeze, hastaneye gidecekmiş. Bu arada yaşını da söyleyim 85. Bizim nene yola çıkmış, araç bekliyor. Fakat orada burası gibi dakika başı metrobüs geçmiyo. 45 dakika'da bir geçen belediye ve köyler arası kavgalı olan minibüsler geçiyor. Minibüsler kavgalı olduğundan ve olayı çözemediğimden yol kenarından müşteri alamıyorlar. 

Bizimkinin yanında bir minibüs duruyor fakat yolcu minibüsü değil. Şahsa ait minibüs. İçinde de bir sürü genç, formalı. Trabzonspor'umun mükemmel taraftarı yani. "Teyze nereye gidiyosun?" diyolar. Büyük anane beni almazlar korkusu ile "Maça gidiyorum evladım" diyo. Zaten hastane de stadın hemen yanındaymış. Kadın hala akıllı beyler, dağılın. "Stada gittiklerinde indim, daha da tanımadım onları, beni mi takip edeceyduler" şeklinde bir savunması da oldu. Güzelce hastanesine gitmiş.

Durmadan sorduğu ve cevaplayamadığım o meşhur sorusunu da sordu. "Ne zaman evleniyosun?" Sonra bir de duygu sömürüsü "Ben ölmeden evlensen de, kına geceni görsem." Oynayacak zannımca. 

Gün geçmiyor ki, işlerimi biraz daha sarpalaştırmayayım. Bu günlerde o kadar yoğunum, o kadar yoğunum ki, can dostum güzel insan kardeşim Saydike'min düğününü kaçıracaktım. Öznur beni uyardı. Aslında kişisel asistanım olmalı Öznur. Artık ajanda falan tutmakta yetmiyor. Tarihleri bile karmaşıklaştırabilmişim. Ben ay sonuna daha 1 hafta var sanıyodum yaa. Hee bu arada nikah masasına oturcam ama şahit olarak. Çok heycanlıyım lan.

21 Şubat 2012

Ben de izledim!



Evet,1453'ten bahsediyorum. İzlemediysen hala, çok şey kaybediyorsun, buna emin ol. Zira süper bir filmdi her ne kadar sonunu beğenmesem de..


Öyle film manyağı, işte her gördüğünü seyreden, bundan ayrı zevk alan bir tip değilim. Aslında sinema izlerken sıkılan, üfleyen bir tipim. Ama hayır, bunda öyle olmadı. Milliyetçilik duygusunun ağır bastığından olabilir, bilmiyorum. Fakat Türk yapımı bir filmin, bu şekilde kendi çapını aşması inanılmaz hoşuma gitti.


Konuyu biliyorsunuz zaten, Fetih. Anlatmaya gerek yok. Hz Muhammed (s.a.v.)'in sözüyle başlayan film de beni en çok etkileyen kısımlardan bir tanesi Fetih suresi okunurken Fatih'in doğmasıydı. Fatih'in babasıyla arasında olan o uçuruma karşı, duyduğu sevgi ise mükemmel bir şeydi. Bir çok cümle vardı beni etkileyen..


Hasan'ın yani hepimizin bildiği Ulubatlı'nın asker ayaklanmasını yatıştırması beni benden aldı diyebilirim. Soysuzlar! diye bağırışı var ki.. İçim titredi. Çünkü o kadar soysuz insan tanıdım ki hayatta. Benim de çıkıp karşılarına bağırasım geldi. Soysuzsunuz oğlum siz.! Adisiniz.! Verilen değerin, sevginin, insanlığın ve daha bir çok şeyin kıymetini bilmeyecek kadar soysuz!


Filmin en baskın karakteri Hasan'dı bana kalırsa. Bağırışları, savaşması.. Ve en çok etkileyici bir diğer sahne, surların yıkılacağı gün kılınan namaz. Fatih en önde ve o koskoca ordu arkasında.. Allahu ekber tüm her yeri inletiyor. İman gücü başka. İman başka. 


Savaş sahnelerinden tutun da, her dakikasıyla içe alan bir edası vardı. Film uzun dediler ama daha olsa izlerdim. He bir de hani hep anlatılırdı işte fetih 40 gün sürdü. He der geçerdik. Fakat hayalimde hep, işte surların etrafında asker 40 gün boyunca takılmış, savaş stratejileri geliştirilmiş falan vardı. Ama hayır! 40 gün boyunca saldırı, direniş, ölüm varmış filmde. 


