30 Ekim 2015

Davetsiz Filmi Çok Davetsiz Gelen Bir Korku


Merhaba sayın okuyucu. Uzun zamandır filmler hakkında yazmadığımı fark ettim. Yanlış anlamayın, film izlemediğimden değil. Fakat izlediğim filmleri yazmaya değer bulmuyordum. Gel gör ki geçen gün çok değerli dostum S kişisi tarafından önerilen film olan "Davetsiz" i izledim. Anlatmaya değer gördüm nacizane.

Korku filmi severler olarak yeterince korkmadığımızı hep söyleriz. Nedense iliklerimize kadar illeten bir korku filmi ile karşılaşmadık. Aman diyim karşılaşmayalım da. Salgılanan adrenalin duygusu olacak ki, gerilim filmleri beni çok daha fazla etkiliyor. İşte onlardan bir tanesi bu film. Gerçekten gerim gerim geriliyorsunuz.

Gelelim filmin konusuna. Anna adında bir genç kızın yaşantısını ele alıyor film. Hasta bir annesi, kız kardeşi ve babasıyla yaşayan Anna bir gün trajik bir kaza sonucu annesini kaybediyor. Kendisini akıl hastanesinde bulan Anna, psikoloğuyla görüşmesi sonucu artık taburcu olabileceğini öğreniyor. Evine dönen kız, babasının artık annesinin bakıcı olan bayanla sevgili olduğunu görüyor. Yine bir travma yaşamasına rağmen, içine kapaklılığı ile durumu geçiştiriyor. Fakat ilk gece rüyasında ölü annesini görmeye başlıyor. Rüyaların etkisiyle devam eden filmde, aslında hiç bir şeyin gördüğünüz gibi olmadığını anlıyorsunuz.

Zaten filmlerde en can alıcı durum budur. Beklentinizin çok aksi yönde giden bir sonuç varsa eğer, işte bu harikadır. Korku unsurları çok güzel yerleştirilmiş. Gerçekten iki üç yerde etkilenip irkilebiliyorsunuz. Onun haricinde konusu ise muhteşemdi. Sonuna geldiğinizde " bu filmi iyi ki izlemişim" diyeceksiniz. Ağlamadan kapatmayacağınıza eminim en azından.

İyi seyirler dilerim. Varsa tavsiye filmleriniz, alırım bi'dal.

Babalar ve Kızları

Erkek çocuğu annesine, kız çocuğu da babasına düşkün olurmuş. Düşkünlük, bildiğimiz manada kullanılmaz burada. Gerçekten ağır severseniz babanızı, işte o zaman düşkün olursunuz.

Baba sevgisi bir yanadır, diğer tüm sevgiler başka bir yana. Tabii anne sevgisi de ayrıdır. Fakat babaya karşı duyulan çok daha başkadır. Babaların da kız çocuklarına..

Şimdi burada babama olan sevgimden bahsetmek isterdim fakat öyle bir dünya yok. Babam her şeyi halledebilen, her zaman arkamda olan, bana sonsuz güveni olan, beni asla üzmeyen, ilk kahramanım şu hayatta. Babamın bana olan sevgisini, kendimi bildim bileli gözlerinin bana bakınca parıldıyan karalığından hissetmişimdir. Ne zaman gözlerinin taa içine baksam, tüm sevecenliğinin farkına varıp; sevginin gerçek anlamını anlamışımdır.

Evimden her uzaklaştığımda, yatağımdan önce babamı özlerdim. Hala öyle. Eve gider gitmez babamı soruyorum. Hatta annemi aradığımda bile, babam işte de olsa ikinci cümlem babam nasıl? oluyor. Babama olan düşkünlüğümden olacak ki yetimlere ayrı bir hisleniyorum. İhh yetim programında fotoğraf çekerken, neyim var neyim yoksa onlara vermek istemiştim. Çünkü onların en önemli değeri yoktu, babaları.. Düştüklerinde kaldıracakları, ihtiyaçlarını alacak, oturup dinleyecek ve her uzağa gittiğinde arkasını dönüp baktığında onu sevgi dolu gözlerle bekleyecek bir babaları yoktu. Varımız yoğumuzla baba özlemini gidermeliydik yetimlere karşı.. Sanırım yetimler bu yüzden bu kadar önemli. Çünkü bu kadar önemli olan babaları yok.

Babamın yurt dışından geldiğinde havaalanında ma'aile beklerken tüm insanları yarıp "Kızım nerde, nerde kızım?" diye aranırken beni görüp aniden sarılıp ağlaması hala içimdedir misal. Bir baba özlemekten ağlar mı? Benim ki ağlar. Beni de ağlatır. Eve geldiğinde kapıyı açtığımda hala beni 3 yaşında kapıyı açan kızı gibi karşılayan kişidir benim babam. Hala prensesim der, hala prenses gibi hissettirir. Hala tek göz ağırısı gibi davranır. İsteklerimin baş harfini duyunca sonunu getirmeden yerine getirir. Öyle bir adamdır benim babam. Sinirlenir, bağırır bazen. Ama o kadar tatlıdır ki bağırırken, ben gülerim. Sonra aniden kahkahayı basarız. Yada odalara dağılır, 2 saat birbirimizin yüzüne bakmayız ama geçer. Çünkü baba-kız olmak bunu gerektirir.

Diyeceğim o ki,babalar ve kızları çok özeldir. Kızlar babalarını annelerinden bile kıskanır. Babalar da kızlarını. Fakat bu çok büyük sevgilerden ileri gelir. Agresif olduğunuz , birbirinizi kırdığınız günler olsa bile; babanızı çok sevin. Babanızın değerini bilin.

28 Ekim 2015

Aldatmak ve Aldanmak

Aldatmak: 
Oyalamak,avutmak.. 
Karı ve kocadan biri eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek.. 
Ayartmak, kötü yola sürüklemek, baştan çıkarmak.. 
Yalan söylemek..

