30 Ağustos 2014

Ivır Zıvır Part 19

İnsan kendini kıskanır mı? Bence kıskanır. Nerden mi biliyorum. Kendimden.

Son zamanlar çok ilginç şeyler yaşarken hep "asla yapmam" dediğim her şeyi yapıyorum. Aman bana, amanlar bana.

Online oyun olmasaydı, şimdilerde zamanımı neyle öldürürdüm, hiç bir fikrim yok. Tüm zamanımı çalan Payday kurucularına selamlarımı gönderiyorum. Gece ruyamda bile oyun oynuyor haldeyim.

Film izlemek deseniz, o bir fena. American Hustle'ı üç gündür izliyorum ve hala bitiremedim. 

Hala Cehennem Melekleri'ne gidemedim.

Depresyona girip çıkmayı başaramayan bir bünyem var. Bunlar hep olanlar.

Adam Lambert'in şarkılarını seviyorum. Bana Placebo'yu hatırlatıyor. Neyse ikisi de gay zaten. Belki illimunati ile de bir bağlantıları olabilir, bilmiyorum.

Baş ucu kitabım olmadan günler geçiriyorum. Ama ne yalan söyleyim, daha mutluyum. Çünkü diyanet işleri hocalarının yasakladığı Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Mealini okuyorum. Neden yasakladıkları hakkında hiç bir fikrim yok ama açıklamalar oldukça hoşuma gidiyor. Kendisi Arabistan kralının biz Türkler için özel olarak çevirttiği yapım. Bulursanız, okuyun. Bulamazsanız hacca giden bir kişiden isteyin. Zaten bedava dağıtılıyor.

Tasarım kafası falan da hiç kalmadı bende. Bu günlerde ben ben değilim. Bana dokunmayan yılan da bin yaşasın lütfen.

28 Ağustos 2014

Selam!

Merhaba, size hikayemi anlatmak istiyorum.

Aşağıda okuduklarınız tamamen deli saçması, uydurma olaylardır. Çoğunlukla kendimi kendimle konuşurken buluyorum çünkü. Bunları size ben yazdığıma göre, söylediklerime itibar etmeyiniz.

Ben çok ufak yaşlarda çalışmaya başlayan bir insanım. Normalde benim gibi insanlar pek sevilmez, dışlanır, hor görülür. Çünkü yüksek zümreli etrafımız. Herkes üniversite mezunu. Herkes Oxford görmüş. Beni sorarsan 12 yaşında bir terzinin yanında işe başlayan, mankafalı bir kızım. 


İlkokulu okuduktan sonra, iş hayatına atılayım dedim. Aslında bunu ben demedim. Etrafımdaki insanlar söylediler. Annem ve babam diyemiyorum onlara. Belki fiziksel olarak böyle bir şeyi hak ediyorlardır fakat ruhsal olarak asla yanımda/arkamda olmadılar. Beni "olması gereken, olmasa da olur" bir varlık adleddiler. Olsun. Annem de babam da var, "çok şükür."


Ufak yaşta çalışmaya başlamanın sınırı yok. Para kazanmanın da. Soranlara "ilkokul mezunu insanın neler yapabileceğini tahmin bile edemezsiniz" diyorum fakat söylediklerim hakkında en ufak bir bilgim yok. Çünkü genellikle televizyon dizilerinden öğrendiğim hayatları yaşarım. Aşık olmayı, patatese; sevmeyi lahanaya; nefret etmeyi de acı bibere benzetirim. Benim için hayat bu kadar düz'dür. 


Düz gittiğim yollardan bahsedeyim biraz da. Belli bir yaşa geldiğimde evlenip, çoluğa çocuğa karışacağımdır. Bu yaş benim için 19. Çünkü şu an 18 yaşındayım. Umarım evde kalmam. Çünkü evde kalmak çok kötü bir şey. Bunu dizilerden öğrenmedim. Komşu teyzeler, her fırsatta beynime sokup durdular. Benim hayatım yaşayıp, evlenip, çocuk doğurup, çocuğumu evlendirip, torun mürüvetini gördükten hemen sonra ölmeye endeksli. Sizinkileri bilmem.  Banane etrafta olup bitenlerden? Bu kadar abartmanıza gerek yok hem. Dizilerde aşık olunuyo ne güzel.


