16 Şubat 2012

Bir şişe su için(di)


Akşam kahvemizi Cevahir-Kahve Dünyası'nda içtik Ö. kardeşimle. Yanımızda can dostum güzel insan kremalı kahve de vardı. Scholotzsky's nin beyaz mocha'sının yanında pamuk şeker gibi kalan mocha'da içtik. İnanın Sch'de inanılmaz ağır bir kahve. Ağır kahve sevenler için ideal. Kahve Dünyası'ndakini hiç beğenmedim ilk başta. Fakat sonra sonra iyi geldi. Bir de bardağı çok küçük. Karşılaştırma yapmamalı ama insan. Bu yanlış. 

Neyse, çıktık Cevahir'den. O sırada kremalı kahve sevgilisi ile buluşmaya gitti. Biz de Ö. kardeşimle derse gidiyorduk. Tam Cevahir'in önündeki metro çıkışında bir gencin bi'şey düşürdüğünü gördü  Ö. kardeşim. Karanlık olduğundan yaklaşıp baktım, su şişesiydi. O sırada genç hızlı adımlarla yanımızdan geçti. Düşürdüğünün farkında değildi. Ö. kardeşim yine her zaman ki "Amaan, salla!" modundaydı. Bense yine her zaman ki gibi o duyarlı havamdaydım. "Yazık lan, getirelim" deyip, yerden aldım şişeyi. Tabi bu olaylar süresince zaman aktı gitti. Baktım adam epey ilerde. Koşarsak yetişiriz dedim ve hızlı adımlarla, yer yer koşarak yetişmeye çalıştık.

Arkadan Ö. kardeş bağırıyo gence "Bakar mısınız? Pardon? Heeey?" adam da tık yok. "Kulaklık var heralde" dediğim sırada baktım ki, evet vardı. Adamı omuzundan sarstım o sinirle. O kadar peşinden koştuk sonuçta. Bir şişe su için. 50 kuruşluk su için, evet. Adam şaşkınlıkla döndü. Su şişesini uzatarak "Bunu düşürdünüz" dedim. Gülerek elimden aldı şişeyi, "teşekkür ederim" dedi. Neden o kadar sinirliydim bilmiyorum ama eklemeden edemedim: "Sen duyuyo musun ki beni!?" kulaklıklarına takmıştım bir kere. Laf sokmasam olmayacaktı. Yine gülerek "Evet duyuyorum" dedi. Sonra "Hayır yani, o kadar koştuk peşinden, bağırdık falan duymadın!?" diye azarladım. Sanki hani duymak zorundaymış gibi. Hatta utanmasam tokatlıcam yani o derece. "Peki, sizin için yapabileceğim bi'şey var mı?" dedi yine gülerek. Sonra benim sinirim geçti "Yok, yok" dedim gülerek. Sonra arkamızı döndük, yürümeye başladık. 

Ö. kardeş, "Sevgilim olabilirsin diyebilirdim" dedi. Adam çok yakışıklıymış. Ö. kardeşimi bilmem ama bence çok öküzdün sayın su şişesini düşüren adam. O kulaklıkları takıyorsan, az sesini kıs. Duy etrafı tamam mı?! He bi de öyle iki güzel kız peşimden koştu havasına girme! Zira ben olayın sevabındaydım. Malumunuz su getirmenin sevabı büyüktür. Öyle işte.

13 Şubat 2012

Künefe mm.



Künefeyi inanılmaz seviyorum. Aslında tatlıların her birini ayrı ayrı seviyorum. Hayır, yanlış oldu. Kabak tatlısını sevmem aslında. Kabak tadı veriyo. Evet, sevmiyorum. Yemem, ağzıma sürmem. Bir de aşure. Aşure yiyen insanlara hayranlıkla bakıyorum. Hayır, yiyemem.. Ama diğer tatlılar.. 

Bugün künefe yemeye gittik. Hem de burnumuzun dibindeki bir mekan-ı ulviye. Yerin ismini paylaşıcam. Zira süperdi künefesi. Bilmiyorum denk mi geldi, ikinci kez deneyip öyle mi yazsaydım. Ama yok. Fotoğrafını çekip, yazıcam dedim. Yaptım bunu. Murat Muhallebicisinin Mecidiyeköy şubesinden bahsediyorum sayın izleyici.

Künefemizi yedik. Mükemmeldi. Ben kaymaklı yemem. Kaymağın tadını değiştirdiğine inanıyorum. O sıcak sıcak geliyor, hele de o metal tabağıyla ya. Off yani off.. Şimdi olsa, yine yerdim. Hayır, öyle bi yedik, öyle bi geçtik ki kendimizden. Güzeldi,güzel.

Haricinde, ders verdim bugün. Hoca olmak zor iş. Hele de bana ders veren hocalarımın da artık bana "hocam" demesi enteresan bir duyguydu. Aslında heyecan verici. "Hocam fotokopi çekcek misiniz?" dedi bana bir zamanlar dersime giren hocam. Vuhuuu.  Telefon numaramı isteyip, işte konu hakkında danışmak istiyorum muhabbeti. Kendimi çok bilmiş hissettim. Evet, ben de izninizlen malumatfuruş oldum. 

14 Şubat hakkında söyleyecek tek sözüm var. "Konuşursam seni yakar, susarsam kendime katlanamam."

10 Şubat 2012

Kıskançlık etkisi !



Az önce yazma öncesi pozisyonumu almış, tavana doğru bakarken içimden söyleniyordum. Sonra bu dışa vurum olarak döküldü dudaklarımdan "Ne yazsam.. Ne yazsam.." O sırada odama giren abim; "Gerizekalılığını yaz" dedi gülerek. Halimi salakça buldu tabi.  Evet, gerizekalılığımı yazmalıyım dedim. O da tabi ki kıskançlık.!