Bunlar TDK'nın bizlere sunmuş olduğu tanımlardan bir kaç tanesiydi. Geçen gün bir muhabettimizde geçmişti bu konu. İnsanların aldatması için geçerli bir sebep bulamadık. Karılar kocalarını, kocalar karılarını aldatıyordu. Televizyonda gördükleri o yalan dünyalara kanıp, güzel kadınların peşinde köle oldular, güzel adamların kölesi..

Hepsi birer aldatmacaydı oysa. Çünkü bu dünya da koca bir aldatmaca aslında. Hepsi birer imtihan. Artık kadınlar veya adamlar "hak" olayını göz ardı ediyorlar izledikleri dolayısıyla. Ben ölünce eşimin gözüne nasıl bakacağım?  O hak günü geldiğinde ne yapacaklar? Tüm haklar gözler önüne serilince..  Aldatılan kadın veya adam; bunu fark etmemişlerse bile orada gördüklerinde haklarını helal edecekler mi ki? Hele ki en büyük hak eşler arasındayken.. İşte bunlar hiç düşünülmüyor. İki günlük dünyada herkesin derdi farkında olmasa da bacak arasında işliyor. Çünkü medya, reklamlar ve kapitalist sistem bizlere bunu öğretiyor. Kusursuz vücutlar, son model arabalar, paralar, pullar ve diğerleri..

Kadının birini asla unutamıyorum. Şişe çevirmece oyununda tamamen dalga geçme amaçlı "Kocanı aldatıyor musun" sorusuna hiç düşünmeden ve kendinden emin bir biçimde "Evet" deyip saçını savurmuştu. Tüm masa şok halindeyken "Neden şok oluyorsunuz ki, adam yapınca çapkın oluyor, aldatınca iyi oluyor da ben yapınca olmuyor mu?" 

Günümüz ilişkileri işte bu derece.. Adam işe diye çıkıp, başka işler peşinde koşuyor. Evinin rızkını sağda solda heba ediyor. Kadın evden kaçmak için kurslara gidip, ortamlara karışıp sözüm ona aşık oluyor. O bunu seviyor, şu bunu seviyor, sonra hepsi bahçıvana atlıyor..

Aldatmak işte böyle iğrenç bir mevzu. Kakanızı yatağınıza bırakıp, üzerinde uyumak gibi iğrenç bir şey. O pislik elbisenize,üstünüze bulaştığından asla kaçamayacağınız burun direğini sızlatan kokuyla gezmeye eş değer. 

Aldatmayın! Sevmiyorsanız def'olun gidin. Yalan söylemeyin. Çünkü bu dünya saniyelik bir mekan. Televizyonda size öğretilen sonsuzluk yok. Aldıklarınızla, o yaşadığınız iğrenç şeylerle anlık mutluluklar yaşarsınız. Diğerleri hep yalan. Dürüst olun. Birbirinizin canını yiyin.

24 Ekim 2015

Yaşlanıyorum.

Ivır zıvıra sokabileceğim bir part değil burası. Öylesine saçmalayacağım. Çünkü yaşlanıyoruz.


10 yıl önce bu zamanları düşündüm de.. Arkadaş ben 10 yıl önce diye cümleler kuracak insan mıydım? Fakat gel gör ki, geçti işte! Zaman günümüzün aşiftesi resmen! Çekip gidiyor arkasına bile bakmadan. Hiç bitmeyecek, hiç geçmeyecek dediğimiz zamanlar oluyor, hiç bitmesin dediğimiz dakikalar oluyor fakat bitiyor işte. Bitmek üzerine kurulu bir düzende yaşıyoruz resmen.

27 yaş bana o kadar uzaktı ki.. Anlatması güç. Hayallerim hep 30 yaşımdayken sona ererdi. Çünkü 30 yaşımdan sonrasını tahmin etme iq'suna sahip olamadım asla. Hayallerimin hepsini gerçekleştirmiş olamasam da 30 yaşıma 3 senem kaldı. Benim için 30 yaş hep bir dönüm noktası olmuştur. Sanırım 35 yaş şiirinden çokça etkilendim. Fakat 15 yaşıma geldiğim gün, 30 yaşıma geldiğimde öleceğimi düşünüp, tüm hırslarımı geride bırakmıştım. Paranın, kıyafetin, eşyaların ve diğer aklınıza gelebilecek her türlü maddi şeyin değerini sıfıra indirgeyebilmiştim. Ailem buna "olgunlaştı bizim kız, artık saçma sapan hareketleri yok" dediler. Ben ise ölüme yaklaşma..

Ölümü çokça düşünüp, çokça bu şekilde yaşamak, çokça büyük yanlışlar yapmanıza engel oluyor. Çünkü düşünsene abi? Seni boyun kaç olursa olsun 2 metrelik beyaz bir çarşafa sarıp, sarmalayıp bir çukura atacaklar göz yaşları içinde. Sonra yüzüne toprak gelmesin diye üzerine iki tahta parçası serecekler. Fakat gözlerinin yaşlarına bakmaksızın üzerini örtmeye başlayacaklar. Ve sen bu dünyadan kaybolup gideceksin. Arkanda bıraktığın dostların, ailen, evlerin, arabaların ve diğer her türlü seni anımsatacak her şeyin senin için bir anlamı kalmayacak. Defterin kapatılacak bir şekilde.. Yaptıklarınla uyanacaksın diğer dünyada.. Yaptıkların (!)

