günlük sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
günlük sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

24 Mart 2017

Günlük-7

Bugünlerde o kadar yoğunum ki günlük, buraya hangi birini anlatsam bilemiyorum. Diyeceğim o ki, yoğunluk iyidir. İnsanı tüm depresyondan ve sıkıntıdan çekip götürüyor. Başınıza aynı anda beş iş sarın ve sonrasında değmeyin keyfine..

Bugün tüm yoğunluklarımın sonuna geldim. Dolayısıyla burdayım. Huzurla başımı yastığa koyacağım şu gecede, herkesle helalleşmenizi, ailenizi sevmenizi, yanınızdaki insanı bir daha hiç görmeyecekmiş gibi öpmenizi dilerim. Hayat çok kısa ve bir o kadar da hızlı.

12 Mart 2017

Bloglar arası Röportaj


Merhaba sayın okuyucu. Sevgili Annesi'nin Prenses'i -nin yapmış olduğu etkinlik olan bloglar arası röportaj a bende katıldım. Hiç tanımadığımız bloggerlar ile tanışıp röportaj yapma fırsatı bulduk. Çıkan eşleştirme sonucunda bana Özlem Kutlu çıktı. İlk kez gezindiğim blog hakkında sorular sormam gerekiyordu fakat ben dayanamadım bir sürü soru sordum. İnsan merak ediyor sonuçta :) İşte sorduğum sorular ve çok değerli blogger arkadaşımız Özlem'in verdiği cevaplar :)

1- Özlem Kutlu Kimdir, neler yapar? iş-güç-okul vs :)
1986 Üsküdar doğumluyum. Bilgisayar programcılığı ve Bilgisayar mühendisliği mezunuyum. Bir dönem yazılım uzmanı olarak çalıştım. Bir dönem meslek lisesinde ücretli bilgisayar öğretmenliği yaptım. Ama şu an farklı bir alanda çalışıyorum. Yazılıma ve bilgiislemcilige ara verdim.

2- Neleri yapmaktan hoşlanıp, nelerden nefret edersiniz?
Yapmaktan hoşlandığım seylerin basinda, kendimle başbaşa olmak var. Kendimi dinlemek, günlük yazmak ya da puzzle yapmak, veya herhangi bir hobi ile birlikte sadece kendime vakit ayırmak en sevdiğim şey şu hayatta. Kitap okumayı, bazen film izlemeyi, ilginç yerler gezmeyi, ilginç hayat hikayelerini okumayi, bazen de örgü örmeyi severim.
En nefret ettigim şey dedikodudur. Karşımdaki insanın sürekli şikayet ediyor olması da beni hayattan soğutur. Herkes kendi işine, kendi yoluna baksın isterim. Bir söz okudum geçenlerde "kendinizi geliştirmek ile o kadar meşgul olun ki başkalarını eleştirmeye vaktiniz kalmasın". Bunu herkes uygulayabilse keşke.

3-Olmak istediği şeyle, olduğu yer arasında fark var mı? (polis olmak istiyodum ama avukat oldum gibi )
İngilizce öğretmeni olmak istiyordum ama bilgisayar mühendisi oldum. Arada cok fark var. Onca yıl sonra tekrar sınava girip İngilizce öğretmenliği hayalimi gerçekleştirmeye çalıştım ama tutmadı.

4-Sevdiği müzik türü? Dinlemeden ölmemelisiniz dediği filmin ismi?
Yabancı pop severim. Ama Müslüm babayı da dinlerim, ruh halime göre değişiyor :)
İzlemeden ölmeyin diyeceğim bir film, Truman show olabilir. 

5-Kendini en çok anlattığına inandığı film veya kendini en çok bağdaştırdığı film karakteri nedir?
500 days of summer filmindeki kızın karakterini kendime benzetiyorum. Bu filmden haberimin oluşu da zaten bir kiz arkadaşımın beni ona benzetmesiyle olmuştu. Gelgitli karakteri var onun da baya. Beni en çok anlatan film de bu sanırım.

6-Asla unutamam dediğin bir anıyı anlatır mısın?
Kuzenlerimle onlarin bahcesinde oynarken yengemin bize sütlü sekerli ekmek yedirmesi :)) neden bilmiyorum ama hep aklımda.

7-Kaç kardeşsiniz?
Üç kardeşiz. Ben büyüğüm.

8-Aşka inanır mısın? Hiç aşık oldun mu?
Aşka inanırım. Evet aşık oldum, acısını da çektim. Yine çıksın yine olurum :) iflah olmaz bir potansiyel aşığım.

9- Geçmişe gitme ve tekrar yaşama şansın olsa hangi döneme gitmek isterdin?


Üniversitedeyken bir arkadaş ile ders sonrası akşam Kadıköy rıhtıma inmiştik. Kalabalığın içinde kafamıza göre takılmıştık çok keyiflidi. Üniversite zamanım eğlenceli geçmişti, o döneme geri dönmeyi isterdim.

Verdiği yanıtlardan dolayı özlem'e teşekkür ediyorum. :) Ve tabii böyle bir etkinlik düzenlediği için prenses'e de . :)

20 Şubat 2017

Ivır Zıvır 62


Şimdilerde Emre Aydın dinliyorum. neden bilmiyorum ama hüzünlü olduğum zamanlarda beni en çok yansıtan şarkılar Emre aydın şarkıları. aslında ben genelde klasik, jazz falan dinliyorum ama işte insan efkarlanınca eskileri anıyor be..

Bu pazar günü eskileri çokça düşündüm. ailemle o kadar mutlu zamanlar geçirmişim ki, dışarıda hiç aramamışım mutluluğu. mutluluk garip bir duygu. benim gibi yengeç burcu için hele, çok garip. olmazsa olmazım sanırım. 

hayat bize size ve onlara güzel. yani genelde öyle. geçenlerde çok moralim bozulmuş can dostum güzel insan Vildan ile buluşmuştum. bir sürü şey anlatmış, konuşmuş vatanı milleti kurtarmış Bakırköy dolaylarında geziyorduk. Pek bilmiyorum oraları, meydan gibi bir yerden geçerken sağ tarafta bir inşaat vardı. inşaata dönerek "bu ne acaba, ne yapacaklar burada, of çok sıkıldım herşeyden" dedim.Vildan beni durdurdu. Sol tarafta yükselen ağaçları gösterdi. "Şunları görüyor musun" dedi parmağını uzatarak. Ben de baktım. Gerçekten harikaydılar. Yemyeşil, o kalabalığın kirliliğin ve pasın içinde muhteşem gözüküyorlardır "Çok güzellerr" dedim ağzımı yaya yaya. "Heh işte, orası mezarlık" dedi. "Şimdi tekrar düşün, şu an yaşadığın hayata tekrar bak" dedi. Baktım. Ve ne diyeceğimi bilemedim. Mezarlık düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmeyi başardı..

Sizleri bilmem ama ölümden deli gibi korkan bir insanım ben. Sanırım henüz zamanım gelmedi, Allah gecimden versin. Gelince gitmek ister çünkü insan. Ya da asla hazır hissetmez misin? Aslında bu bir bitiş değil yeni bir başlangıç, bir kavuşma anı biliyorum. Fakat yine de bilinmezliklerle dolu olduğunu da biliyorum. düşünmemeye çalışıyorum, düşünmedikçe dünyalık işlere dalıyorum. misal oturup neden yurt dışında çeşitli ülkeleri göremedim, yeni insanlarla neden tanışamadım diye üzülüyorum.

üzülmek için sebep ararsanız mutlaka bulursunuz. bunu da kendimden biliyorum. depresyona girmek benim için çocuk oyuncağı. ama gerçek depresyon. öyle güldüğüme falan bakmayın. akşam 11 de uyuyup öğle 12 buçukta uyanıp hala uykusunu alamama depresyonu. aslına bakarsanız yataktan hiç çıkmama durumu. ya çok yeme, ya da hiç yememe sorunu. bitiyorum sanırım az kaldı..

hele bir de Ataköy de görevlendirildiğimi öğrendim ya, dedim kafayı yicem heralde az kalıcak. bakırköy ün oradaki ataköy değil. navigasyona yazdığımda sultanbeyli falan gördüm. nasıl gideceğim, gidersem nasıl döneceğim hiç bilmiyorum. 

of be, evet günlük bu. ohhhh sefam olsun, yazdım rahatladım valla.