Kafamdaki karmaşıklığın kusuruna bakmayın. Cehaletime verin. Ama gerçekten öyle. Çünkü okuduğum tek kitap hayat bilgisi kitabı ile sınırlı. Pek bilgi aldığım da söylenemez. 
Hayır yani bu yazdıklarımı okurken "Ne saçmalıyor bu kız?" demedin mi? Dedin tabi ki. Ben de dedim. Yazının sahibi kız amma gerzekmiş dedim. Neden dedim? Çünkü günümüz şartları bunu bize öğretti. Öğretilmiş yaşantımızda, öğretilmiş öğretilerle birlikte yaşlanıp giderken "Özgürüm ben yeaaa, anarşistim" diye gezinen aptal insanlarımızdan olmayın. Çünkü ne kadar "Ben öyle yapmam yaa" desekte, o yapmam dediğimiz şeylerin tam da ortalık yerinde buluyoruz kendimizi. 

Hayat size güzel değil mi plazalardan gecikondudaki okumamış, itilmiş insanlara bakan? Markalı hayatınızda, şaşalarınızla gezen o saçma günleriniz; aşağıladığınız o insanların paralelinde. Bilin istedim.

26 Ağustos 2014

Yazamıyorum.

Yaklaşık yarım saattir oturduğum pc başında iki kelime yazamadım. Aptalca şeyler okudum, aptalca şeyler izledim. Güldüm. Aptalca güldüm. Sonra oturdum ağladım. Çünkü bu ben değilim. Kesinlikle ben değilim.

Bana anlatabileceğim hikayelerinizi yazın. En azından dinlerim. Sonra oturur yine ağlarım. Çünkü bu ben değilim.

23 Ağustos 2014

İyi uykular.

Bugün size yalnızca Franz Kafka'dan bir görsel paylaşacağım. O size her şeyi anlatacak.

19 Ağustos 2014

Karanlıkta Korku Filmi İzlemeyin!

Bugün aldığım bir habere göre, bu durum olabildiğince korkutucu. Neden mi? Anlatıyorum.

Korku filmleri, insanları korkutma amacı güden, yer yer geren, gerdikçe sinirlendiren, sinirlendirdikçe adrenelinin artmasına sebep olan yapımlardır. Özellikle karanlıkta izlendiğinde, daha büyük tepkilere yol açacağı düşünülür. Bu yüzden çoğunlukla karanlıkta izlenir.

Karanlıkta izlenilen filme daha yakın olduğunuz hissine kapılırsınız. Fakat aniden yüzünüze vuran o ışıklar, sizi yerinizden hoplatırken aynı zamanda beyninizdeki sarmal yapıya da ani tepkiler verir. Bu tepkiler sarmal yapının etrafında dolanırken, beyninize zarar verir. Bu zararın çapı büyüdükçe epilepsi olma olasılığınız artar. Bu yüzden sinemada film izlemek, olabildiğince zararlıdır. Yani her gün, bir kaç seans izlemek. Abartmamak. Sinema ortamını eve taşımak, ışıkları kapatmak da öyle zararlıdır. Beyni ve gözleri yorar.

Az önce okuduklarınız teknik bilgiydi. Şimdi pratiğe geçiyorum. Kuzenimin arkadaşı bir kaç arkadaşını toplayıp korku filmi seansı yapmışlar. Işıkları kapatıp, nevaleyi hazırlamışlar. Bizim bu arkadaş zeytini ağzına atarken, nasıl bir teknik varsa kendisinde, yere düşürmüş. Sonra eliyle yeri yoklamış. Koskoca hamam böceğini eline alıp,ısırmış. Acı bir tad almış bundan. Fakat ne olduğunu algılayamamış. Arkadaşlarına dönüp "Lan nası zeytin bu, beni zehirliyonuz mu" diye bağırmış. Ağzındaki ekşimsi tad o kadar keskinmiş ki, ışıkları açmışlar. Adam eline bir bakmış ki, hamamböceğinin kalan yarısı. Yüzü reaksiyona girmiş. Ağzı uyuşmuş. Konuşamaz hale gelmiş. Hemen eczaneye koşmuşlar. "Habala hubala" demiş. Eczacı içti sanıp "Ne diyosun sen be?" diye terslemiş. "Böcek yedim" diyebilmiş zorlukla. Eczacı "Defol git başımdan gece gece" demiş.

Sonra bütün vucudunda kabarıklar oluşmuş. Yaklaşık 1 hafta hiç bir şey yiyememiş. Epey bir zorluk çekmiş anlayacağınız. Ne diyorduk? Karanlıkta korku filmi izlemiyoruz. Hem o zaman daha az korkuyorsunuz.