Sevdiğimi inanılmaz kıskanıyorum arkadaş. Kim ne derse desin. Kıskanıyorum. Bunun kendine güvenmekle, etrafa güvenmekle ya da herhangi başka bi'şeyle alakası yok. Yalnızca kıskanıyorum. Başkalarıyla paylaşamıyorum. Çıldıracak gibi oluyorum. Çoğunlukla kendimi tutuyorum fakat, tutamadığım zamanlar da oluyor.


Kıskanıyorum işte! diyorum şuursuzca. Kıskanmanın sebeplerinden çok, sonuçları önemli ama. Kıskandıkça sevgim zarar görüyor. Öyle ki, belli bir noktadan sonra hiçliğe gidecek diye üzülüyorum. Çünkü hiç sevmemek hoş bir şey değil. Duygusuzluk hiç güzel değil. Biliyorum ben bu duyguyu. Yani duygusuzluğu.


Bilinçli olarak yapılan kıskandırma çalışmaları bana hiç gelmiyor. Bana iyi gelmiyor. Soğuyorum. Sıkılıyorum. Benim olmayanı sevmeyen bir yapım var. Benim olmayanı kıskanamıyorum da. Sonra kendi içimde çelişkiye düşerek vazgeçiyorum. Bildiğin vazgeçiyorum. Sonra etkisizleşiyor o şey,kişi bende. Kayboluyor yavaş yavaş, yok oluyor. Hiç olmamışcasına. Ne acı.


Etkisi ben de böyle sürerlilik gösterdiğinden olacak ki kıskanma huyumdan nefret ediyorum. Sevdiklerimi paylaşamamaktan, aşırı sahiplenmekten, aşırı kısıtlamaktan.. Hiç normal değilim. Absürt olduğumu biliyordunuz değil mi?


Diyeceğim bu kadar millet. Kendinize iyi bakın. Bilinçli olarak kıskandırmayın, kıskandırılmayın, kıskanmayın. Bu çok gerizekalı ve çok yorucu bir his. Allah korusun,amin. 

22 Ocak 2012

Şişman-zayıf paradigması.



Ne yani? Herkes zayıf olmak zorunda mı? Öyle bir zorunluluk mu var ? Yok öyle bir dünya. Neden şişman olmak bu kadar itici ve ürkütücü bir şey ki?

Bugün bir arkadaşımla konuşuyoruz. Arkadaşım plates hocası. Plates için gelen hanımların oldukça şişman bayanlar olduğundan dem vuruyordu. Hele bir kadın varmış ki, onu saatlerce zorluyormuş. Bir gün zorlamış kadını yine. Sonra ara vermişler. Ara için takıldıkları bir cafe varmış. Diğer plates hocası olan arkadaşlarıyla oturmuşlar. Tam arka masalarına gelmiş kadın. Onları görmemiş. Koskoca bir tabak kıymalı spagetti istemiş. Tabak gelmiş. Girişmiş yemeye. Bunun üzerine bizimki kalkmış, yanına gitmiş. "X hanım, afiyet olsun!" demiş. Kadın hemen tabağı itip "Aaa bu da nerden geldi buraya böyle. Ben yemiyorum efendim bunu, kaldırın hemen" diye bağrınmış. Ciddi manada komedi kadınmış doğrusu.

Sabahları yapılan sporların ardından yenilen o koskoca kahvaltı tabaklarına benziyor bu durum. Sanırım olay kafada bitiyor. Zira ben yemek yemeyi sevmeyen bir yapıya sahibim. Hatta bazen, hani böyle çokça sevdiğim bir yemek olursa eğer "Hamal gibi yedik olm!" moduna girerim. Yediklerimi hamal gibi taşıyacağım anlamına gelir bu. Bu yüzdendir ki, az yemeye çalışırım.

Midenin 3'te 1'i su, yine 3'te 1'i yemek ve 3'te 1'inin hava olması gerekiyor. Ama öylemiyiz biz? Değiliz. Boğazımıza kadar yemek yiyip, sonra hazımsızlık çekeriz. Ardından gelsin sodalar, gelsin gazlar. Mide sıkıntıya girer, kendimiz sıkıntıya gireriz. 

Diyeceğim o ki, spor yapmak iyidir hoştur, güzeldir fakat hani yaptığınız şeyin amacına uygun bir şeyler yapınız. Sonra ardınızdan böyle muhabbetler dönmekte. 

20 Ocak 2012

"Son" ben sundum.

Er'ler filmin sunduğu son'dan bahsediyorum. Türk filmi gibi bir hayatım olsun istedim hep. Ne bileyim. Böyle aniden olsun herşey. Oldu-bitti'ye gelsin. Sonra gözümü bir yatakta ölümü beklerken açayım. Sanki o sona yaklaşıyor gibi hissediyor olsam da, hala izlediğim filmden istediğim etkiyi alamadım.


Son'lar normalde hep üzücüdür. Fakat sonunu bilmediğiniz yollar öyle değil. Karanlık bir tünel düşünün. Önünüzü görmeden ilerliyorsunuz. Sağa-sola çarpıp duruyosunuz bu sırada. Bu şekilde ne kadar devam edebilirsiniz? Arkanıza baktığınızda ışık var. Fakat yolun sonunda ufak bi aydınlanma bile yok. Karanlığa doğru yürümeye devam mı edersiniz, yoksa arkanızı dönüp, ışığınızı mı seçersiniz?