Tamam her şey süperdi. Süper gidiyordu. Taa ki arka tarafta oturan oğlanın yanındakine dönerek "Ayyy, inşallah Fatih ölmez,çok yakışıklı çocuk di mi?" diyene kadar. Ulan her şeyi geçtim, az biraz tarihten haberin olsun ya. Azcık, çok az.. Ama Fatih yakışıklı çocuktu, evet. Hatta kaleyi bir türlü alamayınca çocuk gibi tribe girişi falan süperdi. E doğru ya O daha 21 yaşında. Koskoca padişah. Çağ kapatıp açan insan. Şimdi 21 yaşındaki depresif gençlere bakıyorum da.. Biz nerdeyiz, Onlar nerdeymiş heyhat!


Filmin sonuna gelecek olursak, işte orayı beğenmedim. Başta uçan kuşun tekrar dönmesi ve hikayemsi bir biçimde çağ kapatılıp-açılması hakkında bilgiler verilmesi gerekirdi. Ayasofya'da verilen özgürlük beni tam tatmin etmedi. Fakat filme puanım yok. Çünkü çok sevdim.

16 Şubat 2012

Bir şişe su için(di)


Akşam kahvemizi Cevahir-Kahve Dünyası'nda içtik Ö. kardeşimle. Yanımızda can dostum güzel insan kremalı kahve de vardı. Scholotzsky's nin beyaz mocha'sının yanında pamuk şeker gibi kalan mocha'da içtik. İnanın Sch'de inanılmaz ağır bir kahve. Ağır kahve sevenler için ideal. Kahve Dünyası'ndakini hiç beğenmedim ilk başta. Fakat sonra sonra iyi geldi. Bir de bardağı çok küçük. Karşılaştırma yapmamalı ama insan. Bu yanlış. 

Neyse, çıktık Cevahir'den. O sırada kremalı kahve sevgilisi ile buluşmaya gitti. Biz de Ö. kardeşimle derse gidiyorduk. Tam Cevahir'in önündeki metro çıkışında bir gencin bi'şey düşürdüğünü gördü  Ö. kardeşim. Karanlık olduğundan yaklaşıp baktım, su şişesiydi. O sırada genç hızlı adımlarla yanımızdan geçti. Düşürdüğünün farkında değildi. Ö. kardeşim yine her zaman ki "Amaan, salla!" modundaydı. Bense yine her zaman ki gibi o duyarlı havamdaydım. "Yazık lan, getirelim" deyip, yerden aldım şişeyi. Tabi bu olaylar süresince zaman aktı gitti. Baktım adam epey ilerde. Koşarsak yetişiriz dedim ve hızlı adımlarla, yer yer koşarak yetişmeye çalıştık.

Arkadan Ö. kardeş bağırıyo gence "Bakar mısınız? Pardon? Heeey?" adam da tık yok. "Kulaklık var heralde" dediğim sırada baktım ki, evet vardı. Adamı omuzundan sarstım o sinirle. O kadar peşinden koştuk sonuçta. Bir şişe su için. 50 kuruşluk su için, evet. Adam şaşkınlıkla döndü. Su şişesini uzatarak "Bunu düşürdünüz" dedim. Gülerek elimden aldı şişeyi, "teşekkür ederim" dedi. Neden o kadar sinirliydim bilmiyorum ama eklemeden edemedim: "Sen duyuyo musun ki beni!?" kulaklıklarına takmıştım bir kere. Laf sokmasam olmayacaktı. Yine gülerek "Evet duyuyorum" dedi. Sonra "Hayır yani, o kadar koştuk peşinden, bağırdık falan duymadın!?" diye azarladım. Sanki hani duymak zorundaymış gibi. Hatta utanmasam tokatlıcam yani o derece. "Peki, sizin için yapabileceğim bi'şey var mı?" dedi yine gülerek. Sonra benim sinirim geçti "Yok, yok" dedim gülerek. Sonra arkamızı döndük, yürümeye başladık. 

Ö. kardeş, "Sevgilim olabilirsin diyebilirdim" dedi. Adam çok yakışıklıymış. Ö. kardeşimi bilmem ama bence çok öküzdün sayın su şişesini düşüren adam. O kulaklıkları takıyorsan, az sesini kıs. Duy etrafı tamam mı?! He bi de öyle iki güzel kız peşimden koştu havasına girme! Zira ben olayın sevabındaydım. Malumunuz su getirmenin sevabı büyüktür. Öyle işte.

