24 Şubat 2017

Biz Lisedeyken Böyle Miydi Azizim?

Bugün Eminönü'ye gittim sayın izleyici. Bir grup liseli gördüm. Liselilerden bir tanesi, bunca soğuğa aldırmadan, gruptaki diğer kıza "Ben senden hoşlanıyorum galiba" dedi. Hoşlanmanın galibası mı olur dedim o an. Ya seversin, ya sevmezsin. Ya hoşlanırsın (!),
ya da hoşlanmazsın (!)

Hoşlanmak kelimesi de hoşuma gitmedi. Sonra aralarındaki de hoşuma gitmedi. Sonra görevlendirildiğim okuldaki öğrencilere baktım. Saygısız, koridor kenarlarında birbirileri ile öpüşen, hayattan kopuk, hiç bir amacı olmayan, kendi halinde takılan veya kendisine zarar vermek için fırsat kollayan tiplerle dolu.

Hemen kendi lise yıllarımı düşündüm. Zira bir durum hakkında eleştiri yapabilmem için önce kendime bakmam lazımdı.

Ben lisedeyken, kimseye aşık olmadım. Arkadaşlarım aşkı düşünürken ben derslerimi düşünürdüm. Tabii ki hayır! Ben kısa filmler çekmeyi düşünürdüm. Elime aldığım vga pikselli telefon kamerasıyla bir sürü kısa film çektim. Bunların hepsi komedi içerikli, ufak tefek sitkomlardı. Bazen ana haberleri bile tii'ye alıyordum. Çekerken oyuncu bulmak çok kolay oluyordu. Şimdi RTS sınıfındaki arkadaşlara bakıyorum da tek dertleri doğru dürüst oyuncu bulmak. Oyunculuk bölümü dahil, bizim lisedeki saflığı hissettiremiyor izleyiciye.

Tek hayalim ciddi ciddi bir kısa film çekmek olmuştu. Senaryolar yazdım nasıl senaryo yazıldığını bilmeden. Sonra üniversitede senaryo dersi aldığımda, yazdığımın yalnızca ufak çaplı hikaye olduğunun bilincine vardım.

Ben lisedeyken bir amacım vardı ve 4 yıl boyunca hep o amaca hizmet ettim. Kısa film çekmek. Bunun için fotoğrafta çekmeye başladım. Senaryo sıkıntısı çektiğimde filmlerin sevdiğim sahnelerini canlandırırdım. Sonra o telefonun hafıza kartı arızalandı ve tüm çektiklerim gitti. Oturup ağladım sinirden 2 saat kadar. Sanat hayatı benim için oraya kadardı.

Canlandırdığımız bir sahneyi buldum lisenin sayfasında. O zamanlar akıl etmişim de, şimdi görüşmediğim bir arkadaşıma göndermişim bluetooth ile. Tek paylaşım noktamız oydu. Aaa pardon, kızılötesi vardı ama çektiğim kısa filmi göndermek için telefonların dip dibe durması gerekiyordu ve uzunca bir süre hareketsiz tutmalıydık. Uzunca bir süre, tenefüs arasına asla yetmezdi. 10 dakika neye yeter ki zaten?

Neyse işte, biz lise yıllarındayken, hocalara şaka yapma, gülme ve eğlenme derdindeydik. Bunca yıldır okuyorum ki bu 20 yıla tekabül ediyor, en güzel ve eğlenceli yıllarım lisedeydi. Kafanın rahat, derslerin zevkli ve kimsenin kimseyle alakalı olmadığı, iyi insanların , temiz kalplilerin oluşturduğu yıllardı.

Şimdi dönün ve ardınıza bakın. En çok görüştüğünüz ve en çok eğlendiğiniz arkadaşlarınız lise arkadaşlarınız değil mi? Ve eğer liseli okuyucum varsa, o tarakları bırakın. Önünüzdeki güzel günleri eğlenerek değerlendirin. Aşk yalanına acılarınızı kaptırmayın. Kendinize iyi bakın.

20 Şubat 2017

Ivır Zıvır 62


Şimdilerde Emre Aydın dinliyorum. neden bilmiyorum ama hüzünlü olduğum zamanlarda beni en çok yansıtan şarkılar Emre aydın şarkıları. aslında ben genelde klasik, jazz falan dinliyorum ama işte insan efkarlanınca eskileri anıyor be..

