30 Temmuz 2014

Yoksa ben?

İngilizce başlık atıcaktım. Aslında duruma uygun buydu am i? Ben gerçekten öyle miyim ? Bencil, kendini düşünen, kendinden başka bir şeyle alakadar olmayan bir insan mıyım diye düşündüm. Uzunca bir süre denizi seyrettikten sonra karar verdim ki ben çok yoruldum.

Bir yazı okudum, beni bu düşüncelere sevk eden x kişisinin gönderdiği. Norveçli bir doktor gördüğü kanları anlatıyordu. Cümlelerinde inanılmaz yorgunluk vardı. 1 yıl boyunca koşturduğum, günlerce kendimi kaybettiğim zamanları hatırladım. Uykukolik olmama rağmen 49 saat uykusuz yaşadığım zamanları da hatırladım. Yolcu otobüslerinde, önümüzü keserler korkusuyla uyuyamadığım, yer yer içimin geçtiği o uykusuz zamanlarımı hatırladım. Gördüğüm kanları, girdiğim ağlama nöbetlerini hatırladım. O kadar çok acılı insan görmüştüm ki. Acılı insanlar görmesin diye duvar dibine gidip ağladığım dakikalarımı hatırladım.

İnsan insana bunu yapar mı dedim, sağlığını kaybetmiş insanlara kapıldım. Hastane köşelerinde, darülaceze diplerinde, evde bakım hastalık hizmetlerinde yer aldım. O kadar çok acılı insan gördüm ki, zamanla artık ağlama hissimi kaybettiğimi, üzülmekten vazgeçtiğimi anladım. Mevzuyu bırakma sebeplerim birden fazlayken bir sabah anneme "ben yoruldum" dedim. Yoruldum derken, içimde bir acı da yoktu. Üzgünlükte yoktu. Biz bu dünyaya imtihan olmak için gönderilmiştik çünkü. Herkesin imtihanı vardı ve ben onlar için üzülmekten başka bir şey yapamıyordum. Yapmaya çalışıpta yapamamak daha bir yorucu oluyordu.

Oturdum, düşündüm, hak verdim. Evet. Ben kafamı başka bir yerlere yönlendirmeye çalışıyordum. Mevzu ne zaman sisteme, kapitalizme, insanların yaşadıklarına, zulümlere gelince; gördüğüm her şey kafamda canlanıyordu çünkü. Duvarlardaki kurşunlar, insanların korkulu gözleri, insanların yardım isteyen mahcup yüzleri, kafalarını yere eğen yüzleri, namaz kılarken ki dünyayı arkaya atış halleri gibi bir çok şey.

Kesinlikle yoruldum. Şeytana söyleyin, dürtmesin beni. Çünkü ben Gazze gemisinde yer almıcam. Kesinlikle bu kez bunu kaldıramam.Hayır.!

28 Temmuz 2014

İtiraflarım.

Beni çok değerli Plaza Sesi mimlemiş. 15 maddeli itiraf listemi istemiş. İtiraflarım diye kitap yazabilen üstadım Tolstoy varken, ben neleri anlatacağım diye düşündüm ciddi ciddi. Kendisi bayaa güzel şeyler yapmış. İtiraf edebileceği kadar güzel şeyler. Fakat kişiliğim gereğince asla bir şeyleri içimde saklayamıyorum. Bu yüzden kimsenin bilmediği bir şeyleri burada anlatamıcam. Bu anlattıklarımdan beni tanıyan bir çoğunun haberi vardır.

1) Bir gün birini öldürmeye karar verirsem, battı balık yan gider diye düşünüp öldürmem gereken insanların listesini yapmışlığım var. Lise yıllarım olabildiğince manyaktı. O zaman ki iq seviyem ayakkabı numarama eşitti zaten.

2) Sırf farklılık olsun diye, hazırlıktaki arkadaşlarımdan başka bir bölümü seçtiğim de doğrudur.

3) Babama sinirlenip, babamın siyah spor arabasını baştan aşağıya çizip, "aaa ne olmuş, vay adiler" diye söylendiğim de doğrudur. İşin kötü yanı ise yalnızca 5 yaşında olmam.

4) Sucuya kızıp, boşa bıraktığı suları ağaç arkalarına saklayıp, işten atılmasını sağlamam da bir itirafım olsun. Fakat o zaman da 12 yaşındaydım henüz.

5) Çocukken biriyle telefonda konuşunca, karşılıklı iki tarafında para ödediğini düşünürdüm.

6) Bu kadar çok seveceğimi bilseydim, bu kadar çok sevmezdim.

7) Bu güne kadar kınadığım ne kadar hareket varsa, hepsini yaptım. O'nu da açamam şimdi.

8) İlkokuldayken zorla bir dans grubuna sokulduktan sonra, gösteri günü hasta numarası yaptım. Pişman değilim. Zorla yaptırılan hiç bir şeye gelemiyorum sonuçta.

9) Küçükken şeytanı Ninja Kaplumbağalardaki kötü adam gibi bir şey olarak tasvir ederdim. Kafam da öyle yer edinmiş.

10) Korsan Jack karakterine aşık olmuştum yine küçükken.

11) Lise yıllarındayken tüm arkadaşlarım aşık olup, acı çektiğinde ciddi ciddi üzülüyordum. Sanki ben aşıkmışım gibi etkilenip, o taraklara hiç bulaşmamıştım. Sanırım bu iyi bir itiraf oldu.

12) Kilo almaktan çok korktuğum için, çoğunlukla az yemek yerim. Bir de dişlerime zarar vermesin diye, cips yemeyip "İyy onu mu yiyorsunuz " diye aşağılarım ki ben aslında severim cipsi ya.

13) Okulda yangın alarmını çalıp, hiç bir şey olmamış gibi ellerini iki yana bağlayıp koşuşturan insanları ve sinirli hocaları görünce "Eee kim basmış, nolmuş" diye soran da benim.

14) Lisedeyken, müzik yayın odasına girip, metal şarkılar çalan da benim. Hocalar,(müdür dahil) kapıya gelip "Kapat şu lanet müziği" dediğinde  kapıyı kitleyip sesi sona çeken de benim.

15) Bir de lisedeyken yine, disiplin cezası aldım. Blogda yer alıyor mevzu. işte linki

Bunun haricinde büyük itiraflarım yok. Umarım asla da olmaz. Büyük hatalardan korkarım çünkü. Neyse millet, mim hoşunuza gittiyse alın yapın derim ben. Zevkli oluyor, geçmişe falan gidiyorsunuz.

26 Temmuz 2014

Aldattın ama?

Aldatma: 
Beklenmedik bir davranışla yanıltmak,
Karşısındakinin dikkatsizliğinden, ilgisizliğinden yararlanarak onun üzerinden kazanç sağlamak,
Yalan söylemek,
Karı ve kocadan biri eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek
Oyalamak, avutmak

Tdk'nın kelimeleri açıklaması kadar kolay değildir bu mevzu. Oturup anlatacak kadar bilgili olmadığım bir mevzu aynı zamanda. Sonuçta aldatma eylemini bilinçli ve normal insanlar gerçekleştirmez. Peki kimler aldatır? Buraya çeşitli sıfatlarla cevap verebilirim fakat kısaca özetlemek gerekirse, insanlığını kaybetmiş varlıklar aldatır.

Aldatmanın çizgileri mi vardır, yoksa belirtileri mi bilmem ama; aldatmanın eylemi yoktur. Adı vardır. Aldatan insan, yalan söyleyen insandır. Sizinleyken başkasını düşünen insandır. Başka zaman, başkasıyla olan insandır. Sizi oyalayan, hayatınızdan günlerinizi, dakikalarınızı çalan insandır. Ve Allah o kadar adaletlidir ki, sizin canınızı yakan o insanın canını çıkarır.