15 Şubat 2017

Günlük 7


merhaba sayın okuyucu..

bugün başıma gelen ilginçlikler silsilesinden bahsetmek istiyorum. her seferinde "büyük konuşmayın, ben konuştum ve konuştuklarımın hepsini yaptım " deyip duruyorum değil mi? diyorum fakat yapmıyorum bu dediğimi. çünkü siz hocanın dediğini yapın, yaptığını yapmayın aman diyim..

içkili mekanlarda asla yemem-içmem diyen bir insanım ben. artık şu cümleyi tekrar kurgulama zamanı geldi: "içkili mekanlarda yiyip-içmemeyi tercih etmeye çalışıyorum..

neden mi yumuşadım? çünkü grupanya dan aldığım fırsat kodumun bulunduğu mekan içkili bir mekandı. aslında genellikle bakarım menülerine. fakat bu mekanın web sitesi yapım aşamasında olduğundan bilemedim içkili bir mekan olduğunu. evet görsellerde bar resmi de varmış, onu da göremedim. çünkü görmemem gerekiyormuş ve kınadığım şeyi yapmam gerekiyormuş..

siz siz olun, kınamayın. mekan çok ilginç bir yerdi, çok da güzel davrandılar bize sağ olsunlar, yemekler de harikaydı, erkenden kalkınca neden erkenden gittiğimizi bile sordular. o kadar zor yedim ki her şeyi. hayır parasını da önceden ödüyorsun ya, hazırlattım da rezervasyon yapıp.. yemesem olmayacaktı.. yedim ama bir sor nasıl yedim?

neyse efendim. şöyle metrobüse yakın, 3+1 otoparklı ve 0 bir daire bulursanız bahçelievler taraflarında, bana bir haber edin bea. 3+1 evi ne yapacaksınız iki kişi dediğinizi duyar gibiyim. malumunuz freelance çalışan insanım. bir çalışma odamın olması şart.!

freelance çalışmanın en güzel yanını söylüyorum: müşterini seçebilmek. geçenlerde çok iyi diyebileceğim bir iş teklifi geldi, hiç sevmediğim bir müşteriden hemen iptal ettim. zira benim için müşteri ile aynı dili konuşabilmek önemli. her söyleneni yaparım, her denileni düzeltirim -ki bize okulda bunu öğrettiler renk bilgisi olmayan insanların bize hiç olmayacak şeyler yaptırmaya çalışmasını falan-. bunlar bana normal gelir fakat karşısındaki insana çok para veriyorum diye köpek gibi davrananlara dayanamam.

freelance işler ise kısmet gibidir. bir açıldı mı ardı kesilmez, üst üste durmadan çalışıp başınızı kaşıyacak zaman bulamazsınız. sonra aniden dururlar. bu günlerde piyasa mı durgun, bilmiyorum ama 1 haftadır boş oturuyorum. her türlü görsel tasarım yapılır ağabey yazayım da belki iş düşer ha? asdkjalkj DÜŞMEDİ!

6 Şubat 2017

Günlük-9


bugünlerde olabildiğince üzgünüm sayın okuyucu. sebebini bilmiyorum, sanırım işsizlik olabilir. işe yaradığım günleri hatırlayıp özlüyor da olabilirim. neyse efendim, bu günlerde iş arıyorum delice.. işin ilginci bulamıyorum. :(

ne mi yapıyorum. bir web sitesi ile uğraşıyorum. o bitince babama da yapacağım bir tane. 

çılgınlar gibi oyun oynuyorum..

en ama en önemlisini söylüyorum, yazamıyorum!

fakat çok güzel okuyorum. uzun zamandır okumak istediğim tutunamayanlar ı okuyorum. aynı sırada yine uzun zamandır okumak istediğim yaban'ı bitirdim. Ve tabii ki yanı sıra kramazov kardeşler i okuyorum. bu günlerde hep okumak isteyip, çok bilindik romanlar diye uzak durduğum yerlere yaklaşıyorum. hadi bakalım hayırlısı.

17 Ocak 2017

Günlük-8


Bugün kafamın içi tam anlamıyla pekmez diyebilirim sayın okuyucu. En ama en korktuğum sınav idare eder bir biçimde geçti-gitti. Lisans yıllarındaki ineklik büşra notları, yerlerini geçsem yeter'e bıraktı. Kendimden utanıyor muyum ne?

Ah değerli okuyucum, bu blog hayatı çok iyi insanları karşıma çıkardı. Örnek veriyorum:sessiz prenses . Kendisi bana harika hediyeler gönderdi. yani bir insanı bu kadar yüz yüze tanımayıp, bu kadar güzel hediye gönderebilen biri daha görmedim. özellikle cüzdan ciddi anlamda ihtiyacımdı :) şimdi huzurlarınızda kendisine bir kez daha teşekkür ediyor, benim gibi yüz yüze gelmediği bir insanı, yüzünü görmeden mutlu ettiği için Allah razı olsun diyorum :) ayrıca blogunu kapatıyormuş, üzüldüğümü de ekliyorum.. :(

bu kadar güzel cümlelerin ardından hepinize sağlık ve mutluluk da diliyorum. yarın ki sınavlarım iyi geçsin, kurtulayım şu dertten. hadi size de iyi geceler dostlar :)

22 Aralık 2016

Günlük-8

Merhaba sayın okuyucu, ben geldim yine başınızı şişirmeye. Aman ne güzel dediğinizi duyar gibiyim..

Son günlerde çok büyük bir yoğunluk içindeydim. Üst üste sınavlara girmiş, pestilim çıkmış haldeyken 2 gün boyunca bir derginin tasarımını tamamladım. Sabahlama, akşamlama prosödürlerinden çıkar çıkmaz ertelediğim kahvaltı sözlerimi yerime getirdim. Üç gündür üst üste sağda solda kahvaltı yapıyor olmama bağlı olarak ayı gibi şiştiğimi hissediyorum. İşe bak ki, evdeki tartının pili de bitmiş. 

Patlamalar hepimizi derinden üzdü. Patlamanın ertesi gün Beşiktaş'a gittim. Meydandan bindiğim otobüse bir adam elinde kocaman ağır bir bavulla bindi. Bavulu o kadar zor çekiyordu ki, kesin bombadır diye düşündüm. Otobüste birden ölüm sessizliği hakim oldu, herkes birbirine bakmaya başladı. İlk durakta inesim gelmiş olsa da, otobüsteki diğer insanlara baktım. Hepsi harika gözüküyordu. Giyinmiş, süslenmiş, yetişmeleri veya gitmeleri gereken yerlere özenle hazırlanmışlardı. Onları bırakıp gitmeye gönlüm el vermedi. Öleceksek o otobüste hep birlikte ölmeliydik. Bavulun üzerine doğru yürüdüm. Eğer üzerine sarılırsam belki daha az kişi zarar görebilirdi diye düşünürken ölüm sessizliğini bir adam bozdu. "O bavulun içinde ne var?" Bavulun sahibi adam ezile büzüle açıklamasını yaptı. Köyden gelmişti ve elindeki kağıtta bir adres yazılıydı. Adam o kadar mahcup bir hal aldı ki.. Sonra en önde oturan bir adam "Bu vatan bölünmez" diye bağırdı. Milletçe kafayı yemiştik. Fakat vatanın bölünmezliği konusunda hemfikir olmuştuk. Allah yar ve yardımcımız olsun. O olayların tekrarını yaşatmasın ve eskisi gibi en büyük korkumuz çantamızdaki telefonun çalınması olsun.

Özlediğim insanlarla özlem giderdim. Sınavlarımı soracak olursanız çok kötü geçtiler. Neden böyle oluyor bilmiyorum ama beynim daha az şey üretmeye başladı. Sanırım artık daha az bölünüyo hücrelerim. Yaşlılık ha? 28 yaş ne demek ya? Bugün bir formda yaşımı sordular, 26 yazıyordum ki 2016'yı gördüm. Ufak bir keraat cetveli hesabıyla anladım ki 26 çook eskide kalmış. Eskiler güzeldi be. 

Hani böyle diyoruz ya. Memleketçe verdiğimiz sınavların ardı arkası kesilmiyor. Eskiden gün gün önemli olayların yer aldığı bir ansiklopedimiz vardı. Orayı okuyarak büyümüştüm. Aslında hep başka sebeplerle dürtüldük. Dürtülme sebebini araştırdığımda ilkokuldaydım. Hocam "jeopolitik konum dolayısıyla" demişti. Madem o kadar sinir bozucu bir şey taşınalım biz de hocam demiştim. Jeopolitik kelimesini telafuz bile edemiyorken bu cümleyi etmiştim, hocam hafif kaşlarını çatmış "burayı almak için kanının son damlasına kadar savaşan atalarımıza ayıp olur, biz de onların torunlarıyız, biz de kanımızın son damlasına kadar savaşacağız." demişti. Keşke kalleşçe oynanmasaydı arkamızdan oyunlar. Ne eskiye gitmek istiyorum, ne de geleceği merak ediyorum. Hala harika bir yerdeyiz, hala ne kadar ayrı düşüncelerde olsak da birbirimize kenetlenmeyi biliyoruz, hala hepimiz olmasa da çoğunluğumuz birbirimizi seviyoruz.

Aslında buraya gündelik sıkıntılarımdan bahsetmeye gelmiştim. Ne bileyim, şimdi canım bişe yemek istiyo ama aslında yemek istemiyo da dediğimde a kişisinin dediği gibi "Allah başka dert vermesin" demek istiyorum. Kesinlikle en büyük sıkıntınız bu olsun. Kapitalist sisteme de lanet olsun!

14 Aralık 2016

Günlük-7


hani bazen hayatın ne kadar boş olduğunu anlarsınız ya, ben bugün bunu çok iyi anladım.