Neyse efenim, oralara girmek istemiyorum. Hayat gerçekten güzel düşündüğünüzde. Hele ki, kendi planlamanıza göre az süreniz kaldıysa. Yapmak istediğiniz daha bir sürü şey varsa.. Misal ben hala İtalya'ya gidip pizza yiyemedim. Massachusets'e de, Springfield'a da gitmedim. Hatta Lihtenştayn'a da uğrayıp, oradaki Türklerle tanışamadım. Gaziantep'e gidip kusana kadar baklava da yemedim, KahramanMaraş'ta dondurma da.. Şanlıurfa'daki evlerin damlarında uyumadım, Ayder yaylasında bir gece konaklamadım. En önemlisi Fırtına deresinde rafting yapmadım. Köyümün yağmurlarında yıkanmadım. He, hatırlamışken ekliyim; ben köyümü özledim..

En azından çekimler iyi gitti. Bu da videosu.

19 Ekim 2015

Blog Takip Ederken Dikkat Edilen Unsurlar

Yıllardır blog yazan biri olarak söylemeliyim ki blog takibi olabildiğince önemlidir. Geçenlerde takip ettiğim blogları tekrar gözden geçirdim. En son postunu iki yıl önce giren blogları hala takip listemde tutuyormuşum. Yada blog adresini değiştiren ve blogu bir şekilde virüse düşen blogları da. Hepsini eledim. Elimde 100 tanecik blog kaldı. 100 tanecik diyorum, çünkü bunlardan da 20 tanesi ciddi anlamda blog yazarı. Yani blog yazma işini dikkate alan insanlar o kadarcık. Tabii yazmak kadar okumayı seven bir insan olarak bu beni biraz sıkıntıya düşürdü. Yeni bloglar keşfetmeye başladım. Keşfederken de dikkat ettiğim bazı ayrıntılar oldu. Şimdi bunları sizlerle paylaşacağım:

1- Reklamsız Blog Siteleri Her Zaman Çekicidir: Reklamları Adblock ile engellemiş olsam da, yine de bloga girer girmez pop-up reklamları engelleyemiyoruz. Yanlarda yanıp, sönenler değil de o ekranın ortasına çıkanlar beni daha da rahatsız ediyor. Anlıyorum, para da kazanmak istiyorsunuz fakat işte ben çok rahatsız oluyorum bu durumdan. Emin olun gerçek okurların hepsi de rahatsız oluyordur. Çünkü bir yazıyı gerçekten okumak istiyorsanız, kitap gibi sade olmalı sayfanız. Burada kendime de laf söylüyorum tabi.

2-Yazılarında Reklam İçeriğini Abartılmamalı: Bir de "advertorial" içerikler var. Bazı reklam ajanslarının basın bülteni gibi hazırlayıp aynen yayınlamasını istediği içeriklerdir bunlar. Arada ben de yayınlarım fark etmişsinizdir. Fakat tüm içeriği bundan olan 5 postun 3'ünü buna ayıran bloggerlar kusura bakmasınlar, çok iticiler.

3-Yazı tipi, Arka Plan gibi Tasarımsal Konulara Özen Gösterilmeli: Yazı tipinin olabildiğince ufak ya da büyük olması, arka planın siyah veya göz yorucu fotoğrafla kaplanması yazının okunabilirliğini azalttığından,genelde tercih edilmez. Takip listesine eklenmeyecek bloglardandır.

4-Blog Açılır Açılmaz Bizi Karşılayan Müzik Olmamalı: Zaten yazınla seni algılayabiliyorken, kusana kadar dinlediğin müziğinin kulaklarımı kanatması neden hoşuna gider ki insanın? Senin sevdiğin müziği ben sevmiyor olabilirim, o tarzdan nefret ediyor olabilirim ya da yazıya odaklanmam için ortam sessizliğine ihtiyaç duyabilirim. Fakat gel gör ki, sen benim duygularımı hiçe sayarak müziği yapıştırıyorsun bloga, istersen sesini kısarsın diyorsun. İstersem takibe de almam madem.

5-Evlilik, Ev hali, Kişisel Yaşantı Hakkında Derinlemesine Bilgi Verilmemeli: Blog alemine ilk girişte hepimiz rumuzlarla başlar, sonraları isimlere döner, derken fotoğraf paylaşımlarına başlarız. Evli ve çocuklu bayanların ev hallerini paylaşması, bu işi abartması, çocuğunun kocasının her ayrıntısını bilmemiz falan gerekmediğinden genelde bu bloglar fazla rağbet görmez. Hatta evlendiğimi duyurduktan sonra blog takipçi sayım gözle görülür şeklide düşüşe geçmiştir. Bu da demek oluyor ki, evliler sevilmez bu dünyada. Sevilse de spesifik olmalıdırlar. Öyle ağzını büzmek zorunda bırakacaklarımızdan değil. Ha bir de anlattıkları hep aynı doğrultuda olduğundan sıkıcıdırlardır da. Kendimden biliyorum.

6-Makyaj ve Yemek Blogları Belli Kesimlere Hitap Etmektedir: Mesela ben bu tip blogları gördüğüm an sağ üst kısımda bulunan x işaretini tercih ediyorum. Saniyemi bile geçirmiyorum bu tip bloglarda. Bu bloglar belli hedef kitlelerine sahip olduğu için, bu konuya da değinmek istedim. Eğer belli bir kesime hitap etmek istiyorsanız, doğru yoldasınız. Fakat eğer yelpazenizi genişletmek istiyorsanız makyaj postlarını azaltınız.

7- Tek Cümlelik Postlar Girilmemeli: Bazı bloglarda yalnızca bir cümle yazıp bırakan bloggerlarla karşılaştım. Ben o sayfayı bulana kadar canım çıkmışken, benim bulma çabam kadar çaba gösterilmemiş özensiz bir cümle ile koskoca postu yayınlayan blogerlara idam cezası getirilmeli.