Üniversite ikinci sınıftaydık. Üniversite arkadaşlıkları başka oluyor. Lisedeyken sınıfındaki tüm insanları tanımaktan bile çekinir, ufak gruplarla takılırsınız fakat üniversitede işler değişir. Kendi bölümünüzü bırakın, başka bölümlerden de insanlar tanırsınız. Hatta bazen öyle şeyler yaşarsınız ki, başka bir bölümdeki insan, en yakın arkadaşınız oluverir. Benim de başka bir bölümden, çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Kızın 1,5 yıllık bir ilişkisi mevcuttu. Hayatındaki adamı o kadar çok seviyordu ki, kızın ona bakışını görünce bizim de ağzımız açık kalıyor, onlar adına garip bir mutlu oluyorduk.

Genellikle birlikte yer, içerlerdi. Çocukta aynı okulda olduğundan hepimiz aynı ortamdaydık. Kız, adam yokken bile adamı anlatır, her anını onunla yaşardı. Onları tanıyanlar sanki yıllardır birlikteymişler de, evlenip torun torbaya karışmışlar sanırdı. 

Bir Pazartesi kız ağlayarak yanımıza geldi.  Fakat ağlamanın çeşitlerini görmüştükte, bu denli can acıtanını görmemiştik. Arada çığlık atıyor, boğazlarını parçalamak istercesine bağırıyordu. Bana sımsıkı sarıldı. Üniversite hayatımda hatırladığım nadir şeylerdendi o. İçini, içimde hissettim. Sanki öyle bir an yaşadım ki, neye üzüldüğünü bilmeden , o üzüntü her ne ise benim içime işledi. Hani dostu ağlarken ağlayandı ya gerçek dost. İşte onu da taddım o an. Nedenini bilmeden ağladım kızla. Mal gibi ağladıktan sonra, kızı konuşturtmayı başardım.

Ağlarken aklımda, bir ölüm acısı vardı. Bir ölüme ağlamalıydık bu kadar. Bir şerefsizin yaptığı adiliğe ağladığımızı öğrenince, içimde inanılmaz bir nefret oluştu. Yanı sıra asilikte. İnanılmaz bir duyguydu. O çocuk, o an yanımızda olsaydı, cinnet geçirmenin ve 3. sayfa haberlerinde yer almanın nasıl bir duygu olduğunu tadacaktım. Fakat neyse ki oralarda değildi. Kız, erkeği başka bir kızla mesajlaşırken yakalamıştı. Mesajları anlatırken yer yer hıçkırıyor, yer yer ağlıyordu. Kızın ağlaması o kadar can yakıcıydı ki, sarılmanın da verdiği etkiyle olacak biz de ağlıyorduk..

Biz cenaze olmadan cenaze namazını kıldık o an. Ölmüş bir aşkın, fırtınayla yerle bir olmuş köyün, gelecek hayallerinin, geçmişte yaşanan güzel günlerin hepsini örttük. Sanki kızın renkli hayatı tüm renklerini kaybetti. Yüzü sapsarı kesildi. "Ölseydim keşke" dedi. "Ölseydim de yaşamasaydım şunu". Sanki kendisi bir şey yapmış da, ondan pişman olmuş gibiydi. Aldatılmayı kendi suçuymuş gibi büyük bir ağırlığın altında anlatıyordu. Sırtına piramitlerin taşlarından en büyüğünü yüklemişler gibi, kaldıramayacak şekilde eziliyordu.

O gün ağladık, geçti. Bizim için geçti en azından. O kızı sonraları pek görmedik. Okula uğramaz oldu. Telefonları açmaz oldu. Kilo verdi. Fit olan kız, zapzayıf kesildi. "Değmez o şerefsize" dedik, fakat kime dedik? Hepimiz biliyorduk değmeyeceğini, fakat sadece biliyorduk. Yaşayan O'ydu. Aniden elini pazar yerinde bırakmış annesine olan öfke vardı gözlerinde, fakat gördüğü an boynuna sarılacak kadar da çok seviyordu.

Aradan zaman geçti. Erkek tarafıyla konuştuk sonra sonra. Pişmanlığından bahsetti hep. O kızın yeri ayrıydı çünkü. Birbirlerinin gözlerine bakınca güler, telefondaki seslerinden hallerini anlar, zaman geçirdikçe geçiresileri gelirdi. O günden sonra diğer kızla da görüşmüş, fakat kız ona 1 aydan fazla dayanamamıştı. Sanırım o zaman anlamıştı bizim arkadaşın değerini. Arkadaşımız asla onu affetmedi. Affedemezdi de. 

Aradan bunca zaman geçti. Kızın o hali hiç aklımdan çıkmadı. Geçenlerde o kız , bir adamla nişanlandı. Adamla kızı fotoğraflardan gördük. Kızın eski sevgilisine baktığı gibi bakıyordu gözlerinin içine. Fakat kız da ona öyle. Mutluydular. Gülümsemeleri içtendi. Bunu bir fotoğrafçı söylüyor dikkat. Mutluluklarını tebrik ederken, ben de çok mutluydum. O kız, bunu hak ediyordu çünkü. O kızın hak ettiğine hüküm veren yüce Allah'ım erkeğe de hak ettiğini vermişti. Erkek 1 hafta kadar önce yine kendini yollara vurmuş, sağda solda derbeder halde yaşıyordu. Es kaza selam verdi, Allah'ın selamıdır aldık geri. "Ben hala inanılmaz pişmanım. İnsan ömründe bir kez hata yapabiliyormuş, ben de yaptım." dedi. Pişmanlığı tüm cümlelerinden okunurken, kendini vurduğu yollar asla ilacı olmadı. Yurt dışına gitti, yurt içi gitmediği yer, tanışmadığı insan kalmadı. En son nişan haberiyle inanılmaz sarsıldı. İçkiye, sigaraya verdi kendini. Yalnızlıkla haşrolduğu şu günlerde 3 günlük ilişkileriyle hayatını sürdürüp gidiyor. Yalancı, dakikalık mutlulukları paylaşıp duruyor. Fakat hepimiz biliyoruz ki bir insanın hakkı ile asla mutlu olamayacak.

En başta ne demiştik? Allah herkese mutlu , birbirinin değerini bilen, gözüyle seven, içini döken, içini içine bağlamış, ruhunu ruhuyla birleştirmiş eşler nasip etsin. Allah'ın adaleti asla sorgulanmaz. Ben bu olaydan sonra, şükrettim Allah'ıma. Bizi o acıya sürükleyen , o kızın hayatını mahveden insana verdiği ceza ile şükrettim. O kıza verdiği hediye ile de şükrettim aynı zamanda. Allah yar ve yardımcıları olsun. Ve unutmayın; insan bu hayata bir kez gönderilmiştir. Yalnızca bir kez ölür. Güven duygusu da insan ömrü gibidir. Bir kez kaybettiğinizde, bir daha asla geri gelmez.

25 Temmuz 2014

Elveda!

Ramazan ayına elveda dediğimiz şu günlerde beni benden alan bir soruyla karşılaştım "Bayramı hak ediyor musun?" Oturdum düşündüm. Ramazanı öyle geçirmeliydik ki, sonunda "Muhteşem günlerdi, hadi iç rahatlığıyla bayramımızı yapalım" diyelim. Fakat gel gör ki..

Gelip görmen gereken çok şey var aslında. Oturup anlatmaya mecalim de yok. Konuşmuyorum da kimseyle. İçime ata ata ne hale geldim, tuta tuta çatlıcam belki ama sanırım çektiğimiz acıların da bir sonucu var. Sanırım değil, öyle. Acı çekiyorsan, varsın bu hayatta. Nefes aldığına sevin önce, gerisi hikaye. Sağlık olsun. İlk değil, son olmaz. Üzme kendini, boşver. Ne takıyorsun ki? Hadi söyleyecek ne kadar çok cümleniz varsa hepsini söyleyin. Çünkü ümide ihtiyacım var.

23 Temmuz 2014

Ivır Zıvır Part 18

Yemek ve içme üzerine kurulu bir düzende yaşadığımızın bilincine vardım. Oruç tutunca insan daha iyi bir anlıyor. Nefsi terbiye etmek gerçekten zormuş. 