17 Ağustos 2014

Bu Bir Trabzon Hatıratı


Beni okuyan bilir, Trabzon'luyum. Neresinden olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü "Trabzon" deyince yamuk oturuyorsam  saygım gereği ayaklanır, kendimi düzeltir, sesimi kalınlaştırırım. Fakat neresinden dediğinizde de o derece üzülür, sıkılır, söylemeden kaçıp gidesim gelir. Çünkü olduğum yerin özelliklerini taşımamama rağmen, taşıyormuşum gibi bir his kaplar karşımdaki insanı. İşte bunu sevmem ben.

Trabzon denince aklınıza burnu kocaman komik mi komik, Temel'ler, Dursun'lar, Ahmet'ler, Ömer'ler, Fadime'ler, Ayşe'ler, Asiye'ler gelmeli. Bu isimler bir çok kez karşınıza çıkar çünkü. Gerçekten de komiktirler. Gerçekten de içtendirler.

Bu yıl sanki bir daha gelmeyecekmişim gibi gezdim Trabzon'u. Her karışını sanırım. Hatta uzun sokak ve altında bulunan sokaktan o kadar çok geçtim ki, bir an durup kendi kendime "Lan yoksa bir korku filminde miyim? Aynı iki sokak arasında sıkışıp kaldım da haberim mi yok" dedim. Yan tarafımda duran adam konuşmama kulak misafiri olacak ki "Hau meydanda bir park var, git orada dinlen, başuna güneş geçmiş" dedi.

O iki sokakta bulamadığım Yapı Kredi'ye ne demeli. Tek başınıza da olsanız, Trabzon sokaklarında asla yalnız değilsinizdir. Bir yerlere bakınıyorsanız, sesli düşünüyorsanız falan, mutlaka sizin lafınıza atlayan bir yurdum insanı vardır. Bende gayet boş bulunarak "Nerde bu Yapı Kredi yahu" dedim. Köşe başında büfe sahibi amca bir hışımla kalkarak yanıma geldi "Hau evi görüy misun? Heh işte o sokaktan içeri gir abisi, sonra sağa dondüğünde görcesun." dedi.Gülümsedim, teşekkür ettim..

Anneme, "İnsanlara yer sormaya korkuyorum. Çünkü bu adamlar kolundan tutup, gideceğin yere götürürler seni" dedi. Nitekim öyle de oldu. Babamın arabayı park ettiği yeri bulamadığımdan telefonla kendisine ulaşmaya çalıştım. Telefonda konuşurken "Nerdesin ya, bulamıyorum işte, orası neresi" falan derken adamın teki yanımda durdu. Biraz daha konuşmamızı dinleyip "Ver hau telefonu bana" dedi. Babamla iki çift laf ettikten sonra babam bana "Otogar'a gel madem" deyip kapadı. Park ettiği yerde arabayı bulamayan ben, otogara nasıl gideceğimi de bilmiyordum tabi. Az önceki adama otogara nasıl gidebileceğimi sordum. Adam Kamil Koç'un servis şoförüymüş. "Atla araca, otogara gidiyoruz zaten" dedi. Araçta bir sürü insan olmasına rağmen bir İstanbul'lu bu olayı İstanbul'da yaşasaydı, o araca asla binmezdi. Beyninde milyonlarca tilki gezer, tilkilerden biri "bunların hepsi komplo, aslında senin böbreğini çalacaklar" derdi mutlaka. Fakat Trabzon'daysınız, bu gayet normal bir olaydı. Otostopla bir çok yere gidildiği akla gelince, hemen atladım araca.

Otogara geldik nitekim. İndik. Adama gidip "Borcumuz ne kadar" diye de sormayı ihmal etmedik. Adam durdu "Ne borcu abisi, sen yeter ki buluşacağın insanları bul. Nerdelermiş" dedi. Ben de x yerdelermiş dedim. "Bak şurda, ben de oraya gidiyorum" dedi ve o yere kadar annemle bana eşlik etti. 

İşte Trabzon böyle bir yerdi.. Yardımın ve hoşgörünün olduğu bir yer. Hee bir de umursamazlık orada hiç yok. Aksine inanılmaz bir şekilde yardımseverlik ve etrafında olan olaylara  karşı duyarlılık var. İşte bu yüzden seviyorum oraları.

Hadi gidelim yine. Ama bu kez birlikte. Bu son cümleyi sana yazdım,oku.