7 Aralık 2016

Günlük-6

Hayat bugün  gerçekten çok soğuk..

bundan mıdır bilmiyorum ama canım çok sıkılıyor. aynı çocukluğumdaki korkularıma döndüm yine. böceklerden inanılmaz korkuyorum. kimseyi sevmek istemiyorum, sevdiklerim hep ölüyor. kimseyle konuşmak istemiyorum.. hep kötü bir şeyler olacak sanıyorum.

gerçekten kötü bir durum bu. aradığım kişiye ulaşamayınca çıldırıyorum. birine şuraya gel diyemiyorum çünkü gelirken yolda başına bir şey gelirse suçlu hissederim diye korkuyorum.

insanın suçluluk hissine sahip olması gerçekten berbat bişey. neden bilmiyorum ama yıllardır saçma sapan şeyler için suçluluk hissediyorum. biri yolda giderken ayağını bi taşa çarpsa, o taşı oradan neden kaldırmadım diye üzülüyorum. taşı görmediğim halde!

işte bu yüzden her şeyden nefret ediyorum. keşke bir ilacı olsa da içsem, geçse tüm bu düşünceler. artık korkmasam yaşamaktan, insanlarla etkileşim içine girmekten..

bunu okuyan benim asosyal olduğumu falan düşünebilir. aksine, yolda hiç tanımadığım insanlarla bile sohbete girebilen bir yapıya sahibim. konuşmak olsun yeter ki.. fakat bu korkular çok başka..

neyse.

son günlerde ayı gibi yediğimden olacak ki, bir kilo almışım. bir kilooo. evet. bunu vermem lazım. 50'ye düşmeye çalışırken 54 olmak nasıl bir duygudur beni en iyi kadınlar anlar. bunu doktordan öğrenmek nasıl berbat bir şeydir hele? doktora gittim bu kansızlık meleti için. bilen bilir, kansızlık çekiyorum delice. normalde en düşük 11 olması gereken değer bende 2'ye düşmüş. sanırım kullandığım ilaçlardan olsa gerek kilo aldım. işin ilginç yanı doymuyor oluşum. boyumu da 167 olarak ölçtü doktor. artık böyle saçma bir uygulama varmış. ben bugüne kadar kendimi 168 sanıyordum oysa. o 1 santime de kafayı taktım. yaşlandım da çekti mi boyum acaba? annem de 170 miş eskiden misal. şimdi aynı boydayız. demek ki yaş gittikçe kısalıyor insan. neden böyle takıntılı olduğum şeyler hep benim başıma geliyor? boy takıntım var kardeş zaten. 185'in üstünde abi ve kardeşin olursa sen de boy takıntılı olursun! neden tüm boylar onlardayken kilolar bende acaba?

neyse, kafaya taktım, 50 olucam dedim. dedikçe daha çok yemek düşünür oldum. bugün ne yesem i düşündükçe acıkıyorum, yedikçe doymuyorum. yani işte şöyle tıka basa doydum dediğim öğün olmuyo, bıraksalar dünyayı yicem. bence ilaçlardan, öyle olsun çünkü.

hadi kilo alınır verinir diyosunuz, peki ya boy? öyle bi dünya yok dimi? 4 sene basketbol oynadım, 3 sene yüzdüm ama olmadı işte. bu kadar. demek ki herkesin bir boy skalası var. çok da kasmamak lazım. başlıcam kiloya da boya da . iki günlük dünya da derde bak!

dert dedim de aklıma geldi. burnumuzun dibinde savaş, değişik bir ekonomi falan, her şey korkutuyo beni. kesinlikle iki günlük dünya. gelin şu tüketim çılgınlığımıza bir son verip üretmeye başlayalım mı? ben başlıyorum, arkamdan gelin!

3 Aralık 2016

Bu günlük

Bugün istanbul bir harikaydı can dostlar, güzel insanlar. muhteşem bir hava vardı. fakat ben evdeydim tüm gün. sanmayın ki gezdim tozdum böyle harika bir hava bulmuşken. a kişisi gezmek istemedi. dışarı çıkası yokmuş her zaman ki gibi. çünkü o evi çok seviyor. tıpkı mahalle çocuğuyken sokaklarda oynarken üst katımızda oturan ve asla sokağa çıkmayan çocuk gibi. ona aşağıdan "cam güzeli" diye bağırırdık. hep camdan izlerdi, sonra döner aterisi ile oynardı. sanırım o günlerde o çocukla çok dalga geçmiştim ve o da çok içerlemişti. 

neyse, a kişisi "madem çok sıkılıyorsun, çık dışarı istediğin yere git" de diyor, hakkını yiyemem. fakat bana kalırsa mutlu olunacaksa evliysen beraber olucak. yani ben tek başıma sokaklarda gezmek istesem evlenmezdim ama dimi? sanırım evet, ben haksızım. çıkıp gezmeliyim eski günlerdeki gibi. almalıyım elime fotoğraf makinemi, dere tepe düz gitmeliyim. beklememeliyim kimseyi. yalnızken de mutlu olmayı öğrenmeliyim. zira böyle mutsuzluktan önümdeki masayı kemirebilirim.


bir de sizlere geçenlerde gitmiş olduğum kadıköy'den bahsetmek istiyorum. hayır, yalnız gitmemiştim. yanımda can dostum güzel insan Zeynep vardı ve beni harika yerlere getirdi. bunca zamandır kadıköy'e gidiyorum (Malumunuz Marmara üniversitesi orda :/ ) hiç gezmek aklıma gelmemişti. okuldan eve-evden okula bir insanım ne de olsa. ama geçti o dünya millet. artık durana aşk olsun. Neyse, uzun zamandır aradığım fight club sabununu Köstebek adlı mağaza da buldum. fakat mağaza çalışanlarını hiç sevmedim. hatta o kadar sinir oldum ki instagram dan takip ediyordum, unf ettim. 

yan taraflarında bulunan mağaza daha uygun fiyatlara sahipti. cüzdanı da ordan aldım. çanta içi için oldukça güzel. yani ben öyle kullanıyorum, ıvır zıvırlarımı içine atıyorum. şimdi çantamda ne var videosu çektirmeyin bana?! :)) Neyse o mağazadaki kızları da sevmedim. sanki borç para istiyormuşsunuz gibi davranıyorlar. Allam ya.

3-4 katlı starbucks 'a ne demeli? her katındaki doluluğa peki? anacım sizin işiniz gücünüz yok mu? hadi bizim var, sizin neden yok? bunca boş adam varken bu toplumda bizim daha çok burnumuz sürter sayın okuyucu. gençlerin hepsi aylak aylak dolaşıyor, sosyal medya da takılıyor. fakat insanları izlemek için harika bir mekan. önümüzdeki günlerde bilgisayarımı alıp özel olarak oturup insanları takip edicem. yanınıza biri oturuyor, çok ilginç hikayeler duyuyorsunuz. biz zeyneple kocaman bir koltuğa oturduk, böylece yanımıza bir sürü insan oturup kalktı.

mesela bir kadın ve adam oturdu yan masamıza. adam o kadar temiz yüzlüydü ki, anlatamam. kadın ise bir o kadar itici bir kadındı. birbirleri ile hiç konuşmadılar. adam gazetesini eline aldı, kadın cep telefonunu. bir şeyler kurcaladılar. birbiri ile iletişme geçmeyen bir çift. yaşları ilerlemişti ve bir an sanki geleceğimi görüp tekrar depresyona girdim. tam o sırada bir adam daha geldi yanlarına. ikisi de güler yüzle selamlaştı. birden konuşmaya başladılar. adam psikologtu ve bunların çocuklarının ciddi sorunları vardı. nasıl davranmaları gerektiğini falan soruyorlardı. derken tam yanıma bir kız ve erkek oturdu. daha yaşları çok küçüktü kız 19 erkek 21 li yaşlardaydı. yani taş çatlasa o kadardılar. tartışmaya başladılar. kız erkeğin yaptıklarını söyledi, erkek kızın. karşılıklı içlerini döktükten sonra ben ayı gibi baktığımdan ve dinlediğimden olacak ki, başka masaya geçtiler :(

aman Allah'ım ne ayıp bi insanım ben böyle. neyse, yine gidip dinlicem insanları. seviyorum insanları ve hikayelerini. böyle durmadan hikayerini anlatsa insanlar ve durmadan dinlesem. hayır, psikolog olmak istemiyorum, yalnızca kötü şeylerle dolmak istemiyorum. tüm iyilikleri ve kötülükleri ile hayatları öğrenmek istiyorum. çok mu şey istiyorum ha?

yeni yıldan ise hiç bir şey beklemiyorum. bugün uyandığımda nasıl "off bugün nasıl btiecek" diyorsam, yeni yılda da öyle bir cümle ederim heralde. gidip kuymak yiyim de kendime geleyim. 


13 Ekim 2016

Bir Hafta Sonu.

Bir varmış bir yokmuş. Masal gibi günler dün gibiymiş. Belki de dünmüş. Bir Büşra varmış, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; bir de bakmış ki rüya gibi bir yerdeymiş..

Evet, kesinlikle öyle. Sizlerin memleketi nasıldır bilmem ama benimkisi aşık olunası bir yerdir. İnsanı iliklerine kadar ısıtır, mutlu eder. Gelin görün diye söylemiyorum ama harikadır.