Abimin bize taşındığını söyledim mi? Yaklaşık bir haftadır birlikte yaşıyoruz fakat kendisi bir haftanın yeterli olduğunu düşünüyor. Yine gidesi varmış bu şehirden. Gitmeden bir şeyler yapalım deyip duruyor. Yarın kendisiyle alış-verişe çıkmaya karar verdik. Ağabeyle alış verişi düşünebiliyor musunuz? Ben de düşünemiyorum. Fakat inanırsak olur bence.

Bir de delice sinema filmi izliyoruz. İllegal yollarla edindiği 5 filmi gelip heyecanla bana saydı. İzleyelim, mısırları patlat dedi. İşin en kötü yanına geliyoruz ki; ben hepsini izlemiştim. Sinema tutkunu olmak böyle bir şey olsa gerek.

Sinema dedim de, en son gitttiğim filmden bahsettim mi bilmiyorum. Maymunlar Cehennemi. Kaç aydır heyecanla beklediğim film, beni hayal kırıklığına uğrattı. O kadar kötü bir filmdi ki, sanki ayıp olmasın diye çekilmişti. Durağan, gündelik, belgeselimsi bir tadı vardı. İnsan gibi davransaymış maymunlar, neler olurmuşu gözler önüne sermişler. Fakat o kadar. Hikayesi de, masalsı da yoktu. Henüz gitmediyseniz, gitmenizi de tavsiye etmem.

Şimdi hedefim mi ne? Cehennem Melekleri elbette. Özellikle sarı çocuk Eminem'in soundtrack'ını dinlemek için giderim. 

Bir de, hayat bazen insana hiç beklemediği anlarda, beklemediği şeyleri yaşatıyor. üzülüyorsun delice, fakat sonra alışıyorsun be gülüm. Yapacak bir şey yok.

21 Temmuz 2014

Duyarlılık Önemli!

Son günlerde başımızda var olan bir beladan söz etmek istiyorum: duyarsızlık! Etrafımızda var olup, biten her şeye karşı bir duyarsızlık söz konusu. Şeytanın en sevdiği kelime ile terbiye ediyoruz kendimizi "banane?" işte bununla işlerin içinden çıkıyor, kendimizi mutlu ediyoruz. Daha doğrusu, içimizde var olan duyarlı tarafı susturuyoruz.

Filistin'de olanlara duyarlı olmamız, bir şeyler yapmaya çalışmamız insanların gözüne batar olmuş. Söylerdi de inanmazdım. Orada insanlar ölüyor, orada bir şeyler oluyor, orada ölüm kapı kapı dolaşıyor ve burada benim insanım sessizce oturuyor. Benim insanım, insanlığını kaybetmiş olsa bile, mantığını da mı çalıştıramıyor acaba? Bugün onlara olanlara sessiz kaldığımızda, yarın bizim en ufak bir sekteye uğramamızla tepemize çökeceklerini bilmiyorlar mı? Biz güçlü değiliz, biz aciziz. İnsan önce bunu kabul etmeli. Kendi aciziyetini.

Aciziyetimizi kabul ettikten sonra, aciz duruma düşürülenleri kurtarmak için bir şeyler yapmalıyız. Bize ne değil bu durum? Bu durum gibi bir çok şey de. Kader gibi bağlıyız birbirimize, zincir gibi içlerimiz içlerimizden geçmekte. Biz bugün o insanlara olanlara susarsak, yarın öbür gün halkanın devamı olarak bize de gelecek o acılar.

Boykot etmeyi, sokağa çıkıp bağırmayı aşağılayanlar da var. Giyim tarzlarını eleştirenler de. Çarşaflı kadın, müslüman giyime sahip adam, başörtülü kızlar gözlere batmakta! Haa bir de tekbir getiriyorlarmış. Neymiş efendim, onların kafası yokmuş. Zaten sizler gibi düşünmeyen herkes aptal, kafasız değil mi? Asıl en çok da müslüman çıkmalı sokağa. Müslüman duyarsız olamaz çünkü. Duyarsız olursak, müslümanlığımızı bir sorgulamalıyız çünkü.

Ben olabildiğince yürüyüşlere, boykotlara katılıyorum. Bu zamana kadar bir çok yürüyüşe katıldım. Kendimi orada birilerine bir şeyler anlatıyormuş gibi hissettim. Çünkü orada bulunduğumda, yapılanlardan birilerinin canı yanıyor, birileri bunları istemiyor, birileri rahatsız imajı çıkıyordu. Ve bu içimi rahatlatıyor. Deneyin bir, emin olun sizde bir rahatlayacaksınız.

17 Temmuz 2014

Bu Yazı Tamamıyla Alıntıdır-2

“Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara’da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı.

- Üstü kalsın kardeşim” dedim.
Döndü bana doğru:
- Vaktin var mı ağabey ?” dedi.
- Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda)
Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.
- Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?”
- “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!”
- Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.”
Döndü bana, attı kolunu arkaya:
- “Vaktin var mı ağabey?”
- “Var.”
- Çek kapıyı o zaman.”
5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler:
- “Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.”
“Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.”
“Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci.
- “Ne anlatırdı baban ?”
- “Hayatta nasıl başarılı olunur ?”
” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.”
- Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?”
- “Ne bıraktı?”
- “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan…
“Ağabey, aradan 15 yıl geçti…”
“Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.”
“Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.”
“Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
- “Asıl mirası bizim baba bırakmış.”
“Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.”
Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim:
- “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!”
- Nedir bomban ?”
- Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.”
Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.

Ivır Zıvır Part 17

İnsanoğlu topraktan yaratıldığından olacak ki, duyguları durmaksızın değişiyor. Ben de insan olduğumdan olacak ki, bu duruma ayak uyduruyorum. Fakat; diğer insanlar gerçekten çok ilginçler. Çok mutlu olduğunuzda veya çok mutsuz olduğunuzda kendilerini rahatsız hissediyorlar. "Neyin var?" sorusuna verilecek "Hiç bir şey." cevabı , bazen gerçekten hiç bir şeydir. Anlamsız mutluluklar içinde bulurum kendimi çoğunlukla. Neye mutlu olduğumu bilmeden, içim içime sığmaz. Bazense tam tersi. Ben bilsem sebebini.. Ah bilsem.

Yarın akşam saat 5 deki (Perşembe) Taksim yürüyüşüne ben de katılacağım. Özgür Gazze diyeceğiz. Annemlerden artık yürüyüş için izin almaz oldum. Akşam yürüyüş var deyip çıkar oldum. Artık bizim evde yaşayan abim de bana katılmak istediğini söyledi. Annem abime dönerek "Senin ne işin var orada? Oralar karışır şimdi" dedi. Bir an ben erkek çocukmuşum da , abim kız kardeşimmiş gibi hissettim. Kahkahalarla güldüm. Abim olaya çok mantıksız bir açıklama getirdi: "Annemin en aptal çocuğu benim heralde".

Geçen yıl, savaşın kıpkırmızı olduğu dönemlerde, mülteci kampına gittim. Annem yine ses çıkarmadı. Ölürsün inşallah oralarda dedi tüm nüktesiyle. Sonra abimin asker ataması Adana'ya düşünce ağlamaya başladı. Abim anneme dönüp "Kızını savaşın içine gönderiyorsun da, beni Adana'ya göndermekten neden kormuyorsun" dedi. Annem de biraz bile düşünmeden "O kendini kurtarır fakat ,sen.." Şimdi bunu okuyan abimi ciddi mal sanır. Aksine, abim namını oturduğumuz ilde yürüten , ayılık makamından, kabadayıya terfi etmiş bir adam. Yolda yürürken, "Abicim sen buyur" diye yol verirler kendisine. Fakat gel gör ki, annem için hala ilk göz ağrısı. Hala yürümeyi bırakın, konuşmayı yeni sökmüş birisi. Annemin bu tripleri olmasa, biz neye gülerdik.

