24 Şubat 2012

Laz kadın!


Büyük ananem bizde. Evet, ananemin annesinden bahsediyorum. Aslında ananenim ananesini de görmüş bir insanım. Bizim kadınlar fazla yaşıyor. Ben hariç. Malumunuz şurda yaşıyacağım ne kadar sürem kaldı ki? Al işte, yine geri döndüremeyeceğim 5 dakikamı daha kaybettim.

Neyse, gülmekten öldürüyor bizi. Trabzon'da yaşıyor orjinalinde. Köyden merkeze, hastaneye gidecekmiş. Bu arada yaşını da söyleyim 85. Bizim nene yola çıkmış, araç bekliyor. Fakat orada burası gibi dakika başı metrobüs geçmiyo. 45 dakika'da bir geçen belediye ve köyler arası kavgalı olan minibüsler geçiyor. Minibüsler kavgalı olduğundan ve olayı çözemediğimden yol kenarından müşteri alamıyorlar. 

Bizimkinin yanında bir minibüs duruyor fakat yolcu minibüsü değil. Şahsa ait minibüs. İçinde de bir sürü genç, formalı. Trabzonspor'umun mükemmel taraftarı yani. "Teyze nereye gidiyosun?" diyolar. Büyük anane beni almazlar korkusu ile "Maça gidiyorum evladım" diyo. Zaten hastane de stadın hemen yanındaymış. Kadın hala akıllı beyler, dağılın. "Stada gittiklerinde indim, daha da tanımadım onları, beni mi takip edeceyduler" şeklinde bir savunması da oldu. Güzelce hastanesine gitmiş.

Durmadan sorduğu ve cevaplayamadığım o meşhur sorusunu da sordu. "Ne zaman evleniyosun?" Sonra bir de duygu sömürüsü "Ben ölmeden evlensen de, kına geceni görsem." Oynayacak zannımca. 

Gün geçmiyor ki, işlerimi biraz daha sarpalaştırmayayım. Bu günlerde o kadar yoğunum, o kadar yoğunum ki, can dostum güzel insan kardeşim Saydike'min düğününü kaçıracaktım. Öznur beni uyardı. Aslında kişisel asistanım olmalı Öznur. Artık ajanda falan tutmakta yetmiyor. Tarihleri bile karmaşıklaştırabilmişim. Ben ay sonuna daha 1 hafta var sanıyodum yaa. Hee bu arada nikah masasına oturcam ama şahit olarak. Çok heycanlıyım lan.

21 Şubat 2012

Ben de izledim!



Evet,1453'ten bahsediyorum. İzlemediysen hala, çok şey kaybediyorsun, buna emin ol. Zira süper bir filmdi her ne kadar sonunu beğenmesem de..


Öyle film manyağı, işte her gördüğünü seyreden, bundan ayrı zevk alan bir tip değilim. Aslında sinema izlerken sıkılan, üfleyen bir tipim. Ama hayır, bunda öyle olmadı. Milliyetçilik duygusunun ağır bastığından olabilir, bilmiyorum. Fakat Türk yapımı bir filmin, bu şekilde kendi çapını aşması inanılmaz hoşuma gitti.


Konuyu biliyorsunuz zaten, Fetih. Anlatmaya gerek yok. Hz Muhammed (s.a.v.)'in sözüyle başlayan film de beni en çok etkileyen kısımlardan bir tanesi Fetih suresi okunurken Fatih'in doğmasıydı. Fatih'in babasıyla arasında olan o uçuruma karşı, duyduğu sevgi ise mükemmel bir şeydi. Bir çok cümle vardı beni etkileyen..


Hasan'ın yani hepimizin bildiği Ulubatlı'nın asker ayaklanmasını yatıştırması beni benden aldı diyebilirim. Soysuzlar! diye bağırışı var ki.. İçim titredi. Çünkü o kadar soysuz insan tanıdım ki hayatta. Benim de çıkıp karşılarına bağırasım geldi. Soysuzsunuz oğlum siz.! Adisiniz.! Verilen değerin, sevginin, insanlığın ve daha bir çok şeyin kıymetini bilmeyecek kadar soysuz!


Filmin en baskın karakteri Hasan'dı bana kalırsa. Bağırışları, savaşması.. Ve en çok etkileyici bir diğer sahne, surların yıkılacağı gün kılınan namaz. Fatih en önde ve o koskoca ordu arkasında.. Allahu ekber tüm her yeri inletiyor. İman gücü başka. İman başka. 