Öncelikle en baştan başlamak gerekiyor sanırım. Uçağımız sabah 7 uçağı olduğundan ve Sabiha Gökçen'den kalkacağından arkadaşlarımıza kalmaya gittik. Beraber yolculuğa çıkacağımız için, oldukça eğlenceli bir akşam oldu bizim için. Sabahın erken saatlerinde (sanırım 5'ti) zorla herkesi kaldırıp yollara döktüm. İçim içime sığamıyor nedense yola çıkacağım zaman. Hep bir uçağı kaçıracağım korkusu.Neyse ki erkenden gittik. Diğer arkadaşlar da oradaydı. Toplamda 7 kişiydik. 

Trabzon havalimanına indiğimde, yine o harika duygular karşıladı beni. Bilirsiniz, çok severim. Kaçmak için, mutlu olmak için felan hep giderim. Yaklaşık 2 yıldır gitmediğimden olacak ki, yıllardır göremediğim sevgilimi görmüşlüğün heyecanı vardı bende..


Neredeyse inince taşını toprağını öpecektim, o derece. Hayır yani, nedir bu aşk bilemiyorum. Neyse, hemen havalimanından araba kiraladık. 7 kişilik araç bulmak için önceden bildirmek gerekiyormuş, neyse ki bizimkiler bildirmişti. Eğer bizler gibi yaylaya çıkmak istiyorsanız, araç kiralarken mutlaka bunu da göz önünde bulundurun. Yayla yolları gerçekten çok engebeli ve tehlikeli.

İlk durağımız Artvin oldu. Artvin'e giderken bizim evin önünden geçtiğimizden bir inip kapısını bacasını kontrol ettim. Büyükbabam öldüğünden beri, kapalı kapısı. Çocukluğumu anımsayıp ağlayasım gelse de ; orada ağlamak pek mümkün değil sayın okuyucu.

Artvin'e giderken yolda acıkıp bir yerde durduk. Yemeğimizi istedik, beklerken bir de ne göreyim? Benim dominique appia duvarda! Hemen fotoğrafladım.


Mençuna Şelalesi yol ayrımını görüp, dönüşte gitme kararı alarak yolumuza devam ettik. Çünkü bizim hedefimiz Borçka'ydı. Borçka da Adaş Dağ evine rezervasyon yapmıştık. Gittiğimiz zaman Karadenizin muhteşem misafirperverliği ile karşılaştık. Oldukça memnun olduk.
Odalar oldukça güzeldi. Tabi tüm tahta evlerde olduğu gibi yan odaların sesi geliyordu fakat rahatsız edici şekilde değildi. Odalarda banyo vardı. Bu özellik mi sende amaaan diyenleriniz çıkacaktır mutlaka. Durun bence, fazla aceleci olmayın :) Odaların perdelerine bittim.


Hepsinde farklı bir hava vardı. 2 kişilik oda istesekte, tek kişilik iki yatak, çift kişilik de bir yatak vardı. Dolap da yoktu. Biz tek gün kalacağımızdan bizim için sorun teşkil etmedi.
Yerleştikten hemen sonra Karagöl'e çıktık. Karagöl şansımıza harikaydı. Normalde üzerini sis kaplarmış fakat biz gittiğimizde tüm renkleri görebilecek kadar güzel bir hava ile karşılaştık. 


Şu an koruma alanlarından biri olduğundan etrafında hiç bir yapı yok. Umarım sonu Uzungöl gibi olmaz. Burayı henüz kimse keşfedememiş ya da keşfedilmesine havası izin vermiyor ama iyi yapıyor bence. Hatta hep böyle yapmaya devam edebilir. Gölde kayıkla gezebilirsiniz. Dakika başına 1 tl alıyorlar. Bizler gezecektik fakat şöyle bir yürüyelim dedik ve tüm gölün etrafını dolaşırken bulduk kendimizi :) Harika yeşil-kırmızı-turuncu ve sarı cümbüşü var. Maviyi de unutmayalım tabi..

Karagölden bakınınca görünen bir yayla var bir de. Orası da oldukça ilginç gözüküyor olacak ki A kişisi tutturdu oraya da çıkalım diye. Karagöl de çay yapan bir abi var, ona sorduk. O da oraya şimdi çıkamayacağımızı, tüm yayla sakinlerinin hava dolayısıyla aşağıya indiğini söyledi. Fakat bu bizi durdurdu mu? Hayır! Arabaya atlayıp başladık tırmanmaya. Yaklaşık 2500 rakımdaki bu yaylaya ulaştık. Aman Allah'ım ne manzaraydı ve ne sessizlikti o öyle? Kulağınızın içindeki suyun sesini duyabileceğiniz bir sessizlikten bahsediyorum. Hani bazı yazarlar inzivaya çekiliyorlar ya, onun gibi bir şey yapmak için ideal ortamdı. Biraz korkunçtu ama harikaydı. Çıkışı oldukça zor olan dağın, inişini düşünmek beni o zevkten mahrum etmeye yetse de; tekrar gitmek isteyeceğim yerdi. Ha bu arada çıkan arkadaşlar da "ben buraya tek gelseydim hayatta çıkamazdım" deyip durdu. Sanırım hep birbirimizden destek alarak çıktık bu yolu.


Arabamız bu kadar ilerleyebildi, o karşı ki evlerin oraya yürüme gittik. Oranın manzarası, dağların arasına düşen sis ve bulutlar fotoğraflarla anlatılamayacak kadar güzeldi.

Buradan zorla olsa da indik. Akşam olmaya başlamıştı ve yolda aydınlatmayı bırakın ağır bir sis vardı. Yaşadığımız en eğlenceli anlardan bir tanesiydi. Tabi benim "yahu bizim burada ne işimiz vardı?" bağrışlarım hariç :)

Otele 2 günlük rezervasyon yapmamıza rağmen 1 gün kaldık. Orada gezecek başka yer bulamadık çünkü. Hemen rotayı Mençura Şelalesine çevirdik. Burası da bir doğa harikasıydı.


Bu doğa harikasını mahvetmeyi başaran insanlardan da bahsetmek istiyorum. Buraya da tırmanmak sanırım 1000 metrelik yürüme falandı. Yol boyunca sağda solda çöpler vardı. Bizim insanlarımız gerçekten çok pis. Çöp kutularını söküp, yerlerine çöpten dağlar oluşturmuşlar. Sakızımın kağıdını bile atmaya kıyamadım oraya. Kıyılmayacak kadar harikaydı. Şelalenin tepesinde, sağ tarafında bal petekleri dikkatimizi çekti. Aşağı inince oradaki abiye sorduk. Kendisinin olduğunu söyledi. Oraya nasıl tırmanabildiğini bilmiyorum. Daha doğrusu oraya tırmanıp bal peteklerini oraya yerleştirmek nasıl aklına geldi bilmiyorum fakat öyle bir bakış atmışım ki sanırım "Ohooo oralar ne ki, biz daha nerelere çıkıyoruz?" dedi. Karadeniz insanının azmine bir kez daha hayran oldum.

Burdan sonra rotamızı Rize'ye döndürdük. Yol üzerinde yine bir yerde yemek yedik. Oranın ismini de bilmiyorum, tam olarak yerini de. Artık araba beni tuttuğundan mı nedir, orada yemek de yiyemedim zaten. 

Ve Rize'de Gito Yatlasına çıktık. İsimler de beni benden aldı hani orada.  Burada Hozboncuk Dağ evi'nde kaldık. Burası dağcılar için yapılmış bir yer. Aile yeri olarak görmüyorum çünkü odalarda tuvalet ve banyo yok. :) Üç katlı otelin giriş katında mutfak ve oturma grubu var.



Burası da harika bir yerdi. Sadece biz vardık. Malum sezon kapanmıştı. Odalar tahta olduğu için kapıyı açıp kapasanız bile ses yan odaya gidiyor. Akşam yattığımızda birbirimizle odalar arası rahatlıkla muhabbet edebildik. :) Oldukça eğlenceliydi. Bir de beni benden alan özelliği ise eve ayakkabı ile girilmiyor oluşu. Çok mutlu oldum, tertemiz uyuduk. Her yer tertemizdi. Ben yere yalınayak basamadığımdan terliklerle Bihter Ziyagil gibi dolaştım evde. 



Bu kadar odası var fakat o tahta kokusu bir harika. Tabi yattığınız yerden yıldızları izlemekte ayrı bir tad. Gerçekten harika bir deneyimdi. Özellikle akşam otel sahibi abinin oğlu arkadaşlarıyla bize tulum ziyafeti verdi. İnanılmaz beğendim. Sobayı da yaktık, ohh miss. 

Buranın rakımı ise 2100 metre. Harika manzaralarının yanı sıra kapısının önündeki salıncakla az da olsa yükseklik korkumu yendim diyebilirim. Zor oldu evet ama yendim sayılır.