İkilemdeyim sayın izleyici. Siyah ve beyaz kadar büyük bir ikilem. Ciddi mana da sıkıntılı bir dönem. Hani gitmek isteyipte gidemezsin, kalsan dert olur, dönsen dert olur, gitsen daha bi fena olur. İşte öyle bir'şey.


Yarına o kadar çok insanı sıkıştırdım ki, merak ediyorum nerde olcam, nası olcam.. Ama özlicek miyim? Elbet.

22 Aralık 2011

Başlığım yok benim.





Neden yok? Çünkü saçma bişey yazcam. Çünkü saçmalayasım var. Çünkü.. Bir sürü sebebim var aslında ama hiç birinden bahsetmeyeceğim. Sadece saçmalıcam. Dinle!


Dinle der demez aklıma şu geldi: Sakin-Edepsiz Komedya . Dinleyin. Güzel parça. Seviyorum kendisini. Daha geçenlerde muhabbeti geçmişti. Dinlediğim şarkıları kimse dinlemez diye dem vuruyordum. Hatta dinlediğim insanları tanımazlar bile. Yanlış yerlerde mi geziniyorum ne? Evet hep yanlış yerde arıyorum. 


Aramak deyince de mevzu telefona gelir. Blackberry de bazen uygulama çalışmasında java sıkıntısı oluyor. Pilini çıkartıp takınca düzeliyor. Fakat bunu resetlemek için başka bir'şey olmalı diye dövünüyorum. Her seferinde pili tak, çıkar falan sinir bozucu. Deerken, araştırdım ve şöyle bir şeyle karşılaştım. Küçük bilgisayar olduğundan, bilgisayar mantığı ile çalışıyormuş. Yani ctrl+alt+del. Shet!


Shet mi? Evet, geçen gün söyledim bu kelimeyi. Salla gitsin manasında. Neden mi söyledim? Anlatmayım shetle gitsin.


Bir komşunun çok mühim bir işini hallettim. Kadın o kadar mutlu ve mesut oldu ki.. Eve geldiğimde dayanamayıp bir de telefon etti. Telefonda da teşekkür ettikten sonra "Allah sana nişanlınla haca gitmeyi nasip etsin" dedi ve kapadı. Bu dua hiç duymadığım ve aslına bakılırsa kendimi yakıştıramadığım bir dua olmasına rağmen olayı gidip annemle paylaştım. Annemin tebessüm etmesini beklerken annemin tepkisi şu oldu: "Asla olmaz! Evlenmeden ne öyle yurt dışlarına çıkmak falan!" 


Bir de çocukluğumda dinlediğim şarkıları dinledim geçen gün. Kliplerinde gezindim. Özlemişim kendilerini. Eski klipler güzelmiş be sayın izleyici. Hikayeleri varmış. Mesela şunun gibi: Drive myself crazy ya da Freak on a leash


Derken masal biter ve kız uyanır gerçekliğe. Gerçekler acıysa, acılardan kaçar. Acıları sevmez. Canını acıtanları da sevmez. İyiliklere ve güzelliğe doğru ilerler emin adımlarla. Daha bir sert basar ayakları yere. Daha bir farklıdır artık. Belki bir gün fark edilir farklılığı heh? Ya da yokluğu? Ya da varlığı? Ya da.. Her neyse.

30 Kasım 2011

Ay tutulması yaşıyorum.



Ay tutulması en çok da beni etkiler. Aslında beni en çok etkileyen şey, ay'dır. Ay ne desem bilemiyorum. Yok efendim, yanlış tahmin ettiniz. Kurt kadın falan değilim fakat ciddi manada etkilenirim dolunaydan. Yarım ay'dan, hilal'den ve türevlerinden. Ay'ı gördüğüm an o unuttuğumu sandığım tüm duygularım gün yüzüne çıkar. Bir ağlama hissi oluşur, nedenini asla tahmin bile edemediğim. Ağlamak güzel şey yabancı. Ciddi manada güzel.

Ay tutulmamın sonuçlarından bir tanesi ve en önemlisi yazı yazamıyor olmam. Artık nokta atsam, nokta atışı yapıyormuşum gibi bir his oluşuyor insanlarda. Genelde beni tanıyanlar sıkı takipçim. Onlar daha bir zevk aldıklarını söylüyorlar. Beni tanımayanlarla iletişimim olmadığından olacak ki, tepkilerinizi yorumlarınızdan alıyorum.

Yazdığım yazılara anlamlar yüklemesi gerekenler hariç, alakasız insanlar anlam yüklüyor, alınıyorlar. "Onu bana mı dedin?!" "Şurda şöyle demişsin ama.." şeklinde cümleler duymaya başladım çokça. Aslında söylemek istediklerimi anında söyleyebilen bir yapıya sahibim. Zaten açıklamamı da hep yaparım "Yalanlarımı gerçeklerimi anlatmak üzere kurguluyorum. Okuduğunuz her şey gerçeklerin yalanlarla kaynaşması. O yüzden "ne desem yalan olur." Çünkü ben yazar-ım. Sadece yazarım, siz okursunuz.

Diyeceğim o ki, sembolik yazmayı seviyorum. Alttan alttan laf sokmayı da seviyorum. Laf soktuğum insanların bunun farkedememesini de seviyorum. Zaten benim sembollerimi çözebilen bir zat-ı muhterem görsem alnından öpecek duruma geldim. Yoo, aslında belki de anlıyorsunuz. Belki de anlar gibi yapıyorsunuz. Ama seviyorsunuz değil mi? Evet evet, yazmalıyım. Kimse beni tutamaz, söylim.