8-Birden Fazla Yazar Grubu Olan Bloglar: Benim gibidirler. Ne üdüğü belirsiz insanlar postu yazar. Her bloga girdiğinizde başka bir yazar yazmıştır fakat siz onları tek kişi gibi algılarsınız.Sonra aradaki çelişkiden farklı insanlar olduğunu anlar da, büyük bir hayal kırıklığına uğrarsınız. O hayal kırıklığından sonra bir daha da çoklu yazar gruplarına tenezül etmezsiniz. Başıma geldi, ondan biliyorum. Benim diğer yazar arkadaş da eşim oluyor. Hiç yazmıyor fakat bir gün yazacağına inancım sonsuz olduğundan yazar listemde. Yoksa hala tekim ben burda! Saksı değilim ben!

9-Biografi Kısmına Açıklama Yaparken Dikkat Edilmeli: En çok baktığım şey kişinin profil sayfası. Orada yazdığı cümleler beni derinden etkiler. Bazen de derinden iter, bir daha o bloga uğramam. Bu yüzdendir ki blog profilinizde bulunan yazıyı kendinizi tanıtacak şekilde, düzgün cümlelerle yazmalısınız.

10-Blog Başlığı ve Açıklaması Önemlidir: İşte bunlar gerçekten önemlidir. Bir kez alındı mı değiştirilmemelidir. Hani tasarımdan sıkılıp yenileyebilirsiniz fakat isminizi asla değiştirmeyin. Çünkü biz sizleri o isimlerle tanıyoruz. Profil isimlerinden söz etmiyorum bile. İsminiz neyse o olmalıdır. Blog açıklaması ise gerçekten blogu tanımlamalıdır. Benim gibi "bağımlılık yapar" saçmalığına tenezül etmeyiniz.

11-Son Yazdığınız Yazı Her Zaman En Önemlisidir: Çünkü blog okuyucu ilk onunla muhattab olacaktır. Her yazdığınız yazı yeni okuyucu için son yazı olacağından, siz hep temkinli olmak durumundasınızdır. Çünkü bloga ilk kez gelen okuyucu mutlaka son yazdığınız yazıyı virgülüne kadar okuyacaktır. Fakat sizi takibe almasının sebebi o yazı değildir. Ondan bir önceki yazdığınız yazı ve hatta ondan da önce yazdığınız yazıdır. Gerçek takipçi mutlaka blogunuzda 4 yazıyı okur ve buna göre kararını verir. Burada okurdan çok, yazara iş düşer.

Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar. Eklemeden geçemeyeceğim, blogunda kocişimler, canımlar, hayatımlar olan insanlar da gerçekten çok iticiler. Anlıyoruz, sevgilinizle, nişanlınızla, kocanızla çok mutlusunuz ama lütfen bunca yapmacık olmayın. Yapmacık insan her zaman en iğrenç insanlardan bir tanesidir. Aşağının aşağısı olmak istemezsiniz değil mi?

18 Ekim 2015

Yahudilere Güven Hakkında


Belli inançlara sahip insanları aynı kefeye koyup,o kefe üzerinden değerleme yapmak çok aptalcadır. Fakat gelin görün ki lanetlenmiş bir kavimden söz etmekteyiz:Yahudiler. Allah kitabında O'nlar için:

“Bunlar Allah’ın lânetlediği kimselerdir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (Nisâ: 52)

“İsrâiloğullarından küfre sapanlar hem Davut’un hem de Meryem oğlu İsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir.Çünkü onlar isyan etmişler, sınırı aşmışlardı.
Onlar birbirlerini yaptıkları kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmazlardı.Yapageldikleri şey ne kötü idi!” (Mâide: 78-79)

“Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberlerini öldürenlere ve insanlardan adâleti emredenleri öldürenlere elem verici bir azabı müjdele!

Onların yaptıkları dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.” (Âl-i imran: 21-22)

Ey kendilerine kitap verilenler! Gelin yanınızda bulunan (Tevrat)ı tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Biz birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden yahut cumartesi halkını (yahudileri) lanetlediğimiz gibi onları lanetlemeden önce iman edin. Yoksa Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir. 4:47 -


(Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): "Bizim kalblerimiz kılıflıdır." dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler.  2.88

Allah kitabında bizi bir çok ayetle onlara karşı sakınmamız konusunda uyarmıştır. Gel gör ki, yine de bir türlü Müslüman Kavmi olarak kurtulamadığımız bir gerçek. Bununla alakalı Nazi Almanya'sından okuduğum bir örnekle devam etmek istiyorum.

Dünya savaşında Almanların eline düşen Rus esir günlüğüne şu satırları yazmış:

Yıl 1941,
Almanlar esir düşen bizlere derin bir çukur kazmamızı emrettiler, çukuru kazdıktan sonra ellerindeki yahudileri getirerek çukura attılar ve bizden onları canlı canlı gömmemizi istediler. Bizler bu kötülüğü reddettik.Alman komutan yahudilerin çukurdan çıkarılıp bizim çukura atılmamızı emrederek çukurdan çıkan yahudilere ise bizi canlı canlı gömmelerini söyledi.Yahudiler gözlerini dahi kırpmadan bizlerin üzerine toprağı atmaya başladılar, tam toprak bizleri yutmak üzereydi ki Alman komutan durmalarını emretti ve bizleri çıkardılar. Sonra komutan bizlere dönüp bağırarak "Sizlerin, yahudilerin nasıl bir millet olduğunu ve onları neden öldürdüğümüzü görmenizi istedik" dedi. (Numan Aygen)

Yazıyı okuduktan sonra ufak çapta düşündüm. Sizler de düşünün.

16 Ekim 2015

İşsizlik!