Savaş sahnelerinden tutun da, her dakikasıyla içe alan bir edası vardı. Film uzun dediler ama daha olsa izlerdim. He bir de hani hep anlatılırdı işte fetih 40 gün sürdü. He der geçerdik. Fakat hayalimde hep, işte surların etrafında asker 40 gün boyunca takılmış, savaş stratejileri geliştirilmiş falan vardı. Ama hayır! 40 gün boyunca saldırı, direniş, ölüm varmış filmde. 


Tamam her şey süperdi. Süper gidiyordu. Taa ki arka tarafta oturan oğlanın yanındakine dönerek "Ayyy, inşallah Fatih ölmez,çok yakışıklı çocuk di mi?" diyene kadar. Ulan her şeyi geçtim, az biraz tarihten haberin olsun ya. Azcık, çok az.. Ama Fatih yakışıklı çocuktu, evet. Hatta kaleyi bir türlü alamayınca çocuk gibi tribe girişi falan süperdi. E doğru ya O daha 21 yaşında. Koskoca padişah. Çağ kapatıp açan insan. Şimdi 21 yaşındaki depresif gençlere bakıyorum da.. Biz nerdeyiz, Onlar nerdeymiş heyhat!


Filmin sonuna gelecek olursak, işte orayı beğenmedim. Başta uçan kuşun tekrar dönmesi ve hikayemsi bir biçimde çağ kapatılıp-açılması hakkında bilgiler verilmesi gerekirdi. Ayasofya'da verilen özgürlük beni tam tatmin etmedi. Fakat filme puanım yok. Çünkü çok sevdim.

16 Şubat 2012

Bir şişe su için(di)


Akşam kahvemizi Cevahir-Kahve Dünyası'nda içtik Ö. kardeşimle. Yanımızda can dostum güzel insan kremalı kahve de vardı. Scholotzsky's nin beyaz mocha'sının yanında pamuk şeker gibi kalan mocha'da içtik. İnanın Sch'de inanılmaz ağır bir kahve. Ağır kahve sevenler için ideal. Kahve Dünyası'ndakini hiç beğenmedim ilk başta. Fakat sonra sonra iyi geldi. Bir de bardağı çok küçük. Karşılaştırma yapmamalı ama insan. Bu yanlış. 

Neyse, çıktık Cevahir'den. O sırada kremalı kahve sevgilisi ile buluşmaya gitti. Biz de Ö. kardeşimle derse gidiyorduk. Tam Cevahir'in önündeki metro çıkışında bir gencin bi'şey düşürdüğünü gördü  Ö. kardeşim. Karanlık olduğundan yaklaşıp baktım, su şişesiydi. O sırada genç hızlı adımlarla yanımızdan geçti. Düşürdüğünün farkında değildi. Ö. kardeşim yine her zaman ki "Amaan, salla!" modundaydı. Bense yine her zaman ki gibi o duyarlı havamdaydım. "Yazık lan, getirelim" deyip, yerden aldım şişeyi. Tabi bu olaylar süresince zaman aktı gitti. Baktım adam epey ilerde. Koşarsak yetişiriz dedim ve hızlı adımlarla, yer yer koşarak yetişmeye çalıştık.

Arkadan Ö. kardeş bağırıyo gence "Bakar mısınız? Pardon? Heeey?" adam da tık yok. "Kulaklık var heralde" dediğim sırada baktım ki, evet vardı. Adamı omuzundan sarstım o sinirle. O kadar peşinden koştuk sonuçta. Bir şişe su için. 50 kuruşluk su için, evet. Adam şaşkınlıkla döndü. Su şişesini uzatarak "Bunu düşürdünüz" dedim. Gülerek elimden aldı şişeyi, "teşekkür ederim" dedi. Neden o kadar sinirliydim bilmiyorum ama eklemeden edemedim: "Sen duyuyo musun ki beni!?" kulaklıklarına takmıştım bir kere. Laf sokmasam olmayacaktı. Yine gülerek "Evet duyuyorum" dedi. Sonra "Hayır yani, o kadar koştuk peşinden, bağırdık falan duymadın!?" diye azarladım. Sanki hani duymak zorundaymış gibi. Hatta utanmasam tokatlıcam yani o derece. "Peki, sizin için yapabileceğim bi'şey var mı?" dedi yine gülerek. Sonra benim sinirim geçti "Yok, yok" dedim gülerek. Sonra arkamızı döndük, yürümeye başladık. 

Ö. kardeş, "Sevgilim olabilirsin diyebilirdim" dedi. Adam çok yakışıklıymış. Ö. kardeşimi bilmem ama bence çok öküzdün sayın su şişesini düşüren adam. O kulaklıkları takıyorsan, az sesini kıs. Duy etrafı tamam mı?! He bi de öyle iki güzel kız peşimden koştu havasına girme! Zira ben olayın sevabındaydım. Malumunuz su getirmenin sevabı büyüktür. Öyle işte.