23 Kasım 2011

Yardım etmek can yakmaz.!


Yardım etmeyi çok seven bir toplumuzdur biz. Bize kalan en önemli özelliklerimizden bir tanesi bu olsa gerek. Birisi poşet taşımakta mı zorlanıyor? Hemen atlarız. Çocuğun arabasını mı otobüsten indiremiyor, hemen yardım ederiz. Şehir hayatında yardım eden insan bulmak zordur. Gerçekten bu dediklerimi zor bulursunuz. Fakat neden?

Yardım etmek şehir hayatında öyle bir hal aldı ki,her an "keriz" sıfatına yakıştırılabiliyorsunuz. Salak mısın sen? neden yardım ediyorsun muhabbeti bile dönüyor..

Ben "hayır" demeyi sevmeyen bir insanım. Hayır diyemeyen bir insan değilim, yanlış anlama sayın izleyici. Öyle bir hayır! derim ki.. Fakat genelde dememeyi tercih ederim. Hele de söz konusu "yardım" ise. Bize yardım eder misin ile başlayan cümleleri çok severim. Yardım etmek can yakmaz deyip atlarım. Kendimi paralasam bile beni rahatsız etmez bu. Fakat işin vıcığı çıkana kadar. Yani artık bu konuda kullanıldığımı hissedene kadar.. İşte bu çok fena..

İnsanlara yardım etmeyi de çok severim. Kişisel olarak yani. Yardıma ihtiyacı olan insanlar var, manevi anlamda. Onlara olan ilgim ve saygım yanlış anlaşılmalara mahal verebilir. Verse de umrumda olmaz gerçi. Amaç belli sonuçta. Yardım.. Yardım kelimesi altında duyguların istismar edilebileceğini anlayamayacak kadar aptal bile olabilirim. İşte bu daha fena.

Gerçek nedir sayın izleyici biliyor musun? Yardım etmekten korkmayın.! Yardım edin. Yardım etmenin verdiği o huzuru hissedin. İçinizde olan sıkıntılardan aklanmanın tek yolu olmasa da yollarından bir tanesidir yardım. Gözünüz kapalı, kulağınız tıkalı yürümeyin yollarda. Bakın sağa-sola. Karı'ya kıza değil.! Yardım edilebilecek, yardıma ihtiyacı olan, zor durumda olan insan var mı diye bakın. İyi insan olun. En çok da iyi insanlara ihtiyacımız var. Bunu neden mi söyledim? İyi insanları tanıdıkça iyi olduğumun farkına vardım da ondan.

13 Ekim 2011

Mustafa Amca'ya gittik.



Biliyorsunuzdur belki İstanbul dolaylarındaysanız. Taksim'in sağ arka köşelerinde bir mekan. Mekan demeye bin şahit ister aslında. Sokakta oturuyorsunuz. Sokakta ufak tabureler ve masalarla. 

Mekanı kötülemek adına söylemedim. Aslında süper sıcak bir mekan. İnsanları oldukça enteresan mesela. Her tipten insan var. O ufacık masanın etrafına doluşan 7 genç, sıkış tıkış oturarak muhabbet edebiliyorlar. O ufacık masaya koskocaman sohbetlerini sığdırabiliyorlar. Mekanın ufacık tefecikliği oldukça hoşuma gitti ki.. 

Kahvemizi içtik. Mustafa Amca gerçekten yaşlıca bir amca. O da geziniyor arada, servis yapıyor. Mekan oldukça ucuz ve sevimli. Duyduğuma göre domatesli tostu meşhurmuş. Ucuzmuş da. Bir daha ondan yicem. Aç gitmedim, deneyemedim. 

Yan tarafımızdaki masada oturan 5 adamın 4'ü tiyatrocuydu. Hepsini ayrı ayrı dizilerde görmüştüm önceleri. Arkadaşımla elimizdeki telefonlarla twit atmaya uğraşırken, adamlardan bir tanesi en sonunda dayanamayıp "Sohbet etmeye mi geldiniz, yoksa telefondan mı sohbet ediyorsunuz?" dedi. Biz güldük. Fakat yine de telefonları elimizden bırakamadık. Kahvelerimiz gelene kadar internet üzerinden geçti muhabbetimiz.

Güzel bir mekanda, sıcak insanlarla tanışmanın verdiği mutlulukla eve geldim. Fal da baktırdım bu arada. Yanımda bulunan arkadaşım baktı falıma. Aslında fal baktırmaktan nefret ederim. O kadar ısrar etti, o kadar ısrar etti ki... Hani karar verme aşamasındayım falan diyordum ya, onunla hiç konuşmamıştık bu tip konuları. Malumunuz telefon elimizden düşmemişti ki. Neyim varsa bildi diyebilirim. Fazladan "N" ve "L" harfleri geldi. Sanırım bu bir işaret. "Lan!?" diyo birileri. Bir daha da baktırmam fal. Buraya kadarmış.


Not: Fotoğraf internetten alınmış Mustafa Amcanın yerinin fotoğrafıdır. Biz şu kapının önünde oturduk mesela ^^ Komedi :D

20 Eylül 2011

Seyircisiz maç cezası yok!

Cezaya bakar mısınız? Evet ceza. Seyircisiz bir maçtan daha da kötüsü kadınların ve çocukların izlediği maçtır gibi bir havası var sanki bunun. Aslında ben kadın savunucuların buna karşı ayaklanmasını isterdim. Hee bir de bedava olayı var değil mi?