Abim annem için neyse, babam için de o benim. Babama göre hala saçlarını iki taraftan toplayan kızcağızım. Camiinin imamına "Benim kız işte ufak hani, şuralarda görüyorsundur"diyip, parka oynayan çocuklardan biri sanılmama yol açan adam. Ben uzunca bir süre 7 yaşında bir kız çocuğu sanıldım bu sayede. Sonra beni gören imam, ufak çapta bir şok geçirip, senin kız epey ufakmış diye dalga da geçti.

Anneler ve babalar gerçekten ilginç varlıklar. Bir o kadar da iyi ki varlar. İnsan annesi ve babası yanında yokken, olabildiğince uzakken, kendini daha bir yalnız hissediyor. Bunu da geçen yıl yaşadım. Fakat inatla anneme, "ben yurt dışında yaşıcam, gelirken bana Hasanpaşa köftesi yapar mısın" deyip duruyorum. Bunu neden yapıyorum bilmiyorum ama annemin o an ki yüz hali çok iyi geliyo bana. Hiç olmazsa skype den görüşürsün bizimle değil mi diye dudak büzüyo. O zaman daha bir gülüyorum.

Sanırım insan kaç yaşında olursa olsun, sevildiğini, düşünüldüğünü, hissetmek istiyor. En sevdiğim kelime "hissetmek" olsa gerek. Biri benim hakkımda bir şey hissedince, varmayın keyfime. Neyse. Bu çok ıvır zıvır ooldu. Sustum.

14 Temmuz 2014

Elimi Bırakırsan!


İnsanın hatırlayabildiği şeyler ile, hatırlayamadığı şeyler gerçekten çok ilginç. Çok acı çektiğiniz şeyleri asla unutmuyorsunuz. Çok mutlu olduğunuz anları da. Sanırım hatırlamak "çok" la alakalı bir kavram. Ne kadar çoksa, o kadar çok yer işgal ediyor beyninizde..

İlkokul anılarımı hatırladım. Hatırladığım ilginç bi'şey aniden aklıma geldi. Sonra tüm parçalar yerine oturdu. İlkokul 4. sınıftaydım. Bizim zamanımızda okul, ilk ve orta olmak üzere ikiye ayrılıyordu. İlkokulum 5 sınıftan oluşan minik bir yerdi. Hani herkesin birbirini tanıdığı o ufak tefek harika yerler. Sınıfımda bir arkadaşım vardı. Çok iyi bir arkadaş. Biz ona kısaca F kişisi diyelim. F kişisiyle inanılmaz iyi anlaşıyor değildik fakat yine de severdik birbirimizi. Bir gün eve giderken bana yalan söylediğinin bilincine vardım. x yere gidicem dedi. Derken gözlerinden anladım yalan söylediğini. Çünkü gözler, neden bilmiyorum ama yalan söylerken farklı bakıyorlar. Ben de gizlice takip ettim onu. Başka bir yere gitti. O yere girdiğinde beynimden vurulmuşa dönsem de sonraki günlerde kafamda her söylediği hakkında bir soru işareti oluşmaya başladı. Güven duygusu gerçekten enteresandı. Bir kez kayboldu mu, tekrar bulunması güçtü.. Öğrendiğim bi'şey oldu ilkokul 4. sınıfta; insanların gözlerine bakma! 

F arkadaşımla aramız biraz limoniydi o sıralar. Neden bilmiyorum fakat söylediği yalan ciddi manada beni rahatsız etmişti. Şu an söylenen ve yakaladığım yalanların yanında devede kulak biti olacak o yalan beni ciddi anlamda sarsmış olacak ki, eskisi gibi davranmıyordum F'ye. İlkokulda bilirsiniz; el ele tutuşulup çılgınlar gibi dönülür. Hatta bu şekilde yarışmalar düzenlerdik kendi aramızda. En çok dönen, en çok dayanan kazanırdı. Biz de hep F ile beraber olurduk. İyi bir takımdık. 2'şer kişilik 5 grup oluşturduk. Dönmeye başladık. Döndük,döndük ve döndük. 3 grup bıraktı dönme işini. Tam biz kazanacakken F kişisi suratıma ilginç bir bakış attı ve ellerimi aniden bıraktı. Bırakmasıyla koskoca koridorunun bir köşesine uçmam bir oldu. Zaten ince bir kız çocuğuydum. Koridorun kolonuna kafam çarpınca yere yığıldım. Gözlerimi açtığımda tepemde bi sürü kalabalık vardı. Meraklı gözler.. F kişisiyle göz göze geldim o an. Yüzündeki pişmanlık ve üzüntü karışımını gördüm. Biraz da korku.. Öğretmene kendisini şikayet edeceğim korkusu. Hemen revire kaldırıldım. Kafamın arkasında kocaman bir şişlik söz konusuydu. Mide bulantısı da cabası. Ama F kişisini şikayet etmedim.

O günden sonra F ile görüşmedim. Çünkü O bir yalancıydı. Daha da büyüğü ise O benim elimi bırakmıştı. Güvendiğim ve sımsıkı tuttuğum ellerimi bırakıp, beni bir kenara fırlatmıştı. Bir daha asla elini tutmadım.. Bir daha elini tutacağım arkadaşım da olmadı. Asla dönmedim kimseyle hıp hızlı ve tüm güven duygularıyla. Biri elimi bırakırsa, ikinci kez tutmasına fırsat vermedim. Hissedilen hayal kırıklığı ve diğerleri, çekilen acıdan çok daha büyüktü. Ben ilkokul 4. sınıfta öğrendim elimi bırakanın elini bir daha tutmamam gerektiğini. Güven duygusunun insana bir kez verildiğini. Kimseye güvenmeyip, kendimi teslim etmemem gerektiğini.. Ben ilkokul 4. sınıfta öğrendim ikinci şans verilmemesi gerektiğini. İnsanın bir kez öldüğünü.. İkinci kez yaşamamıza izin verilmemesi gerektiğini ben o zaman öğrendim. 

Asla elinizi sımsıkı tutan bir eli bırakmayın. İnsan gerçekten zor güveniyor ve kaybedilen güven tekrar geri gelmiyor. 

13 Temmuz 2014

Uyumadığınızda Neler Olur? (+18)

Rus Uyku Deneyleri (+18)