Benim için harika bir geziydi diyebilirim. Sonraki gün ise Trabzon'a geçtik. Meşhur Karpi'de pide yedik. Ve Trabzon'un en kötü yanı tekrar karşıma geldi: İstanbul'a dönüş :(
Dönüşü düşününce bile insana monotonluk ve mutsuzluk geri dönüyor. Misal şu an :(

Neyse efenim, tüm sosyal medya mecralarında varım. Takip etmek isterseniz:

Snacphat: busrabayrame

4 Temmuz 2016

İlginçlik. (günlük)


Bazen insanın hayatında gerçekten enteresan şeyler olabiliyormuş.Misal, dün. A kişisi arkadaşlarıyla buluşmayıp, bana ufak çapta sürpriz yapmış oldu.  Heybemdeki huzur öyle demişti fakat inanmamıştım. gerçekten de öyle olabiliyormuş. bu beni değerli hissettirdi. bir önceki postumda üzüntümü yeterince anlatmıştım sanırım. annemler de pasta-hediye felan derken gönlümü almayı başardılar. demek ki neymiş erkenden üzülünmeyecekmiş.

fakat yengeç burcu olduğumdan mı, yoksa pesimist ruh halini sevdiğimden mi bilmiyorum ama; yine üzüntü dolu günler geçiriyorum. çünkü bana tatil yok. benim için tatil deniz-kum-güneş üçlüsünden çok daha öte çünkü. tanımadığım, daha önce hiç görmediğim yerleri görmek; yeni insanlar tanımak benim için tatil. hep yeni şeyler öğrenmeyi seviyorum. bu yüzden 3 üniversite bitirdik biz. yeni yerler keşfetmek, yeni tatlar tatmak, yeni insanlar ve hayatlar tanımak, insana insanlık katıyor resmen. fakat koskoca tatil boyunca evde uyuyup, geç vakitlerde uyanıp, zar zor kahvaltı edip, bilgisayar başında oyun oynayarak geçireceğimize eminim. çünkü doğru dürüst rota çizebilme yeteneğim yok. bu zamana kadar hep başkaları çizdiler, ben uydum. fakat şimdi tamamen bir boşluktayım. nereye gideceğimi, nereye gitmek istediğimi, ne yapmak istediğimi falan hiç bilmiyorum. keşke birisi tutsa elimden "şuraya gideceğiz, şunu yiyeceğiz, şunları yapacağız" dese.

he, bölüm birincisi de olmuşum bu arada. önceki okulumda da bölüm birincisi olduğumdan mütevellit bu kez hiç heyecan yaşamadım. fakat bir gün öncesinden haberdar olmam manidar oldu, gerçekten beklemiyordum. sahnede onca insan karşısında alkış toplamak zevkliydi. sahnenin tozunu yutmuş olacağımdan olacak ki, oraya tekrar çıkabilmek adına; ilginç projeler kafamda canlandı. bir tanesini yapıyorum hatta. fakat uzun süreli olduğundan; muhtemelen bundan iki yıl kadar sonra falan sizin haberiniz olur. tabi yaşıyorsak.

15 Mayıs 2016

İhtiyacınız olan mobil uygulama


akıllı telefonlar ile hayatımıza giren mobil uygulamaların bazıları gerçekten gerekli uygulamalar. bunlardan bir çoğunu eğlence için kullansak da ihtiyacınız olan ve henüz yapılmamış olan mobil uygulama mevcut mu acaba?

mesela ben son günlerde günlük yemek pişirme menüsü sunacak olan bir uygulama tasarlama aşamasındayım. çünkü gerçek bir ihtiyaç evde yemeğini kendisi yapanlar için. benzer uygulamalar var fakat ayrıştıracak bir kaç özellik de ekleyeceğim.

kullandığınız,olmazsa olmaz veya olsaydı keşke dediğiniz mobil uygulamaları alalım.

6 Aralık 2015

Aslında Konumuz Makas Eller’in Aşkı

Bazı filmlerde bilinçaltınıza öyle bir aşk göndermesi yapılır ki, filmi bitirince “O neydi öyle ya?” diye sorarsınız kendinize. Aşk temasını bu şekilde gönderen filmlerin hiç birinde muhafazakarlığınızı rahatsız edecek sahneler de olmaz. Zaten etkileyici olan da budur. Hissederek aşık olmak… “Makas Eller”de izleyebilirsiniz bunu rahatlıkla!
Tim Burton yapımından bahsedeceğim sizlere, evet. Makas Eller 1990 yapımı bir film olmakla birlikte günümüzde hiç sıkılmadan izlenecek bir yapıda. Bana sorarsanız bir klasik. İzlemeyenin dövülmesi gerektiği tipten bir film. Aileye yönelik çekilmiş bu filmin türü komedi,dram,macera ve romantizm. Yani içinde bir sürü duyguyu barındırıyor. Aile duygularının ve muhteşem bir aile bağlılığının yanı sıra, dostluk ilişkilerine de yer verilmiş. Aile yapısının bozulmaya başladığı günlerde izlenmeli!
edward-scissorhands-poster1Tim Burton’un vazgeçilmezi Johnny Depp’i tekrar görüyoruz sahnede. Elbette muhteşem oyunculuğunu da. Bir bilim adamı tarafından yapılan Edward (Johnny Depp) karakteri, robottan çok insani özellikler taşıyor. Tek bir farkla; o da makas elleri. Makas ve bıçaklardan oluşan elleri ile muhteşem yaratıcılığını pekiştiren Edward; bahçe işleri, köpek kırpma işlemleri ve hatta kadınların saç kesimine kadar bir çok işe yarıyor. Tabi buraya gelene kadar Peg Boggs ile tanışmasını anlatmalıyım sanırım. Peg Avon temsilcisi bir bayandır ve çevresinde hiç arkadaşı yoktur. Ailesi ile mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Hiç satış yapamayan Pegg, kasabanın az dışarısında bulunan Edward’ın evine de uğrar. Günlük satış limitini doldurmak için girdiği evde Edward ile tanışan Pegg, annelik duygusu ile onu orada yalnız bırakamaz ve evine getirir. Edward’ın makas elleri ile yaptığı muhteşem tasarımlar o kadar göz doldurur ki, televizyon kanalına bile çıkar. Evin kızı Kim’e aşık olan Edward’ın, Kim’in sevgilisi yüzünden başı belaya girer. Tüm hayatı o dakikadan sonra değişir.
Film akıcılığı ile başınızı döndürürken hep içinizde bir yerlere dokunacağı ilginç halleri de var. Evin babası muhteşem ve asla sinirlenmeyen ideal bir baba iken, anne korumacı ve sevgi dolu bir kalbe sahip. Evin kızı Kim ise, şımarıklığını ve boş vermişliğini Edward’a olan sevgisi ile yenen bir genç kız. Evin oğlu Kevin, için ise, filme dahil olmayan bir karakter diyebiliriz.
Edward, yüzündeki çiziklerle ve soluk benizi, az konuşması,ilginç tarzı ile önce korkutucu, sonra sevdirici bir role sahip. Özellikle Kim ile bir konuşma sonrasında sinirlerinin bozulup sağa sola saldırdığı sahneyi dikkatle izlemenizi tavsiye ederim. Her ne kadar robot olsa da, kıskançlığın vermiş olduğu o hırçınlık muhteşem bir biçimde resmedilmiş. Filmin sonlarına doğru Kim Edward’a olan aşkını anlayınca “Sarıl bana” der, “Bunu yapamam” diyen bir ağlamaklı ses tonu ile karşılaşır ki, benim favori sahnem budur. “Dokunmak isteyipte dokunamama” duygusunu illiklerinize kadar hissedip, iç acısı çekeceksiniz. Ve tabi Kim’in “Seni Seviyorum” dedikten sonra ki “Edward” tepkisi de görülmeye değer.
İzlediğim en iyi aşk filmlerinden bir tanesi “Makas Eller”. İlginç karakteri ile kasabada önce çok sevilen, üzerine atılan bir hata ile yerin dibine geçirilen bir adamın hikayesi. Tıpkı günümüzde bir çok insana yapıldığı gibi. Yaptığınız tek hata, tüm geçmişinizdeki güzel şeyleri silip süpürür. O halde filmden belki de çıkarmamız gereken ders “Hata yapmamaya bakın millet!”tir.

28 Ekim 2015

Aldatmak ve Aldanmak

Aldatmak: 
Oyalamak,avutmak.. 
Karı ve kocadan biri eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek.. 
Ayartmak, kötü yola sürüklemek, baştan çıkarmak.. 
Yalan söylemek..

Bunlar TDK'nın bizlere sunmuş olduğu tanımlardan bir kaç tanesiydi. Geçen gün bir muhabettimizde geçmişti bu konu. İnsanların aldatması için geçerli bir sebep bulamadık. Karılar kocalarını, kocalar karılarını aldatıyordu. Televizyonda gördükleri o yalan dünyalara kanıp, güzel kadınların peşinde köle oldular, güzel adamların kölesi..

Hepsi birer aldatmacaydı oysa. Çünkü bu dünya da koca bir aldatmaca aslında. Hepsi birer imtihan. Artık kadınlar veya adamlar "hak" olayını göz ardı ediyorlar izledikleri dolayısıyla. Ben ölünce eşimin gözüne nasıl bakacağım?  O hak günü geldiğinde ne yapacaklar? Tüm haklar gözler önüne serilince..  Aldatılan kadın veya adam; bunu fark etmemişlerse bile orada gördüklerinde haklarını helal edecekler mi ki? Hele ki en büyük hak eşler arasındayken.. İşte bunlar hiç düşünülmüyor. İki günlük dünyada herkesin derdi farkında olmasa da bacak arasında işliyor. Çünkü medya, reklamlar ve kapitalist sistem bizlere bunu öğretiyor. Kusursuz vücutlar, son model arabalar, paralar, pullar ve diğerleri..