Fenerbahçe maçında kadınların yaptığı terbiyesizliğe bakar mısınız? Twitter'da gündeme taşınınca gördüm. Trabzon hakkında olumsuz tezahurat yapan, küfreden bir kadın topluluğu. Evet gerçekten seyircisiz maçtan da beteri varmış, yaşadık gördük. Çok yerinde bir ceza diye düşünüyorum..

Aslında ben maçlara gitmekten pek hoşlanmam. Küfürlü ortamlardan, küfür edenlerden pek hoşlanmam. Aslında hep düşüncem bu yönde olmuştur. Kadınların ağzına küfür yakışmaz. Maça kadınların gitmesi eğlenceli olabilirdi. Altın günü gibi. Pardon Melahat hanım sağa geçer misiniz? topu göremiyorum. Offside 'tan atılan gole sevinen bir takım kadın eğlenceli olabilirdi elbet. Ne bileyim, holiganlığın olmadığı elit bir topluluk olabilirdi kadınlar ve çocuklar. Çok daha güzel olabilirdi. Ama bakıyoruz: Öyle mi olmuş?! 


8 Eylül 2011

Depresif yazmanın vakti gelmişti!





Kalemimin kağıdımın elimden alındığını görüyorum. Sonra uyanıyorum hayır klavyem elimdeymiş. o.O Başarısızlığımla gurur duyuyorum. Hiç kimse kusura bakmasın. Başaramıyorum..


Kimsenin anlayamadığı yazılar yazasım geliyor. Çünkü ben de anlayamıyorum. Okuyorum, anlam veremiyorum. Bakıyorum, anlamıyorum. Yazıyorum, okumuyorum.. Nerdeyim, ne yapıyorum? Önümde bir sürü şey varken yapmam gereken; ben en önemlisini seçiyorum "hiçbirşey". 


Hiçkimseyle takıldığım kadar güzel kimseyle takılmıyorum. Biz başkayız. Biz farklıyız. O hiçkimse, ben birisiyim. Üzülüyorum, ağlamak istiyorum.. Ondan sonra hiç kimse herkes olsa diyorum. Herkesten biraz alıyorum ondan. Herkeslere benzeyen hiç. Hiçe benzeyen herkes. O üçüncü halin imkansızlığı, o başka. 


Derken hayat çarpıyo adamı beyninden. Farklı bir durum. Enteresan yollara savruluyorsun. Başka bir sabahta uyanıyorsun. Başka insan var yanında. Başla.. Hadi başla! Ayağa kalk ve başla!


Hayatına tekrar başlıyorsun, yeni, yine ve yeniden. Hayır bu kez farklı diyorsun ama olmuyor işte. O herkesteki hiç buluyor seni. Bak yine hiç oldun. Hiçsin işte. Bitti, buraya kadarmış. Sorsana ne oldu diye? Hiç!

28 Ağustos 2011

Erkeğin aşkı zordur. (%100 Gerçek)

Aşağıda okuyacağınız hikaye gerçek bir aşk hikayesinden alıntılanmıştır. Yazar anlatanın ağzından kurgulamaktadır.. Fakat bu kez anlatıcımız bir erkekti ve duygularını dile getirmek her zamankinden daha zordu. Erkek gibi düşünmek zor gerçekten..

Henüz 23 yaşındaydım. Üniversite son sınıf öğrencisiydim. Okulumda oldukça başarılı da sayılırdım. Dersten başka bir şeyi görmeyen gözlerim tabi ki bazen başka şeylere de kayardı. Ama asla aşık olmazdım. Kızlar yanıma gelir, beni beğendiğini söyler, bir-iki gün takılırdık. Kusura bakma takılma kelimesi aslında şu an benden olabildiğince uzak ama işte o zamanlar öyleymiş sanırım.. Bir iki günün sonunda mutlaka o kızdan soğurdum. Aslında asla ısınmazdım da.. Hani olur ya, erkek adamın yanında şöyle güzel bi kız olmalı muhabbeti..

Bir gün kuzenime kalmaya gitmiştim. O gece bir doğum günü partisi varmış. Zar-zor beni oraya getirdi. Aslında hiç sevmezdim kalabalık mekanları. Kızın evine gittiğimizde gitmeme isteğimi daha bir iyi anladım. Ev bodrum katındaydı. Her odada ayrı tipler oturmuş, saçma muhabbetler, yiyenler, içenler.. Çok sıkıldım. Kuzenimi kaybettim. Sağa sola bakınırken içime giren fenalığı durdurma adına kendimi balkona attım. Korkuluklara yaslanarak bir ohh çektim. Birden oksijene ne kadar hasret kaldığımı hissettim. İçerde ağır bir koku vardı. Duman altı olmanın verdiği etkiyle sanırım..

"Çok sıkıldın galiba sen de" dedi ince ve çekingen bi ses. Birden inanılmaz irkildim. Yan tarafta bir kız çocuğu vardı. Evet çocuk. Çocuk gibi çekingen ve utangaç. Neden bilmiyorum ama yanaklarını sıkasım falan geldi. "He, evet" dedim umarsız bir biçimde. "Çok saçma insanlar bunlar ya, mecbur kalmasam hayatta gelmezdim, saat 12'yi vurana kadar da içeri girmicem" dedi. Güldüm. "12?" dedim. "Külkedisiyim ben" dedi gülerek. Sonra tekrar baktım ona. Aslında o kadar da küçük değildi. Ama gözleri o çok masumdu. Aslında suratında da bilmediğim bir masumluk vardı sanki. Gayri ihtiyari "Kaç yaşındasın sen bakim? Yaşın tutuyo mu burda olmaya?" dedim. Gayet hanımefendi bir biçimde "Teşekkür ederim,20 yaşındayım" dedi. Teşekkür mü etti? Bir an kaldım. Sonra 2 saat boyunca kesintisiz konuştuk.. Konuştuk.. Konuştuk..