Bu pazar günü eskileri çokça düşündüm. ailemle o kadar mutlu zamanlar geçirmişim ki, dışarıda hiç aramamışım mutluluğu. mutluluk garip bir duygu. benim gibi yengeç burcu için hele, çok garip. olmazsa olmazım sanırım. 

hayat bize size ve onlara güzel. yani genelde öyle. geçenlerde çok moralim bozulmuş can dostum güzel insan Vildan ile buluşmuştum. bir sürü şey anlatmış, konuşmuş vatanı milleti kurtarmış Bakırköy dolaylarında geziyorduk. Pek bilmiyorum oraları, meydan gibi bir yerden geçerken sağ tarafta bir inşaat vardı. inşaata dönerek "bu ne acaba, ne yapacaklar burada, of çok sıkıldım herşeyden" dedim.Vildan beni durdurdu. Sol tarafta yükselen ağaçları gösterdi. "Şunları görüyor musun" dedi parmağını uzatarak. Ben de baktım. Gerçekten harikaydılar. Yemyeşil, o kalabalığın kirliliğin ve pasın içinde muhteşem gözüküyorlardır "Çok güzellerr" dedim ağzımı yaya yaya. "Heh işte, orası mezarlık" dedi. "Şimdi tekrar düşün, şu an yaşadığın hayata tekrar bak" dedi. Baktım. Ve ne diyeceğimi bilemedim. Mezarlık düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmeyi başardı..

Sizleri bilmem ama ölümden deli gibi korkan bir insanım ben. Sanırım henüz zamanım gelmedi, Allah gecimden versin. Gelince gitmek ister çünkü insan. Ya da asla hazır hissetmez misin? Aslında bu bir bitiş değil yeni bir başlangıç, bir kavuşma anı biliyorum. Fakat yine de bilinmezliklerle dolu olduğunu da biliyorum. düşünmemeye çalışıyorum, düşünmedikçe dünyalık işlere dalıyorum. misal oturup neden yurt dışında çeşitli ülkeleri göremedim, yeni insanlarla neden tanışamadım diye üzülüyorum.

üzülmek için sebep ararsanız mutlaka bulursunuz. bunu da kendimden biliyorum. depresyona girmek benim için çocuk oyuncağı. ama gerçek depresyon. öyle güldüğüme falan bakmayın. akşam 11 de uyuyup öğle 12 buçukta uyanıp hala uykusunu alamama depresyonu. aslına bakarsanız yataktan hiç çıkmama durumu. ya çok yeme, ya da hiç yememe sorunu. bitiyorum sanırım az kaldı..

hele bir de Ataköy de görevlendirildiğimi öğrendim ya, dedim kafayı yicem heralde az kalıcak. bakırköy ün oradaki ataköy değil. navigasyona yazdığımda sultanbeyli falan gördüm. nasıl gideceğim, gidersem nasıl döneceğim hiç bilmiyorum. 

of be, evet günlük bu. ohhhh sefam olsun, yazdım rahatladım valla.

16 Şubat 2017

Öylesine veya Böylesine Bir Yazıdır Bu.


Blog yazmak, blog yazarlığı ünvanına sahip olmak demektir. yazarlık dediğiniz iş ise, bir kaç kitap yazmakla olabilecek bir durum değildir. yazmadan edemeyen insan yazardır. akademik makaleler yazmak zorunda olduğu için yazan insan, bu makaleleri kitaplaştırmak isterse, bu adama yazar der miyiz? ben deme taraftarı değilimdir, fakat sizler isterseniz dersiniz..

blogumu açma sebebimi düşündüm uzunca bir süre. yazmayı seviyordum. yazdıklarımı etrafımdaki insanlar okumayı seviyordu. lisedeydim henüz. ders esnasında hocayı dinlemez hikayeler yazardım. ama hep hocalarımdan beslenirdim. onlardan birer cümle, anlattıkları olaylardan birer cümle derken ders çıkışı "bu kez ne yazdın" diye etrafıma doluşan arkadaşlarımla bitirirdim derslerimi. yazmayı hep sevdim. ben yazdıkça hocalarım "kızcağız dersi deli gibi dinleyip, not alıyor fakat demek ki sınavda yapamıyor" deyip yüksek notlar da verdiler hani..