1940′ların sonlarında Rus araştırmacılar 5 insanı 15 gün boyunca tetikleyici gazlarla uyanık tuttular. Denekler 2. Dünya Savaşı’nda düşman olarak kabul edilmiş politik tutsaklardı. Oksijen seviyesinin dikkatlice kontrol edildiği odalarda kalıyorlardı. Kamera sistemleri kapatılmıştı, yani onları izleyebilmek için sadece mikrofonlar ve 5 inçlik kamara penceresine benzeyen gözlem camları vardı. Oda kitaplarla, yataksız karyolalarla, su ile, ayrıca 5′ine de 1 ay yetecek kadar yiyecekle doluydu.
İlk 5 gün her şey iyi gidiyordu; denekler 30 gün boyunca uyumadan teste dayanırlarsa serbest bırakılacakları konusunda anlaşmılardı. Günden güne onların her hareketlerini ve aktivitelerini izlerlerken, zaman geçtikçe, geçmişlerindeki travmatik olayları konuştuklarını fark ettiler. 4 gün boyunca bu durum giderek karanlık bir hal aldı.
5 günden sonra, Koşullar hakkında şikâyet etmeye ve onları yönetenlerin nerede olduğunu araştırmaya başladılar. Birbirleriyle konuşmayı kestiler ve mikrofonlarla tek taraflı camlara fısıldamaya başladılar. İşin garibi, bu deneyi diğer deneklerin üzerlerinden kazanabileceklerini düşünmeye başladılar. Araştırmacılar başta bunun gazın bir yan etkisi olduğunu düşündüler.
9 günden sonra ilk denek çığlık atmaya başladı. 3 saat boyunca, odanın içinde koşarak bağırdı. Denek bağırmaya devam ediyordu ama çoğu zaman çıkan ses gürültüden ibaretti. Denek hiç bir şey söylemeden bağırıyordu. Araştırmacılar, deneğin ses tellerini parçaladığını ileri sürdüler. Daha ilginç olan şeyse diğer deneklerin buna nasıl tepki verdiği, ya da tepki vermedikleri idi. İkinci denek de çığlık atmaya başladı, geri kalanı ise mikrofonlara fısıldamaya devam etti. Diğer çığlık atmayan denekler kitapları parçalara ayırdı, sayfaları tek tek yüzlerine sürüp sakince gözlem camlarına yapıştırdıklarında, çığlıklar hemen kesildi.
3 gün daha geçti. İçerideki 5 deneğin sesi kesildiğinde araştırmacılar mikrofonların çalışıp çalışmadığını kontrol etti. Mikrofonlarda sorun yoktu. Odadaki oksijen seviyesi, hepsine yetecek düzeydeydi. 5 denek ağır egzersizler yapınca oksijen seviyesi düşüyordu. 14. günde araştırmacılar deneklerden hiç bir veri alamayınca odaya girmeye karar verdiler. Onların ölmüş olmalarından endişeleniyorlardı. Veya bir tür bitkisel yaşama girdiklerinden…
Anons ettiler: “Mikrofonları kontrol etmek için içeri giriyoruz, kapılardan uzak durun ve yere yatın. Aksi hâlde vurulacaksınız. İtaat edeninizden birisi özgürlüğüne hemen kavuşacak.”
İçeriden sakin bir Ses cevap verince şaşırdılar: “Artık özgür olmak istemiyoruz.” Askeri güçler ve araştırmacılar arasında bir tartışma patlak verdi. Daha fazla tepki alıp kışkırtmamak için 15. günün gece yarısı odanın kapısının açılmasına karar verildi. Oda birden temiz havayla doldu ve uyarıcı gaz dışarı boşaldı. Mikrofonlar anında çalışmaya başladı. 3 farklı ses yalvarmaya başladı; dışarıda onları bekleyen aileleri, sevdikleri olduğunu yakarıyorlardı. Askerler denekleri almak üzere odaya gönderildi. Şimdiye kadarki en yüksek çığlık, içeriye giren askerlerden geldi. 5 denekten 4′ü hâlâ yaşıyordu, tabii buna yaşamak denirse.
Yiyecek erzaklarına çok dokunulmamıştı.Deneklerden birisi ölmüştü. Kalçasında ve göğsünde topat topak et doldurulmuştu. Odanın ortasındaki giderin üstünde duruyordu, suyun geçmesini engellediği için oda 4 inç suya kaplanmıştı. Su sandıkları sıvının kan olduğu o an farkedilemedi. “Kurtulan” 4 deneğin sakalları uzamış, derileri adeta paramparça olmuştu. Tırnaklarındaki parçalar bu yaraları kendilerinin yaptıklarını gösteriyordu, araştırmacıların düşündüğü gibi dişlerle değil… Yaralar ve oyukların açıları, konumları hepsini kendilerinin yapmadığını gösteriyordu. Birbirlerine de saldırıyorlardı.
4 deneğin de karın bölgesindeki organlar ve kaburgaları hemen hemen yok gibiydi. Kalp, akciğerler ve diyafram yerine, deri ve kaburgaya bağlı kasların çoğu akciğerlerle beraber göğüs kafesinin dışına sarkmıştı. Kan damarları ve organlar sağlam kalsa da, diğerlerini çıkarıp yere atmışlardı. Fakat denekler hâlâ ”yaşıyorlardı”. Dördünün de sindirim sistemleri çalışıyordu. Günler sonra istifra ettiklerinde, aslında yediklerinin kendi etleri olduğu ortaya çıktı. Çoğu asker Rus özel servisinde çalışmıştı fakat hiçbiri odaya girip denekleri kaldırmaya cesaret edemedi. Askerler odadan çıkarılmaları için yalvarıp bağırırken gaz geri geldi, uykuya daldılar…
Deneklerin odadan çıkarılmamak için verdikleri mücadele herkesi çok şaşırttı. Bir Rus asker boğazına saldırılması sonucu öldü, bir diğeri ise testisleri koparıldığı ve bacağı deneklerden birinin dişleriyle kemirildiği için yaralandı. Diğer 5 asker ise hayatlarını intihar ederek kaybettiler.
Yaşayan 4 denekten birinin dalağı patladı ve dışarı doğru kanamaya başladı. Tıbbi araştırmacılar onu sakinleştirmeye çalıştılar ama bu imkansızdı. Bir insanın alabileceği mofinden daha fazla almasına rağmen hâlâ köşeye sıkışmış bir hayvan gibi mücadele ediyordu. Bir doktorun kolunu ve kaburgasını kırdı. Deneğin dolaşım sisteminde kandan çok hava vardı. Kalbi durduğunda bile bağırmaya devam etti 3 dakika boyunca kendini dövdü. Herkese saldırıp “Daha fazla!” kelimelerini tekrar ederken gittikçe güçsüzleşti, yavaşladı ve sessizce yere yığılıp hayatını kaybetti.
Sağ kalan 3 denek tam donanımlı bir tıp merkezine taşındı. Sağlam ses telleri olan 2 denek uyanık kalabilmek için daha fazla gaz talep ediyorlardı. Deneklerin organlarını tekrar yerleştirme aşamasında sakinleştirici ilaçlarına karşı bağışıklık kazanmış oldukları keşfedildi. Deneklerden biri bağlanmış olduğu iplere rağmen, öfkeyle etrafa saldırıyordu. En sonunda 4 inçlik deri kelepçeleri yırtmayı başardı. Bunu yaptığında kolunu 200 poundlık bir asker sıkıca tutuyordu. Deneği sakinleştirmek için normalin üzerinde anestezi kullanıldı ve gözleri kapandı. Kalbi durmuştu… Otopsi testlerinin sonuçları kanın içindeki oksijen miktarının olması gerekenden 3 kat fazla olduğu gözlemlendi. Kasları iskeletine o denli yapışmıştı ki karşı vermeye çalışırken 9 kemiğini kırıldı.
2. Hayatta kalan ise 5 kişinin arasında ilk çığlık atanlardandı. Ses kayıtları yok edilmişti.Yalvaracak durumda değildi, tek yapabildiği kafasını düzensiz bir şekilde haraket ettirmekti. Bunlar anesteziden doğan sonuçlardı. Bir sonraki ameliyatta yeniden anestezi verildi. Organlarını yerleştirirken 6 saat boyunca hiç tepki vermedi. Bir hemşire, birkaç kez, hastanın ameliyat esnasında gülümsediğine şahit oldu. Ameliyat bittikten sonra hasta mırıldanmaya başladı. Doktorlardan biri, hastanın önemli birşey söylüyor olabileceğini var sayarak kalem ve not defterini alıp yanına gitti. Hastanın dudaklarından dökülen kelimeler sonucunda odadakilerin dehşeti katlandı: “Kesmeye devam et.”
Diğer iki deneğe de aynı ameliyatda yapıldı. İkisine de anestezi yerine onları felç eden bir ilaç verildi. Ameliyatı gerçekleştirmek imkansızdı çünkü iki hasta da gülüp duruyordu. Tekrar konuşabilecekleri zaman canlandırıcı gaz istediklerini söylediler. Araştırmacılar onlara neden kendi bağırsaklarını parçaladıklarını ve tekrar gaz verilmesini istediklerini sordular. Tek cevap şuydu: “Uyanık kalmam gerek.”
Kalan üç deneği daha sıkı bağladılar ve onlarla ne yapılacağına karar verene kadar bekleme odasına geri gönderdiler. Komutan tekrar gaz verildiğinde ne olacağını merak ediyordu. Araştırmacılar buna itiraz etti ama kimse dinlemedi.
Odanın içinde tekrar mühürlenmeye hazırlanan denekler EEG monitörüne bağlıydı. Süpriz olan şey ise tekrar gaz alacaklarını duyduklarında çırpınmayı bıraktıklarıydı. Denekler uyanık kalmakta kendilerini zorluyor gibidiler. Bir tanesi mırıldanarak konuşmaya çalşıyordu. Diğer denekler kafasını yastığa dayamıyor ve sürekli göz kırpmaya çalışıyordu. EEG monitöründe görülen beyin dalgaları şaşırtıcıydı. Raporlarına bakarken bir hemşire hastalardan birisinin kafasını yastığa deydirdiği anda gözlerinin kapandığını fark etti. Beyin dalgaları direk rem uykusuna girdiğini gösteriyordu. Sonra tekrar eski durumuna döndü. Döndüğü anda ise kalbi durmuştu…
Kalan 2 denek ise tekrar mühürlenmek için çığlık atmaya başladı. Beyin dalgaları tıpkı uykudan ölen deneğinki gibi oldu. Komutan 2 deneğin tekrar mühürlenmesini emretti. Yanlarında olan 3 araştırmacıya  mühürleme emiri verildi. Araştırmcılardan birisi silahını çekip komutanı vurdu. Sonra sessiz olan deneğe silahı doğrulltu ve beynini dağıttı. Silahı son kalan deneğe doğrulttu.”Bu şeylerle aynı yerde kilitlenmiyeceğim!” Adama çığlık attı. “Nesin sen!?” “Bilmek zorundayım!”
Denek gülümsedi: “Bu kadar kolaymı unutun?”  “Biz siziz. Biz sizin içinizde yatan deliliğiz, her an serbest olmayı bekleyen çılgın hayvanlarız. Biz yatağınızın altında saklananlarız…”
Araştırmacı durdu. Sonra silahı deneğin kalbine doğrultup ateş etti. Denek ölmek üzereyken, “Nerde..yse .. özgür…” dedi.
-Creepy Pasta hikayesidir-