13 Şubat 2012

Künefe mm.



Künefeyi inanılmaz seviyorum. Aslında tatlıların her birini ayrı ayrı seviyorum. Hayır, yanlış oldu. Kabak tatlısını sevmem aslında. Kabak tadı veriyo. Evet, sevmiyorum. Yemem, ağzıma sürmem. Bir de aşure. Aşure yiyen insanlara hayranlıkla bakıyorum. Hayır, yiyemem.. Ama diğer tatlılar.. 

Bugün künefe yemeye gittik. Hem de burnumuzun dibindeki bir mekan-ı ulviye. Yerin ismini paylaşıcam. Zira süperdi künefesi. Bilmiyorum denk mi geldi, ikinci kez deneyip öyle mi yazsaydım. Ama yok. Fotoğrafını çekip, yazıcam dedim. Yaptım bunu. Murat Muhallebicisinin Mecidiyeköy şubesinden bahsediyorum sayın izleyici.

Künefemizi yedik. Mükemmeldi. Ben kaymaklı yemem. Kaymağın tadını değiştirdiğine inanıyorum. O sıcak sıcak geliyor, hele de o metal tabağıyla ya. Off yani off.. Şimdi olsa, yine yerdim. Hayır, öyle bi yedik, öyle bi geçtik ki kendimizden. Güzeldi,güzel.

Haricinde, ders verdim bugün. Hoca olmak zor iş. Hele de bana ders veren hocalarımın da artık bana "hocam" demesi enteresan bir duyguydu. Aslında heyecan verici. "Hocam fotokopi çekcek misiniz?" dedi bana bir zamanlar dersime giren hocam. Vuhuuu.  Telefon numaramı isteyip, işte konu hakkında danışmak istiyorum muhabbeti. Kendimi çok bilmiş hissettim. Evet, ben de izninizlen malumatfuruş oldum. 

14 Şubat hakkında söyleyecek tek sözüm var. "Konuşursam seni yakar, susarsam kendime katlanamam."

10 Şubat 2012

Kıskançlık etkisi !



Az önce yazma öncesi pozisyonumu almış, tavana doğru bakarken içimden söyleniyordum. Sonra bu dışa vurum olarak döküldü dudaklarımdan "Ne yazsam.. Ne yazsam.." O sırada odama giren abim; "Gerizekalılığını yaz" dedi gülerek. Halimi salakça buldu tabi.  Evet, gerizekalılığımı yazmalıyım dedim. O da tabi ki kıskançlık.!


Sevdiğimi inanılmaz kıskanıyorum arkadaş. Kim ne derse desin. Kıskanıyorum. Bunun kendine güvenmekle, etrafa güvenmekle ya da herhangi başka bi'şeyle alakası yok. Yalnızca kıskanıyorum. Başkalarıyla paylaşamıyorum. Çıldıracak gibi oluyorum. Çoğunlukla kendimi tutuyorum fakat, tutamadığım zamanlar da oluyor.


Kıskanıyorum işte! diyorum şuursuzca. Kıskanmanın sebeplerinden çok, sonuçları önemli ama. Kıskandıkça sevgim zarar görüyor. Öyle ki, belli bir noktadan sonra hiçliğe gidecek diye üzülüyorum. Çünkü hiç sevmemek hoş bir şey değil. Duygusuzluk hiç güzel değil. Biliyorum ben bu duyguyu. Yani duygusuzluğu.


Bilinçli olarak yapılan kıskandırma çalışmaları bana hiç gelmiyor. Bana iyi gelmiyor. Soğuyorum. Sıkılıyorum. Benim olmayanı sevmeyen bir yapım var. Benim olmayanı kıskanamıyorum da. Sonra kendi içimde çelişkiye düşerek vazgeçiyorum. Bildiğin vazgeçiyorum. Sonra etkisizleşiyor o şey,kişi bende. Kayboluyor yavaş yavaş, yok oluyor. Hiç olmamışcasına. Ne acı.


Etkisi ben de böyle sürerlilik gösterdiğinden olacak ki kıskanma huyumdan nefret ediyorum. Sevdiklerimi paylaşamamaktan, aşırı sahiplenmekten, aşırı kısıtlamaktan.. Hiç normal değilim. Absürt olduğumu biliyordunuz değil mi?