İşsizlik hakkında ekşisözlükte okuduğum şu yoruma hayran oldum. Aynen kopyalayıp yapıştırdım. Günahı yazanın boynuna :))



"Merhaba. ben 27 yaşındayım, adım b. evde oturmayayım diye 5 yaşında anaokuluna başladım. evde oyun oynasam ya da doya doya televizyon izlesem ya da en güzeli sabahtan akşama kadar mahallede koştursam da olurdu ama anaokulu diye bir kurum vardı ve ailem oraya yolladı. yine ben 5 yaşında sıkıntıdan okuma yazmayı çözmüştüm ama ilkokul diye bir şey yaratıldığı, beş yıl boyunca çocukları oyalamak için bir bina yapıldığı için oraya gönderildim. ilkokul birinci sınıfı bitirdiğimde basit bir şekilde matematik anlatmayı beceremeyen babam sayesinde iki bilinmeyenli denklem çözebiliyordum. ilkokulun beş yılı boyunca acayip sıkıldım. bu beş yılda defalarca dizimi kanattım, blok fülüt çalmayı öğrendim, bir kere gözümü yardım, kabakulak ve su çiçeği geçirdim, düzgün olmayan yazımı bir türlü düzeltemedim. onun dışında çok sıkıldım. bir de evde ailemin dinden hiç bahsetmemesi fakat okuldaki çocukların sürekli "allah karanlıktaki karıncayı bile görür" demesi yüzünden paranoyak oldum. bir ara babamın düşüncelerimi okuyabildiğini düşünüp yaramazlık yapamıyordum. ha bir de ilkokul beşte harket enerjisinin ısı enerjisine dönüşümünü anlatmak için kaydıraktan kayan ve poposu yanan çocuk örneğini verdiğim için dayak yedim.

ilkokul dört ve beşinci sınıflarda anadolu lisesi sınavına hazırlandım. çünkü iyi iş bulabilmek için iyi üniversiteye gitmek, iyi üniversiteye gidebilmek için de iyi liseye gitmek gerekiyordu. çocukluğumu ders çalışarak geçirdim. ilkokuldan sonar hazırlık okudum. bak o güzeldi. sonra ortaokul ve lise. bozulmayan sırayla ve aynı kelimelerle selçuklular, osmanlı ve cumhuriyet tarihleri öğrendim. liseden mezun olduğumda ikinci dünya savaşı hakkında hiçbir şey bilmediğim gibi birinci dünya savaşı da benim için bir sırp milliyetçisinin frand ferdinand'ı öldürmesinden ibaretti. bol bol dua ezberledim, saçma sapan matematik problemleri çözdüm, üçgenin iç açılarını ve dış açılarını ezberlemem yetmiyormuş gibi onyedigenin bir dış açısını hesaplayabiliyordum. blok fülüt çalmaya devam ettim. sandıktan takla attım. mercekte kırılan mum ışığının iz düşümünü buldum filan. bunlar hep iyi bir üniversite ve akabinden gelecek iyi iş hayatı, bol para içindi.

hayatımın en ergen yıllarını ders çalışarak geçirdiğim için manyak bir ergen oldum. çılgın gibi test çözdüm. trigonometri, türev, integral öğrenmeye çalıştım. beceremedim çünkü çok sıkılıyordum. üniversiteyi kazandım. ilerde iyi bir iş bulabilmek için anorganik kimya dersini geçmem gerekiyordu ve bunun için periyodik cetveli ezberledim. sonra sülfürik asitle elimi yaktım. bir keresinde organik kimya laboratuarında astım krizim tuttuğu için profesörden azar işttim. haklıydı, astımım varsa niye bu bölümü okuyordum? ama kimya bölümünde ne okunur, kimya mezunu ne iş yapar bilmeden o bölüme girmiştim işte. zar zor mezun oldum üniversiteden, tca siklusunu ve karbondioksitin molekül orbital şemasını çizmeyi ezberleyerek.

yaşım 24'ü bulduğundan artık ne iş yapmak istediğimi biliyordum ve yüksek lisansa başladım. genetik bölümünü kazandım, kanser çalışmak için heyecanla okula gittim tezlerin dağıtıldığı gün. maya çalışması verdiler bana. "kanser?" dedim, "maya da iyidir" dediler. yüksek lisansı bıraktım.

iş aramaya başladım sonra. istanbul'da 1+1 bir ev ve sadece elektrik faturasını karşılamaya yetecek işler teklif ettiler uzunca bir süre. halbuki ben 24 yaşıma kadar iyi bir iş bulabilmek için franz ferdinand'ı, tca siklusunu ezberlemiştim. blok fülüt bile çalmıştım! bari doğalgaz faturamı da ödeyebilseydim!

bir süre sonra tüm faturalarımı da ödeyebileceğim bir iş buldum. çünkü hak etmiştim bence. en çok sandıktan takla atarken haketmiştim! iki yıl oldu. iki yıldır allahıma çok şükür faturalarımı ödüyorum. iki yıl oldu, iki yıldır mobbing yaşıyorum. iki yıl oldu, iki yılda defalarca hıçkıra hıçkıra ağlayarak çıktım ofisten. iki yıl oldu, iki yıldır nefret ederek geliyorum işe.

merhaba, ben b. birkaç ay sonra 28 yaşımı bitirecek ve 29. yılımdan gün almaya başlayacağım. 5 yaşından beri iyi bir iş bulabilmek için saçma sapan işler yapıyorum, ama mutsuzluktan ölüyorum. hem badminton oynamayı öğrendiğim hem de ikinci dil olarak öğrenmeye çalıştığım almanca ile "ich bin acht un zwanzig jahre alt" demeyi becerebildiğim halde hayatımın 2/7'sinde geç uyanabilmek ve kahve içmeye gidebilmek için hayatımın geri kalan 5/7'sinden nefret ediyorum.

merhaba, intihar edelim mi?"