11 Temmuz 2014

Duygulu Mim!

1. En çok kırıldığın/ incindiğin kelime?
"Aptal" kelimesinden inanılmaz inciniyorum. Alçaltıcı bir şey olmamalı insanın hayatında

2. Herkesin kullandığı bir kelime olur. Ama senin için bir insan olur. O özel insan o kelimeyi kullanınca alınırsın. Ne düşünüyorsun?
Evet, öyle durumlar da olabiliyor.İnsan ne kadar çok severse birini, o kadar çok alıngan oluyor sanırım. Bir başkası yapsa, hiç takmayacağınız hareketler veya kelimeler, önem verdiğiniz insandan gelince yerle bir olabiliyorsunuz.

3. Seni en çok duygulandıran şarkı?
Placebo-Blind.

4. Daha önce seni bırakan biri geldi. Senden bir şans istedi sen de o şansı verdin. Ama buna rağmen yine bırakıp gitti. Şimdi yine pişman ne yaparsın?
Daha önce beni bırakan birine ikinci şansı bile vermek için inanılmaz düşünürüm. Çünkü insan bir kez güven duygusunu yakalıyor ve onu kaybettiğinde ikincisini inşa etmek enkaz üstüne yapılan yapılar gibi olabildiğince zor oluyor. He, önem verip ikinci şansı vermişim, bir de üzerine üçüncü şans istiyorsa, bence şansını oldukça fazla zorluyor. Öyle bir şey olmaz umarım :)

5. Nefret mi aşk mı?
Aşk :)

6. Birinin kalbini kırdığında nasıl gönlünü alırsın?
Kalbini kırdığım insanın ağzından girer, burnundan çıkarım. Elimden ne geliyorsa yapmaya çalışırım. Fakat affetmemek için abartı hareketler yapıyorsa, demek ki affetmek istemiyormuş, işine geliyormuş bu durum der, fazla zorlamak istemem.

7.Nasıl ağlarsın?Bağırarak mı sessiz mi?
Sessiz ağlamayı severim.

8. En korktuğun şey?
Yalnız kalmak. Özellikle de sabah uyandığımda yalnız kalmak.

9. Ruhun sıkıldığında ne yapmayı seversin? Kendini nasıl sakinleştirirsin?
Ağlarım. Çocukluğumdan beri yaptığım şeydir, inanılmaz rahatlatır. Ya da uzun uzun yürüyüşler yaparım kulaklığım kulağımda ve dinlediğim şarkıyı anlamaksızın.

10. Bazen kızılmasından hoşlanırsın. Peki en çok ne için kızılmasından hoşlanırsın?
Ben bana kızılmasından hoşlanmam.Hatta tartışırken bile ses yükseltilmesi inanılmaz üzücüdür.

11. Şiir / Müzik / Öykü/ Deneme ?
Deneme

12. En son ne için ağladın?
Çok özeldi be gülüm. Metrobüste mal gibi ağladım ama. Hani herkesin meraklı gözlerle baktığı fakat kimsenin cesaret edipte nedenini soramadığı o kız bendim.

13. Birinde hemen etkilendiğin özellik?
Gülüş ve konuşma tarzı.

14. Dayanamadığın şey?
Yalan. Çünkü güvenimi zedeliyor ve güvenim zedelenince ben de dayanılmaz bir insan oluyorum.

15. En sevdiğin duygu?
Sevmeyi seviyorum desem :)

Çok değerli Plaza Sesi mimlemiş beni, cevapladım. Alınan üstüne, yanıtlasın pls.

Girne Amerikan Üniversitesi ile Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de oku!

Girne Amerikan Üniversitesi, "Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de Oku" sloganı ile bütünleşen ve yurtdışı kampüsleriyle de öğrencilerine üç farklı kıtada eğitim fırsatı sunan öncü bir üniversite.

Eğitimde mobiliteye verdiği önem ve uluslararasılaşma sürecinin bir göstergesi olarak Girne Amerikan Üniversitesi; İngiltere, ABD ve Hong Kong’dan sonra küresel kampüslerine bir yenisini ekleyerek Türkiye’de İstanbul yerleşkesini hizmete açmıştır. Bu süreçte Girne Amerikan Üniversitesi, öğrencilerine 3 farklı kıtada eğitim imkânı sunmakta ve "Üç Kıta Tek Üniversite" sloganı ile de bir dünya üniversitesi olma noktasında bir hareketlilik içerisinde olduğunu kanıtlamaktadır.



Kazandıkları ÖSYM bursları ile GAÜ’ye yerleşen öğrenciler, Girne Amerikan Üniversitesi’nin yurtdışı yerleşkelerinde aynı burslarla ve ek ücret ödemeden programlarıyla uyumlu dersler yada ELA’da (English Language Academy) İngilizce dil eğitimi alıyor; geri döndüklerinde ise yurtdışında aldıkları dersleri GAÜ programlarındaki ders yükümlülükleri yerine saydırarak eğitimlerine devam edebiliyorlar.

Eğitimde 30 Yıl...

Geçtiğimiz günlerde görkemli bir törenle 30. Onur Yılı’nı kutlayan Girne Amerikan Üniversitesi için bu sene oldukça özel bir yıl. GAÜ, 2014-2015 Akademik Yılında tam 2260 yeni öğrencisine 7 yıl boyunca kesintisiz ÖSYM Bursu verecek.

GAÜ sosyal ağlarda da çok aktif; bu sene tercih dönemi boyunca facebook.com/girneamerican üzerinden tüm kampüsler ve öğrenci hayatı ile ilgili herşeyi paylaşıyorlar ve tüm sorulara resmi sayfa üzerinden cevap veriyorlar. Twitter takipcilerini de unutmamışlar @girneamerican üzerinden en güncel paylaşımları takip edebilirsiniz.



GAÜ, şu anda küresel dünyanın yükselen meslekleri Denizcilik, Havacılık, Sahne Sanatları, Hukuk, İleri Mühendislik Disiplinleri, Güzel Sanatlar, Mimarlık, İç Mimarlık, Uluslararası İşletme, Uluslararası İlişkiler, Psikoloji, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik, Türkçe Hukuk, Çin Dili ve Edebiyatı, Gastronomi ve Mutfak Sanatları, Sınıf Öğretmenliği, Sağlık Yönetimi, Ergoterapi, Enerji Sistemleri Mühendisliği, Ebelik, İnşaat Mühendisliği ve Sivil Havacılık Ulaştırma İşletmeciliği, Pilotaj gibi programları barındıran; 9 Fakülte, 6 Yüksekokul, 2 Enstitü ve  2 Meslek Yüksekokulu’nda olmak üzere , 69 Lisans 21 Önlisans 48 Yükseklisans ve 17 Doktora programı sunmakta.