Eve giderken kuzenim neden salak salak güldüğümü sordu. Güldüğümün farkında bile değildim oysa ki. Gülüyor muydum? Ne alaka? Kız kuzenimin en iyi arkadaşıydı. En iyi arkadaş? Görüşmemiz muhtemeldi. Artık bekar evimde kalmak yerine dayımlara taşınmıştım diyebilirim sanırım. Her seferinde kuzenimle gidip, onu da görüyordum. Çünkü O başkaydı..

Bizim arkadaşlığımız her geçen gün ilerledi. 1 yıl kadar arkadaş kaldık. Artık ona açılma vaktimin geldiğini düşündüm. Zira okulum bitmişti. Çok yakında askere gidecektim. Arkamda bırakacağım birinin varlığından emin olmak istiyordum. Görüşmek istediğimi söylediğimde o da benimle konuşacağı bir şey olduğunu söyledi. İşte o an sevinçten uçtum sanki. Eşofmanlarımla sokağa çıktım hemen. Yanına gittim..

Hep ne selam verirdi, ne de nasılsın diye sorardı. İçi içine sığmaz bir biçimde girerdi konuya. Direkt girdi yine ben heyecanla beklerken. "Sanırım benim bir sevgilim var" dedi. O an ölücem sandım. O an ölmediysem asla başka zaman ölmezdim. Fotoğraflarını gösterdi.. Elim ayağım titredi, boğazıma bir yumruk tıkandı. Nasıl olurdu? O nasıl başkasıyla birlikte olurdu? Tansiyonumun düştüğünü hissetmeyecek kadar gözü kördü. Bir yere oturalım dedim titrek bir sesle. Biz çok şey yaşamıştık. Sınavı kötü geçtiğinde gelir bana anlatırdı, birine sinirlendiğinde gelir bana kızardı, bir yere gitmeye korktuğunda bir tek bana güvenirdi.. Ben başka olmalıydım.. Sadece arkadaş mıydım yani?

Bıraktım her şeyi.. Eve girince holde ağlamaya başladım. Ev halkı başıma üşüştü. Sinir krizi gibi bişey geçirdim. Kuzenim anırarak ağladın be! diye dalga geçer hala. Hiç öyle ağladığımı bilmiyorum. Sonra kapıyı çarpıp çıktım. Arabama bindim. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Kaybetmenin verdiği acı çok başkaymış. 

O diğer kızlar gibi peşime düşmedi, manken güzelliği de yoktu zaten. Ama başkaydı. Doğaldı, hanımefendiydi, sabahlara kadar konuşabilirdim, eğlenirdik, mutlu olurdum. En önemlisi huzur bulurdum yanında. O sevmiyo diye bıraktığım sigarayı elime aldım. İçmeye çalıştım ama yapamadım. Öyle bir yer edinmişti ki içimde.. 

Askere gittim hemen sonra. Elveda bile demeden gitmem canını çok acıtmış. Hiç izin kullanmadım. Sadece askerdim. Askerdeyken sevgililerini arayan arkadaşlarım olurdu. O aklıma gelirdi hep. Beni komando da yapmadılar ki unutayım. Unutamadım. Aksine, her şey onu hatırlatır oldu. Askerden döndüğümde babamın şirketinde çalışmaya başladım. 

İş hayatında unuturum sandım. Ama hep onu hatırladım. Doğum gününde bile aramadım onu. Halbuki doğum gününde ona istediği iki katlı evin maketini almıştım. Eline aldığında ağlamaklı olmuştu. O'ysa bana öyle bir sürpriz yapmıştı ki, ağlamaktan gözlerim şişmişti. Ben onu tanımadan önce hiç ağlamamıştım. Kızlar gözümde çok farklı yerdeydi, annem hariç. O benim annem gibiydi. "Eve gittiğinde çağrı at yoksa uyuyamam" derdi. Evime gittiğimde aygazı kapatmam, ütünün fişini çekmem ve daha bir sürü şey için tembih sözlerini dinlerdim..

Şirkette çalışırken, aynı zamanda da yükseklisansa başladım. Unutmak için bir çarem olmalıydı. Dayımlara da uzun süredir gitmiyordum. Kuzenimle ise hiç görüşmüyordum. Sanki her naber diye sorduğumda iyiyim deyip, O nun hakkında bir şey söyleyecekti. Ya evlendi deseydi. İşte o zaman yaşayan ölü bile olamazdım. Bir gün şeytanın bacağını kırıp dayımlara gittim. Oturduk, konuştuk.. Kuzenimle mutfakta kahve içerken O'ndan bahsetti. Al işte başladık. Kulaklarım uğuldamaya başladı.. "Kız sevgilisinden 1 hafta sonra ayrıldı. Aslında başkasını seviyormuşum" dedi. "Her fırsatta seni sordu, olum bu kız seni seviyo, demedi deme" dedi. Bi an durdum. Kaybedecek birşeyim yoktu.

Evinin önüne gittim. Arayıp hemen aşağı inmesini söyledim. Hemde şöyle "İn aşağı, kapının önündeyim!" Aşağıya indi. Görmeyeli daha bir güzelleşmişti. Öyle bir hal almıştı ki, ödüm koptu benim gibi gören var mıdır diye. Değişik parıltısının altında yine içim içime sığmaz oldu. "Ben sanırım sana deliler gibi aşık oldum" Sanırım? Deliler? Aman Allah'ım böyle saçmalama olamaz dedim içimden. Göz bebeklerinin büyüdüğünü o karanlıkta hissettim. Olan selamımızın da kesildiğini hissettim o an. Aramızda olan o ufak kırıntı da kaybolmuştu. 