14 Ekim 2015

Ivır Zıvır Part 47

Uzun zamandır konuşmadığım bir arkadaşımla konuştum az önce. Konuşmamız bir saat kadar sürdü fakat gel gör ki, benim için 1 dakikaya eş değerdi. Eski arkadaşlar gerçekten çok başkalar. Hiç kimseye benzemezler ve sizleri herkesten iyi tanırlar. Hatta öyle ki anne-babanızdan çok. O yüzdendir ki, onlarla konuşmak bir hayli iyi gelir. Çünkü anneler gibi yaptırımları yoktur.

Un kurabiyesi diye bir şey keşfetmiş bundan yıllar önce bir pastahane. Kim keşfetmişse, iyi ki keşfetmiş. Zira hayatta asla hayır diyemeyeceğim ender şeylerden bir tanesi. Yemelere doyamıyorum. Bu konuda çocukluğuma inmem gerekirse, o zaman da yemelere doyamıyordum. Demek ki 7-70 mevzusu gerçek.

İzleyecek film bulamamaktan eski dizilere sardım. 7 numara, Avrupa Yakası, İşler Güçler, Kardeş Payı bitirdikten sonra Ayrılsakta Beraberiz'e başladım. Düşünün halimi.

Hayır efenim, depresyonda değilim. Ağlıyorsam bir sebebi var.

Geçen gün benzin istasyonundayken gözüme bu mekan takıldı. Dedim içeri girmeliyim. Son 3 yıldır kendi kendimle oturup, kendi kendimle yemek yemeye başlamışken hep kendi kendimle oturmaya karar verdiğimde bir çekince oluyor. Henüz alışmadım sanırım kendi kendimle oturmaya. Alışmak gerçekten zor zanaat. Geçtim, oturdum. Dışarda aniden belirivermiş ve insanları yakasından yakalamış, yaka paça dağıtan bir soğuk, hafif çiseleyen yağmur vardı. Sağa sola koşuşturan insanları seyredebileceğim kocaman bir camın kenarına oturdum. Aslında öğle yemeğinde annemde mantı yemiştim. Olabildiğimce toktum fakat çay içmeliydim orada. Çay istedim. Fincanda ve açık. Yanına iki de poğaça getirmelerini söyledim. Otlu ve patatesli. Mikrodalga fırında ısıttıkları poğaçayı ve çayı servis ettiler. Camın kenarına oturdum. Mekanda çalan müzikler Alternatif Rock'tı. Ama bu müzik türünün ilk ortaya ciddi anlamda çıktığı, ciddi anlamda kaliteli olan parçalar çalıyordu. Ses ne yüksek, ne de çok alçaktı. Allah'ım muhteşem bir ambianstı. Afiyetle yedim, afiyetle içtim çayımı. Sonra biraz daha izledim sokağı. Dışarı çıkarken tabağımı ve bardağımı servis aldığım kadına getirdim. Kadın inanılmaz şaşırdı. İşte ben bunu genelde yaparım. Çünkü evimde de asla yediğim masayı ortada bırakmam. Sokakta neden yapayım ki? Mutfağa girip bulaşıkları da yıkayacak değilim elbet fakat yediğim tabağı, masadakileri ve helede tepsi varsa tepsiyi geri getirmeyi severim. Deneyin, siz de seveceksiniz. Bu paylaştığım fotoğraf ise,mekanda çektiğim fotoğraf. Neyse ki tek başımaydım o muhteşem mekanda. O güzelliği kimseyle paylaşmak zorunda kalmadım.
Fotoğraf iphone ile değil, Sony Xperia Z3 ile çekilmiştir. Deep'e dip not. :)

12 Ekim 2015

Yer Keşfi: Belediye Sosyal Tesisleri

Merhaba sayın izleyiciler

Sizlere hiç ama hiç düşünmeden gitmeniz gereken yeri söylüyorum: İbb'ye bağlı sosyal tesisler.

Sosyal tesis kavramı bana olabildiğince uzak olsa da, son zamanlarda gittiğimde mutlu ayrıldığım, yemeklerinden memnun olduğum yegane yer. Özellikle paçanga böreği ve çayı bir muhteşem. Tabii fiyatları da..

Öğle yemekleri, akşam yemekleri, rahatlıkla yenilenebilecek aile mekanları sunuyor belediye bizlere. Ben Florya, İstinye Sosyal Tesislerine çokça gittim. İkisinden de çokça memnun kaldım. Kahvaltı tabağı biraz vasat olsa da 25 TL'ye karnınızı rahatlıkla doyurabiliyorsunuz. Kahvaltı tabağının fiyatı 12 TL. Tabağın içinde beyaz peynir, kaşar peyniri, salam, siyah-yeşil zeytin, salatalık,domates,kuru kayısı ve ceviz bulunuyor. Ayrıca paket halinde bal, tereyağı ve reçel de bulunmakta. Tabii yumurta ve kaymağı da unutmamak lazım. Hee bir de sınırsız çay. Benim gibi aşırı kahvaltı yapan insansanız bu saydıklarım size yetmeyebilir. Bu yüzden ben menüme paçanga, sigara böreği ve patates kızartması ekliyorum genellikle. Ve gönül rahatlığıyla yiyorum.

Öğle yemekleri ise kızartmalar özellikle olabildiğince güzel oluyor. Diğer her şey de piyasa değerinin altında seyrediyor. Tabi iç rahatlığı da artı bir puan. Tavsiye ederim. Bulduğunuz yerde gidiniz.