Kadının birini asla unutamıyorum. Şişe çevirmece oyununda tamamen dalga geçme amaçlı "Kocanı aldatıyor musun" sorusuna hiç düşünmeden ve kendinden emin bir biçimde "Evet" deyip saçını savurmuştu. Tüm masa şok halindeyken "Neden şok oluyorsunuz ki, adam yapınca çapkın oluyor, aldatınca iyi oluyor da ben yapınca olmuyor mu?" 

Günümüz ilişkileri işte bu derece.. Adam işe diye çıkıp, başka işler peşinde koşuyor. Evinin rızkını sağda solda heba ediyor. Kadın evden kaçmak için kurslara gidip, ortamlara karışıp sözüm ona aşık oluyor. O bunu seviyor, şu bunu seviyor, sonra hepsi bahçıvana atlıyor..

Aldatmak işte böyle iğrenç bir mevzu. Kakanızı yatağınıza bırakıp, üzerinde uyumak gibi iğrenç bir şey. O pislik elbisenize,üstünüze bulaştığından asla kaçamayacağınız burun direğini sızlatan kokuyla gezmeye eş değer. 

Aldatmayın! Sevmiyorsanız def'olun gidin. Yalan söylemeyin. Çünkü bu dünya saniyelik bir mekan. Televizyonda size öğretilen sonsuzluk yok. Aldıklarınızla, o yaşadığınız iğrenç şeylerle anlık mutluluklar yaşarsınız. Diğerleri hep yalan. Dürüst olun. Birbirinizin canını yiyin.

11 Ekim 2015

Bu yazıyı okuyun lütfen


 Bülent avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.
"Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
-Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. `Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor` diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
-Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız? - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü ona çikolata götürmek istiyorum.
-doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
-O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.
Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı.
"Acaba söyledikleri gerçek mi yoksa uyduruyor mu" diye düşündü Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. Işim yok. Günlük çalışırım ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım aksilik bu ya hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
-Oturun biraz dertleşelim bari dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
-Yokmu eşin dostun borç alacak akraban?
-Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
-Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
-Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
-Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun
Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
-Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
-Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz arabamız işimiz gücümüz her şeyimiz var ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok ama mutlusun.Para mı acaba bizi mutsuz eden?
-Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim eşim arkadaşım hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? -Öyle deme şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
-Altın tasın kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
-Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
-Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
-Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
-Küçük kızı severek.
-Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
-Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever ne kadar çok mutu edersen o kadını da o kadar mutlu edersinizin ev araba iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan ,,
--Nasıl yani ?
-Küçük kız neleri sever nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
-Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.
-Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim -Işte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
-Hiç kavga etmezmisiniz siz?
-Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
-Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda -Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
-Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
-Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan mutsuz sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
-Yine para yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur.
Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu Adam ayağa kalktı.
-Bana müsaade artık gitmeliyim karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
-Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
-Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.
Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı. sonra eşinin önüne koydu -Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri dedi.Inci hiç konuşmadı.
-Sorsana "niye" diye..
Inci kızgın kızgın: -Niye? Diye sordu.
-Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
-Bunlar senin sevdiğin meyveler senin için aldım.
-Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"
-Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım meyve alarak gönlümü alamazsın.
-Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.Bülent yere çömelmiş boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
Inci kıkır kıkır gülmeye başladı.
-Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü...

2 Eylül 2015

Ivır Zıvır Part 45

İnsanlardan nefret ediyorum. Bugün liseden bir arkadaşım o günlerde yazmış olduğum bir yazıyı gönderdi. O günlerde bilincine varmışım iğrenç insanların. O günlerde nefret kusmuşum, kin dolmuşum. Dün otobüste giderken yoldan geçen kadına yiyecek gibi bakan öküz erkekler midemi bulandırdı. Erkeklerin kadına bu derece cinsel meta gibi bakması, evlendikten sonra daha da sinirimi bozmaya başladı. Kadınların vucutlarını ifşa etmesinin sebebini asla anlayamadım. Yani yarı çıplak sokakta yürürken ve etrafta bunca öküz varken ben dışardan bunca rahatsız olurken, onlar olmuyorlar mı acaba? Yabancı bir erkeğin, o iğrenç bakışları altında huzursuz olmuyorlarmı? Bence oluyorlar. İşte bu kesinlikle özgürlük değil!

Kadınların poposu, bacakları ve göğüsleri üzerinden dönen yan masa muhabbetlerine ne demeli? Memlekette müslüman kalmamış resmen. Nerede o müslüman erkekler? Kendisine ait olmayan kadınları çekiştirmenin günah olduğunun bilincinde olan, başkasının karısıdır-kızıdır düşüncesine sahip, namuslu, şerefli adamlar neredeler? Allah günah yazmıyordur umarım bana, isim vermedim çünkü. Genele konuşuyorum! Öküz gibi bakmayın kendini ifşa eden kadınlara. Gerçekten iğrenç gözüküyorsunuz yürüyen kadının ardından mal gibi bakarken. Hatta dönüp dönüp tekrar baktığınızda daha da iğrenç oluyorsunuz. Olayın başka boyutlarına girmeyeceğim hiç.

Sonra Büşra neden nefret ediyorsun bu insanlardan? Nesini seveyim? Güvenilecek bir yanınız mı kaldı? İnsan yolda yol sormaya çekiniyor bu devirde. Selam veremiyorsun kimseye. Konuşmanın bile hata olduğu bir devirde yaşıyoruz. Birisi hapşırsa çok yaşa diyemiyorsun. 

Mutlu olun! Tüm pisliğinizi sokaklarımıza serdiniz. Taksimin sokaklarının duvarlarında tek günlük ev kiralama afişlerinizi astınız zevkle. Duvar diplerini idrar kokuttunuz. Sokaklarda huzur bırakmadınız. Bu derece bel altı yaşayarak, beyni kullanacak hücre bırakmadınız ne kendinizde,ne etrafınızda. Filmlere bulaştırdınız, dizilere bulaştırdınız. Adına "aşk" dediniz. Kakaladınız ne kadar iğrenç şey varsa. Kadınları 90-60-90 bedenlere hapsettiniz. O bedene sahip olmayanları olana kadar zorladınız. Kadına doğum yaptırdınız, yaptırdıktan hemen sonra 60 kilo olmasını beklediniz. Vücudu çatlayınca laf ettiniz. Bir gün saçını taramasa dışladınız. Makyajsız çıksa karşınıza boşadınız.

Neden mi? Hepsi o lanet olasıca anlatılan, öğretilen mükemmeliyetçi düşünce sistemi yüzünden. Filmlerde izlediğiniz o kadınlara benzemeye çalıştığınızdan kendinizden uzaklaştınız. Mutsuz milyonlarca insan oldunuz.Mutluluğun emek, iyilik olduğu günler hep Alyazmalım lı günlerde kaldı şimdi. Çünkü sizin için mutluluk kadının muhteşem bedeni, bel altı düşünceleriniz ve diğer her ne varsa o. 


15 Temmuz 2015

Sevgili'm Günlük!

Çok değerli okuyucum;

Bunca zamandır öyle yada böyle beni takip etmektesindir. Biliyorum sizleri. Beni ciddi manada takip eden izleyicilerimi tek tek tespit edip, ilerde kitap yazdığımda memnun edeceğim.

Neyse, mevzumuz şu an bu değil. Bazı blog yazarlarına bakıyorum da; hayatlarındaki erkekleri öyle bir anlatıyorlar ki, off yani. Tamam anladık. Gerçekten mutlusunuz, gerçekten ayaklarınız yere basmıyor. Fakat bunu bunca ifşa etme neyin nesi? Facebook'ta yapılan paylaşımlara kızıyorken, hiç tanımadığı insanlara hayatlarını ifşa eden blogger'ları atlamak istemedim.

Yaptıkları her bir şeyi anlatan, sevgililerin sürprizlerini gözümüze sokan, yaptıkları evlilik hazırlıklarını anlatan insanlardan falan inanılmaz bıktım. Banane seni istemeye geldiklerinde sunacağın tepsiden, fincandan, hediyeliklerinden? Banane senin sevgilinle yaptığın o gayri meşru tatilinden? Banane senin aşk kokulu öpücüklerinden..

Bu kadar sinirlenmemin bir sebebi ise, insanlar o kadar ifşa etmeye ve edilmeye alıştı ki, ifşa etmediğiniz zaman sizi mutsuz sanıyorlar. Geçenlerde bir arkadaşım tüm iğrenç samimiyetsizliği ve o pislik biçimde takındığı sırıtışıyla "Tatlım sen evlendin ama mutsuzsun galiba, tek bir fotoğraf paylaşmıyorsun Facebookta felan" dedi. "Biz özeliz" dedim. Fakat inanmayan gözlerle baktı gözümün içine.  Çünkü alışılagelmiş bir durum söz konusu. Millet osurunca paylaşmaya alışmış. Ben paylaşmayınca mutsuz oldum.