Diyeceğim bu kadar millet. Kendinize iyi bakın. Bilinçli olarak kıskandırmayın, kıskandırılmayın, kıskanmayın. Bu çok gerizekalı ve çok yorucu bir his. Allah korusun,amin. 

22 Ocak 2012

Şişman-zayıf paradigması.



Ne yani? Herkes zayıf olmak zorunda mı? Öyle bir zorunluluk mu var ? Yok öyle bir dünya. Neden şişman olmak bu kadar itici ve ürkütücü bir şey ki?

Bugün bir arkadaşımla konuşuyoruz. Arkadaşım plates hocası. Plates için gelen hanımların oldukça şişman bayanlar olduğundan dem vuruyordu. Hele bir kadın varmış ki, onu saatlerce zorluyormuş. Bir gün zorlamış kadını yine. Sonra ara vermişler. Ara için takıldıkları bir cafe varmış. Diğer plates hocası olan arkadaşlarıyla oturmuşlar. Tam arka masalarına gelmiş kadın. Onları görmemiş. Koskoca bir tabak kıymalı spagetti istemiş. Tabak gelmiş. Girişmiş yemeye. Bunun üzerine bizimki kalkmış, yanına gitmiş. "X hanım, afiyet olsun!" demiş. Kadın hemen tabağı itip "Aaa bu da nerden geldi buraya böyle. Ben yemiyorum efendim bunu, kaldırın hemen" diye bağrınmış. Ciddi manada komedi kadınmış doğrusu.

Sabahları yapılan sporların ardından yenilen o koskoca kahvaltı tabaklarına benziyor bu durum. Sanırım olay kafada bitiyor. Zira ben yemek yemeyi sevmeyen bir yapıya sahibim. Hatta bazen, hani böyle çokça sevdiğim bir yemek olursa eğer "Hamal gibi yedik olm!" moduna girerim. Yediklerimi hamal gibi taşıyacağım anlamına gelir bu. Bu yüzdendir ki, az yemeye çalışırım.

Midenin 3'te 1'i su, yine 3'te 1'i yemek ve 3'te 1'inin hava olması gerekiyor. Ama öylemiyiz biz? Değiliz. Boğazımıza kadar yemek yiyip, sonra hazımsızlık çekeriz. Ardından gelsin sodalar, gelsin gazlar. Mide sıkıntıya girer, kendimiz sıkıntıya gireriz. 

Diyeceğim o ki, spor yapmak iyidir hoştur, güzeldir fakat hani yaptığınız şeyin amacına uygun bir şeyler yapınız. Sonra ardınızdan böyle muhabbetler dönmekte. 

20 Ocak 2012

"Son" ben sundum.

Er'ler filmin sunduğu son'dan bahsediyorum. Türk filmi gibi bir hayatım olsun istedim hep. Ne bileyim. Böyle aniden olsun herşey. Oldu-bitti'ye gelsin. Sonra gözümü bir yatakta ölümü beklerken açayım. Sanki o sona yaklaşıyor gibi hissediyor olsam da, hala izlediğim filmden istediğim etkiyi alamadım.


Son'lar normalde hep üzücüdür. Fakat sonunu bilmediğiniz yollar öyle değil. Karanlık bir tünel düşünün. Önünüzü görmeden ilerliyorsunuz. Sağa-sola çarpıp duruyosunuz bu sırada. Bu şekilde ne kadar devam edebilirsiniz? Arkanıza baktığınızda ışık var. Fakat yolun sonunda ufak bi aydınlanma bile yok. Karanlığa doğru yürümeye devam mı edersiniz, yoksa arkanızı dönüp, ışığınızı mı seçersiniz?


İkilemdeyim sayın izleyici. Siyah ve beyaz kadar büyük bir ikilem. Ciddi mana da sıkıntılı bir dönem. Hani gitmek isteyipte gidemezsin, kalsan dert olur, dönsen dert olur, gitsen daha bi fena olur. İşte öyle bir'şey.


Yarına o kadar çok insanı sıkıştırdım ki, merak ediyorum nerde olcam, nası olcam.. Ama özlicek miyim? Elbet.

22 Aralık 2011

Başlığım yok benim.





Neden yok? Çünkü saçma bişey yazcam. Çünkü saçmalayasım var. Çünkü.. Bir sürü sebebim var aslında ama hiç birinden bahsetmeyeceğim. Sadece saçmalıcam. Dinle!