burada da hep sizlerle konuşur gibi yazdım. edebi bir kaygım, yüksek cümlelerim, ağdalı kelimelerim, nitelikli yazılarım olmadı hiç. fakat hep anlatmak istediğimi tam olarak anlatabildiğime inandım. en azından aldığım değerli yorumlarınızdan bunu çıkardım. benim için derdimi anlatabilmekti mesele. belki edebi sanatlara yeterince eğilemiyordum ama tanzimat dönemi yazarları gibi sanat toplum içindir düşüncesine sahip, en azından yazdıklarımın anlaşılması taraftarı oldum..

bu güne kadar bir sürü ürün denedim. sağolsun bazı markalar blog yazan ve okuyanlara gerekli önemi gösterip ürünlerini gönderdiler. ürünlerin bir çoğunda kusur buldum. yorumlarımı yazdım. bana bu kusurlar için çok teşekkür edip, o açıdan hiç bakmadıklarını, gerekli çalışmaların yapabileceklerini söylediler. ya da o kusurların kusur olmadığını, aslında durumun şöyle şöyle olduğunu söylediler. açıkladılar, tatmin ettiler. fakat genel anlamda yaptığım eleştirilerin kendi markalarını iyileştirme adına bir adım olduğunu söylerken asla benim bu işlerden ne anladığımı falan eleştirmediler. sonuçta ben kimya mühendisi değildim. fakat eleştirdiğim şey kremin yoğunluydu veya elimi yeterince yumuşatmamasıydı. ya da bir şampuan denediğimde şampuanın saçıma etkisinden hoşlanmamıştım. içerikleri hakkında tek bir bilgim olmamasına rağmen son derece kendime güvenerek yaptım eleştirimi. 

bu şekilde negatif yorumları gerçekçi bulduklarından olacak ki, son günlerde daha da fazla ürün göndermeye başladılar. yakında onlar hakkında yazacağım.

ve bir ara film eleştirmenliği yaptığımı biliyordur sıkı takipçilerim. bir basın gösteriminde film hakkında eleştirimi getirirken ne radyo-televizyon okuyup okumadığımı sordular, ne de aks atlamasını. hatta yönetmene sallarken yönetmenin de yanımda olduğunu bilmeden konuştuktan hemen sonra "aaa bak hiç o açıdan düşünmemiştim" dediğini de biliyorum. çünkü bir insana yapılan eleştiri, onu geriye değil, farklı açılardan bakmasına sebep olur. tabii kendisini tepelerde görüp "sen kimsin köpek" demediği sürece.

sinema eleştirmenliği yaparken hep çoluğumun çocuğumun izleyebileceği filmler ve yetişkinlerin izleyebileceği filmler diye ikiye ayırdım filmleri. ona göre yorumlar yaptım. kimisi muhafazakar yaklaşım dedi, kimisi başka bir şey. iletişim tasarım ve görsel efektlerle alakalı çalışma yapmış bir insan olarak oralara da çok dikkat ettiğimi de söylemeliyim sanırım. ama nedense insanlar yapmış olduğum teknik yorumlardan çok, ahlaki değerlere takıldığım noktalarda kaldılar. çünkü ahlaki değerlere özen göstermem nedense rahatsız edici ve hatta bu yüzden gereksiz yorumlar gibi bir kenara atıldı. 

bir şeyler hakkında yorum yapmanız istendiyse, yalan söylemeniz bekleniyor sanırım. ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü değil de pohpohlamanız ve yere göğe sığdıramamanız gerekiyor. ben öyle yapmıyorum. ürün neyse, ürünle ilgili deneyimim neyse, bana ne hissettirdiyse onu anlatıyorum sizlere. reklam için bir şey yapmıyorum. ha reklam yapmak isteyenler oluyorlar sağ olsunlar. bana basın bültenlerini gönderip, üzerinde bir değişiklik yapmadan yayınlamamı istiyorlar. yayınlıyorum. keşke olumsuz eleştirilere tahammülü olmayan, ahlaki değerlere özen gösteren insanların cümlelerini gereksiz olarak gören kişiler basın bültenlerini gönderseler de ne istiyorlarsa onu reklam adı altında sizlere sunabilsek.. reklam olmadığı sürece, kimse kusura bakmasın, ben yaşadığımı ve düşündüğümü hiç bir edebi kaygısı olmaksızın, sizlerle konuşur gibi buralarda anlatacağım. 

beni takip etmeye devam ettiğiniz ve tüm değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız!