İşin ilginç kısmına gelecek olursak, mutsuz olmamız mutlu olmamızdan daha çok insanların hoşuna gidiyor. Çünkü mutsuzluktan bir pay çıkarıyorlar nedense. Galiba "ben daha iyi durumdayım neyse" falan diyorlar. Bilmiyorum. Bu yüzden mutluluğu paylaşmamak en güzeli. Varsınlar beni mutsuz sansınlar. Evet, sizler gibi tatillere çıkmadım. Balayı denen Amerikan dayatmasını da yapmadım. Düğün denen batılı özentiliğine dönüşmüş o kimsenin gitmek istemediği, en ince ayrıntısına kadar düşünmeye bayıldığınız o saçmalıktan da yapmadım. Çünkü beynimin kıvrımlarını nikah şekeri seçmekten çok, yapacağım projelere yönlendirip, insanlara nasıl faydalı olurum kısmıyla doldurmayı düşünüyorum.

Her zaman söylüyorum. Bir müslüman için düğün amaç olmamalı, araç olmalı. Amacımız belli projeleri gerçekleştirmek ise eğer, bunu doğru adam/kadınla yol arkadaşlığı kurarak yapmalıyız. Zira hayal kırıklıkları da hep bu tip abartıların sonucudur.

Son olarak, kendinize iyi bakın. Güzelliklerinizi gözümüze sokmayın!

11 Şubat 2015

Günlük-5

Ne zamandır yazamadığımın farkına varmışsınızdır heralde sayın izleyici. Varmamışsanız da bu sizin ilgisizliğinizdendir. Yapacak bir şey yok. Hepsi benim suçum. Çünkü kendimi bilinmezliklerin koridorlarına ittim. Oralar gerçekten çok karanlık ve gerçekten çoğunlukla nefes alamıyorum.

Dün kardeşime bir kaç düşüncemden bahsettim. Okumayı çok sevdiğimi ve aslında benim yerimin okulun koridorları, kütüphaneler olduğunu ekledim. Sen ineksin dedi kısaca. Zaten bu kadar çok oyun oynamandan belli diye açtı düşüncesini. Kafam o kadar yoğunmuş ki, boşaltmak için oyuna sarıyormuşum. Aniden hak verdim. Çünkü ben oyun oynarken -ki aldığım her telefonda, bilgisayarda ve boş kaldığım tüm zamanlarda kendimi mutlu hissediyorum. Aslında düşünmem gereken şeyleri düşünmediğim zaman.

Şu an izlediğim filmin etkisiyle (apollo13) ay'a fırlatılmak istedim. İsteksizce seçildiğim ay yolculuğunda, straposferden çıkmadan paramparça olan ay aracıyla toz bulutlarına dönüşüp, dünyaya yağmak istedim. O an yaptığım hataların bilincine varıp, tövbe etmenin geç kalmışlığına pişman olup; tekrar dünyaya dönsem de aynı hataları yapmasam düşüncelerine savruldum.

Ben gerçekten çok sıkıldım. Hiç birinizin algılayamayacağı kadar çok.

31 Ocak 2015

Yengeç Burcu İse, Dikkat!

İnsan okuyunca hayret ediyor yahu. Alıntıdır aşağıda gördükleriniz. Zaten ben beni bu kadar iyi anlatamazdım.

22 Haziran-22Temmuz YENGEÇ Burcu



Bir yengece ne yaptığını sorsan, bin tane şey söyler... Ama aslında en fazla yaptığı şey ''aramak''tır… Neyi mi; HARİKALAR DİYARI'nı … Nerede? TAVANARASInda…

Yengeç burcunun yönetici gezegeni Ay ve doğal mekanı 4. evdir. Bu iki bileşeni anlamadan yengeci anlamak mümkün değildir. Önce 4. evden bahsetmekte fayda var. Denir ki, 4. ev haritanın merkezidir. Başladığın yer çıkış noktan ve bu devranda dönüp geleceğin yer, o yerdir. Kökün, anavatanın, yuvan, beslendiğin rahim, kopmayan göbek bağın, baba ocağın, ana kucağın, göklerden aşağı indiğin merdiven, etrafına ördüğün kale… Öyle tanıdık ve öyle güvenlidir ki, yengecin ”evcil” diye bilinmesine şaşmamak lazım. Aslında fiziksel anlamda ev değildir dertleri. Fakat daima tanıdık ve güvenli bir ortam ararlar kendilerini var edebilmek için. Yengeci yengeç yapan şey ”aidiyet” hissidir.

Aydan da söz etmeliyiz tam bu aşamada…  O ”büyük özne”nin içinde var olmaya alışmıştır. Sağlam bir kökten ve teslimiyetin tek kural olduğu bir yerden gelmektedir. Ve hep ait olduğu yerin, kopup geldiği güneşin ışığını yansıtmak ister. Tıpkı AY gibi…  Kendi başına ”güçlü ve özgür” olmayı, kendine bir hedef saptayıp ona doğru yürümeyi öğrenmesi gerekir. Egosunun üzerini sert birt kabukla kaplamaya, kendini herkesten korumaya çalışması bu ”beceriksizlik” hissi yüzündendir. Hayat içinde, – kumda yan yan yürüyen yengeçler gibi – herkesten biraz daha farklı yöntemlerle ilerlemesi de… Hatta zamanın olmadığı bir yerden geldiği için, her yere geç kalmasını bile, az biraz affedebiliriz!

Yengeç sahip olduğu ”maddi ve manevi” değerlerin kendisini yansıttığını düşünür. Bu yüzden de kendisiyle bütünleştirdiği şeylere sıkı sıkıya sarılır. Malı, parası, ismi, işi, üstü başı ve sevdikleri kıymetlidir. Bunları kamuya açmaktan hazzetmez ama paylaşmayı arzu ettiği kişilere gönlüne göre sunar. Onun birşey paylaşması, karşısındakine kıymet verdiğini gösterme biçimidir. Örneğin birilerini yemeğe davet ettiyse elinden gelenin en güzelini yapar. Hediye vermeyi de bu yüzden önemser ve vereceği herşeyi –bunlar da onun değerini yansıttığı için– özenle seçer. Ama bazen birşeyi birine almaya gidip, çok beğenirse vermeye kıyamadığı için kendine aldığı, sonra da müsriflik ettiği çin kendine kızıp asıl hediye vereceği kişiye biraz ucuzundan bir seçim yaptığı da görülmemiş şey değildir. 

Kardeşlerine ve ahbaplarına düşkündür. Yakınına aldığı insanlardan sadakat ve tutarlılık bekler. İletişimlerinde biraz ketumdur! Geveze bile olsa aslında kendine dair fazla birşey söylememektedir. Çünkü yengeç içinden gelen sesler ile etraftan duydukları arasında daima kararsızdır! Hangi fikrinin vesvese, hangisinin içgörü olduğuna karar veremediği için kendisi de sıkıntı çekmektedir. Kendi içinde netlik sağlamadığı şeylere başkasının dikiz atmasından ve parmak basmasından hiç hazzetmez, hemen kapaklarını indiriverir. İfade yeteneği konusunda kompleks sahibi olmaları mümkündür. Aklına estiği gibi konuştuğunda anlaşılmadığının farkındadır. Zaten genellikle ne kadar zeki oldukları biraz geç anlaşılan insanlardır… Ama sözel yeteneklerini disipline etmeyi başaran yengeçlerin iletişimlerinde güçlü bir espri anlayışı ve derinlik sergiledikleri de bilinir.

En büyük aidiyeti evlerine hissederler, o yüzden de en fazla özendikleri yer evleridir. Ev adeta onların bedenleri gibidir… İçini kendilerini bütünleyen ve yansıtan şeylerle doldurmak ve ”bolluk” duygusunu her anlamda yaşamak isterler. Beslenmek onlar için çok özel bir ritüeldir! Tam istediği gibi yemediğinde ve doymadığında yengeçten bir hayır gelmez. Genellikle iyi yemek de yaparlar… Hatta erkekler içinde yemek yapanların çoğunda bir yengeç damarı olduğu tespit edilebilir! Ama aslında mümkün olsa annelerinin elinden beslenmeyi tercih ederler. Annelerini erken kaybeden ya da bir biçimde onlarla iyi ilişkiler kuramayan yengeçlerin ise mutlaka ”göbek bağı” kurdukları insanlar vardır. Bunun nedeni topraklanma ihtiyacıdır! Kendilerini bu dünyaya sımsıkı bağlayan bir şey olduğunu hissetmek onlara iyi gelir.

Anaç bir burç olarak bilinirler ama çocukları sevmek ve onlarla iyi geçinmek ile çocuk sahibi olmak ve sorumluluk almak apayrı şeylerdir! Aslında kendi ritimlerine ve tercihlerine müdahale edecek ve onlardan hazır olmadıkları zamanlarda birşeyler talep edecek hiçbirşeyle kontrat yapmak istemezler. Hayvan beslemek konusunda bile, sokaktaki kedi-köpeklere mama taşımayı tercih ettikleri ama eve düzenli olarak bakılacak bir hayvan almaktan çekindikleri bilinir. Fakat bir biçimde çocuk sahibi olduklarında, bunu çok ciddiye alır ve çok sahiplenici bir biçimde yerine getirirler. Dişi yengeçler çocuklarını kendi bedenlerinden kopmuş ama hep bir biçimde kendilerine ait bir varlık olarak görür, onlarla aralarındaki göbek bağını kopartmakta da bir hayli güçlük çekerler. Aslında bu bir ”transferans” ilişkisi gibidir! Çocuk yapan Yengeç çocukluğundan vazgeçmeyi kabul etmiş demektir ve bu geri dönüşü olmayan bir yolculuktur. Yengeç bunu önce bir tuzak gibi algılayacak, ardından da kendisi için düşlediği yaşamı çocukları adına oluşturmak üzere kolları sıvayacaktır. Kendi cinsinden olan çocuğunu kendine benzeterek ve kendi rollerini onun sırtına yükleyerek, karşı cinsten olan çocuğunu ise sonsuza dek ona sadık kalacak bir sevgiliye dönüştürerek, onların enerjilerini boğmamaya özen göstermesi gerekir. Erkek Yengeçlerin ise anneden çok anne olmaktan, çocuğu anneden – anneyi çocuktan kıskanmaya kadar ilginç tepkileri olabilir… Ama her halükarda sorumluluk duygusu gelişkin ve çocuğunun mutluluğunu fazlasıyla dert eden babalar oldukları bilinir. Özellikle kız çocuklarına aşırı bir düşkünlükleri vardır.