Dinle der demez aklıma şu geldi: Sakin-Edepsiz Komedya . Dinleyin. Güzel parça. Seviyorum kendisini. Daha geçenlerde muhabbeti geçmişti. Dinlediğim şarkıları kimse dinlemez diye dem vuruyordum. Hatta dinlediğim insanları tanımazlar bile. Yanlış yerlerde mi geziniyorum ne? Evet hep yanlış yerde arıyorum. 


Aramak deyince de mevzu telefona gelir. Blackberry de bazen uygulama çalışmasında java sıkıntısı oluyor. Pilini çıkartıp takınca düzeliyor. Fakat bunu resetlemek için başka bir'şey olmalı diye dövünüyorum. Her seferinde pili tak, çıkar falan sinir bozucu. Deerken, araştırdım ve şöyle bir şeyle karşılaştım. Küçük bilgisayar olduğundan, bilgisayar mantığı ile çalışıyormuş. Yani ctrl+alt+del. Shet!


Shet mi? Evet, geçen gün söyledim bu kelimeyi. Salla gitsin manasında. Neden mi söyledim? Anlatmayım shetle gitsin.


Bir komşunun çok mühim bir işini hallettim. Kadın o kadar mutlu ve mesut oldu ki.. Eve geldiğimde dayanamayıp bir de telefon etti. Telefonda da teşekkür ettikten sonra "Allah sana nişanlınla haca gitmeyi nasip etsin" dedi ve kapadı. Bu dua hiç duymadığım ve aslına bakılırsa kendimi yakıştıramadığım bir dua olmasına rağmen olayı gidip annemle paylaştım. Annemin tebessüm etmesini beklerken annemin tepkisi şu oldu: "Asla olmaz! Evlenmeden ne öyle yurt dışlarına çıkmak falan!" 


Bir de çocukluğumda dinlediğim şarkıları dinledim geçen gün. Kliplerinde gezindim. Özlemişim kendilerini. Eski klipler güzelmiş be sayın izleyici. Hikayeleri varmış. Mesela şunun gibi: Drive myself crazy ya da Freak on a leash


Derken masal biter ve kız uyanır gerçekliğe. Gerçekler acıysa, acılardan kaçar. Acıları sevmez. Canını acıtanları da sevmez. İyiliklere ve güzelliğe doğru ilerler emin adımlarla. Daha bir sert basar ayakları yere. Daha bir farklıdır artık. Belki bir gün fark edilir farklılığı heh? Ya da yokluğu? Ya da varlığı? Ya da.. Her neyse.

30 Kasım 2011

Ay tutulması yaşıyorum.



Ay tutulması en çok da beni etkiler. Aslında beni en çok etkileyen şey, ay'dır. Ay ne desem bilemiyorum. Yok efendim, yanlış tahmin ettiniz. Kurt kadın falan değilim fakat ciddi manada etkilenirim dolunaydan. Yarım ay'dan, hilal'den ve türevlerinden. Ay'ı gördüğüm an o unuttuğumu sandığım tüm duygularım gün yüzüne çıkar. Bir ağlama hissi oluşur, nedenini asla tahmin bile edemediğim. Ağlamak güzel şey yabancı. Ciddi manada güzel.

Ay tutulmamın sonuçlarından bir tanesi ve en önemlisi yazı yazamıyor olmam. Artık nokta atsam, nokta atışı yapıyormuşum gibi bir his oluşuyor insanlarda. Genelde beni tanıyanlar sıkı takipçim. Onlar daha bir zevk aldıklarını söylüyorlar. Beni tanımayanlarla iletişimim olmadığından olacak ki, tepkilerinizi yorumlarınızdan alıyorum.

Yazdığım yazılara anlamlar yüklemesi gerekenler hariç, alakasız insanlar anlam yüklüyor, alınıyorlar. "Onu bana mı dedin?!" "Şurda şöyle demişsin ama.." şeklinde cümleler duymaya başladım çokça. Aslında söylemek istediklerimi anında söyleyebilen bir yapıya sahibim. Zaten açıklamamı da hep yaparım "Yalanlarımı gerçeklerimi anlatmak üzere kurguluyorum. Okuduğunuz her şey gerçeklerin yalanlarla kaynaşması. O yüzden "ne desem yalan olur." Çünkü ben yazar-ım. Sadece yazarım, siz okursunuz.