11 Ekim 2015

Bu yazıyı okuyun lütfen


 Bülent avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.
"Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
-Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. `Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor` diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
-Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız? - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü ona çikolata götürmek istiyorum.
-doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
-O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.
Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı.
"Acaba söyledikleri gerçek mi yoksa uyduruyor mu" diye düşündü Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. Işim yok. Günlük çalışırım ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım aksilik bu ya hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
-Oturun biraz dertleşelim bari dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
-Yokmu eşin dostun borç alacak akraban?
-Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
-Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
-Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
-Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun
Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
-Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
-Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz arabamız işimiz gücümüz her şeyimiz var ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok ama mutlusun.Para mı acaba bizi mutsuz eden?
-Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim eşim arkadaşım hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? -Öyle deme şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
-Altın tasın kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
-Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
-Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
-Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
-Küçük kızı severek.
-Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
-Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever ne kadar çok mutu edersen o kadını da o kadar mutlu edersinizin ev araba iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan ,,
--Nasıl yani ?
-Küçük kız neleri sever nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
-Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.
-Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim -Işte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
-Hiç kavga etmezmisiniz siz?
-Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
-Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda -Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
-Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
-Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan mutsuz sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
-Yine para yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur.
Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu Adam ayağa kalktı.
-Bana müsaade artık gitmeliyim karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
-Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
-Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.
Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı. sonra eşinin önüne koydu -Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri dedi.Inci hiç konuşmadı.
-Sorsana "niye" diye..
Inci kızgın kızgın: -Niye? Diye sordu.
-Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
-Bunlar senin sevdiğin meyveler senin için aldım.
-Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"
-Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım meyve alarak gönlümü alamazsın.
-Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.Bülent yere çömelmiş boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
Inci kıkır kıkır gülmeye başladı.
-Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü...

8 Ekim 2015

.

Artık hiç bir şey eskisi gibi değil.
Ben de öyle.
Çok dikkat etmiyorum uzun süredir kendime.
Kılığıma kıyafetime...
Çorapsız da basıyorum artık yere.
Eskisi gibi de korkutmuyor beni ne grip ne nezle.
Nâne limonun iyi gelmediği daha büyük sıkıntılarım var herkes gibi benim de.
Takılmıyorum artık şu her kış ve bahar şişen bademciklerime.
Çok sıcak yada soğuk şeyler yiyip içmem, hepsi hepsi bir kaç gün gene.
Olur biter
Geçer gider.
Ama canımı yaka yaka yutkunduğum şeyler var.
Olup bitmeyen,
Geçip gitmeyen.
Zaman zaman yine uykusuzluk çekiyorum ama...
Çokta takılmıyorum artık bu uyku konusuna,
Uyuyunca geçmeyen şeylerin olduğunu anladığımdan bu yana..
-Câhit Sıtkı Tarancı

6 Ekim 2015

Yağmurları Seviyorum.!


Aslında ben yağmurlardan nefret ederdim. Fakat bugün yağmurları sevdiğimin farkına vardım. Eski günlere sık sık döner oldum bu günlerde. Mesela Emre Aydın'dan Belki Bir Gün Özlersin'i dinliyorum. Ah o günler.. Tüm acıların dile gelmiş hali bu şarkılar. O halde : Ah bu şarkıların gözü kör olsun! Dinlemek isterseniz yukarıda mevcut

Eklemem gerekirse, yağmurda delice ıslandım. Çamur birikintileri gözüme takıldı. Yine andım o eski günlerimi. Lisedeydim, yurtta kalıyordum. Okuldan çıkmış, yurdun son giriş saatine yetişmeye çalışıyordum. Bileniniz bilir, Kağıthane-Şişli yolu özellikle yağmurlu havalarda kitlenir. Kesinlikle ilerlemez. 3 arkadaş aynı odada kalıyorduk. En sevdiğim dostlar: Sıdıka ve Fatma. Fatma ile arkadaşlığımızı kesmiş olsak da, o günleri hatırlayınca gülümsemeden edemiyorum. Eyh gidi günler.

Yurdun akşam yemeğini kaçırdığımız için indiğimiz duraktan döner aldık fakat oturarak yiyecek zamanımız yoktu. Son hızla dönerleri yiye yiye yağan yağmurda ilerledik. Bu gün olduğu gibi o günde çamur birikintisi ilgimi çekti. Etrafta onlarca insan vardı. Birikintiye doğru gri kürküyle yaşlı bir teyze geliyordu. Fatma'yla göz göze geldik. Genelde böyle olduğunda mutlaka benden saçma bir hareket beklerdi. Kapşonumu kapadım. Dönerimle birlikte atladım birikintinin içine. Tekmeler savurmaya başladım. Fatma'ya atıyor gibi yapıp kürklü kadının kürkünü mahvettim. Kadının çığlıkları hala kulağımda. Yaşlılığına istinaden yapmış olduğu bir ton makyaj kesinlikle yüzündeki çizikleri gizleyemiyordu. Sinirlendikçe çizgileri daha da sertleşiyor, az sonra beni kolumdan tutup karakola getireceğini hissediyordum. Üzerime hırsla yürüdü. O kadar hızlı koştum ki, Süreyya Ayhan yanımda halt etmiş.

Dönerimde çamur olmuştu fakat yemesi muhteşemdi.Ağzım, yüzüm, burnum her yerim çamur içindeydi fakat inanılmaz mutluydum. Sokaktan geçen diğer insanlar da o çamurun tadını almıştır, eminim. O gün bu gündür, çamur birikintisi görünce içine atlamamak için kendimi zor tutarım. Özellikle de kalabalık caddelerde. Islanmaktan korkmam, ıslatmaktan da.. Yanımdan hızla geçen arabanın çamuruna bulanmak da beni rencide etmez. Aksine, oralarda yürüyüp, hala asit yağmadığına dua ederim.

Aslında hayat güzel be güzelim. Bakma biz bakmasını bilmiyoruz, göremiyoruz.

O halde bin şükür!

5 Ekim 2015

Böyle bi olay geçmişti başımdan.

Eski günleri hatırlar ya insan bazen. Ben de bugün hep eskilerdeydim.