GAÜ’den saygın dünya üniversiteleri ile akademik işbirliği ve değişim programları fırsatı!

Girne Amerikan Üniversitesi, kampüsleri ve 200’ü aşkın dünya üniversitesiyle sürdürdüğü öğrenci değişim programları kapsamında, öğrencilerine yaşam boyu hatırlayacakları deneyimlerin kapılarını açmakta.



Uluslararası Denklik ve Tanınma

Girne Amerikan Üniversitesi sağladığı eğitimin kalitesini sürekli olarak geliştirmek için akreditasyonlarını ve üyeliklerini yenilemektedir. GAÜ yerel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordınasyon Kurulu YÖDAK ve Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından tanınmaktadır. Ayrıca dünyanın bir çok saygın denklik kurullarından akredite olan GAÜ’nün bir çok uluslararası üyeliği de bulunmaktadır.



Girne Amerikan Üniversitesi Eduniversal’ın En İyi Üniversiteler sıralamasında yer almaktadır. Avrupa Birliği Yükseköğretim Sistemi içerisinde üniversite eğitimini denetleyen uluslararası eğitim kuruluşu Eduniversal, 153 ülkeden 12 bin yükseklisans programının incelenmesi ve 100 bin öğrenci ile yaptığı “En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren Üniversiteler” araştırmasının sonuç raporuna göre GAÜ "En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren İlk 100 Üniversite" arasında gösterilmektedir.

GAÜ, YÖK onaylı programlarıyla geleceğin pilotlarını yetiştiriyor



4 yıllık Pilotaj eğitimi alan öğrenciler, GAÜ İstanbul Yerleşkesi Uluslararası Havacılık Akademisi’nde similatör ve uçuş derslerini tamamlayarak Pilot olma hakkını kazanıyorlar. GAÜ’nün, uluslararası standartlarda verdiği eğitimle yetiştirdiği öğrenciler, önümüzdeki 20 yılın en gözde mesleklerinden biri olan havacılık sektöründe kolaylıkla iş bulabilecekler.

Kıbrıs, dünyanın en güzel adalarından biri!

Kıbrıs Dünya’nın en güzel adalarındandır ve iklimi sayesinde bir tatil ülkesinde eğitim alma şansınız var, üniversite kampüsü plajlara çok yakın mesafede bulunmakta ve kampüse çok renkli bir yaşam hakim. GAÜ, adanın en turistik sahil kenti olan Girne’de kendisine özel plaj ve uygulamalı 5 yıldızlı oteli ile öğrencilerine eşi benzeri olmayan bir eğitim fırsatı sunmaktadır.

Peki kampüste hayat mı nasıl? Tanıtım filmleri için youtube.com/girneamerican ve vimeo.com/girneamerican
Bir boomads advertorial içeriğidir.

10 Temmuz 2014

Büyük aşk.

"Büyük aşk, (aslında) büyük yalnızlıktır." dedi Eric Fromm bundan yıllar önceki bir görüşmemizde. Aslında inanasım yoktu. "Üstad, aşk diye bir şey yok!" dedim. "İnanman için gerçek aşkı bulman lazım" diye ekledi. Aslının aslında alsın da, anlatsın.

Ne kadar çok aşıksanız, o kadar çok yalnızlaşıyormuşsunuz gerçekten. Eric amcamın söylediği iliklerine kadar gerçekmiş. O zamanlar dalga geçtiğim o duygu, kendini yalnızlık duygusu ile perçinliyor. İçe kapandıkça kapanıyorsun neden sonra. Konuşasın yok, oturasın yok, kalkasın hiç yok!

İşin en kötü kısmından başlayalım o halde. Ne kadar çok seviyorsanız, o kadar çok vazgeçme meyli yaşıyorsunuz. En iyi kısmını da anlatayım: yada boşver; o özel kalsın.

9 Temmuz 2014

Evlilik Hatıratları!


Eğer yaşınız kemale erdiyse, mutlaka sizlerde bizler gibi, mahalle baskısına mutabık bir biçimde görücü usulüne yönlendirilmişsinizdir. Bir sürü okullar okuyup, bir sürü ortamlara girmenize rağmen, başınız önünüze eğik bir biçimde yaşantınız, tüm mahalleyi ve sülaleyi rahatsız eder. Çünkü amcanızın oğlu, sokakta gördüğü kıza tutulmuştur, dayınızın kızı yoldaki adamla tanışmıştır, bilmem kimin bilmem nesi ona tutulmuştur, yok şu buna! Hele filmler yok mudur o filmler? Analarınız babalarınız o filmlerdeki aşkları görürde, "benim oğlum neden bulamadı hala bi tane?" diye dövünür durur. Sanır ki, etrafında evlenen tüm çiftler, öyle aşklar yaşıyor da evleniyor!

Evlenen çiftler arasında ufak bir araştırmaya koyulursun. "Haa, bak evlendi de noldu, oraya gelemedi, buraya gidemedi" diye kendini avutursun. Sonra çocuğu da oldu mu anlarsın ki, senin arkadaşın artık anne olmuş. Artık onun başka bir hayatı var ve bekar bir insana orada yer yok. Çünkü yanına gittiğinde anlatacağı tek şey eşi ile arasında geçen olumlu ya da olumsuz şeyler, çocuğun yemek zorlukları veya uykusuzluk. Aslında bunlar senin umrunda bile değildir. Sen daha çok iş konuşmak istersin, siyaset konuşmak istersin, gündemden bahsedersin, sinemadaki filmlerden söz edersin. Fakat onun hiç ilgisini çekmez. Çünkü onun daha önemli işleri vardır. Ev geçindiriyordur o, ev! Senin gereksiz ve alakasız konuların umrunda değildir. O akşam yapacağı yemeği düşünür. Haklıdır da. Fakat sen de haklısındır. Bu yüzden evli arkadaşını, kendin evleninceye dek çekmecene kaldırırsın. Evlenme arefesinde kullanmaya başlar, evlilik boyunca yine o en yakın arkadaşın olacağını umarak. Zira evlilerin dilinden evliler anlar ancak.

Sapır sapır dökülen arkadaşlarının arasında "evde kalmış" durumunda olursun. Tatile çıksan da , çok büyük işler yapsan da herkes için önemli olan "evlenmemiş" olmandır. Kaderden, kısmetten ve mukadderattan anlamaz bu insanlar. Evliliği düşünmeyen bir erkeksen eğer, işte o zaman yanarsın. Muhtemelen mahalleli halkı "Bu çocukta bir şey var, hadi hayırlısı" diye dedikodunu bile çıkarır. Olmadı mı? Bizim mahallede oldu. Çocuk evlendi, çocuğu oldu da ancak inandılar normal olduğuna.Çünkü onlar için normallik evlenip çocuk sahibi olmaktı.

Sana doğarken endekse edilmeyen fakat sonraları mahalle tarafından bilincine düzülen "Doğ, yaşa, evlen, çocuk sahibi ol, çocuğunu evlendir, torun sev, öl" direktifleri vardır. Eğer bunlara harfiyen uymazsan vay halinedir. Seni bakışlarıyla yerler. Olmadı, sözleriyle yerler. O da olmadı kolundan tutar da seni görücü usulü denen o ilginç müessese ile tanıştırırlar. Görücü hatıratlarımı da anlatıcam başka bir yazımda. Fakat şimdi vakti değil. Şimdi vakit, evlilik vakti.

Evlilik baskılarından bunaldıkça bunalırsın. Soluğu yüksek ihtimalle yurt dışında alırsın. Ya da çıkarsın mertçe "Abiler bende bir sorun var, evlenmek istemiyorum" dersin, püskürtürsün. Mahalleliye dedikodu malzemesi verdiğin için, senden iyisi de yoktur hani.