Yengeç partnerini kendisi seçer! Onun dünyasına siz arzu ettiğiniz için giremezsiniz… Onun bunu şiddetle arzu etmesi ve size sarması gerekir. Yoksa basit bir macera olarak kalır ve bir sonraki emre kadar köşenizde durmak üzere geri gönderilirsiniz. Öte yandan, cinsellik konusunda son derece tutkulu olan yengeçler, ten uyumu yakaladıkları insanlara bağımlı hale gelebilir ve onları da kendilerine bağlamak için masum hallerinden beklenmeyecek şeyler yapabilirler. Size sizi hissettirerek, tam olmak istediğiniz şeyi olmanıza izin vererek, kendilerini hayal edemeyeceğiniz kadar teslim ederek, gökte yanan bir güneş misali parlamanızı sağlarlar.  Elbette kıskançtırlar! Bu tartışılamaz bir gerçektir ve şüpheye düştükleri zaman size dünyayı zindan ederler. Bu durum zamanla çok bunaltıcı bir hal alabilir. Ama, gitseniz de, bir başka insanla öylesi bir bütünlük yakalayamadığınızı görüp geri gelirsiniz.  O zaman yengeç dizginleri eline geçirir ve zayıf zannettiğiniz kişinin sizin üzerinizde kurabildiği bağlayıcı etkiye hayret edersiniz. Yengeçlerin ”ne seninle ne sensiz” formatındaki ilişkileri sonsuza dek sürdürmek konusunda, başka burçlarda görülmeyecek bir yeteneği vardır.

Söz konusu evlilik –yani hayat ortaklığı– olduğunda ise, yengeç sıvı halden çıkıp, katı hale dönüşür! Gönül macerasından bağlayıcı ilişki ve sosyal statü formatına geçildiği anda, daha farklı beklentilerini de gündeme getirecektir. Evlilik veya iş ortaklığı söz konusu olduğunda kuralları koyan ve dizginleri elinde tutan kişi olmak eğilimini güçlü bir biçimde hissederler. Kalıcı ve sosyal ve ekonomik açıdan bağlayıcı bir ilişkiye girdiğinizde, yengecin o kadar da duygusal olmadığını ve her türlü hayat ortaklığını iş adamı soğukkanlılığı ile yürütmeye yatkın olduğunu görüp şaşırabilirsiniz. Kendisine kul köle olan bir yengeç sevgilinin, diktatör bir kocaya dönüştüğünü görmek, bir kadın için sıkı bir şok olabilir!

Son derece duyarlı bir arkadaş olarak tanıdığınız yengeç dostunuzla bir işyeri kurmaya kalktığınızda, pimpirikli, kuralcı, memnun edilmesi zor ve mesafeli bir hal alması da bir o kadar hayrete yol açabilir… Sorumluluklarının sınırlarını belirlemek konusunda biraz kararsız ve işe geliş saatleri açısından biraz rahat görünseler de, iktidarlarına sahip çıkmak konusunda son derece kararlıdırlar. Neye müdahale edip, neyin dışında kalacakları konusu hep biraz belirsiz olacak, bazı şeyleri iyilik olarak yapmayı önerecek ama asla tamamen üstüne almayı istemeyecek, ve mutlaka her konuda bir fikri olacaktır.

Yengeç çaktırmasa da hırslıdır! Sosyal onuruna, prestijine önem verir. Belirli bir pozisyon elde ettiği zaman da, bunu korumak ve geliştirmek için kendine özgü yöntemlerle ama gayet agresif hedeflerin altından kalkacak bir enerjiyle çalışabilir. Yengeç bir çalışanınız varsa, ona ne istediğinizi ve ne ödül vereceğinizi söyleyip, yöntemlerine fazla müdahale etmeyin! Ama sık sık rapor alın ve küçük hedefler koyup kendi sınırlarını aşabildiğini size ve kendisine göstermesi için ona fırsat verin. Övmeyi ve arada bir yemeğe götürmeyi de ihmal etmeyin. Öte yandan, yengeç bir yöneticiniz varsa da, sakın ayağına basmaya kalkmayın ve iktidarına gölge düşürmeyin. Kolayca alıngan ve tedirgin olabilirler. Ve bu durumda kıskaçlarının ne kadar can yakabileceğini hayal dahi edemezsiniz.

Gelelim yeteneklerine ve mesleki eğilimlerine… Yengeç’in en yaratıcı olduğu konulardan biri başkalarının kaynaklarını değerlendirmektir. Çok sağduyulu ve yaratıcı yatırımcılar olabilirler. Mimarlık, bankacılık, sigortacılık gibi sektörlerde kendilerine kariyer yapmaları mümkündür. Emlak spekülasyonu konusunda da çok yeteneklidirler. Tarih, özellikle din ve sanat tarihi, mitoloji, gibi konularda eğitim almayı ya da zevk için ilgilenmeyi isteyebilirler. İçe dönük düşünce yapıları onları her çeşit bilimsel araştırmaya uygun hale getirir. Elbette her zaman bir lokanta açıp işletebilir, ya da bir butik otel çalıştırabilirler. 

Yengeçlerin değişim karşısındaki tepkileri tamamen yok saymaktır! Belirsizliğe bir kararla veya bir tutum değişikliği ile son vermek yerine, arafta kalmayı yeğlerler. Ta ki, hayat onları tamamen havasız bırakana kadar… Ama kendileri bir hayli eserekli olabilirler! Girdikleri duruma bahaneler bulmak konusunda bir dahidirler. Hayat istedikleri gibi gitmediğinde depresyona girip, ilgileri çeken birşey gördükleri anda aynı hızla geri çıkabilirler. Bazen kimsenin onlara dokunmaması için bir ek kabuk haline getirdikleri depresyon eğilimini ”sağlık sorunu” olarak almazsak, en fazla dikkat etmeleri gereken bölgeleri mide ve rahimdir. Kendilerini ifade edemedikleri, kızgınlıklarını bastırdıkları zaman gastrit ve özellikle boğaz bölgesini de etkileyen reflü gibi sorunlar yaşayabilirler. Cinsel enerjilerini olumlu yönde kullanamadıklarında ise en fazla rahim ve yumurtalık bölgesinde rahatsızlıkları olur. Üretken olamamak, bir işe yaramadıklarını düşünmek, kendilerini anlamsız hissetmek, günlük rutinlerinden hoşnutsuz olmak gibi süreçlerde ise, yemek yemeyi abartır, kilo alır ve sağlıksız beslenmeye bağlı olarak kolesterol, damar tıkanıklığı benzeri sorunlara yatkın hale gelebilirler.

Manevi yönleri oldukça gelişkin ve farklı titreşimleri hissetme kapasiteleri oldukça yüksektir. İç dünyaları fırtınalı, bilinçaltları hareketli, rüyaları ikinci bir alem kadar canlı ve karar mekanizmaları daima içgüdüleri ile fazlasıyla bağlantılıdır. Düşünmek ile sezmek arasındaki farkı çoğu kez tanımlayamazlar. Ancak iç disiplin ve özsaygı problemlerini halletmeden önce, etik açıdan fazlasıyla gevşek ve sorumsuz davranma eğilimi gösterebilirler.  Yengeç bu dünyanın ”şakülü bozuk” bir alem olduğunu ilk anladığında önce içine kapanır, sonra tekrar açılırken meleğini susturup, şeytanını fazlasıyla cesaretlendirmeye, bencil, tüketici, prensipsiz ve sorumsuz davranmaya meyledebilir. Bu ”düşmüş melek” sendromunu atlatmak için bir hayli olumsuz deneyim geçirmesi ve kendiyle zorlu yüzleşmeler yaşaması gerekebilir. Kendini yeniden keşfetmeye ve özüne dönmeye karar veren yengeçlerin çok farklı bir bilgelik sergilediklerini ve tatlı bir çocuksulukla, sessiz bir olgunluk karışımı ”çelebi” bir duruş benimsediklerini görebilirsiniz.

Yolun sonunda her yengecin öğrenmesi gereken şey, ev dediği yerin kalbi olduğudur! Kendine dürüst kaldığı ve iç sesine kulak verdiği zaman, hem dünya üzerindeki yolculuğunda yolunu kaybetmemek hem de evin yolunu bulmak için başkaca bir göbek bağına ihtiyacı olmadığını huzur içinde keşfedecektir…