Diyeceğim o ki, sembolik yazmayı seviyorum. Alttan alttan laf sokmayı da seviyorum. Laf soktuğum insanların bunun farkedememesini de seviyorum. Zaten benim sembollerimi çözebilen bir zat-ı muhterem görsem alnından öpecek duruma geldim. Yoo, aslında belki de anlıyorsunuz. Belki de anlar gibi yapıyorsunuz. Ama seviyorsunuz değil mi? Evet evet, yazmalıyım. Kimse beni tutamaz, söylim.

23 Kasım 2011

Yardım etmek can yakmaz.!


Yardım etmeyi çok seven bir toplumuzdur biz. Bize kalan en önemli özelliklerimizden bir tanesi bu olsa gerek. Birisi poşet taşımakta mı zorlanıyor? Hemen atlarız. Çocuğun arabasını mı otobüsten indiremiyor, hemen yardım ederiz. Şehir hayatında yardım eden insan bulmak zordur. Gerçekten bu dediklerimi zor bulursunuz. Fakat neden?

Yardım etmek şehir hayatında öyle bir hal aldı ki,her an "keriz" sıfatına yakıştırılabiliyorsunuz. Salak mısın sen? neden yardım ediyorsun muhabbeti bile dönüyor..

Ben "hayır" demeyi sevmeyen bir insanım. Hayır diyemeyen bir insan değilim, yanlış anlama sayın izleyici. Öyle bir hayır! derim ki.. Fakat genelde dememeyi tercih ederim. Hele de söz konusu "yardım" ise. Bize yardım eder misin ile başlayan cümleleri çok severim. Yardım etmek can yakmaz deyip atlarım. Kendimi paralasam bile beni rahatsız etmez bu. Fakat işin vıcığı çıkana kadar. Yani artık bu konuda kullanıldığımı hissedene kadar.. İşte bu çok fena..

İnsanlara yardım etmeyi de çok severim. Kişisel olarak yani. Yardıma ihtiyacı olan insanlar var, manevi anlamda. Onlara olan ilgim ve saygım yanlış anlaşılmalara mahal verebilir. Verse de umrumda olmaz gerçi. Amaç belli sonuçta. Yardım.. Yardım kelimesi altında duyguların istismar edilebileceğini anlayamayacak kadar aptal bile olabilirim. İşte bu daha fena.

Gerçek nedir sayın izleyici biliyor musun? Yardım etmekten korkmayın.! Yardım edin. Yardım etmenin verdiği o huzuru hissedin. İçinizde olan sıkıntılardan aklanmanın tek yolu olmasa da yollarından bir tanesidir yardım. Gözünüz kapalı, kulağınız tıkalı yürümeyin yollarda. Bakın sağa-sola. Karı'ya kıza değil.! Yardım edilebilecek, yardıma ihtiyacı olan, zor durumda olan insan var mı diye bakın. İyi insan olun. En çok da iyi insanlara ihtiyacımız var. Bunu neden mi söyledim? İyi insanları tanıdıkça iyi olduğumun farkına vardım da ondan.

13 Ekim 2011

Mustafa Amca'ya gittik.



Biliyorsunuzdur belki İstanbul dolaylarındaysanız. Taksim'in sağ arka köşelerinde bir mekan. Mekan demeye bin şahit ister aslında. Sokakta oturuyorsunuz. Sokakta ufak tabureler ve masalarla. 

Mekanı kötülemek adına söylemedim. Aslında süper sıcak bir mekan. İnsanları oldukça enteresan mesela. Her tipten insan var. O ufacık masanın etrafına doluşan 7 genç, sıkış tıkış oturarak muhabbet edebiliyorlar. O ufacık masaya koskocaman sohbetlerini sığdırabiliyorlar. Mekanın ufacık tefecikliği oldukça hoşuma gitti ki.. 

Kahvemizi içtik. Mustafa Amca gerçekten yaşlıca bir amca. O da geziniyor arada, servis yapıyor. Mekan oldukça ucuz ve sevimli. Duyduğuma göre domatesli tostu meşhurmuş. Ucuzmuş da. Bir daha ondan yicem. Aç gitmedim, deneyemedim. 