15 Şubat 2017

Günlük 7


merhaba sayın okuyucu..

bugün başıma gelen ilginçlikler silsilesinden bahsetmek istiyorum. her seferinde "büyük konuşmayın, ben konuştum ve konuştuklarımın hepsini yaptım " deyip duruyorum değil mi? diyorum fakat yapmıyorum bu dediğimi. çünkü siz hocanın dediğini yapın, yaptığını yapmayın aman diyim..

içkili mekanlarda asla yemem-içmem diyen bir insanım ben. artık şu cümleyi tekrar kurgulama zamanı geldi: "içkili mekanlarda yiyip-içmemeyi tercih etmeye çalışıyorum..

neden mi yumuşadım? çünkü grupanya dan aldığım fırsat kodumun bulunduğu mekan içkili bir mekandı. aslında genellikle bakarım menülerine. fakat bu mekanın web sitesi yapım aşamasında olduğundan bilemedim içkili bir mekan olduğunu. evet görsellerde bar resmi de varmış, onu da göremedim. çünkü görmemem gerekiyormuş ve kınadığım şeyi yapmam gerekiyormuş..

siz siz olun, kınamayın. mekan çok ilginç bir yerdi, çok da güzel davrandılar bize sağ olsunlar, yemekler de harikaydı, erkenden kalkınca neden erkenden gittiğimizi bile sordular. o kadar zor yedim ki her şeyi. hayır parasını da önceden ödüyorsun ya, hazırlattım da rezervasyon yapıp.. yemesem olmayacaktı.. yedim ama bir sor nasıl yedim?

neyse efendim. şöyle metrobüse yakın, 3+1 otoparklı ve 0 bir daire bulursanız bahçelievler taraflarında, bana bir haber edin bea. 3+1 evi ne yapacaksınız iki kişi dediğinizi duyar gibiyim. malumunuz freelance çalışan insanım. bir çalışma odamın olması şart.!

freelance çalışmanın en güzel yanını söylüyorum: müşterini seçebilmek. geçenlerde çok iyi diyebileceğim bir iş teklifi geldi, hiç sevmediğim bir müşteriden hemen iptal ettim. zira benim için müşteri ile aynı dili konuşabilmek önemli. her söyleneni yaparım, her denileni düzeltirim -ki bize okulda bunu öğrettiler renk bilgisi olmayan insanların bize hiç olmayacak şeyler yaptırmaya çalışmasını falan-. bunlar bana normal gelir fakat karşısındaki insana çok para veriyorum diye köpek gibi davrananlara dayanamam.

freelance işler ise kısmet gibidir. bir açıldı mı ardı kesilmez, üst üste durmadan çalışıp başınızı kaşıyacak zaman bulamazsınız. sonra aniden dururlar. bu günlerde piyasa mı durgun, bilmiyorum ama 1 haftadır boş oturuyorum. her türlü görsel tasarım yapılır ağabey yazayım da belki iş düşer ha? asdkjalkj DÜŞMEDİ!

9 Şubat 2017

İstanbul'dan Çekip Gitmek


Hepimizin aklında vardır bu düşünce değil mi? İstanbul'dan çekip gitsek. Bir dağ evine yerleşsek. Şöyle kimsenin olmadığı, sessizliğin hakim olduğu. Kafamızın rahat olduğu... En önemlisi, bahçemizin olduğu.. Kendimiz yetiştirip, kendimizin yediği.. Tavuklarımızın olduğu, türlü türlü ağaçlarımızın olduğu o muhteşem bahçemizde kurduğumuz hamakta ılık rüzgarda yaşadığımızı falan hep hayal ederiz değil mi?

Benim tanıdığım herkes hayal eder. Metropol şehirlerin yegane hayalidir bu. Kafamız şişmiştir, rahat olmak istemişizdir. Son günlerde herkesin ağzında bu ülkeyi terk edip gitme sevdası.. Gidenlerin de yok efendim bu geldiğimiz ülke Türkiye'den çok iyi, orada öyle bakın burada böyle söylemleri ile tetiklenen bir Amerika ruyası..

Ben Gidiyorum!

Evet sayın okuyucu. Amerika olmasa da İngiltere'ye gitme gibi bir durumumuz var. Bunu daha aileme söylemeden buraya yazma sebebim ise, aslen gitme istememem. Ve tabi bu isteksizliğimi anlama sürecim..

Bir akşam a kişisine arkadaşı İngiltere'de yaşama fikrini, yüksek ihtimalle gideceğini  söyledi. A kişisi "bize de uyar, biz de geliriz değil mi" deyip bana döndü. Anında atladım "tabii ki" diye. Gözümün boyatıldığı o Türkiye hariç Avrupa ve Amerika ülkeleri cennet düşüncesi olabilir bu. Sonra ayrıntıları konuştuk. Her şey ile tamamdık. Biz de gideceğiz deyip kapattık konuyu. Hatta yıl sonu diye kesinleştirir gibi olduk.