Tekrar yıkılıp arkamı döndüm. Bir adımımı atmamla kolumu sertçe tutup beni kendine çevirdi. Sonra bana o kadar sıkı sarıldı ki, içini içimde hissettim. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, O'nun içinden duyuyordum sesini. "Ben de zaten hep seni seviyordum" dedi. İlk kez seviyorum diyormuş gibi bir havası vardı. Ama bir şey söyleyim mi? Ciddi manada ben de ilk kez birine seviyorum dedim ve içim titredi. 

dedi anlatan.. Aslında bu aşkın sonunu yazmak isterdim fakat sanırım buraya kadar olan kısmı güzel olan tarafı. Belki sonu da güzeldir ha?

25 Ağustos 2011

Yine Aşk Hikayesi (%100 Gerçek)

Aşk hikayesi serimize devam ediyoruz. 

Aşağıda okuyacağınız hikaye gerçek bir aşk hikayesinden alıntılanmıştır. Yazar anlatanın ağzından kurgulamaktadır..

Ufaklığımdan beri erkeklerle iyi anlaşamamışımdır. Özellikle sevgili olaylarına hep olumsuz yaklaşmışımdır. Erkeklerden nefret ettiğim de söylenirdi genelde. Hiç bir erkeğe de yakışıklı dediğim olmamıştır.Taa ki bir gün O'nu görene kadar. 

Üniversite yıllarımda bilgisayar kursuna gidiyordum. Bir gün kantinde otururken yanımdaki arkadaşım "Burada sence hangisi en yakışıklısı?" diye sordu çekinerek. Durdum, onu gördüm. "Bence o" dedim. O da kpss kursuna geliyordu. Sonra aramızda hiç bir şey olmadı tabi..

Aradan biraz zaman geçti. Üniversiteyi bitirdim. Kpss'ye hazırlanmak için yine aynı kursu tercih ettim. O yine oradaydı. Aynı sınıftaydık bu kez. Sınıfta ders boyunca, dersten sonra hep benimle uğraşıyordu. O zamanlar benden hoşlanan çocuklar falan olsa hep dalga geçiyordu. Bir gün ders öncesi benimle o kadar uğraştı ki, sinirimden çantamı alıp dışarı fırladım.. O da peşimden geldi..

En işlek caddelerden birinde nereye gideceğimden umarsızca yürüyordum. O da arkamdaydı ama ben farkında değildim. Birden birinin bana seslendiğini duydum. O'nu gördüm. O kadar sinirliydim ki ona, yerdeki kaldırım taşlarını söküp kafasına fırlatabilirdim o an. Tam arkamı dönecekken "Ben sana aşık oldum!" diye bağırdı. O an İstiklal durdu sanki. Sanki ben de o anı bekliyor gibiydim de haberim yoktu. Bana aşık mı olmuştu, yanlış mı duymuştum. Kimse duymuş muydu? Etrafıma bakındım, kimsenin umrunda değildi zaten aşık olması. Ama benim umrumdaydı. Umrumda olmalıydı..

Yanıma geldi, özür diledi. "Aşk" dedikleri şeyden olsa gerek böyle saçmalamıştı. Aşk mı? O da neydi? Hani benim nefretim, hani benim hakaretlerim. Birden o an içimden birşeylerin kopup ona yuvarlandığını hissettim. bu öyle bir şeydi ki, o günden sonra onu her gördüğümde çığ gibi büyüyordu. Her gördüğümde bir uzvumu ona bırakıyormuş gibi hissediyordum. Her gördüğümde O'na enjekte olan herhangi bir ilaç gibiydim.

Derken ilişkimiz ilerledi.İlerledi derken yanlış anlama, hayatımda tanıdığım en çıkarsız erkekti o. Sonra bir gün benimle evlenmek istediğini söyledi. Evleneceği kızdım ben. O ara ikimiz de atanamamıştık bir yere. Fakat o benden vazgeçmemek ve İstanbul'da kalabilmek adına 6 ay polislik yaptı. Bu sırada bizi ailelerimiz öğrendi fakat olmaz dediler. Bizim aşkımız olmazmış..

Ailemi arkama almak istediğimden olacak ki, durmadan ayrılma kararı aldım ve o hiç bıkmadan usanmadan aradı beni. Her ayrılma kararı aldığımda beni tekrar arayacağından çok emindim. En son ayrılma kararımda verdiği tüm hediyeleri attım. Hayatımda ona dair hiç bir şey bırakmadım. Yalnız o çok değer verdiğimiz şeyi atmadım. Eğer o şeyi atsaydım biz biterdik. O çok özeldi..

Bir gün benden ona pasta yapıp göndermemi istedi. Nedenini hatırlayamıyorum, çok kızgındım ona.Sanırım o pasta aramızı yumuşatacaktı. Yaptığım en büyük hata ona pasta yerine o şeyi göndermek oldu. O şeyi ve ağlayarak yazdığım ayrılık mektubunu.. O pasta beklerken aldığı şeylere bak!

Ve biz bittik. Aradan biraz zaman geçince nişanlandığını, kısa bir süre sonra da evlendiğini öğrendim. Yıkılmak dedikleri kelimenin anlamını işte o an anladım. Artık benim için bitmişti. Epey bir süre atlatamadım, kendime gelemedim. Her işlek cadde de onu aradı gözlerim. Bizi ne burkmuştu, ne üzmüştü bilmiyorum ama bitmiştik işte.