Tıp okuyan bir arkadaşın ağır ısrarı sonucunda Body Worlds'e gitmiştim. Hatta buralarda bir yerlerde hakkında yazı da yazmıştım, bilirsiniz. Deli bir doktorun yaptığı bir sergiydi bu. Ölen insanların tüm organlarını parçalarına ayırıp, özel hazırlamış olduğu ilaçlarla çürümelerini engelliyordu.

Adam çılgın olabilirdi evet, fakat gerçekten faydalı bir durumdu bu. Özellikle doktorlar için. Mesela ömrü boyunca sigara içen birinin ciğeri ile, hiç içmeyen insanın ciğerini görebiliyordunuz. Ya da spermin anne rahmine girdikten sonraki haftalık hallerini. Ellerini, kollarını, organlarının oluşumunu.

Organizasyonda yer alanlardan bir tanesi de arkadaşımdı. Sağolsun bizi orada çok güzel karşılamış, başlarından geçen olaylardan bahsetmişti. Şehir efsanesi dönüyordu ortalıkta "Ölüler kokuyordu". Ölüdür bu, kokar diyordum içimden. Sonuçta ölüm her zaman ilgimi çeken bir konuydu. Hele ki o zamanlar Allah beni yanına almakta neden bunca bekliyor diye düşünürken.

Derilerinden ayrılan insan vucutları olabildiğince ilginçti. Bu ilginçliğe kapılan bir genç kız orada gezerken kokudan etkilenmiş güya. Sonra hafifçe başı dönmüş. Gidenler bilir, ölüler bir camın arkasında değil, dokunabileceğiniz kadar yanınızda. Hatta çoğu insan dokunmak istiyor fakat üzerlerinde dokunmayınız falan yazmıyor. Çünkü ölü oldukları için herkeste bir korku hakim. Bir de tabi ortamın loş havası bize hep morgu anımsatıyordu. Onca ölü ya mezarda, ya morg da olur ne de olsa. Neyse, kızcağız "başım dönüyor" demiş, arkadaşları daha dönmeden düşüvermiş. Düşerken de gariban ölü adamın cinsel organına eli çarpmış.  Başta bahsettiğim üzere tüm organlar özel ilaçlarla çürümemesi için işlem görüyor ve yine özel ilaçlarla yapıştırılıyor. Fakat o yapıştırıcı 404 değil tabi ki. Pat diye elinde kalıyor adamın cinsel organı. Adam ölmüş fakat zulmü bitmemiş, yazık.

Arkadaş bunu anlatırken, biz onca ölüye saygısızlık olmasın diye gülmemezlik yapamadık. Hatta o abinin yanına gidip, "yazık ya of" diyerek kahkayı bastık. Neden böyle bir şey yaptık bilmiyorum. İnsan bazen aptallaşıyor tabi.

Neyse efenim, organa ne oldu diye merak edeniniz vardır belki. Buz dolabına paketlenip konulmuş. Tüm vucutlar geri döndüğünde ülkesine, doktor tarafından tekrar yapıştırılacakmış. Ama eminim o kızın unutamayacağı olayların ilk 5'inde bu da vardır. Benim için öyle misal.

1 Ekim 2015

Bence Ben Bigün Ölmeliyim!


Bi'gün filmi geldi aklıma yazınca. Bir gün bir yerde biten bir hayat.. Bence ben de bi'gün ölmeliyim. Özellikle bunca kötülük varken..

Lisedeyken bunun bilincine varmam benim için olabildiğince ağır olmuştu. Liseye gidiyordum ve bir sürü saçma, gereksiz, kötü insana şahit oldum. Birbirlerine kötülük yapıyorlarken beni koruyan bir güç her daim vardı: Allah. Beni her daim koruması ve kollamasını hissettiğim an, hayatın anlamının bittiği andı.

Ben yaşamamalıyım dedim çoğunlukla. Aileme göre ergenlik depresyonuydu bu ve ilaçlarla tedavi edilmesi gereken bir hastalıktı. Psikiatristle görüştüğümde, ilaçlık değil, gerçekten çok zeki bir kız olduğum sonucuna varıldı. O günden sonra akıllı kız sıfatının altına sığınarak, yanlış yapmamaya çalıştım. Yanlış yapan insanları gördükçe insandır yapar dedim fakat kötülüğü içine işlemiş insanları görünce yine ölmek istedim. Onlar yaşarken, bunca kötülük yaşanırken ve ben tüm bunlara seyirci olurken yaşamak o kadar da kolay değildi, olmamalıydı..

Ben yaşamaktan, insanları tanıdıkça vazgeçtim. Aldatmalarını, yalanlarını, oyunlarını, entrikalarını, aşk deyip arkasında yaptıkları günahları, günahkarları, masalbazları ve diğer her tür şeytani varlığın yapmamızı istediği fakat yapmamız için bizi zorlamadığı her şeyi gördüm. Artık şeytan bile insanla uğraşmıyordu. Gerek duymuyordu çünkü. Ailesine yalan söyleyen insanlar, iş arkadaşının kuyusunu kazanlar, yalanlar söyleyenler, işlerini savsaklayanlar,kendini ifşa etmeye bayılan kadınlar,filmlerde dönen dolaplar, dizilerle karartılan hayatlar, reklamlarla yönlendirilen tüketim toplumu artık şeytana iş bırakmıyordu.

Şeytan bile "banane" diyor artık insanlık için. Bıraktı kendi haline insanı, insan zaten cehennemin yolunu bulabilecek seviyede nasıl olsa dedi.

Ve hayat benim için açıkça bitti. Tüm insanlardan nefret ettim o gün bugündür. Sokağa çıkmaktan, insanlara güvenmekten, insanlarla bir şeyler paylaşmaktan da..

Hayat gerçekten olabildiğince zor. Ve bence , ben bi'gün ölmeliyim.