Gelelim böyle bir ihtimalin düşüncesine.. Evet, düşüncesi bile bilinç altımı öyle bir korkutmuş ki; tüm gece rüyamda İngiltere'deydim, konuşamıyordum, yaşayamıyordum. Gidecek olan arkadaş o bahçeli evlerden bahsetti, kalınacak yerleri ballandırdı da durdu. Bense tüm gece rüyamda hastanelerde perişan oldum. A kişisine dönüp "Nooolur beni Türk hekimlerine emanet et" dedim de zorla uçak bileti bulmaya çalıştık. Sabah uyanır uyanmaz İngiltere'de yaşayan arkadaşıma sağlık işlerinin nasıl halledildiğini sordum. O da "sen sen ol, hastaneye yolun düşmesin. Buradaki kimse gitmiyor zaten, herkes işini kendi aldıkları ilaçlarla hallediyor" dedi.. 

İzini bilmediğim, toprağını bilmediğim, insanlarını tanımadığım, kültürümün yabancı olduğu, kültürümü ve beni tanımayan bir memlekete gitme fikri tüm tüylerimi diken diken etti. Ertesi gün üniversiteden arkadaşlarımla buluştuk. Beşiktaş'ta buluşacaktık ve otobüsten indiğim an kokusunu sevdim İstanbul'un. Hava harikaydı. Değişik bir koku vardı İstanbul'da. Beşiktaş'a tek başıma geldiğim 18,5 yaşımdaki halim geldi aklıma. Hani şu otobus duraklarına yürümüş, insanların aceleciliğine anlam verememiştim. Sonra hani şu uzun süre beklenilen ışıklardaki heyecanım geldi aklıma.. Yeşil yansa da gitseydim gideceğim yere.. 

Arkadaşlarımın yanına giderken binlerce hatıra geldi aklıma. Sonra arkadaşlarımla oturdum. Bir daha oturamayacağım fikri sardı dört bir yanımı.. Böyle istediğimiz an görüşemeyecektik. Hemen ailem geldi aklıma.. Haftada bir gün bilemediniz iki gün gördüğüm ailemi, yılda bir kez görecektim belki..

Peki ya İstanbul? Yaşadığım onca hatıra, onca insan, onca güzellik? Her gün değişen sokakları, sokaklarda yaşanan kavgaları, tartışmaları, iyi insanları, kötü insanları, sevgilileri, nefretleri ile bunca zıtlığı içinde yaşatan ve inatla gülümsemeye devam eden İstanbul'a aşık değil miydim gerçekten? 

Ben o gün anladım İstanbul'a, geçmişime ve burada yaşayacağım geleceğime aşık olduğumu.. İşte ben o zaman anladım altın da olsa kafese girmek istemediğimi. Burası özgürlük şehri. Burada ne katı kurallar var, ne inanılmaz bir düzen.. Biz burada yaşamaya alışmışız, başka yerde depresyona gireriz...

Hele o puslu havaya hiç girmedim bile. Tek tip hava bize göre değil, biz dört mevsim insanıyız ha?Yok anacım yok. Ben burada gayet iyiyim. Bir yerlere gitmeye de hiç mecalim yok. 

6 Şubat 2017

Günlük-9


bugünlerde olabildiğince üzgünüm sayın okuyucu. sebebini bilmiyorum, sanırım işsizlik olabilir. işe yaradığım günleri hatırlayıp özlüyor da olabilirim. neyse efendim, bu günlerde iş arıyorum delice.. işin ilginci bulamıyorum. :(

ne mi yapıyorum. bir web sitesi ile uğraşıyorum. o bitince babama da yapacağım bir tane. 

çılgınlar gibi oyun oynuyorum..

en ama en önemlisini söylüyorum, yazamıyorum!

fakat çok güzel okuyorum. uzun zamandır okumak istediğim tutunamayanlar ı okuyorum. aynı sırada yine uzun zamandır okumak istediğim yaban'ı bitirdim. Ve tabii ki yanı sıra kramazov kardeşler i okuyorum. bu günlerde hep okumak isteyip, çok bilindik romanlar diye uzak durduğum yerlere yaklaşıyorum. hadi bakalım hayırlısı.