Yan tarafımızdaki masada oturan 5 adamın 4'ü tiyatrocuydu. Hepsini ayrı ayrı dizilerde görmüştüm önceleri. Arkadaşımla elimizdeki telefonlarla twit atmaya uğraşırken, adamlardan bir tanesi en sonunda dayanamayıp "Sohbet etmeye mi geldiniz, yoksa telefondan mı sohbet ediyorsunuz?" dedi. Biz güldük. Fakat yine de telefonları elimizden bırakamadık. Kahvelerimiz gelene kadar internet üzerinden geçti muhabbetimiz.

Güzel bir mekanda, sıcak insanlarla tanışmanın verdiği mutlulukla eve geldim. Fal da baktırdım bu arada. Yanımda bulunan arkadaşım baktı falıma. Aslında fal baktırmaktan nefret ederim. O kadar ısrar etti, o kadar ısrar etti ki... Hani karar verme aşamasındayım falan diyordum ya, onunla hiç konuşmamıştık bu tip konuları. Malumunuz telefon elimizden düşmemişti ki. Neyim varsa bildi diyebilirim. Fazladan "N" ve "L" harfleri geldi. Sanırım bu bir işaret. "Lan!?" diyo birileri. Bir daha da baktırmam fal. Buraya kadarmış.


Not: Fotoğraf internetten alınmış Mustafa Amcanın yerinin fotoğrafıdır. Biz şu kapının önünde oturduk mesela ^^ Komedi :D

20 Eylül 2011

Seyircisiz maç cezası yok!

Cezaya bakar mısınız? Evet ceza. Seyircisiz bir maçtan daha da kötüsü kadınların ve çocukların izlediği maçtır gibi bir havası var sanki bunun. Aslında ben kadın savunucuların buna karşı ayaklanmasını isterdim. Hee bir de bedava olayı var değil mi?

Fenerbahçe maçında kadınların yaptığı terbiyesizliğe bakar mısınız? Twitter'da gündeme taşınınca gördüm. Trabzon hakkında olumsuz tezahurat yapan, küfreden bir kadın topluluğu. Evet gerçekten seyircisiz maçtan da beteri varmış, yaşadık gördük. Çok yerinde bir ceza diye düşünüyorum..

Aslında ben maçlara gitmekten pek hoşlanmam. Küfürlü ortamlardan, küfür edenlerden pek hoşlanmam. Aslında hep düşüncem bu yönde olmuştur. Kadınların ağzına küfür yakışmaz. Maça kadınların gitmesi eğlenceli olabilirdi. Altın günü gibi. Pardon Melahat hanım sağa geçer misiniz? topu göremiyorum. Offside 'tan atılan gole sevinen bir takım kadın eğlenceli olabilirdi elbet. Ne bileyim, holiganlığın olmadığı elit bir topluluk olabilirdi kadınlar ve çocuklar. Çok daha güzel olabilirdi. Ama bakıyoruz: Öyle mi olmuş?! 


8 Eylül 2011

Depresif yazmanın vakti gelmişti!





Kalemimin kağıdımın elimden alındığını görüyorum. Sonra uyanıyorum hayır klavyem elimdeymiş. o.O Başarısızlığımla gurur duyuyorum. Hiç kimse kusura bakmasın. Başaramıyorum..


Kimsenin anlayamadığı yazılar yazasım geliyor. Çünkü ben de anlayamıyorum. Okuyorum, anlam veremiyorum. Bakıyorum, anlamıyorum. Yazıyorum, okumuyorum.. Nerdeyim, ne yapıyorum? Önümde bir sürü şey varken yapmam gereken; ben en önemlisini seçiyorum "hiçbirşey". 


Hiçkimseyle takıldığım kadar güzel kimseyle takılmıyorum. Biz başkayız. Biz farklıyız. O hiçkimse, ben birisiyim. Üzülüyorum, ağlamak istiyorum.. Ondan sonra hiç kimse herkes olsa diyorum. Herkesten biraz alıyorum ondan. Herkeslere benzeyen hiç. Hiçe benzeyen herkes. O üçüncü halin imkansızlığı, o başka. 


Derken hayat çarpıyo adamı beyninden. Farklı bir durum. Enteresan yollara savruluyorsun. Başka bir sabahta uyanıyorsun. Başka insan var yanında. Başla.. Hadi başla! Ayağa kalk ve başla!


Hayatına tekrar başlıyorsun, yeni, yine ve yeniden. Hayır bu kez farklı diyorsun ama olmuyor işte. O herkesteki hiç buluyor seni. Bak yine hiç oldun. Hiçsin işte. Bitti, buraya kadarmış. Sorsana ne oldu diye? Hiç!