Evliyken de beni aradı bi kaç kez. Asla karısını sevmedi sanırım. Kısa süre önce de boşandılar. Ama artık görüşmüyoruz. Denedik, olmadı işte. Severek ayrılmasınlar, ben bir hataya düştüm bari okuyanlar düşmesin diye anlattım bunları.

dedi anlatan. Çok da güzel söyledi. İyi ki de anlatmış. Seviyorsanız öyle çabuk vazgeçmeyin sevginizden. Ben hep insanın bir kez aşık olacağına inanırım. Bir kez aşık oluyorsanız, o aşkın acılarına dayanmayı da bilin. Alttan almayı da bilin. Ama yine de şansınızı fazla da zorlamayın. Hikayeyi paylaşmama izin veren arkadaşıma teşekkürlerimi sunarken, hikayesini paylaşmak isteyen okurlarım da beklerim hikayenizi diyorum :)





10 Ağustos 2011

Platonik Aşkın oldu mu?


Platonik aşk:karşılığı sorgulanmayan aşk anlamında kullanılır. (Wikipedia) 

Karşılıksız aşk! Aşk karşılıklı olmaz mıydı? Birbirinizi seversiniz, sonra aşk olur. Aşk.. Ne kadar yavan bir kelime. Ne kadar sıkıcı ve itici. Ne kadar sakız. Hatta çok bakkal.

Neyse, konumuz aşk değil zaten, platonik. Platonik aşık olmadım diyen yalan söyler bir kere. Özellikle ufacık tefecikken mutlaka bir abimize/ablamıza aşık olmuşuzdur. Kız çocuğu iseniz, komşu çocuğu olan ve sizden yaşlarca büyük olan x abiye aşık olursunuz. Erkekler ise genelde hocalarına aşık olur. 

Platonik aşkın çekici olan tarafı kesinlikle ulaşılmaz olmasıdır. İnsanlar zoru sever sanırım. Ulaşılmazı sevmeyi de severler. Zira platonik aşık olduğunuz kişiyle aranızda asla bir şey geçmeyeceğini bilirsiniz. Kendime bakıyorum da, asla aşık olmadım mesela. Platonik aşk ha!?

Realistlik evet. Gerçekçi olmak gerekir. Ama şimdilerde düşündüm de, lisede şu çocuk da çok hoşmuş dediğimi hatırlıyorum. Hatta çocuğu gördüğümde harbiden iyi çocuk hee derdim. Sonra o meşhur liseli sakız lafı yapıştı çocuğun üstüne "seninki".. Çocuk ne zaman geçerse benim ki geçiyordu. Ne zaman gelse yanımıza seninki geldi oluyordu. 

Neden sonra çocuğun benimle çıkmak istediğini öğrendim."Çıkmak!?" Neyse ki lisede de o kelimeye anlam yükleyemeyen bendeniz, "Ne çıkması!? Manyak mı bu!?" muhabbetine girdim. Asla çıkmadım. Aslına bakarsanız o muhabbet döndükten sonra o çocuktan nefret bile ettiğimi söyleyebilirim sanırım. Bir daha aynı ortama girmedim. Kantindeyse aç kaldım vs..

Tabi benim ki doğru bir platonik aşk hikayesi olmadı. Görünce erirsiniz, kendinizi kaybedersiniz, kalbiniz yerinizden çıkar, nefesiniz kesilir, bir baksa size yeter gibi kelimeler sarfetmem gerekirdi sanırım. Ama maalesef yok öyle bir dünya. Az mantıklı olun. Platonik aşk mı olurmuş ayol?! Çocukken olur evet ama büyüyünce? Yok deve!

1 Temmuz 2011

Fotoğraf çekmek enteresandır.

Bakarsınız, görürsünüz, sonra çekersiniz. Fotoğraf çekmenin öyle çok özel, çok farklı bir yanları yoktur. Eline ilk kez fotoğraf makinesi almış bi adama çek deseniz bile çeker. Hatta bazen öyle fotoğraflar çıkar ki; yıllardır eğitimini almış bir insandan bile daha iyi..

Yetenek.. Yetenek gerektirmez fotoğraf çekmek. Önemli olan hissettiğini görüp yakalamaktır. Hissettim ve yakaladım olur genelde. Aynı alana 25 kişi gideriz fotoğraf çekmeye. Sonra stüdyoya gidip onları çözümlemeye başlarız. İşte şurasını gördün, burasını görmesen daha iyi olurdu, ışık şöyle olmalı, gökyüzü böyle olmalı derken hep daha iyiye ulaşmaya çalışırız. Fakat asla en iyi fotoğrafı bulamayız. Çünkü mutlaka bir kusur bulunur.

Derken, görerek çekmenin de ötesine geçeriz. Kompozisyon oluşturma. İşte ben bunu çok severim. "İletişimsizlik imkansızdır, iletişime geç!" konulu yarışma için bir kompozisyon oluşturdum. Elleri, gözleri bağladım fakat yine de iletişimden koparmadım insanları. Fotoğraf çekmek isteyince arkadaşlarınız birden ortadan kayboluyor. Malumunuz yayınlanmak var sonuçta. İşte yüzünü kapatıcam, gözünü kapatıcam desem de olmadı. En sonunda kantinden kolundan tuttuğumu yakalayıp çektim fotoğrafımı. Ben hiç tanımadığım insanlarla çalışırken oldukça eğlendim. Güldük, eğlendik. Şu gördüğünüz kareyi yakalayabilmek için ise tam 
1 saat 15 dakika uğraştım. Değdi mi? Evet, değdi.. İşte sanat budur! Alınan keyif ve eğlence.