Evlilik baskısının bireyler üzerindeki etkisi aynıdır. Kız veya erkek olmanız olayın ciddiyetini kesinlikle değiştirmez. Eğer belli bir yaşa geldiyseniz, nefes alıp vermek gibi evlenmeniz de gerekmektedir. En azından Anayasa Mahkemesinin bir üst makamı olan Mahalle sakinleri böyle düşünmektedir.

Neyse efenim, az önce mahalle baskısı yaşayan biz bekarların çektiklerinin çeyreğinden azını okudunuz. Bu yazıyı okuyan evli insanlardan her hangi birisiyseniz, emin olunuz çok şanslısınız. Tabi çocuğunuz da olduysa. Eğer üçüncü çocuk olduysa tabi. Zira eşiniz hamile olduğu an ikinci çocuğu ne zaman düşünüyorsunuz soruları gelmeye başlayacaktır. Başlamadı mı? O zaman uzayda size mutluluklar. 

8 Temmuz 2014

Bu Yazı Bütünüyle Alıntıdır!

Ali Yıldırım Hoca ile bir görüşmemizde de başından geçen esrarengiz bir olayı anlattı. Merhum Ömer Nasuhi Bilmen kendisine bu olayı herkese anlatmasını emretmiş. Tesettürün ihmal edildiği ve eğlenceye alındığı bu çağda Ali Yıldırım Hoca’nın yaşadığı bu olay ibret verici olur diye düşünüyoruz. Ali Yıldırım Hoca olayı şöyle anlatıyor:

“Bir gün öğlen namazını kıldıktan sonra camiye kravatlı bir adam geldi; ‘Kadın cenazemiz var, buradan kaldıracağız, ikindi vakti bir sala verir misiniz?’ dedi. ‘Tabi’ dedim. İkindi vakti oldu, cenazeyi getirdiler. O zamanlar böyle cenaze arabaları yoktu. Ortaköy mezarlığına omuzlarımızda götürdük. Cenazeyi gömdük, herkes taziyede bulundu, gitti. Bir ben, bir o kravatlı adam, iki de mezar işçisi orada kaldık. Euzü besmele çektim, dua okuyacaktım, yer bir sallandı böyle!.. Ben gencecik imamdım, ayakta duramayıp düşecektim neredeyse… Sonra kabrin içinden acı bir ses çıktı. Sanki etlerini koparıyorlar, öyle bir acı sesti.


Cenaze sahibi adam dedi ki; ‘Bu sallantı zelzele olabilir, peki bu ses ne oluyor?’ Sonra da; ‘Biz bunu morgdan aldık, acaba bayıldı da öldü diye getirdik mi?’ dedi. İşçilere mezarı açmalarını söyledi. ‘Açamayız’ dediler. ‘Ancak savcılıktan izin kâğıdı olursa açabiliriz’ dediler. Adam ‘Evladım ben hakimim, bütün sorumluluğu üstüme alıyorum, aç bakalım’ dedi. Mezarı açtılar. Baş tarafını açtık, bir de ne görelim, yüzü simsiyah kömür gibi olmuş. Saç filan kalmamış, kömür kesmiş. Adam hayretler içinde benim yüzüme baktı. Ben de ‘Bu kadın ne günah işlemiş? Bu herkese olmaz, kesin çok büyük bir şirk var bu işin içinde’ dedim. Adam bana dedi ki: ‘Bizim hanım ben hâkim olduğum için saçını kapamazdı, açık gezerdi. Ben emekli olunca ona başını kapa demiştim. O da bana: ‘Müslümanlık baş kapamayla oluyorsa böyle Müslümanlık olmaz olsun’ demişti.”


Ömer Nasuhi Bilmen “Ramazan’da anlat” dedi
“Bu olaydan sonra Süleymaniye’ye İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen Efendi’nin yanına gidip ona bu olayı anlattım. Bana ‘molla’ derdi o da… ‘Molla, Ramazan’da kızlarımıza anlat bu olayı, ibret alsınlar’ dedi. Ben de bunu her yerde anlatıyorum. Tabi ben kimsenin örtüsüne karışamam. Ben de o salahiyet yok. Ben sadece başımdan geçen bu hadiseyi anlatıyorum. İsteyen ibret alsın, isteyen almasın. Ama kimsenin bunda kuşkusu olmasın, bunu aynen böylece yaşadım… Ben o vaziyeti gördüm, bir de şimdiki sokaklardaki hali görüyorum, ‘Ne olacak bu milletin hali diye’ üzülüyorum.”

7 Temmuz 2014

Pazar Sendromu!

Pazar sendromu yaşayan her Türk genci gibi, ben de üzüntü  ve sıkıntı içindeyim. Pazar günlerini sevmiyorum çünkü çok Pazar oluyorlar. Özellikle de evdeyseniz.

Evde olduğum saatlere kadar son zamanlarda okuduğum en muhteşem kitabı okudum. Kitap o kadar iyi ki, bitmesin diye sindire sindire okuyorum. Bir bölümü bitirdikten sonra gözlerimi kapatıp düşünüyorum. Beynimin tüm kıvrımlarına yerleşmesini bekliyor, sonra devam ediyorum. 

Akşama doğru ise, kuzenlerimin içinde bulunduğu muheşem bir iftar davetine gittim. Kuzenlerim ve eşleri, eşlerinin arkadaşları falan hiç oruç tutmasalarda, biz oruç tutanlara oldukça hoşgörülü idiler. İftar vaktine kadar bir şey yemediler. Yeni insanlarla tanışmayı sevdiğimi söylemiş miydim? Eminim söylemişimdir. Mutluluğumu da buna borçluyum.

Neden sonra oturup düşündüm. Namaz kılmayan, içkisini içen ve diğer hiç bir şeye dikkat etmeyen bir insanın neden oruç tutmadığı göze batardı ki? Oruç tutmuyorsa, iyy kakaydı fakat namaz kılmayınca, içkisini lıkır lıkır içince değildi. Diğerleri borçtu, ibadetti de; oruç Allah rızasıydı. Aç kalmak.. Nefsi terbiye etmenin en güzel yolu. Peki nefsini terbiye etmek istemeyen insana ne yapılabilir ki?

Ben de söyleyecek hiç bir şey bulamadım. Sadece gülümsedim. Sonra ; bu kız güzel gülüyor dediler. Keşke gülmeseydim dedim. Gülüşümde özel olmalıydı.Çünkü ben depresyondayım. Çünkü ben.. Ben arafta kalarak en büyük acımı çekiyorum şu an. Darısı gelecek güzel günlerimizin başına.

3 Temmuz 2014

Ivır Zıvır Part 16

Siz hiç zamanın su gibi akıp gittiğini fark ettiniz mi? Ben fark ediyorum. Özellikle de bugün. Çünkü bugün doğum günüm. Çocukluk kahramanım Korsan Jack'in söylediği gibi "Bugün ağlama, sızlama ve gelecek için kaygılanma günü". Hayat gerçekten bana zor. İzlemek isterseniz eğer : http://www.youtube.com/watch?v=0jXCK44Z7xA

Bunun haricinde ne mi oluyor? Hiç bir şey. Oruçla aram beklemediğim kadar iyi. Ben durmadan atıştıran bir insan olarak acıkmadığımı hissediyorum. Allah bu günlerimizi aratmasın ama dışarı çıkmamak fena. Yani dışarda arkadaşlarıyla zaman geçirmeyi seven biri olarak eve tıkılıp kaldım. Kafayı yememe ramak kaldı böylelikle. Ramak neresiydi tam olarak?

Sapırsapır evlenen arkadaşların nikah törenlerinde aralarında yer alamıyorum. Neden sevmiyorum törenleri. Bir nedenim yok olsa gerek.

Neyse millet. Asıl olay, bugünlerde yazabilecek kadar çok okumadığım da olabilir. Her şey olabilir.