13 Şubat 2012

Künefe mm.



Künefeyi inanılmaz seviyorum. Aslında tatlıların her birini ayrı ayrı seviyorum. Hayır, yanlış oldu. Kabak tatlısını sevmem aslında. Kabak tadı veriyo. Evet, sevmiyorum. Yemem, ağzıma sürmem. Bir de aşure. Aşure yiyen insanlara hayranlıkla bakıyorum. Hayır, yiyemem.. Ama diğer tatlılar.. 

Bugün künefe yemeye gittik. Hem de burnumuzun dibindeki bir mekan-ı ulviye. Yerin ismini paylaşıcam. Zira süperdi künefesi. Bilmiyorum denk mi geldi, ikinci kez deneyip öyle mi yazsaydım. Ama yok. Fotoğrafını çekip, yazıcam dedim. Yaptım bunu. Murat Muhallebicisinin Mecidiyeköy şubesinden bahsediyorum sayın izleyici.

Künefemizi yedik. Mükemmeldi. Ben kaymaklı yemem. Kaymağın tadını değiştirdiğine inanıyorum. O sıcak sıcak geliyor, hele de o metal tabağıyla ya. Off yani off.. Şimdi olsa, yine yerdim. Hayır, öyle bi yedik, öyle bi geçtik ki kendimizden. Güzeldi,güzel.

Haricinde, ders verdim bugün. Hoca olmak zor iş. Hele de bana ders veren hocalarımın da artık bana "hocam" demesi enteresan bir duyguydu. Aslında heyecan verici. "Hocam fotokopi çekcek misiniz?" dedi bana bir zamanlar dersime giren hocam. Vuhuuu.  Telefon numaramı isteyip, işte konu hakkında danışmak istiyorum muhabbeti. Kendimi çok bilmiş hissettim. Evet, ben de izninizlen malumatfuruş oldum. 

14 Şubat hakkında söyleyecek tek sözüm var. "Konuşursam seni yakar, susarsam kendime katlanamam."

10 Şubat 2012

Kıskançlık etkisi !



Az önce yazma öncesi pozisyonumu almış, tavana doğru bakarken içimden söyleniyordum. Sonra bu dışa vurum olarak döküldü dudaklarımdan "Ne yazsam.. Ne yazsam.." O sırada odama giren abim; "Gerizekalılığını yaz" dedi gülerek. Halimi salakça buldu tabi.  Evet, gerizekalılığımı yazmalıyım dedim. O da tabi ki kıskançlık.!


Sevdiğimi inanılmaz kıskanıyorum arkadaş. Kim ne derse desin. Kıskanıyorum. Bunun kendine güvenmekle, etrafa güvenmekle ya da herhangi başka bi'şeyle alakası yok. Yalnızca kıskanıyorum. Başkalarıyla paylaşamıyorum. Çıldıracak gibi oluyorum. Çoğunlukla kendimi tutuyorum fakat, tutamadığım zamanlar da oluyor.


Kıskanıyorum işte! diyorum şuursuzca. Kıskanmanın sebeplerinden çok, sonuçları önemli ama. Kıskandıkça sevgim zarar görüyor. Öyle ki, belli bir noktadan sonra hiçliğe gidecek diye üzülüyorum. Çünkü hiç sevmemek hoş bir şey değil. Duygusuzluk hiç güzel değil. Biliyorum ben bu duyguyu. Yani duygusuzluğu.


Bilinçli olarak yapılan kıskandırma çalışmaları bana hiç gelmiyor. Bana iyi gelmiyor. Soğuyorum. Sıkılıyorum. Benim olmayanı sevmeyen bir yapım var. Benim olmayanı kıskanamıyorum da. Sonra kendi içimde çelişkiye düşerek vazgeçiyorum. Bildiğin vazgeçiyorum. Sonra etkisizleşiyor o şey,kişi bende. Kayboluyor yavaş yavaş, yok oluyor. Hiç olmamışcasına. Ne acı.


Etkisi ben de böyle sürerlilik gösterdiğinden olacak ki kıskanma huyumdan nefret ediyorum. Sevdiklerimi paylaşamamaktan, aşırı sahiplenmekten, aşırı kısıtlamaktan.. Hiç normal değilim. Absürt olduğumu biliyordunuz değil mi?


Diyeceğim bu kadar millet. Kendinize iyi bakın. Bilinçli olarak kıskandırmayın, kıskandırılmayın, kıskanmayın. Bu çok gerizekalı ve çok yorucu bir his. Allah korusun,amin.